Ulu Başbuğ Atatürk Konuşmaları ( Resmi Yazışmalar-Mülakatlar-Konuşmalar)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Kasım 2019, 21:36:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ulu Başbuğ Atatürk Konuşmaları ( Resmi Yazışmalar-Mülakatlar-Konuşmalar)  (Okunma Sayısı 13387 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sakallı Nurettin Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 60


Etnik Öğütücü


« : 12 Mayıs 2015, 01:53:37 »

Bir gazete armağanı olarak edindiğim Mustafa Baydar'ın Atatürk'le Konuşmalar kitabından eklemeler yapacağım.Ulu başbuğun anılarını okudukça,çelik atlı orduların tuğunu onca zorluklar içerisinde nasıl kaldırğını nasıl dirayetli,zeki,ileri görüşlü,olduğunu bir kere daha iyi anlayacaksınız.Esenlikler.Varolun.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir."
Sakallı Nurettin Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 60


Etnik Öğütücü


« Yanıtla #1 : 12 Mayıs 2015, 01:53:59 »

MUSTAFA KEMAL'İN GENERAL HARBORD'A VERDİĞİ MÜLÂKAT

 Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın



  Birinci Cihan Harbi'nde, General Pershing'in kurmay başkanı bulunan General Harbord 1919 Eylülünde Sivas'a gelir ve burada Mustfa Kemal'le görüşür, General bir hayli konuştuktan sonra sözlerine şunları ekler:

  ''- Ben bu vazifeye getirildiğim zaman Türk tarihini okudum. Gördüm ki milletiniz büyük ordular hazırlamış, büyük kumandanlar yetiştirmiştir. Bunu yapan bir millet, mutlâka bir medeniyet sahibi olmalıdır. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü vaziyetimize bakalım. Başta Almanya olmak üzere dört müttefiktiniz. Dört sene muharebe ettiniz, neticede mağlûp oldunuz. Dördünüz bir arada yapamadığınız bir şeyi, bu vaziyetimizde tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz? Fertlerin intihar ettiğini vakit vakit görürüz. Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız!

  Atatürk, büyük bir heyecan içinde bu sözlere aşağıdaki cevabı vermişler:

  ''- Generale teşekkür ederim. Tarihimizi okumuş, milletimizin büyük ordular, büyük kumandanlar yetiştirdiğini, bunun için milletimizin bir medeniyete sahip olması lâzım geleceğini takdir ve kabul ediyor. Fakat şunu bilmesini isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrici, sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz.''

  Atatürk, bu son sözleri söylerken, avucu ile, bir pençeye düşmüş bir kuş işareti yapıyor ve avucunu sıkarak tedrici ve sefil ölümün şeklini gösteriyor.

  Harbord, ve arkadaşları sessizce ayağa kalkıyorlar:

  ''- Biz de olsak öyle yapardık...

  Diyorlar ve Atatürk'le arkadaşlarının elini sessizce sıkarak oradan uzaklaşıyorlar.

 (Vatan'dan, 10 Kasım 1952)

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir."
Sakallı Nurettin Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 60


Etnik Öğütücü


« Yanıtla #2 : 12 Mayıs 2015, 16:14:57 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


 MUSTAFA KEMAL'İN RUŞEN EŞREF'E

  VERDİĞİ MÜLÂKAT


 

  ''- Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor.''

  Dedim ki:

  - Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale Harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz... Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zatıâlinizden onları dinlemek için geldim.''

  Dedi ki:

  ''- Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kocatepe civarı!.. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündür. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben 1330... (1914).

  ... ... ... ...

  İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu'nda bir hadise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.

  Bütün fırka kıtaatının (kıtalarının) harekete hazırlık derecesi tezyit edildi (arttırıldı). Bir taraftan Maydos Mıntıkası Kumandanlığı'ndan malumata intizar etmekte (beklemekte) idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsali malûmat (bilgi edinmek) için Kocaçimen istikametine hareket etmesi emrini verdim.

  Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey'den vürut eden (gelen) bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr (adı geçen düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, Maltepe'de icra ettiğim hususî tarassudat (gözetlemeler) neticesinde bende hâsıl olan kanaat-i kat'iyye (kesin kanaat), ötedenberi imâl-i fikrettiğim (düşündüğüm) gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle çıkarma teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmanın mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın (yaklaşmanın) gayri kabiili içtinap (kaçınılmaz) olduğunu takdir ediyordum.

  Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek (beklemeyerek) karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasnın derhal harekete geçmek üzere âmîde (hazır) bulundurulmaları, kumandanlarının da emralmak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

  Basit bir tertiple Bigalı deresi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine tevcih ettim (yönelttim). Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevketmek suretiyle Kocaçimen tepesine muvasalat edildi (ulaşıldı). Orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey göremedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Etraf o müşkül araziyi bilâ tevakkuf (durmakszın) kat'etmek (yürümek) yüzünüden yorulmuş ve yürüyüş umku (derinliği) pek ziyade derinleşmişti. Ala ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur (örtülü) olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler (duracaklar), sonra beni takip edeceklerdi. Ben de orada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık.

  Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak'anın en mühim ânı bence budur.''

  Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:

 

  Düşman bana benim askerimden daha yakın

 

  ''- Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki (güneyindeki) 261 râkımlı tepeden sahilin tarassut (gözetlenen) ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıktım:

  - Niçin kaçıyorsunuz! dedim.

  - Efendim düşman! dediler.

  - Nerede?

  - İşte, diye 261 râkımlı tepeyi gösterdiler.

  Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 râkımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle (tam bir serbestlikle) ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar (düşmüş) olacaktı. O zaman artık bunu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye (mantıkî muhakeme) midir, yoksa sevk-i tabiî ile midir,

  Kaçan efrada:

  - Düşmandan kaçılmaz, dedim,

  - Cephanemiz kalmadı, dediler,

  - Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayarı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının ''marş marş''la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitimi geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.''

  Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzaya bağlı olduğunu, hattâ bir memleketin hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!

  Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

  ''- Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan Alay 87 Tabur 2 kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 râkımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana tararuz etmesini emrettim.''

 

  18 Nisan

 

  ''- Yirmi dört saatten beri devam eden muharebe askerin pek ziyade yorgunluğunu mucip olmuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı, tahkim etmekten (sağlamlaştırmaktan) orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh, lâzım gelen emri verdim.''

  Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:

  ''Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen (omuzlarımıza yüklenen) namus vazifesini tamamen ifa etmek içni bir adım geri gitmek yoktur. Hâb-ü istirahat (uyku ve dinlenme) aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı (emareleri) göstermeyeceklerine şüphe yoktur.''

  Çanakkale'yi kurtaran ruh

 

  Paşa Çanakkale'deki kahramanlık sahnelerini anlatmaya devam ediyor:

  ''- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak'asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil (karşılıklı) siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta (imrenilecek) bir itidal ve tevekkülle (kendini bırakma ile) biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur (bezginlik) bile getirmiyor; sarsılmak yok! okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.''

 

  Parçalanan saat kurtulan kahraman

 

  ''- Ortalık açıldıktan sonra idi ki, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında abitmez tükenmez yıldırımlar vücude getiriyordu.''

  Buraya kadar muhaveremizi, sâkin bir vaziyette dinleyen yüzbaşı Cevat Bey, Paşa'nın yâveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

  ''- Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa'nın göğsünü okşamıştı!'' dedi.

  Nasıl? dedim.

  ''- Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin (hücum edenlerin) arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken, göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştu.''

  ''- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (şimdi Kütahya Mebusu M. Nuri Bey): ''Efendim, vuruldunuz'' dedi. Ben böyle bir söz şuyu bulursa (yayılırsa) askerlerimizin kuvve-i mâneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin ağzını kapadım.

  ''Sus'' dedim.

  Cevat Bey devamla:

  ''- Bir şaranel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmişti. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe Paşa'nın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçememiştir'' dedi.

  - Pekiyi, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?

  ''- Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif (durdurulamaz) savletleriyle (saldırışlarıyla) ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hattâ bizim münferit aksamımız (kısımlarımız) boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir.''

  RUŞEN EŞREF

  (Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat'tan: İstanbul Matbaası, 1930).
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir."
Sakallı Nurettin Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 60


Etnik Öğütücü


« Yanıtla #3 : 27 Mayıs 2015, 13:04:28 »

Fuat Köprülü'nün Atatürk'e: Türkiyat Enstitüsü'nün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda ''Karlı Tanrı Dağları'nın önünde elinde meşale tutan bir BOZKURT olsun. Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamız da klavuz olan BOZKURT, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletin kuruluşunu ifade etsin.'' Demiştir.
( Milli Kütüphane Arşivlerinden. Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, Atatürk ve Türk dili, Tebliğ, s. 11)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir."
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.061 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.016s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.