Tarihsel Muamma'lar("Sınır Ötesi ama İnsan Yapısı Eşyalar")
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Eylül 2020, 15:40:02


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tarihsel Muamma'lar("Sınır Ötesi ama İnsan Yapısı Eşyalar")  (Okunma Sayısı 3028 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Uraltu
SOYSUZ BİR PİÇ OLDUĞUNDAN ATILDI
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 589



« : 26 Şubat 2010, 03:50:19 »

Bir müzeye girdiğinizde veya bir tarih kitabını açtığınızda önünüze gelen ilk şey veya ilk resim, size İnsanlığın geçmişte ilkel bir yaşamla başladığı ve gittikçe ilerleyip gelişerek kültüre ve bilime ulaştığını hatırlatacaktır. Arkeolojik ve jeolojik belgelerin çoğu, yukardaki kuralın doğrultusunda bütünleşirler ve bilimsel olarak kabul edilebilir geçmişimizi bize sunarlar. Bunun dışında kalan dünya ötesi farklı öyküler henüz parça parçadırlar ve gerçekte ne olduğunu anlatırken hayal kırıcıdırlar. Bu öyküleri "Sınır Ötesi ama İnsan Yapısı Eşyalar" başlığı altında toplayabiliriz; sınır ötesidirler çünkü tarih öncesi örneklerle uyumlu değildirler ve varlıkları bilinen eski uygarlıkların dışındadır.

Gerçi bunların bazıları doğal veya yapay olarak tanımlanmıştır ama birçok tarihçi bu rahatsız edici anormallikleri ustaca halının altına süpürürler fakat gerçek tarih halısı çok girintili, çıkıntılıdır ve üzerinde yürürken ayağımızın takılması kesindir, kısa bir yürüyüş sırasında bile geleneksel antik bilgileri yalanlama fırsatını bulmak çok kolaydır. Gizemli eşyalar her nedense geleneksel tarihten çok, efsanelere, mitlere ve anlatılara daha uyumludurlar; İnsanlık tarihinin doğrusal değil aksine dönemsel olduğunu gösterirler. Unutulmuş çağlar ve eski dünyalar, dönemler sırasında yükselmiş ve batmış, milyonlarca yıl boyunca yaşam ve ölüm yer değiştirip durmuştur. Mitlerin dışında belleğimizi yitirmiş olduğumuz için, kalan birkaç parça bizler için inanılmazdır. İşte bu yazıda, en önemli ve efsanevi on "Sınır Ötesi ama İnsan Yapısı Eşya" yı okuyacaksınız, bu eşyalar daha doğrusu bu miras, bizlere kayıp geçmişimizi hatırlatmaktadır

1. Babil´in Şaşırtıcı Pili ve Gümüş Kaplama Çömlekler:

1938 yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig bir müze oluşturmaya çalışıyor ve durmaksızın kazı yapıyordu. Kazı sırasında,15 cm yüksekliğinde parlak sarı renkte kilden yapılmış ikibin yıllık bir çömlek buldu; çömleğin içinde bakır levhadan yapılmış 3.81 cm. çapında, 5 cm. yüksekliğinde bir silindir vardı. Silindirin kenarları 60/40 oranında kurşun/kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran günümüzde kullanılan en iyi orandı. Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühüre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu. Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu, bakar bakmaz demir çubuğun paslanmış olduğu yani asitlendiği anlaşılıyordu. Bir mekanik uzmanı olmayan Dr. Konig bu garip cisme önce uzun uzun baktı ama fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu çünkü kil çömlek antik bir pilden başka birşey olamazdı. Bu pil şu anda Bağdat Müzesi´ndedir ve resmi tarihlemesi ise MÖ 248 ile MS 226 arasındaki Part/Pers işgalidir yani o dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir. Dr. Konig bu garip çömleğin dışında, yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu; tüm çömleklerin bulunduğu yer Güney Irak´daki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi MÖ 2.500 olarak belirlenmişti ama tutucu müzeciler inatla kendi bildikleri tarihi çömleklerin yanına yazmaktan geri kalmadılar. Bugün özellikle gümüş kaplı çömleklere baktığınızda, yüzeydeki parlak mavimsi rengi görebilirsiniz; bu renk gümüşün elektro kaplama yöntemiyle bakıra kaplanması halinde ortaya çıkan karakteristik renktir. Bir an için müzecilerin haklı olduklarını kabul edelim; öyleyse Persler, bildiğimiz en eski uygarlık olan Orta Doğu uygarlığının dışında ve ötesindeydiler çünkü pil kullanıyorlar ve elektro kaplama yapabiliyorlardı. Ya da Sümerler bunu yapıyordu; yapan veya sahibi kim olursa olsun; sormamız gerekmiyor mu? Biz neden pil yapmayı ve elektrolizi 4.000 yıl sonra hatırladık? Ya diğer unuttuklarımız?

2. Dendera´daki elektron tüpleri:

Mısır´da Dendera´da bulunan Geç Ptolemik Dönemden kalma Hathor Tapınağı´nın farklı yerlerinde Eski Mısır uzmanlarının bir türlü geleneksel dinsel-mit terimleriyle açıklayamadıkları garip duvar resimleri vardır ama elektrik mühendisleri için bu resimleri hemen tanımlamak çok kolaydır. 17 no´lu geçitteki üst panelde, Mısırlı rahiplerin ellerinde boyu eninden fazla olan tüpler görülmektedir, rahipler ne olduğu anlaşılamayan bir uğraş içindedirler ve her tübün içinde, tüp uzunluğunda bir yılan bulunmaktadır. İsveçli mühendis Henry Kjellson, "Forvunen Teknik/Kayıp Teknoloji" adlı kitabında hiyerogliflerin bu yılanları parlayan ve ışık saçan olarak tanımladıklarını yazarken, tanımın bir tür elektrik akımını kasdettiğine inanmaktadır. Yine aynı sahnede, sağda üst köşede bir Mısır tanrısı olan Atum-Ra oturmaktadır ve ellerinde enerji kaynağına benzer bir kutu tutmaktadır. Kutunun saç örgüsüne benzer bir uzantıya veya kabloya bağlı olmasını elektromanyetik mühendisi Alfred D. Bielek, bir mühendislik çiziminin kopya edilmesi olarak yorumlamakta ve bugün elektrik kablolarının yönlendirilmesin bu şekilde gösterildiğini söylemektedir. Kablo kutudan çıkıp, resmin tabanına kadar uzanmakta ve uçları tüp cismin dibinde kaybolmaktadır. Resimlerdeki cisimlerin her birisi bir sütunun üzerinde durmaktadır ve Bielek´e göre bu sütunlar birer yüksek voltaj kaynağıdırlar. Tüp cisimler TV resim tüplerine de benziyorlar, elektronik teknisyeni N. Zecharius, cisimleri Crookes veya elektron tüplerine benzetmiştir ama bunlar modern TV tüplerinin çok ötesindedirler. Ne yazık ki, daha üst geçitte bulunan resimler harap olmuştur ama içerde Kutsal Bölme´de bulunan bir papirüs çok iyi durumda bulunmuştur ama buna bakıldığında garip tüplerin gizemi daha da artmaktadır. Yazmada sadece çalışır durumda olan tüpler değil, amaçları da görülmektedir. Birçok örnekte, kadınların ve adamların tüplerin yanına oturmuş oldukları ve uzatmış oldukları ellerini veya avuçlarını doldurdukları resmedilmiştir yani birşey almaktadırlar. Nedir o birşey ve o insanlar ne tür bir enerjiden yararlanmaktadırlar? Dendera resimleri eşsizdir ve kesin olarak geçerli bilimsel mantıkla açıklanamamaktadır. Ve eğer bu bir teknoloji ise, bizim teknolojimizin çok ötesindedir.

3. Ashoka Sütunu bilmecesi:

Antik bir metalürji harikası arıyorsak, Hindistan´a, Delhi´ye gitmemiz yeterlidir çühkü Ashoka Sütunu oradadır; boyu 23 m., çapı 40 cm, ağırlığı 6 tondur. İşlenmiş demir bir şaft olan sütunun, kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir. Bir iddiaya göre, MS 413´de ölen Kral II. Chandra Gupta´nın mezar taşıdır. Böyle olsa dahi, sütunun 1.500 yıldan beri aynen kaldığı ve hiç bozulmadığı gerçeği değişmeyecektir. Sütunun yüzeyi yumuşak ve pirinçle kaplı izlenimini vermektedir, hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir. 1.600 yıllık bir süreç içersinde, Hint yağmur ormanlarında, muson ikliminde, sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp, çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir. Demir yapımı ve paslanmaya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. Yüzyıl´dan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi Ashoka Sütunu´da geçerli değildir. Bu garip sütunu yapan gizemli metalüjistler kimlerdiler ve onların uygarlıklarına ne oldu? Ve neden onlardan kalan başka bir ize ulaşamıyoruz? Yoksa, geçmişin tarihini yazarken, atalarımızı ilkel insanlar sanıyor ve saçmalıyor muyuz ?

4. Antikythera´da bulunan Yıldız Hesap Makinesi:

1900 yılında Paskalya´dan birkaç gün önce, Yunanlı bir grup sünger avcısı, Antikythera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken, antik bir geminin kalıntılarına rasladılar (Bakınız FENOMEN No: Cool. Kalıntıların arasında MÖ 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardı, dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırlarken şekilsiz garip bir cisme rasladılar, bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesi´ne yollandı. Sonrası malum, cisim temizlendi ve çürümüş bronz ve tahta katmanlarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulundu. 1958´de Dr. Derek J. de Solla Price, uzun bir çalışma sonucunda cismin bir taslağını yaptı, bu bir makinaydı. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay´ın ve Güneş´in hareketleri hesaplanabiliyordu. Bir saat değildi ama bir tür hesap makinesiydi ama en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu. Büyük olasılıkla Antikythera aygıtı, Eski Yunan´ın çok öncesinde yapılmıştı; gizem hala çözülmüş değil; aygıt müzede duruyor ve bir benzerine hala raslanmadı. Göksel Hesap Makinesi´ni yapanların kimliğini şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Kimdi onlar?

5. Eski Mısır´da Havacılık:

1898 yılında, Mısır´da Kuzey Sakkara´da, MÖ 200´den kalan Pa-di-Imen´in mezar kazılarında garip kanatları olan bir cisim bulundu. O yıllarda, daha henüz uçak ve uçuculuk kavramı gelişmemişti, olsa olsa bir kuş olabilirdi. Cisim, Kahire Müzesi´ne yollandı ve kataloglara alındıktan sonra diğer açıklanamayan eşyaların arasında yerine alarak tozlanmaya terk edildi. 70 yıl sonra Mısırolog ve arkeolog Dr. Halil Messiha, müzedeki kuş figürleri üzerinde çalışırken, Sakkara cismi ile karşılaştı, daha ilk bakışta cismin kuş olmadığına karar verdi, önünde modern bir uçak dizaynı duruyordu. İşin ilginç yanı Dr. Messiha´nın, bir model uçak meraklısı olmasıydı, kısa bir çabadan sonra Mısır Kültür Bakanlığı´nı bir araştırma yapılması için ikna etmeyi başardı.Cisim son derece hafif bir maddeden yapılmıştı, ağırlığı 14 gr.´dı, kanat açıklığı 17.78 cm´di ve aerodinamiği mükemmeldi. Kanatlar modern bir makette olduğu gibi, özel olarak açılmış bir deliğe mohte edilmişti ve arka kuyruğu tam anlamıyla modern bir uçağa benziyordu. Yapılan tasarım sonucunda ortaya çıkan uçak modeli düşük hızlı bir yük uçağına benziyordu, hızı ancak saatte 45-65 mil olabilirdi ama tabii ki güç kaynağının ne olduğu bilinmiyordu. Mükemmel bir planör olarak da düşünülebilirdi ama bu cisim 2.000 yıllıktı ve bir planör olarak uçabilmesi için, bir jet uçağının çekişine ihtiyacı vardı. Messiha, Eski Mısırlılar´ın günlük yaşamlarında herşeyin modelini yapmaya bayıldıklarını biliyordu; mezarların, tapınakların, gemilerin, arabaların, hizmetçilerin, hayvanların ve hemen her şeyin küçük modellerini yapmışlardı. Sonuç olarak bir uçak modeli bulunmuştu; Dr. Messiha şimdi çok daha öte bi hayal kuruyor; acaba çöllerin kumlarının altında daha neler gizli? Ve Eski Mısırlılar uçuyor muydular?

6. İnkalar´ın jet uçağı:

1954 yılında, Colombia Hükümeti, antik altın eserlerden oluşan bir koleksiyonu, ABD´ye sergilenmeye gönderdi. Amerika´nın önde gelen mücevher uzmanlarından Emmanuel Staubs, sipariş üzerine cisimlerin altı tanesinin röprodüksüyonları yapacaktı. 15 yıl sonra bunların bir tanesi analiz için biyolog-zoolog Ivan T. Sanderson´a verildi. Sanderson kısa bir çalışmadan sonra, bir grup danışmanı toplayarak vardığı sonucu açıkladı; bu model en azından bin yıllıktı ve yüksek hızda uçabilen bir uçak modelinden hatta bir jet uçağından başka birşey değildi. Modelin uzunluğu 5 cm´di ve bir zincirin ucuna takılıp, kolye olarak kullanılmıştı. Tahminen MS 500-800 arasında, Sinu Bölgesi´ndeki İnka öncesi dönemden kalmaydı. Sanderson ve New York Aeronotik Enstitüsü´nden Dr. Arthur Poyslee, bu tür bir kanatlı hayvanın olmadığı sonucunda birleştiler, cisim biyolojik olmaktan öte mekanikti. Örneğin, ön kanatlar delta şeklindeydi, kenarları çok belirgindi ve bir hayvana hiç benzemiyordu ama daha da ilginci bir dümen vardı. Bütün bunların ötesinde, cismin üzerinde Aramaik yani eski İbrani alfabesindeki "B" harfinin bulunması inanılmazdı yani cismin kökeni Colombia değil, Orta Doğu olmalıydı ama orada ne arıyordu? Gerçekten bu bir uçak modeli mi? Harfin şekli bir raslantı mı? Yoksa eski Orta Doğulular uçmanın sırrına sahip miydiler?

7. Atlantis´ten gelen kristal kafatası:

Kuşkusuz ki, en ünlü ve en gizemli kristal parçası 1927 yılında F.A. Mitchell-Hedges tarafından eski İngiliz Honduras´ı şimdiki Belize´deki antik Maya kenti Lubaantum´da bulunan kafatasıdır "Bakınız FENOMEN No0 1". Kafatası tek parça berrak kuartzdır; yüksekliği 12.7 cm, eni 32 cm, genişliği 12.7 cm.´dir yani küçük bir insan kafatası büyüklüğündedir ve ayrıntıları mükemmeldir. 1970 yılında Frank Dorland tarafından Hewlett-Packard Laboratuarları´nda yapılan testlerde kafatasının normalötesi bir cisim oldağu sonucuna varılmıştır. Kafatasının normal ya da doğal kristal olduğu ve karakteristik olarak moleküler yapısına dokunulmadığı anlaşılmıştır ve bu oluşum modern kristalografide henüz denenmemiş ve bilinmemektedir. Hiçbir metal kullanılmamıştır, Dorland herhangi bir ize raslayamamıştır, üzerinde görülen bazı çizgiler kazı sırasında ve sonrasında oluşmuştur ve yine Dorland´a göre büyük olasılıkla kafatası elmas kesici kullanılarak şekillendirilmiş ve mükemmel bir perdahlama ve parlatma işlemi yapılmıştır. Bir diğer ilginç saptama kafatasındaki su ve silikon-kristal kum izlerinin bulunmuş olmasıdır ve bu oluşum için gereken süre 300 yıldır. Sonuç olarak bütün bunlar bize inanılmaz bir başarıyı veya bilinmeyen bir tür kayıp teknolojinin kullanıldığını göstermektedir. Modern bilim, kristal kafatasına uygun bir açıklama getiremiyor, İnsanoğlu Ay´daki dağlara tırmanabiliyor ama bu cismi açıklayamıyor. Hewlett-Packard´dan bir kristalografın dediği gibi, bu kristal varolmamalıdır. Yüzlerce yıl öncesinin kuartz kristal ustaları acaba kimdi? Yoksa kafatasını, başka birileri mi düşürdü?

8. Neanderthal adamı kim tüfekle vurdu?

Eğer yolunuz Londra´daki Doğal Tarih Müzesi´ne düşecek olursa, orada Paleolitik Dönem´den kalma 38.000 yıllık bir kafatası daha göreceksiniz "Kristal kafatası da oradadır". Bu kafatası 1921 yılında, şimdiki Zambia´da bulunmuştur ve sol tarafında yaklaşık iki santimlik bir delik bulunmaktadır. Yapılan inceleme sonucunda, deliğin bir ok veya mızrak tarafından açılmadığı anlaşılmıştır çünkü deliğin kenarlarında mikroskopik düzeyde dahi en küçük bir çatlak yoktur yani delik sesten daha hızlı bir cisim tarafından açılmıştır. Deliğin karşı yanı yani çıkış noktası parçalanmış veya kırıktır, bu da kafatasının içerden dışarıya doğru patladığını göstermektedir yani özetle bu tür bir delik izi ancak bir tüfek atışı sonucunda açılabilir. Ateşli silah uzmanlarına göre, bu tarih öncesi kurban, kasıtlı bir atışla yani çok yüksek hızlı bir silahın kurşunuyla öldürülmüştür ama bu silahı onbinlerce yol öncesinde kullanan kimdi? İki varsayım var; kafatası sanıldığı kadar eski değildir yani ortada ciddi bir bililmsel yanılgı vardır ya da deliğin nedeni başkadır. Ama bu Paleotik kafatası 1.820 m. derinlikte kaya blokları içinde bulunmuştur yani çok eskidir. Peki ama 38.000 yıl önece kim barut kullanıyordu, elbetteki Taş Devri insanı değildi öyleyse bir başka ırk vardı. Ya da başka bir dünyadan gelen birileri vardı ama uzayı aşan bir zeka barutlu tüfek mi kullanıyordu. Acaba deliğin nedeni bir lazer ışını olabilir mi? Yoksa aramızda veya geleceğimizde, Neandertal insan avcılığına meraklı zaman yolcuları mı var? Sonuçta soru şudur; o tüfeği kim taşıyordu?

9. 2000 yıl önce kalp ve beyin nakli:

Yine Peru´dayız; Ica´da; burada 20.000 taş tablet ve beyzbol topuna benzer kaya parçası bulunmuştur, hepsi resimlerle süslenmiştir. Tüm kayaların sahibi amatör bir arkeolog ve jeolog olan Dr. Javier Cabrera Darquea´dır. Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granittir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera´nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak. çok uzun zamandan beri buradadırlar. İlk kez, 1525´de kaşif ve katil Pizarro´nun yanında bulunan Rahip Simon adlı Jesuit misyoner tarafından görülmüş ve kaydedilmişlerdi. 1562´de bazı örnekler Avrupa´ya taşınmıştı. Taş portreleri yapanlar anatomiyi iyi biliyorlardı hatta günümüzdeki anlayışın daha ötesindeydiler. Bazı yerlerde, böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akapünktür iğnelerinin anestezik olarak kullanılacağı noktalar gösterilmiştir, bu teknik Avrupa´da ancak 1970´den sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde kullanılmıştır. Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görünmektedir hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir. Bu huzur kaçırıcı keşif, sanki günümüzün teknolojisi ele rekabet etmektedir. Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir. Tarih öncesi cerrahi düşüncesinin, modern cerrahinin daha ötesinde olması çok etkileyici ve çarpıcı bir kuramdır. Kısacası, tarih öncesi cerrahlar kimdiler? Ve bu denli bilgiye nasıl ulaşmışlardı?

10. Milyarlarca yıl önce üretilen demir küreler:

30 yıl önce Güney Afrika´da Batı Transvaal´da bulunan Wonderstone Gümüş Madeni´nde çalışan madenciler, kuyu açma çalışmaları sırasında metal kürelere rasladılar. Kürelerin sayısı 200´ü aşıyordu, 1979´da kürelerin bir kaçı Johannesburg, Witwaterstand Üniversitesi´nden Jeoloji uzmanı Prof. J.R. McIver ve Potsshefstroom Üniversitesi´nden Prof. Andries Bisschoff tarafından incelendi, metalik küreler biraz basıktılar ve çapları 1 ile 10 cm. arasındaydı. Dış yüzeyleri genelde çelik mavisiydi, dışarıya vuran kızıl yansımalar görülüyordu ve metale gömülü minik benekler vardı, benekler beyaz fiberdan yapılmış izlenimi veriyorlardı. Alaşımın nikel/çelik olması doğal değildi çünkü bu kompozisyon kuralların dışındaydı, ancak meteorik bir köken böyle olabilirdi. Bazılarında bir veya iki santimlik ince bir kabuk belirlendi ve küreler kırılarak açıldığında içlerinin garip süngerimsi bir madde ile dolu olduğu anlaşıldı ama kası bir zaman sonra hava ile temas eden bu maddenin küle dönüştüğü gözlemlendi. Kürelerin analitik yapısı, kayaların özgün yapısı ile hiç ilgili değildi, radyo-izotop teknikleriyle yapılan tarih belirlemelerinde kürelerin en azından 2.8 veya 3 milyar yıllık oldukları belirlenince herkes şok oldu. Güney Afrika, Klerksdorp Müzesi´nden Roelf Marx, bu garip ve gizemli olaya bir gizem daha kattı; küreler kendi eksenleri etrafında döndürüldüklerinde dışarıya serbest bir tür enerji yayıyorlar ve durdurulduktan sonra çok uzun bir süre aynı enerjiyi yaymaya devam ediyorlardı. Kürelerin yaydığı enerjinin türü belirlenemedi, neden yapıldıkları anlaşılamadı, amaçları bilinmiyor ve de kimlerin yaptığı tahmih dahi edilemiyor. Kimbilir belki de Transvaal Küreleri´ni de, model uçakları, kristal kafatasını, çömlekteki pili ve yıldız hesap makinesi kullananlar düşürmüşlerdi; kimbilir belki de bütün bunlar akıl ötesi bir zekanın çocuklarının oyuncaklarıydılar; kimbilir belki de Neandertal insan avına bir laser silahıyla çıkan, beyin naklini başarabilen babaları, odalarını (dünyayı) kirlettikleri için onları kızıyorlardı...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.231 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.