NUTUK’TAN ÖZETLER
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 15 Aralık 2019, 05:42:01


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: NUTUK’TAN ÖZETLER  (Okunma Sayısı 21311 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 20 Ocak 2015, 12:05:41 »

Çoğumuz, özellikle de gençlerimiz Atatürk’ün büyük yapıtı Nutuk’u okumuş değildir. Bu durum utanılacak, affedilmez, büyük bir kusurdur. Okuyanlarımızın önemli bir kısmı da içeriğine ve anlamına tam hâkim olamamıştır.

İşte bu iki eksikliğimizi gidermeye katkıda bulunmak üzere Nutuk’un bir özetini yapmaya giriştim. Kolay anlaşılması için ara-başlıklarla yeniden yapılandırdığım bu özetin ilk kısmını bu yazımla sunuyorum. Ancak Nutuk’u okuyup geçivermeyelim; su gibi içelim, sindirelim. Bir dua gibi öğrenip sık sık tekrarlayalım, üzerinde uzun uzun düşünelim. Ben böyle bir süreçte, Atatürk’ün çizmiş olduğu ülke tablosu ile bugünkü Türkiye arasında öyle benzerlikler buldum, ardından öyle düşüncelere daldım ki onları da kaydetmekten kendimi alamadım.

Kaynağım şudur: Kemal Atatürk, Nutuk 1919-1927, (Bugünkü Dille Yayına Hazırlayan: Zeynep Korkmaz), Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991, ss. 1-10.

I) GENEL DURUM VE KURTULUŞ ÇARELERİ

19 Mayıs 1919… Ülke İşgal Edilmiş, Ordu silahsızlandırılıyor.

1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnızca padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınmakta.İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da. Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette. 15 Mayıs’da Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Azınlıklar Kendi Çıkarları İçin Çalışmakta

Her tarafta Hıristiyan azınlıklar kendi amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti çökertmeye çalışıyorlar. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Heyeti çeteler kurmak, toplantı ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Ermeni Patriği, Mavri Mira ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da ilerliyor. Karadeniz sahillerinde örgütlenen Pontus Cemiyeti başarıyla çalışıyor.

Yurtseverler Kurtuluş Çareleri Düşünüyor, Dernekler Kuruyor

Durumun korkunçluğu karşısında her yerde kurtuluş çareleri düşünülmeye başlamıştı. Düşünceler bir takım kuruluşları doğurdu. Örnek olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti (Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği), Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma), Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresini Merkezden Ayırma Derneği) kurulmuştu.İzmir’de kimi yurtseverler, Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak için, Redd-i İlhak (Yunan egemenliğini red) ilkesini ortaya atmışlardır.

Dernekler Kendi Bölgelerini Kurtarma, Merkezden Ayrılma Amacı Güdüyor

Bu derneklerin kuruluş amaçları hakkında bilgi vereyim.

-”Trakya Paşaeli Cemiyeti” Osmanlı yurdunun parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı İngiltere ya da Fransa’nın yardımıyla bir İslâm-Türk topluluğu halinde kurtarmayı, bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı düşünüyordu.

-”Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti” nin kuruluş amacı; Doğu illerindeki halkın dinsel ve politik haklarının kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, müslüman halkın tarihi ve millî haklarını uygar dünya karşısında savunmak, savaşın Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. Erzurum şubesi; Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasındaki kötü davranışlarla halkın bir ilgisi bulunmadığını uygar dünyaya duyurmaya karar veriyor.

Şubenin kurucuları; ilerdeki çalışmalarını şu noktalarda topluyor: Göç etmemek, teşkilâtlanmak, saldırı karşısında savunmak.

Cemiyet’in İstanbul’daki merkezi; uygar ve bilimsel yollarla maksada ulaşılacağı konusunda fazla iyimser görünüyor. Asıl kuruluş sebebi, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi olasılığı oluyor.

-Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Merkezi İstanbul’da olan “Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti,” merkezden ayrılmak gayesini güdüyordu.

Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar Türedi

-Bitlis, Elazığ illerindeki, İstanbul’dan yönetilen “Kürt Teali Cemiyeti” nin (Kürt Yükseltme Derneği) amacı; yabancı devletlerin himâyesinde bir Kürt devleti kurmaktı.

-Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen “Teali-i İslâm Cemiyeti” nin (İslâmı Yükseltme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu.

-Ülkenin her yanında “İtilâf ve Hürriyet” (Uzlaşma ve Özgürlük), “Sulh ve Selâmet” (Barış ve Kurtuluş) cemiyetleri vardı.

-İstanbul’daki önemli kuruluşlardan biri “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” (İngiliz Dostları Derneği) idi. Derneği kuranlar kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğe Rahip Frew gibi ingilizler de üye idi. Derneğin iki yönü ve niteliği vardı: Biri açık yönü ve İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelik niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Ülkede örgütlenerek isyan çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler derneğin bu gizli kolu tarafından yönetiliyordu.

Bazı Aydınlar Amerikan Mandası İstiyor

İstanbul’da erkekli kadınlı kimi ileri gelenler; gerçek kurtuluşun, Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler. Bunlar görüşlerinde çok direndiler. En doğru yolun kendilerininki olduğunu kanıtlamaya çok çalıştılar.

Ordu Birlikleri İki Ordu Müfettişliğine Bağlı Kolordulardan Oluşuyordu

Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes antlaşmasıyla, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmıştır.

-Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerden 12’nci Kolordu Konya’da bulunuyordu. İzmir’de esir olan 17’nci Kolordu’nun 57’nci Tümeni bu kolorduya bağlanmıştı. 20’nci Kolordu Ankara’da idi. İzmit’teki 1’nci Tümen, İstanbul’daki 25’nci Kolordu’ya bağlanmıştı. Bandırma’da, İstanbul’a bağlı 14’ncü Kolordu bulunuyordu.

-Müfettişi olduğum 3’üncü Ordu Müfettişliğinin, emrim altında olan iki kolordusu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu’dur. Komutanı Albay Refet Bey’dir. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Diyarbakır’daki 13’üncü Kolordu , İstanbul’a bağlı bulunuyordu.

Müfettişlik Görevimin Geniş Yetkileri Vardı

Benim bu iki kolorduya emir vermekten başka, daha ileri bir yetkim vardı ki, bölgeme yakın birliklere, bölgemdeki ve komşu illere tebligatta bulunabilecektim.Bu yetkiye göre, Ankara’daki 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır’daki kolordu ile, hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim âmirleriyle yazışmalar yapabilecektim.

Bu Geniş Yetkiyi Bana Bilerek Vermediler

Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Buldukları gerekçe “Samsun ve çevresindeki güvensizlik olaylarını yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a gitmek” idi. Ben bu görevin yürütülmesinin, bir makam ve yetkiye bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. Yetki konusundaki talimatı ben kendim yazdırdım.

Düşman Saldırıda, Padişah Kendi Derdinde, Millet Başsız, Ordu Güçsüz, Yurtseverler Çare Arıyor

Genel durumu daha dar bir çerçevede gözden geçirelim:

-Düşmanlar Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçmiş, onu paylaşmaya karar vermişler.

-Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatından başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda.

-Başsız kalmış olan millet, olup bitecekleri beklemekte.

-Felâketi kavrayanlar, kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta.

-Ordu, ismi var cismi yok durumda.

-Komutanlar ve subaylar yorgun, yürekleri kan ağlıyor; bir kurtuluş çaresi aramakla meşgul…

Kurtuluş Çareleri İki Koşula Dayanıyor: Padişah’a Bağlılık, Büyük Devletleri Gücendirmemek

-Burada pek önemli bir noktayı belirtmeliyim. Millet ve ordu; Padişah ve halifenin hâinliğinden habersiz, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısiyle ona boyun eğmekte ve sâdık. Kurtuluş çaresi düşünürken, kendilerinden önce, o makamın kurtarılmasını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşu kavrayamıyor. Bu inanca aykırı bir görüş ileri süren; derhal dinsiz, vatansız, hain kişi olur.

-Önemli bir nokta da şudur: Kurtuluş çaresi ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bunlardan yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Onlarla yeniden çatışmaya girmekten daha büyük bir mantıksızlık olamazdı.

Yalnız halk değil, aydınlar da böyle düşünüyordu.O halde kurtuluş çaresi ararken, İtilâf Devletleri’ne düşmanca tavır almamak, Padişah ve Halife’ye bağlı kalmak iki temel koşul olacaktı.

Üç Ayrı Kurtuluş Çaresi Ortaya Çıktı: İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası, Bölgesel Kurtuluş

Şimdi bir soru sorayım. Kurtuluş için hangi kararlar akla gelebilirdi? Bana göre üç karar ortaya atılmıştır.

-Birincisi, İngiliz himâyesini istemek,

-İkincisi, Amerikan mandasını istemek.Bu kararların sahipleri; Devlet’in, taksimi yerine, tek bir devletin koruyuculuğu altında bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir.

-Üçüncüsü, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi bazı bölgeler Osmanlı Devleti’nden koparılmamak için, bazıları da kendi başlarını kurtarmak için çalışıyordu.

II) BENİM KARARIM: MİLLİ EGEMENLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK

Benim Kararım Millet Egemenliğine Dayalı, Tam Bağımsız Yeni Bir Türk Devleti Kurmaktı

Bu kararların dayandığı tüm kanıtlar çürüktü. Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti. Öyleyse bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz; bu karar olmuştur.

Kararımın Mantığı: “Ya İstiklal,Ya Ölüm!”

Kararımın dayandığı mantık şuydu:

Temel ilke, Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraftan başka bir şey değildir. Oysa Türk milleti; haysiyetli, gururlu ve yeteneklidir. Esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!..O halde ya istiklal, ya ölüm!

Gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası budur. Diyelim ki bu yolda başarısızlığa uğradık. Ne olacaktı? Esirlik! Öteki kararların sonucu da bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki, böyle bir millet; insanlık şerefinin gerektirdiği özveriyi yapmakla teselli bulur. Dost ve düşman gözündeki yeri de bambaşka olur.

Aldığım Karar Bir Koşula Dayanıyordu: Saltanat ve Halifeliğe Karşı Ayaklanmak

Sonra, millet; bağımsızlığını kazanmış olsa da, Osmanlı saltanatı sürdürüldüğü takdirde, bu bağımsızlık kazanılmış sayılamazdı. Artık, milletle hiçbir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, milletin koruyucusu konumunda bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi? Halifeliğin, gerçek uygarlık dünyasında gülünç olmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, kararımızı uygulayabilmek için, ortaya atılmasında kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracak hususları dile getirmek zorundaydık.

Osmanlı Hükümeti’ne, padişah ve halifeye karşı bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

Milli Mücadele’nin Milli İrade Rejimi ile Sonuçlanması Kaçınılmazdı: Her Safhayı Zamanı Geldikçe Uygulamalıydım

Bu kararın gereklerini ilk günden açığa vurmak, doğru olamazdı. Uygulamayı safhalara ayırmak, olayların akışından yararlanarak milleti hazırlamak, hedefe basamak basamak ulaşmak gerekiyordu. Eğer dokuz yıldır yaptıklarımıza bakılırsa, ilk kararın çizdiği yoldan asla sapmadığımız anlaşılır.

Milli Mücadele’nin, bugüne kadar, milli irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi doğal bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz akışı hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, Milli Mücadele’nin amansız bir düşmanı kesildi. Onu daha başlangıçta ben de sezmiştim. Ancak sezgimizi açığa vurmadık. Gelecek üzerinde konuşmak, giriştiğimiz mücadeleye, bir macera niteliği verdirebilirdi. Geleneklerine, düşünce ve ruh yapılarına aykırı değişmelerden ürkecek olanlar; direnmeye geçebilirdi. Başarı için güvenilir yol, her safhayı vakti geldikce uygulamaktı. Ben de bu yolda yürüdüm. Ancak bu pratik başarı yolu, kimi çalışma arkadaşlarımla aramızda birtakım anlaşmazlıkların, hatta ayrılmaların sebebi olmuştur. Milli Mücadele’ye birlikte başlayanlardan bazıları; cumhuriyete kadarki gelişmelerde, kendi kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direnişe geçmişlerdir. Özetle, ben millette hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün topluma uygulatmak zorundaydım.

VE BUGÜNKÜ TÜRKİYE

Bugün de Hükümet güçsüz ve yüreksiz… Ordu etkisizleştirilmekte. Her tarafta yabancılar…, sömürge müfettişleri, casus örgütler, nüfuz ajanları, misyonerler… Amerika’nın Türkiye’yi işgalinden bile söz edilebiliyor; senaryolar yazılıyor.

Bir azınlık fetişizmidir almış yürümüş “Türküm” diyen, hâkir görülüyor, sindiriliyor. Yine Ermenisi, Rumu bir kıpırdanış içinde. Kürt, Laz, Çerkez kökenli yurttaşlarımız tahrik ediliyor. Rum patriği kovuğundan çıkmış, o toplantıdan bu toplantıya, o kentten bu kente koşuyor; Ermeni patriği de ondan geri kalmamakta. Hıristiyanlık propagandası almış yürümüş.

Durum bugün de korkunç… Yurtseverler yine kurtuluş çareleri arıyor. Örgütlenmeler var : ADD, Yeniden Müdafaai Hukuk, ADKF, Kuva-yı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi, … Ermeniler yine harekete geçmiş. Türk toprakları üzerinde hak iddia ediyorlar. Pontus devleti projesi yeniden canlandırılmış.

Bugünkü Türkiye’de de millî varlığa ve bütünlüğe düşman kuruluşlardan geçilmiyor: Kimi AB’den ya da ABD’den beslenen sivil toplum kuruluşu…, kimi ümmet devleti kurma hevesinde…, kimi açık toplum diye tutturmuş, kimi sözde bilimsel araştırma vakfı, kimi bilmem ne demokratik hareketi… Bugün de aydınlar arasında AB ya da Amerikan mandası isteyenler var.

Bütün belirtiler Türkiye’nin yeniden parçalanması planına işaret ediyor. Tepedekiler günü kurtarmakla meşgul. Millet yine başsız. Sinmiş, İri medya tarafından uyuşturulmuş, başına gelecekleri beklemekten başka bir şey yapamıyor. Ordu sessiz. Ancak tek tük de olsa, yakın felâketi görüp “bir çare” diye çırpınanlar var.

Yıllardır sürdürülen propagandanın bir ürünü olarak, ülkede AB bağlılığı âdeta bir putperestliğe dönüşmüş. AB dışında bir kurtuluş yolu akla bile gelmiyor. Oysa Türkiye’yi, ABD ile birlikte bu hale getiren Avrupa Birliği!… AB ya da ABD’ye karşı bir fikir ileri süren, hâin, dinozor, çağdışı olarak niteleniyor. Onlar yine düveli muazzama… 1919’larda olduğu gibi o devletleri asla gücendirmemek gerekiyor. Aydınlar da, sivil ya da asker, çoğunluğuyla böyle düşünüyor. Evet bugünkü Türkiye de öyle: AB himayesi isteyenler var. Amerikan mandasına can atanlar var. Türkiye’yi bölgesel girişimlerle arkadan vurmak isteyenler var.

Ancak geçmişte olduğu gibi bugün de, Emperyalist devletlerin manda ve himayesini isteyenlerin görüşleri çürüktür. Mantıklı olan karar değişmemiştir: Türkiye cumhuriyeti, ulus egemenliğini hiçbir kuruluşla paylaşmadan, tam bağımsız bir devlet olarak kalmalıdır.

Eksik olan, böyle bir kararı uygulamaya koyacak olandır.

Yurtseverler bugün de şu parolayı yürekten haykırabilmelidir:

Ya istiklal ya ölüm!

Çünkü Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşaması bugün de böyle bir kararlılığa bağlıdır. O da ancak yine tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. “Yabancı bir gücün koruyuculuğunu kabul etmek, 1910’larda insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraf” oluyor da, bugün olmuyor mu?

Nerede öyleyse bugün de, Atatürk gibi “Benim kararım da ya İstiklal ya ölümdür” diyecek olan kahraman? “Büyük Planı”nı kararlılıkla uygulamaya başlayıp, günümüzün saltanatı olan Yeni Sömürgeciliğe karşı, Emperyalizmin bedhah işbirlikçilerine karşı milletiyle birlikte ayaklanacak o kahraman nerede?.

Prof.Dr Cihan Dura
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 31 Ocak 2015, 16:17:24 »

I) BİR MİLLİ TEŞKİLAT KURMA ÇALIŞMALARI

• 15’nci Kolordu Komutanlığı’na Erzurum’a Gelmek İstediğimi Bildirdim

İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim. Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs’da yazdığım bir şifrede “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi” bildirdim.

• Samsun Bölgesinde Güvenliğin Sağlanmasına ve Bir Milli Teşkilat Kurulmasına Önem Verdim

Samsun ve dolayları, Rum çeteleri yüzünden güvenlikli değildi. Oraya geçici olarak bir mutasarrıf atadım. Gerekli önlemlerin alınmasına, halkın aydınlatılmasına, oradaki yabancı güçlerden korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve bölgede milli teşkilat kurulmasına girişildi.

• İzmir Dolayları Hakkında Bilgi Toplayarak, Öbür Kolordu Komutanlıklarına Bildirdim

23 Mayıs’da Ankara’daki 20’nci Kolordu Komutanı’na “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle ilişki kurmak ve ızmir dolayları hakkında bilgi istediğimi” bildirdim.

Komutan, yanıtında “ızmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa’nın da işgal edildiğini, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından güvenlik bozucu olaylarla ilgili haberler geldiğini, bilgi vermeyi sürdüreceğini” yazıyordu.

27 Mayıs’da Havza’dan, 20’nci Kolordu Komutanı ile Konya’daki Ordu Müfettişliği’ne “Afyonkarahisar’daki 23. Tümen’e hangi görevin verileceğini” sordum. Aldığım yanıtlarda “bir işgal durumunda kendi kesimini koruyacağı, Konya’da orduya yardımcı olacak bir kuvvetin hazırlandığı” bildiriliyordu. Edindiğim bilgileri, Erzurum, Samsun ve Diyarbakır’daki kolordu komutanlıklarına bildirdim.

• Trakya’yı Milli Mücadele Hareketine Çekmek İçin Girişimde Bulundum

Durumunu bilmediğim Trakya ile temas kurmalıydım. Önce Cafer Tayyar Bey’in, 1’nci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendim.

Cafer Tayyar Bey’e 18 Haziran’da verdiğim direktifte şunları belirttim: “İtilâf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul’daki hükümetin güçsüz durumu sizce de bilinmektedir. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Trakya ve Anadolu’daki milli teşkilatların birleştirilmesi ve Sivas’ta ortak bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır. Derhal teşkilat kurunuz ve yanıma iki temsilci gönderiniz. Bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar, milletimle çalışacağıma yemin ettim. Artık benim için, Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir. ”

Trakya’nın mânevi gücünü yükseltmek için, direktifime şunları da ekledim: “Anadolu halkı bölünmez bir bütün hâline geldi. Kararlar birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıflar bizimledir. Milli teşkilat genişledi. İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurulması propagandası ortadan kaldırıldı. Kürtler Türklerle birleşti.”

• Yunan Ordusunun Manisa ve Aydın’ı İşgal Ettiğini Öğrendim

Bu arada Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerini de işgal ettiğini öğrendim.

56’ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey; bana 27 Haziran’da gönderdiği telgrafta “birçok engele rağmen, Milli Mücadele düşüncesini her tarafa yaydığını, yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu, kendisine emir vermekte devam etmemi” bildiriyordu.

• Tüm Komutan ve Amirlere Bir Milli Teşkilat Kurulması Gereğini Bildirdim

Bir hafta Samsun’da, 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta milli teşkilat kurulması gereğini tüm komutanlara ve sivil yönetim âmirlerine bildirdim.

• Yunan İşgaline Karşı Milletin Tepki Göstermesini Sağladım

Dikkat çekicidir ki Yunan işgal ve zulmü karşısında millet daha aydınlanmamış, herhangi bir tepki göstermemişti. Milleti uyarıp harekete geçirmeliydi. Bu maksatla vali ve mutasarrıflara, ilgili ordu birliklerine bir genelgeyle şunu bildirdim: “İşgal gelecekteki tehlikeyi açıkça sezdiriyor. Yurt bütünlüğünün korunması için, milletin tepkisi daha canlı ve sürekli olmalıdır. Katlanılamaz olan bu duruma derhal son verilmesinin, uygar ulusların adaletinden beklendiğini göstermek için coşkulu mitingler yapılmalı, büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli’ye etkili telgraflar çekilmelidir. ”

Bunun üzerine her yerde gösteriler başladı.

• Tepki Genelgemi Yanlış ve Kötü Amaçla Uygulayanlar Oldu

Yalnız, birkaç yerde kararsızlığa düşülmüştür. Örnek olarak, Trabzon’da, bir olay çıkabileceği düşüncesiyle, miting kararı uygulanmamıştır. Bu kararsızlık ve gösteri görüşmelerinde Rum temsilcilerin bulundurulması, ıstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir. Talimatımdaki esasları kötüye kullananlar da oldu. Sinop mutasarrıfının, kendisinin yazıp halka imzalattığı miting kararında şu satırlar vardı: “ Türk milleti, ancak kendi padişahının egemenliği ve Avrupa’nın himayesi altında kurulacak bir yönetimle yaşayabilir. ”

Bu satırları yazdıran ruhu, Sinop halkı adına İtilâf Devletleri’ne verilen 3 Haziran tarihli muhtırada -müftününkinden sonra gelen- imzayı görünce keşfettim. O imza Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ikinci başkanına aitti.

II) İNGİLİZLERE, MANDACILARA VE HÜKÜMETE KARŞI ÖNLEMLER

• Milli Gösteriler Karşısında Tehdide Kalkışan İngiliz Komiserliğine Gerekli Yanıtı Verdim

31 Mayıs’ta Harbiye Nâzırı’ndan aldığım bir telgrafta, “İngiltere Olağanüstü Komiserliği”nden Bâbıali’ye verilen notadaki hususlar hakkında soruşturma yapmam ve sonucun ivedi bildirilmesi isteniyordu.

Nota şöyleydi: Sivas’ın durumu ve oradaki Ermenilerin güvenliği ile ilgili olarak kaygı verici haberler aldığımı Sadrazam hazretlerine bildiririm.Ermenilerin iyi korunması için önlemler alınmasını emreden ve kötü muamele durumunda kendisinin sorumlu tutulacağını bildiren bir telgrafın, ilgili komutana ivedi çekilmesini rica ederim.

Sivas Vali Vekili de 2 Haziran tarihli telgrafında, Albay Demange’dan aldığı telgrafta “Aziziye’de Hıristiyanlar ölümle tehdit edilmiştir. Bu gibi haller ilinizin müttefiklerce işgaline yol açar” denildiğini bildiriyordu.Gerçekte ne Sivas’ta durum kaygı vericiydi, ne de Hıristiyanlar tehdit ediliyordu. Bunlar gösterilerden korkan hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini üzerlerine çekmek için uydurdukları haberlerdi.

Harbiye Nâzırlığına şu yanıtı verdim: Sivas ve çevresinde, Ermenileri yılgınlığa düşürecek hiçbir olay olmamıştır. Ýngiliz notasındaki haberlerin kaynağı bellidir. Yunan işgali üzerine Müslüman halkın yaptığı toplantılardan, kimileri ürkmüş olabilir. Ancak milletin bağımsızlık ve varlığını yok eden işgal, cana kıyma ve zulüm gibi olayların tekrarlanması durumunda, ne milletin heyecanını, ne de bundan doğacak gösterileri kimse engelleyemez ve çıkacak olaylardan sorumluluk üstlenemez.

İngiliz notası ile yanıtımın suretlerini bütün komutan, vali ve mutasarrıflara bildirdim.

• Yabancı Bir Devletin Himayesini İsteyenler Hakkında Milleti Aydınlattım, Bunlara Karşı Önlemler Aldım

Bu tarihlerde bütün milletçe İngiliz himayesinin istenmesi için Sait Molla imzasıyla, İngiliz Muhipler Cemiyeti adına, belediye başkanlarına çekilen telgrafın etkisini gidermek için milleti aydınlattım, Hükümet nezdinde girişimlerde bulundum.

Bundan başka 27 Mayıs’ta bir yabancı ajansın, “Saltanat Şûrâsı (Padişahlık Danışma Kurulu) üyelerinin, “Türkiye büyük devletlerden birinin himayesini sağlamalıdır” düşüncesinde birleştiği haberini yayması üzerine, Sadrazam’a, milletin, bağımsızlığını korumaya kararlı ve bu yolda her türlü özveriye hazır olduğunu yazdım.

Milleti de bu durumdan haberdar ettim.

• Millete, Hükümetin, Paris Konferansı’nda Millî Bağımsızlığı ve Çoğunluk Haklarını Savunmakla Yükümlü Olduğunu Bildirdim

Sadrazam Ferit Paşa’nın, Paris’e çağrılması konusundaki görüş ve davranışımı açıklamak için, ilgili ordu birliklerine ve valiliklere 3 Haziran’da şu telgrafı çektim:

Osmanlı Devleti, konferans huzurunda haklarını savunmak için Paris’e çağrılmıştır. Bu başarı; milletimizin, Ýzmir olayı üzerine gösterdiği şiddetli tepkinin sonucudur. Bu devletler; milletin, haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğunu gösterdiği sürece, millete ve haklarına saygılı olur. Konferansta savunulması milletçe istenen haklar; tam bağımsızlık ve çoğunluğun azınlığa feda edilmemesidir. Paris’e harekete hazırlanan heyet; bu isteklere uymalıdır. Aksi halde millet, olupbittiler karşısında kalabilir.

Bu kaygının sebepleri şunlardır: Sadrazam bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul ettiğini bildirdi. Sınırını belirtmedi. Buna üzülen Doğu illeri halkı, açıklama istedi. Saltanat şurası’nda da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını istediği halde, hükümetin dayandığı Ýtilâf ve Hürriyet Partisi adına Başkan Sadık Bey İngiltere’nin himayesini önerdi. Geniş bir Ermenistan muhtariyeti ile devletin bir yabancı himayesini kabulü konularında, milletin isteği ile hükümetin görüşü arasında bir uyum olmadığı anlaşılıyor.

Paris’e gidecek heyetin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler milletçe bilinmedikçe, kaygılanmamak mümkün değildir. Bu nedenle illerdeki cemiyet temsilcileri, belediye heyetleri; Sadrazam’a ve Padişah’a telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasını, Paris’e gidecek heyetin yapacağı savunma esaslarının millete bildirilmesini istemelidir. Milletin bu hareketi; ıtilâf Devletleri’ne, heyetin savunacağı ilkelerin milletin isteği olduğunu gösterecek, görevini de kolaylaştıracaktır.

• İstanbul’a Geri Çağrıldığımı Öğrendim

Bu tarihten beş gün sonra, Harbiye Nazırı tarafından ıstanbul’a çağrıldım. Kimler tarafından ve niçin çağrıldığımı, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’dan gizlice öğrendim. Erzurum’da görevden ayrılacağım tarihe kadar, Harbiye Nazırı ve Saray’la bu konuda yazışmalar yaptım.

BUGÜNKÜ TÜRKİYE

Sıra geldi günümüz Türkiyesi için ders çıkarmaya…

Tehlike

1919 ve 2007… Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldik: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı yine tehlikede: Türkiye bu kez ekonomik silahlarla işgal ediliyor. Bağımsızlığımız her alanda yok edilmekte, çoğunluğun hakları azınlığa feda ediliyor.

-Bundan 88 yıl önce başımıza gelenleri yeniden yaşıyoruz. Öyleyse kendi kendimize soralım: Tarih tekerrür müdür, yaksa aptallığımızın bir kanıtı mı? Osmanlı Hükümeti Sevr’e yuvarlandı, Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir uçuruma doğru sürüklenmekte.

-Batı’nın taktiği yine aynı: Bizi azınlık silahıyla bölüyor. Avrupa Birliği o uğursuz ağzını ne zaman açsa, “Ermeniler, Rumlar, azınlıklar, Hıristiyanlar…” diyor. Aralarına Kürt yurttaşlarımızı, Alevi yurttaşlarımızı da katıyor. “Ey Türkiye, şunu yap, bunu yap” diye emirler yağdırıyor. Ardından da “Karışmam ha, seni üye yapmam, kredi vermem” diyerek hükümeti tehdit ediyor. Hükümetin yapabildiği ise korkup pısmak, ne istiyorsa vermek; ya da bile bile isteyerek yapıyor bunu..

Evet, Batı’nın huyu hiç değişmedi, geçmişte olduğu gibi bugün de aynı dolaplara başvuruyor. Bizim açımızdan ise önemli bir fark var: Bugün Mustafa Kemal Paşa gibi, düşmanı yaptığına pişman edecek, “Dur bakalım orada, ne yapıyorsun sen” diye kükreyecek, şımarık Batı’nın ağzının payını verecek bir önderimiz yok. Oysa, her şey ona bakıyor!

Yunanistan… Bu ülke Türkiye’ye asla dost olmaz. Bundan 80 yıl öncesinin saldırgan Yunanistan’ı ne ise bugünkü de odur. Megalo Ýdeası’ndan, Vatanımız üzerindeki emellerinden, zerre kadar vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir. Cesaretini Avrupa Birliği‘ne borçlu. Arkasında o var.

Türkiye’ye ne Yunan’dan ne AB’den dost olur. MGK Siyaset Belgesi’ni bu temele göre belirlemelidir.

Amerika kendi himayesinde bir Kürdistan kurmak üzeredir. Bu girişi mutlaka engellenmelidir.

Başkan

Halk arasında bir hareketlilik var. Her şey Atatürk çapında, onu örnek alacak bir başkanın ortaya çıkmasına bakıyor. Halk hazırdır, bir önder bekliyor.

Kendini kabul ettirecek bir başkanın ortaya çıkış daha fazla gecikemez. Başkan şöyle diyebilmelidir: “Bugün Türkiye Batı karşısında boynu eğik, güçsüz bir hükümetin elinde. Milletin istekleri ile Hükümet’in görüşleri arasında uyum yoktur. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Bağımsızlığımızı tekrar kazanıncaya kadar, milletimle çalışmaya yemin ediyorum.” Bu büyük çıkış, onun hasretle beklenen başkan olduğunun da bir kanıtı olur.

Başkan yakın iş arkadaşlarını seçerken, onların, kendisine sarsılmaz inancı olan kişilerden olmasına özen göstermelidir.Türkiyemizin umut bağladığı kendini hizmetleriyle kanıtlamış yurtseverler ortaya çıkmalı, milleti uyarmalı ve harekete geçirmelidir.

Millî Teşkilat

Bu Vatan bizimdir, bu millet bizimdir; sahipsiz kalamaz. Bütün Yurtta tek bir millî teşkilat kurulmalıdır. Bu teşkilat Türkiye’nin her tarafını kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

Bir ortak heyet oluşturmalıdır. Başkan -tıpkı Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi- yurtsever bütün örgütleri toparlamalı, bir araya getirip birleştirmeli, teşkilatı olabildiğince genişletmelidir.

Atatürk millî teşkilatı iki aşamada gerçekleştirdi: Önce mevcutları birleştirdi. Sonra millî teşkilatı vatanın en ucra noktalarına kadar genişletti. Bugün de aynı model uygulanabilir.

Halk

Halk sürekli aydınlatılmalı, yaklaşan büyük tehlikeden haberdar edilmelidir. Bugünkü gelişmelerin gelecekte hangi tehlikelere yol açacağı halka anlatılmalıdır.

Batı’dan, ABD’den, onların yerli işbirlikçilerinden korkmamak gerekir. ABD’nin Irak’taki perişan hali ortadadır. Batı’nın gerçekte bir kâğıttan aslan olduğu örneklerle gösterilmelidir. Atatürk’ün kanıtladığı gibi “Ya istiklal ya ölüm” diyebilen bir ulusu, hiçbir kuvvet yenemez.

Halkın AB dayatmaları ve ABD tehditleri karşısında yeteri kadar tepki göstermesi sağlanmalıdır. Milletin tepkisinin sürekli ve etkili olması sağlamalıdır. Yurt çapında toplantılar ve gösteriler başlatılmalıdır. Yeni ulusal gazeteler, ulusal TV kanalları kurulmalıdır. Mevcutlar desteklenmelidir.

Bir uygulama ilkesi şudur: Batı’ya haklarımızın bilincinde olduğumuzu ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğumuzu sürekli göstermeliyiz. Böyle cesur ve onurlu tavır bu hükümetten asla beklenemez. Ulusalcı cephe bu bilinci canlandırmalı ve güçlendirmelidir, milleti bu şekilde davranmaya sevk etmelidir.

Engeller

Yeniden Millî Mücadele’nin önüne, Millî Heyet’in ve Başkan’ın önüne engeller çıkarılacaktır.Başkan ve arkadaşları bu engeller karşısında yılmamalıdır. Onlara karşı hazırlıklı olmalıdır.

Bizden olup da AB, ABD himayesi isteyen, yabancıların propagandasını yapan, onların davası için çalışan kişiler, yazarlar, profesörler, kuruluşlar, örgütler, vakıflar, dernekler kaplamıştır ortalığı. Tıpkı istiklal Savaşımızın İstanbul’unda olduğu gibi… Millî Heyet ve başkan bunları deşifre etmeli, ne olduklarını, hangi haince tertipler içinde bulunduklarını halka anlatmalıdır.

AB ya da ABD uyduluğuna karşı kesin tavır alınmalıdır.

Türkiye için en büyük tehlike Çirkin Batı’dır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 31 Ocak 2015, 16:20:15 »

I) MİLLİ KONGRE HAZIRLIĞI

• Artık Faaliyetler Bir Millî Heyet Adına Yürütülmeliydi

Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı.

Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanı sıra, millî teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsî konumda sayılırdım. Sonraki girişimlerim de köklü ve şiddetli olacaktı.

O halde bu faaliyetler şahsîlikten çıkarılmalı, milletin birliğini temsil edecek bir heyet adına yapılmalıydı.

• Sivas’ta Genel Bir Millî Kongre Toplama Kararımı Uygulamaya Koydum

Artık, daha önce belirttiğim bir noktanın uygulama zamanı gelmişti: Anadolu ve Rumeli’deki millî teşkilatlar birleştirilerek, Sivas’ta bir milli kongre toplanmalıydı.

21/22 Haziran gecesi Amasya’da Cevat Abbas Bey’e bu amaçla yazdırdığım genelgenin esasları şunlardır:

-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.

-İstanbul hükümeti sorumluluğunu yerine getiremiyor.

-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

-Milletin, durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını dünyaya duyurmak için her türlü baskıdan uzak millî bir heyetin varlığı zorunludur.

-Sivas’ta hemen millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır.

-Bunun için, bütün illerden üç temsilcinin derhal yola çıkarılması gerekmektedir.

• Rauf Bey Gizlice Yanıma Geliyor

Bu genelgenin müsveddesinde benim, Albay Kâzım, Husrev, Muzaffer Bey’lerle bir memur efendinin imzaları, başka imzalar da vardır. Bunların müsveddeye konması iyi bir şans eseridir.

Daha Havza’da iken, Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’dan aldığım bir telgrafta, “tanıdığımız bir zatın, kimi arkadaşlarla İstanbul’dan geldiği” bildiriliyor ve “ nasıl hareket etmeleri gerektiği” soruluyordu.

Bu şifreli telgraf bende şaşkınlık uyandırdı. Tanıdığım biri, adını yazdırmaktan neden çekiniyordu? Bu bilmeceli telgraftan aldığım esinle, şu yanıtı verdim : “Ankara’dan gizlice ayrılarak, hemen yanıma geliniz.”

Fuat Paşa beni 21/22 Haziran’da Amasya’da buldu. Adı gizlenen zat, Rauf Bey’di.

İstanbul’dan ayrılırken, Rauf Bey; bana, bineceğim vapurun batırılacağı haberini vermişti. Tutuklanmaktansa batıp boğulmayı yeğledim ve hareket ettim. Kendisine de İstanbul’dan ayrılırsa, yanıma gelmesini söyledim. Ancak böyle yapmadı. Manisa bölgesine gitmiş. Halkın maneviyatını bozuk, durumu korkunç bulmuş. Ad değiştirerek Sivrihisar yoluyla Ankara’ya gelmiş ve bana haber göndermiş. Pek güzel de, adını saklayıp beni üzmesinin ne anlamı vardı?

Sivas’a göndermek istediğim, 3’üncü Kolordu Komutanım Refet Bey’den de emirlerime yanıt alamıyordum. Tesadüf eseri, o da aynı gün çıkıp gelmişti.

• Rauf ve Refet Bey’ler Millî Kongre Toplanması Kararına Katılmakta Çekingen Davrandılar

Şimdi imza konusuna dönelim. Ben müsveddeyi yeni gelen arkadaşların da imzalamasını istedim.

Rauf Bey; imza için kendisini ilgili ve yetkili görmediğini ifade etti. Ben ısrar edince imzaladı.

Refet Bey, imzadan çekindi ve kongrenin yararını anlayamadığını söyledi. İstanbul’dan beri yanımda olan bu arkadaşın tutumu bana pek acı geldi.

Fuat Paşa, maksadımı anlayınca derhal imza etti.

Kendisine Refet Bey’in tutumunu anlamadığımı söyledim. Paşa daha ciddî açıklama isteyince, Refet Bey müsveddeye kendine göre bir işaret koydu. Öyle ki bunu müsveddede güçlükle bulursunuz.

• İlgili Makamlar ve Bazı Kimseler Millî Kongreye Davet Edildi

Kongreye davet genelgesi sivil ve askerî makamlara, İstanbul’daki bâzı kimselere gönderildi.

Ayrıca birer mektup da yazdığım bu kimseler şunlardı: Abdurrahman Şeref, Seyit, Kara Vasıf, Ferit, Câmi ve Ahmet Rıza Bey’ler; Reşit Akif, Ahmet İzzet, Ferit Paşa’lar ve Halide Edip Hanım.

Mektubun özeti şöyledir :

-Yalnızca gösterilerle büyük gayeler gerçekleştirilemez.

-Bunlar ancak milletin ortak gücüne dayanırsa kurtarıcı olur.

-Acı olan durumu ağırlaştıran asıl sebep, İstanbul’daki muhalif akımlar ve milli dâvâyı yüzüstü bırakan propagandalardır. Bunun cezasını görmekteyiz.

-Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.

-Size düşen özveri pek büyüktür.

II) ALİ KEMAL VE ALİ GALİP OLAYLARI

• Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey Beni Görevden Alıyor

Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal Bey; 23 Haziran’da, benim görevden alındığımı bildiren -dikkate değer bir anlayışın belgesi olan- şu genelgeyi yayımladı:

Mustafa Kemal Paşa; günün politikasını bilmediği için, yurtseverliğine rağmen görevini başaramadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi’nin isteğiyle görevinden alındı. Kanunsuz olarak kurulan bazı heyetler için çektiği telgraflarla politik hatâsını artırdı. Bu zat görevinden alınmış olduğundan, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişilmeyecek, hiçbir isteği yerine getirilmeyecektir. Bu önemli günlerde her Osmanlıya düşen görev; barış konferansında geleceğimiz belirlenirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesabı görülürken, aklımızı başımıza devşirmek, akıllıca davranışları benimsemek, uygar dünyanın gözünde bu ülkeyi bir daha lekelememek değil midir?

• Padişah Ali Kemal Bey’e Büyük Umut Bağlamıştı

Ali Kemal Bey; düşmanlara ve padişaha, bu genelgesiyle önemli bir hizmet yaptıktan hemen sonra hükümetten çekilmiştir.

Ali Kemal Bey; istifa yazısında “Ülkede baş gösteren ayaklanmaların, çıktığı yerde yok edilmesi kendi görevi iken, padişahın yakın ilgisini çekemeyen bazı arkadaşlarının, yersiz sebeplerle, ihtilâlin genişlemesine yol açtıklarından” söz ettikten sonra “resmî görevinden çekilmekle birlikte, özel olarak hizmet ve sadakate devam edeceğini” ekliyor ve sözlü olarak da “düşmanlarımın saldırısından ben kulunuzu koruyunuz” dileğinde bulunuyor.

Padişah da “Beni yalnız bırakmayacağınıza güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut vermiştir. Saray her dakika size açıktır” iltifatında bulunuyor.

• Oysa Ali Kemal Bey Sait Molla Aracılığıyla, Düşmanla İşbirliği Yapıyordu

Şimdi Ali Kemal Bey’i asıl gerçek görevi başında görelim.

Sait Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı bir mektubu gözden geçirelim:

“Ali Kemal Bey’i elde bulundurmalıdır. Bir hediye sunmanın tam zamanıdır.”

“Ali Kemal Bey; adamımıza, basın işinde ihtiyat gerektiğini, belli bir yöndeki kalem erbabını, öncekine aykırı bir gayeye yöneltmenin kolay olmadığını söylemiş. Talimatınıza aynen uyacak. Zeynelabidin Partisi’yle işbirliği yapacak. İşler bulandırılacak.”

“Mustafa Kemal Paşa’ya ve taraftarlarına kendilerini destekliyormuş gibi görünmeli ki, buraya gelebilsin.”

• Ali Galip Bey Sivas’ta Aleyhimde Bir Hareket Başlatarak Beni Tutuklatmak İstiyordu

Ali Kemal Bey’in genelgesi memurların ve halkın kafasını bulandırmış, aleyhimde propaganda ve faaliyetler başlamıştı. Bunlardan en önemlisi Sivas’ta hazırlanmış.

Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey adlı biri, genelgenin yayınlandığı gün, adamlarıyla Sivas’tadır. Özel görevle geldiği açık olan Ali Galip taraftar bulmuş, görevini yerine getirmek için önlemler almış. Duvarlara benim “hâin, âsî ve zararlı olduğuma” dair yaftalar yapıştırılmış.

Kendisi de Sivas Valisi Reşit Paşa’ya giderek, genelgeden bahisle “Ben senin yerinde olsam, onu tutuklarım. Sen de böyle yapmalısın” demiş. Konuşma uzamış. Bir kısım halk, kararı anlamak için toplanmış. Tarih 27 Haziran’dır.

• Aleyhimdeki Hareketi Önlemek İçin Derhal Sivas’a Doğru Yola Çıktım

Yeniden bu noktaya dönmek üzere, bakışlarımızı Amasya’ya çevirelim:

Sivas’ta aleyhimde bir hareket başladığını 25 Haziran’da öğrendim. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’e, sabah karanlıkta Amasya’dan güneye hareket edeceğimizi söyledim.

Bir yandan da şu önlemi kararlaştırdık: 5’inci Tümen Komutanı, kuvvetli bir atlı piyade birliğini hızla kuracaktı. Ben ve arkadaşlarım otomobille

Tokat’a hareket edecektik. Birlik Sivas’a sevk edilecekti. Hareketimiz kimseye duyurulmayacaktı. Tokat’a varır varmaz, gelişimin hiçbir yere bildirilmemesi için telgrafhaneyi gözaltına aldırdım. 27 Haziran’da Sivas’a hareket ettim. Tokat-Sivas arası otomobille altı saattir.

Bu defa hareketimi Sivas Valisi’ne bildirdim. Ancak telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini sağladım.

• Sivas’a Öyle Bir Zamanda Girdim ki Beni Tutuklamaya Cesaret Edemediler

Şimdi bakışlarımızı yeniden Sivas’a çevirelim:

Tartışmanın kızıştığı bir sırada, telgrafımı Reşit Paşa’ya uzatırlar. Paşa telgrafı okur ve “İşte, kendisi gelmiş olacak, buyurun, tutuklayın” deyince, Ali Galip’in yanıtı “ Öyle dedimse, ben kendi il sınırlarım içinde tutuklarım, demek istedim” olur.

Hep birden, “Haydi öyleyse, karşılamaya gidelim” diyerek toplantıya son verirler.

• Duruma Kesin Olarak Hâkim Oluncaya Kadar Tedbiri Elden Bırakmadım

Ancak şehrin ileri gelenleri; bir karşılama töreni hazırlayabilmek için, Sivas kapılarına yaklaştığımı düşünerek, beni şehrin girişinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali daha önce teşkilat kurmak için Sivas’a gönderdiğim Tâli Bey’den bunun sağlanmasını rica etmiş. Kendisinin bize daha sonra katılacağını söylemiş.

Gerçekten de bizi şehrin girişinde Tâli Bey karşıladı. Bir çiftlikte oturduk. Tâli Bey bütün olup biteni açıkladıktan sonra, görevinin beni biraz oyalamak olduğunu söyleyince, “Çabuk otomobillere ve Sivas’a” dedim. Çünkü Tâli Bey’i aldatarak, bir aksi tertip için zaman kazanmak isteyebilirlerdi.

Tam otomobillere binerken, bir otomobil yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı.

Reşit Paşa “Efendim, biraz daha dinlenmez misiniz?” deyince, “Hayır, derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel” dedim. Bu basit önlemin sebebi açıktır.

• Gerekli Karşılığı Gören Ali Galip, Aslında Bizim Taraftan Olduğunu Kanıtlamaya Çalıştı

Sivas’a girdik. Tören düzeninde caddenin iki yanını dolduran askerî birlikleri ve halkı selamladım.

Doğruca Kolordu Komutanlığı’na gittim. Ali Galip’i ve yardakçısı fesatçıları getirttim. Onlara nasıl davrandığımı anlatarak, ayrıntıya girmek istemem.

Yalnız bir noktaya değineceğim: Ali Galip daha sonra yanıma geldi. Elazığ Valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamayı da başardı.

BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…

Nutuk’tan esinlendiğim yorumlarıma geçiyorum.

• Ana Dava

Bir büyük görev var ortada yurtseverleri bekleyen … Ana Dâvâ’dır bu!

Bu kutsal görevin yerine getirilmesi için sadece konuşmak, yazmak, eleştirmek, şikâyet etmek ve gösteriler yapmak yeterli değildir. Bu safha artık aşılmalıdır. Gün milleti uyarıp arkasına alma günüdür. Millet dâvâya ortak edilmelidir. Duruma halk egemen olmalı, halk o ezici gücüyle dâvâya el koymalıdır.

• Başkan

1) Başkan’ın üç önemli görevi vardır: En başta gelen görevi millî teşkilat düşüncesini yaymak ve benimsetmektir. Diğerleri halkı uyanık hale getirmek, ülkenin etkili güçleriyle bağlantı kurmaktır.

Usul açısından şu husus çok önemlidir: Faaliyetler milletin birliğini temsil eden bir heyet adına yürütülmelidir.

2) Başkan’ın görevi ağırdır. Türlü türlü insanı tek bir dâvâ etrafında toplamak ve onları sonuna kadar o noktada tutmak… Demek ki olası başkanın en başta gelen meziyetlerinden biri de toplayıcı ve birleştirici olmasıdır.

Meselâ en yakın çalışma arkadaşları bile başkana karşı, hiç beklemediği, düş kırıklığı yaratan davranışlarda bulunabilir. Uyumsuzluk gösterebilir. Böyle da olsa onları kendi yanında tutma başarısını gösterebilmelidir.

Başkan sabretmeyi, durumu idare etmeyi ve tehlikeyi atlatmayı bilmelidir. Burada başkanın, sahip olması gereken üç önemli vasıf daha karşımıza çıkıyor: Sabır, idare ve ikna gücü.

3) Bu belirttiğim yeteneklere sahip olmayan kimse “başkanım” diye öne çıkmamalı, “başkan” diye öne çıkarılmamalıdır.

Olası başkanın bir niteliği de şudur: Sorumluluğu paylaşmak ve dağıtmak. Bu şu anlama gelir: Herkesin Ana Dâvâ’nın bir tarafından tutmasını sağlamak! Başka bir deyişle yanındaki herkesi dâvâya ortak etmek, onları sorumluluk sahibi kılmak!

Bütün bu esasları Amasya Genelgesi olayından çıkartıyoruz.

4) Mustafa Kemal Paşa’nın “Sivas operasyonu” insanda derin bir hayranlık duygusu uyandırır. Bu olay bugün milletçe beklediğimiz önder hakkında da ipuçlarıyla doludur.

“Sivas Operasyonu”nda birçok üstün niteliğin tek bir insanda bir araya nasıl geldiğine tanık oluyoruz. Olası başkan, kendi liyakat ve değerini de ölçebilir bunlarla… Eğer sayacağım vasıflara sahipse, milletimizin bugün beklediği odur. Sayıyorum: Olup bitenden haberdar olma, ihmalkâr olmama (Atatürk’ün şu güzel sözünü hatırlayalım: Kapıyı asla aralık bırakma, farkına varmadan ardına kadar açılır) , kararlılık, eylemlilik, cesaret, çabuk karar verebilme, planlama yeteneği, ince hesap, tedbirlilik, zamanlama, asla gevşememe, kesin sonuca kadar uyanık durma…

Bize Başkan’ın işte bu niteliklerini ifşa ediyor Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas operasyonu.

• Millî Heyet

1) Milletin, içine düştüğü tehlikeli durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını korumak için bir Millî Heyet’in oluşturulması artık geciktirilemeyecek bir noktaya gelmiştir. Çünkü Türk varlığı her gün bir gün öncesini aratacak derecede yıkımlara maruz bırakılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, hızla sürüklenmekte olduğu bir tuzakta yok edilmek isteniyor.

2) Millî Heyet’in (Ulusal Kurul’un) oluşumu için öncelikle denenecek yol, zaten mevcut olan kuruluşların birleştirilmesidir. Mevcut kuruluşlar şu ilke etrafında bir araya gelmelidir: Parola Vatan, işareti Namus!… Bu sağlandıktan sonra ise, bir millî kongreye gidilmelidir.

3) Yürütülecek faaliyetlerin kılavuzu, Atatürk’ün yayımladığı Amasya Genelgesi’dir. Çünkü 1919’da olduğu gibi bugün de, 2007 yılında da :

-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Tehlikenin kaynağı değişmemiştir : Batı, Avrupa Birliği ve ABD !… Bunların aramızdaki ortakları!…

-Hükümet tıpkı o tarihteki İstanbul Hükümeti gibi görevini yerine getiremiyor, Çok daha acısı bizzat kendisi Vatanın bütünlüğüne ve milletin bağımsızlığına karşı bir tavır alıyor.

-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Dâvâya asıl el koyacak olan, yine Millet’tir.

• Tepkiler

1) Hükümet tıpkı 1910’ların İstanbul Hükümeti gibi: Batı’ya toz kondurmuyor. Ona hoş görünmek için her şeyi yapıyor. Teslimiyetçi olmayı en akıllıca davranışmış gibi yutturmaya çalışıyor.

2) Ali Kemal Bey’in, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelttiği eleştiri, üzerinde durmaya değer. Benzeri eleştiriler bugünün ulusalcılarına karşı da yapılıyor: “Bunlar dinozor… Dünya değişti, haberleri yok. Günün politikasını bilmiyorlar” gibi…

İşbirlikçiler yabancı güçlerin kışkırtmasıyla Başkan’a ve ekibine karşı da harekete geçebilecek, onları küçük düşürmeye, faaliyetlerini engellemeye çalışacaklardır. Olası başkan ve arkadaşları bu tür karalama ve davranışlara hazırlıklı olmalıdır.

3) Sait Molla’nın mektubu da alınacak derslerle dolu. Meselâ şu işbirliğine dikkat edelim: Bir yanda bir rahiple bir molla, öbür yanda hükümetten bir politikacı; aralarına basından, diğer politikacılardan birilerini de katmaya çalışıyorlar. Emir besbelli İngiltere’den gelmiş. Bir kısım insanlarımız ne yazık ki satın alınmış, Hediye ile, para ile…

Bu entrikaya, bu oyuna neden ihtiyaç duyuluyor? Ortalığı karıştırmak için…, Mustafa Kemal Paşa’nın faaliyetlerini engellemek için…, aleyhinde propaganda yaparak halkı ona karşı kışkırtmak için.

4) Bir hileleri de şu: Onun tarafındanmış gibi görünerek Mustafa Kemal Paşa’yı tuzağa düşürmek. Demek ki Sait Molla şu Alman atasözünü biliyor ya da kulağına Rahip Frew fısıldamış: Birine kötülük yapacaksan eğer, yüzüne iyilikle bak, onunla dostça konuş. Öyle ki hilenin farkına varmasın, yanılsın.

Aynı taktiğe Ali Galib’in de başvurduğuna dikkat edelim. Bütün bu dolaplar çok daha modern ve etkili tekniklerle bugün de döndürüldüğünden, Rahip Frew oyunu da olası Başkan’ın kulağına küpe olmalı.

Prof.Dr Cihan Dura
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 12 Şubat 2015, 15:36:20 »

Nutuk Atatürk’ün kaleminden çıkmıştır. Ona “Nutuk” adının verilmesinin sebebi, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihli ikinci kurultayında -6 günde 36,5 saat süren- bir söylev şeklinde Atatürk tarafından okunmuş olmasıdır.

Nutuk’u bugünkü dille yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz [Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991], yapıtın önsözünde şunları yazar: Nutuk İstiklal Savaşı’mızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatır. Cumhuriyet tarihimizin birinci elden, çok değerli bir kaynağıdır. Nutuk’ta tarihi “yapan”la “yazan”, aynı şahsiyette birleşmiştir. Nutuk’ta büyük bir komutanın, büyük bir önder ve devlet adamının askerî ve siyasî eylemleri ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne şekil veren temel düşünce ve görüşleri yer alır.

Zeynep Korkmaz’ın şu değerlendirmeleri çok anlamlıdır: Nutuk “millet adına yapılan bütün işlerin, meşruluk ilkesine dayandırılarak yürütüldüğünü; verilen kararların, [yapılan] uygulamaların, derinlemesine bir düşüncenin, uzak bir görüşün, ince bir hesaplamanın, yerinde bir mantığın ve ihtiyatlı bir davranışın ürünü olduğunu ortaya koyan bir eserdir. Yapılan her işte Türk milletinin haysiyet ve şerefinin ön planda tutulduğunun, bütün düşünce ve görüşlerde aklın, mantığın ve ilmin gereklerine uygun bir millî politikanın yer aldığının göstergesi”dir.

Altını çizdiğim ifadelere dikkat isterim, ey okur!… Bugün o değerlere öyle muhtaç bir duruma düşmüş bulunuyoruz ki… Ama çok şükür çaresiz değiliz: Nutuk’u okursak ve ne kadar dikkatli ve yürekten okursak, bu eksiklerimizi de o kadar çabuk gideririz!

Özetleme sırası, Büyük Eser’in 30.-44. sayfalarında…

I) ERZURUM KONGRESİ HAZIRLIĞI VE ASKERLİKTEN AYRILIŞIM

• 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a Vardım

Sivas’taki teşkilatla ilgili talimatı verdikten sonra, 28 Haziran’da Erzurum’a doğru yola çıktık. Bir hafta sonra 3 Temmuz günü içten gösteriler arasında Erzurum’a varıldı.

İstanbul Hükümeti’nin olumsuz emirlerine karşı önlemler alınması için, bütün komutanlara emir verdim.

Hükümetçe görevden alınan Vali Münir Bey, isteğim üzerine henüz Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılan Mazhar Müfit Bey de beni bekliyordu.

• Arkadaşlarıma Millete Nasıl Hizmet Edileceğini ve Bu Yolda Karşılaşılacak Tehlikeleri Anlattım

Bu iki vali beyler ile 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Rauf, Süreyya, Kurmay Başkanım Kâzım, Husrev ve Doktor Refik Bey’lerle ciddî bir görüşme yaptım.

Kendilerine durumu, tutulacak yolu, en elverişsiz durumları, tehlikeleri, göze alınacak özveriyi anlattım.

Ayrıca şunları söyledim: “Bugün bizi yok etmeyi düşünenler; sadece Saray, Hükümet ve yabancılardır. Ancak bütün bir ülke de aldatılıp aleyhimize çevrilebilir. Millete önder olacakların, amaçtan asla dönmemeleri, son nefeslerine kadar, uğrunda her fedakârlığa devam edeceklerine baştan karar vermeleri gerekir. Bu gücü olmayanların teşebbüse geçmemeleri doğru olur.

Görevimiz makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden değildir. Açıkça ortaya çıkmak, milletin haklarını haykırmak ve onu bu sese ortak etmek gerekir.

Görevden alındığım için, benimle işbirliği yapmak, benimle aynı kaderi paylaşmak olur.”

• Arkadaşlarımdan Bir Önder Konusunda Karar Verilmesini İstedim

“Ülke koşullarının istediği adamın, mutlaka benim şahsım olacağı gibi bir iddia da söz konusu değildir. Yalnız, birinin ortaya atılması kaçınılmazdır. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki bugünkü durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilsin.”

Bu konuşmadan sonra, sağlıklı bir karar alınabilmesi için, görüşmeye ara verdim.

• Önder Olarak Benim Kalmamı İstediler

Yeniden toplandığımızda, işin başında benim kalmamı, kendilerinin bana destek olacaklarını bildirdiler.

Ben; resmî görevden ayrıldıktan sonra da, bir üst komutan gibi emirlerime uyulmasının başarı için şart olduğunu belirttim. Bu da kabul gördükten sonra, toplantıya son verildi.

• Erzurum Kongresi İçin Yeterli Sayıda Temsilci Getirtmeyi Başardık Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin Erzurum Şubesi; Trabzon’la da anlaşarak, Temmuz ayında bir Doğu İlleri Kongresi toplamak istedi. Ben daha Amasya’da iken ve bugüne kadar, illerden temsilci gönderilmesi için çok uğraştı.

Ancak o günün koşullarında bunun gerçekleştirilmesi çok güçtü. Toplantı günü yaklaştığı halde, temsilciler gönderilmiyordu.

Bu kongrenin toplanması pek önemli olduğundan, ciddî girişimlerde bulunmam gerekti.

İllerin her birine, vali ve komutanlara telgraflar gönderildi. Sonunda yeterli temsilci getirtilerek, kongre gerçekleştirilebildi.

• Milli Mücadele’ye Yararlı Olacağından, Bayburt’ta Gizlenen Halit Bey’i Erzurum’a Getirttim

Millî Mücadele’ye ordunun desteğini sağlamak, askerî ve millî mücadeleyi uyumlu olarak yürütmekte son derecede önemliydi.

Trabzon’daki, vekâletle yönetilen tümenin asıl komutanı Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti.

Onun, gizlendiği yerden çıkarılması iki bakımdan önemliydi. Birincisi İstanbul’a çağrılmanın ve emre uymamanın gizlenmeyi gerektirmediğini herkese göstererek mânevî gücü yükseltmekti. İkincisi Trabzon’a bir saldırı olursa, tümenin başında gözü pek bir komutan bulundurmak içindi.

Bundan dolayı Halit Bey’i Erzurum’a getirttim. Gerektiğinde tümenin başına geçmesi için, hazır olmasını istedim.

• Oyun Sona Erdi: İstanbul’a Resmî Görevimden ve Askerlikten Ayrıldığımı Bildirdim

Bu işlerle uğraşırken, bir yandan da Savunma Bakanı Ferit Paşa ile Padişah’ın, geri dönmemi sağlamak üzere çektikleri aldatıcı telgraflara yanıtlar vermekle zaman kaybına mecbur oluyorduk.

Sonunda 8/9 Temmuz gecesi, bir aydır süregelen oyun sona erdi. Savunma Bakanlığı’na ve Padişah’a, resmî görevimle askerlikten ayrıldığımı bildiren telgrafları çektim.

Durumu ordulara ve millete duyurdum. Bu tarihten sonra, resmî yetkilerimden sıyrılmış olarak, yalnız milletin sevgisine güvenerek ve onun tükenmez gücünden destek alarak görevime devam ettim.

II) BAZI ARKADAŞLARIMIN YARATTIĞI SORUNLAR

• 2’inci Ordu Müfettişi Cemal Paşa İstanbul’a Dönüyor

Biz telgraf başında konuşurken, bununla ilgilenen başka kimseler de vardı.

Saflıklarını uyanıklık gibi göstermeye çalışanlar hakkında bir fikir vermek için, tarafımıza gönderilen şu telgrafa bakalım.

Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Hâlit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey 6/7 Temmuz gecesi, makine başında şöyle konuştular :

-Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a getirilecek. Cemal Paşa için yapılacak işlem hazır.

Konya Valisi de :-Teşekkür ederim, dediler.

2’inci Ordu Müfettişliği Şifre Memuru Hasan

Gerçekten, Konya’daki 2. Ordu müfettişi Cemal Paşa’nın, İstanbul’a gittiğini önceden öğrenmiş ve hayret etmiştim.

Cemal Paşa ile, Samsun’a çıktığımdan beri, millî dâvâ ve teşkilatlanma konusunda haberleşiyor; kendisinden umut verici yanıtlar alıyordum.

Böyle bir komutanın İstanbul’a gitmesi akıllıca bir iş olamazdı. Bu sebeple 5 Temmuz’da Konya’daki 2.’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey’e şunları yazdım:

1) Cemal Paşa’nın İstanbul’a hareketinin sebebini bildiriniz.

2) Sizin de oradaki birliklerin başından ayrılmanız doğru değildir.

Selahattin Bey 6/7 Temmuz’da şu yanıtı verdi: “Cemal Paşa, bazı kimselerle ve ailesiyle görüşmek üzere kendi isteğiyle izinli olarak İstanbul’a gitmiştir.”

Cemal Paşa geri dönmedi. Kendisini daha sonra Savunma Bakanı olarak göreceğiz.

• Cemal Paşa’nın Verdiği Kötü Örneğin Olumsuz Etkilerini Önlemek İçin Bir Bildiri Yayımladım

Ne yazık ki bir süre sonra Selahattin Bey de İstanbul’a gitti.

Cemal Paşa’nın sergilediği bu kötü örnek üzerine 7 Temmuz’da şu genel bildiriyi yayımladım:

-Millî kuvvetlere hiçbir şekilde karışılamaz. Ordu millî iradenin hizmetindedir.

-Müfettiş ve komutanlar; komutadan uzaklaştırıldığı takdirde, yerlerini alacaklar işbirliğine yatkın iseler, komutayı bırakacaklar, ancak kendileri de o bölgede göreve devam edeceklerdir. Aksi takdirde komuta bırakılmayacak, yapılan atama kabul edilmeyecektir.

-Ülkemizin kolayca işgali için, yabancı baskısıyla hükümet; bir askerî ya da millî teşkilatı dağıtma emri verirse, bu emir yerine getirilmeyecektir.

-Ordu, Ulusal Hakları Koruma ve İlhakı Ret derneklerinin gerilemesine yol açacak her etkiyi önleyecektir. Devletin bütün sivil memurları da bu derneklerin meşru yardımcılarıdır.

-Herhangi bir bölgeye saldırıldığı takdirde, her yer işbirliği için birbirini haberdar edecek, savunmada işbirliği sağlanacaktır.

Bu bildiri Anadolu ve Rumeli’deki bütün komutan ve diğer ilgililere gönderilmiştir.

• Refet Bey Emrime Aykırı Olarak Komutayı Selahattin Bey’e Devrediyor

Birkaç gün sonra, 3’üncü Kolordu Komutanı Refet Bey’den 13 Temmuz 1919 tarihli şu telgrafı aldım:

İstanbul’dan bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Selahattin Bey görevimi devralmaya geldi. Benim de geri dönmem emrediliyor. Selahattin Bey, gayeye uygun çalışacağından komutayı devrettim. Sivas yönüne hareket ediyorum.

Bu davranıştan memnun olmadım. Geliş biçimine göre Selahattin Bey hakkında verilecek hüküm; İngiliz görüşüne hizmet konusunda kendisine güvenilmiş olmasıdır. Bu, doğru olmasa da, Refet Bey; komutayı hemen devretmemeli, hiç olmazsa bizim fikrimizi de almalıydı.

Devrettiğine göre de, hiç olmazsa görüşümüzü iyice benimsetinceye kadar birlikte çalışmalıydı. Bununla birlikte iki noktada tesellî buldum. Birincisi, Selahattin Bey’in gayeye uygun çalışacağı haberi; ikincisi, Refet Bey’in İstanbul’a gitmemiş olmasıydı.

Bunun üzerine bütün komutanların, İstanbul’a gitmekte en küçük bir yanılmanın pek pahalıya mal olacağını bildirerek, dikkatlerini çektim. Refet Bey’e de “Selahattin Bey’in kararlarımızı uygulayacağı haberinden, güç kazandığımızı” bildirdim.

Selahattin Bey’e şu telgrafı çektirdim:

İstanbul’dan milletin bağrına gelmeniz sevinçle karşılandı. Kutsal amacımız için ortak gayretimizde Tanrı bizi zafere ulaştıracaktır.

• Refet Bey Hatâ Yapıyor, Emirlerime Uymuyor, Yılgınlık Gösteriyordu

Selahattin Bey hakkında ilk kuşku, kendisine güvenip komutayı teslim eden Refet Bey’den geldi. 15 Temmuz’da çektiği, başka görüşlerini de içeren telgrafı okuyalım:

Selahattin Bey’in ürkmemesi gerekir. Önce Kâzım Paşa kendisiyle haberleşmelidir.

Hâmit Bey görevden alınırsa, buralarda kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum. Yerinde bırakılması için girişimlerde bulunuldu.

Dönmem için, İngilizler Hükümet’e baskı yapsa da, ben duruma göre kendimi ayarlayarak buralarda kalacağım. İngilizler ve Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.

Her zaman ölçülü davranılmasını ve durumun iyi idare edilmesini tavsiye ederim.

Hâmit Bey Samsun mutasarrıfı idi. Refet Bey’in, ortak gaye uğrunda bizimle çalışacak bir arkadaş olarak tavsiye ettiği ve benim, Hükümet’e bildirerek Samsun’a getirttiğimiz kişiydi.

Böyle bir zatın görevden alınacağına şüphe var mıydı? Refet Bey “Yerinde bırakılması için gereken yapıldı” diyor. Nerede, kimlere, kim başvurdu? “Görevden alınırsa burada kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum” diyor. Nereye gidecek? Nasıl? Bizimle çalışmıyor muydu?

Refet Bey, kendisinin dönmesi için baskı yapılacağını, duruma göre buralarda kalacağını söylüyor. Oysa durum belliydi ve 7 Temmuz talimatımla kendisine bildirilmişti. Başka yapılacak şey yoktu.

Refet Bey yabancılardan anlamış ki “Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.” Bu ne demektir? Azimlerini en çok koruması gereken arkadaşların, bize rahmet okumayacak kimselerin sözlerinden tehlike kuruntusuna kapılmaları ve buna inanmaları ne demektir?

Bana ders de veriyor, “ölçülü davranılmasını” öneriyor. Buradaki “ölçülü” sözcüğünden amacın ne olduğunu anlayış sahiplerine bırakırım.

Bana “iyi idare” tavsiye eden bu zat; bunu, emrimi yerine getirip görevi başından ayrılmadan önce yapsaydı, daha içten hareket etmiş olurdu.

• İstanbul’a Dönmeyi Düşünen Hâmit Bey’den Anadolu’da Kalmasını İstedim

14 Temmuz’da Hâmit bey’den şu telgrafı aldım:

Görevimden alındığımı öğrendim. Emir gelince, İstanbul’a gideceğim.

Refet Bey’in yaptığına üzülürken, kendisinden özveri beklediğim bir arkadaşın da anlaşılmaz bir tutumuyla karşılaşıyorum.

Hâmit Bey’e şu telgraf çekildi:

Refet’e yazarak, birlikte iç taraflara gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güvenlik duygusuyla İstanbul’a gidiyorsunuz. Biz değerli arkadaşlarımızı milli gaye için Anadolu’ya çekmeye çalışırken, sizin düşmanla sarılı bir çevreye gitmenizi doğru bulmadık. Refet’in yanına gidiniz. Ya birlikte Sivas yakınlarında kalınız ya da yanımıza geliniz.

• Hâmit Bey Yapılması Gerekenler Konusunda Yanlış Düşünüyordu

20 Temmuz’da Hâmit Bey’in Samsun’dan gelen telgrafı şuydu:

Millet Doğu’dan bir umut ışığı bekliyor. Acaba bir şey var mı diye kuşkulanıyorum.

Gerçi bir şey yapmak istiyoruz. Ancak teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz. Ülkenin durumu gittikçe kötüleşiyor. Bu bakımdan düşünceler üzerinde durmadan, çalışmalarımızı hızlandırmalıyız. Hatırıma gelen şudur:

Her yerden Padişah’a birer telgraf çekelim. Kırksekiz saat içinde milletin güvendiği bir hükümet kurulmadığı, bir kurucu meclis toplanması kararı alınmadığı takdirde, kendisini ve hükümetini tanımadığımızı bildirelim. Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin.

Biraz öfkeli yazılmış olan bu telgrafı karar ve hareket telkin eder niteliktedir.

Mutasarrıf Bey bir umut ışığı olduğundan kuşkulanıyor. Bizim şekil ve teoriyle uğraştığımızı sanıyor. Çalışmalarımızı nasıl hızlandıracağımızı da söylüyor. Eğer bundan sonra, görüşlerinin yanlışlığını açığa vuran bir düşünceyi ortaya koymasa iyi ederdi.

Tarih “Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin” düşüncesinde olanların karşılaştığı cezalarla doludur. Yöneticilerin böyle çarpık görüşlere kapılmaması gerekir. Hâmit Bey içerilere çekilmesi isteğime hiç dokunmuyor.

Kendisine verdiğim yanıtta: “Milletin güveneceği bir hükümet kurmak için, o hükümetin dayanacağı bir kuvvet gereklidir. O da Doğu İlleri ve Sivas kongrelerinin toplanmasıyla gerçekleşecektir” dedim.

• Refet Bey’den Selahattin Bey Sorununu Kesin Olarak Çözmesini İstedim

3. Kolordu’dan, Refet ve Selahattin Bey’lerden yeniden söz etmeliyim.

İngilizlerin Sivas’a bir tabur gönderecekleri söylentisi üzerine, o bölgede askerî önlemler alınması gerekmişti. Amasya’daki 5’inci Tümen Komutanlığı’na verdiğim emirde, orada bulunan Refet Bey’le ilgili şu cümle vardı: “Belki Refet Bey bu durum karşısında, şimdilik Amasya’da kalır.”

Aldığım yanıtta şunlar dikkate değerdi: “Selahattin Bey Samsun’dadır. Kendisiyle ciddî bir iletişim sağlanamadığından, düşüncesinin ne olduğunu bilemiyorum. ”

Refet Bey’in 18 Temmuz’da Sivas’a hareketi üzerine, kendisine şu telgrafı çektim:

Selahattin Bey’in görüşlerinin kesinlikle belirlenmesi, kararsızlık ya da iki tarafı idare gibi bir tutuma rıza gösterilmemesi bir yurt görevi olduğundan, kendisinden bu konuda kesin söz alınması zorunludur. Bir haftadır kesin bilgi alınmaması, aldığım bir haberde kendisi hakkında sağlam görüş bildirilmemesi, Sadık Bey’le gizli bir görüşme yapmış olması; bu telgrafın yazılma sebebidir. Sorunu özellikle sizin çözmeniz gerekir. Çünkü halka karşı söyleyeceği millî gayeye aykırı tek bir sözün bile doğuracağı durumu şimdiden düşünmek yeterlidir. • Refet Bey, Selahattin Bey’i Savunuyor, İhtiyatlı ve Programlı Çalışmamızı İstiyor, Sivas Kongresi’nin Yararlı Olacağından Kuşku Duyuyordu

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 12 Şubat 2015, 15:36:45 »

Refet Bey’in, başka çok şeye de yanıt olan telgrafı şöyledir:

-Selahattin Bey’i tanırsınız. Kararsız bir insandır. Az kalsın, komutayı almadan, geri kaçacaktı. Kendisine vatanî görevini hatırlattım. Ancak zamansız iş görmeye gelmez. Cevat Paşa tarafından gönderildiği için, gayeye zararlı olmaz. Tersine, milli gayeye uygun, ancak sessiz çalışacağına söz verdi. Sadık Bey’le görüştüğüne inanmıyorum. Bir haberi kontrol etmeden ve programsız çalışmak, kuvvet kaybına yol açıyor. Doğu’nun durumu hakkındaki abartılı haberlere kapılmasaydınız, belki durumu idare eder, komutayı bırakmazdım. Tek başına karar verenler, gerçek durumu bilmek zorundadır. Selahattin Bey’i boşu boşuna ürkütmeyelim. Zaten kaçmaya hazır. Yerine kim gelecek? Emirlerinizin açık olmasını dilerim. Selahattin Bey’le ilgili telgrafınızdan, ne demek istediğinizi çıkaramadım. Bununla birlikte kendisini amaca hizmet yolunda idare için gerekli önlemleri alıyorum.

-Samsun’a çıkan taburun, şahsınıza gözdağı vermek maksadıyla çıkarıldığını İngilizlerden öğrendim. Bir ingiliz binbaşısı, direnmemi fırsat bilerek, aslında sizi yıpratmak için beni görevden aldırdıklarını söyledi. Öteki dayanağınız Kâzım Karabekir Paşa imiş. Bu bakımdan Kâzım Paşa İngilizlerin ısrarına yol açacak bir fırsat vermemelidir. Kâzım Paşa’nın, yerinize komutan vekili olarak atanması, İstanbul’dakilerden bir kısmının kötü bir niyeti olmadığını ve Selahattin Bey’in Sadık Bey hesabına gelmediğini gösteriyor.

-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için Hükümet’e baskı yapabilir. Çünkü İngilizlerle aramda resmî bir ilişki var. Baskı artarsa, izimi kaybettireceğim.

-Hâmit Bey henüz değiştirilmedi. Yerinde bırakılması için Konya’daki 12’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey ve İngilizler Hükümet’e başvurdular. Bu komutanın yerine Sedat Bey’in geldiği, bütün komutanların değiştirileceği haberi de doğru değildir.

-Sadrazamlığın Sivas Kongresi ile ilgili telgrafını gördünüz mü? Karahisar’daki tümen komutanının bu kongreye temsilci seçilmesi için bildiri yayınlamasını uygun buluyor musunuz? Almanya ile yapılan barış antlaşması ve Doğu’daki sessizlik, ihtiyatlı olmamızı gerektirmiyor mu? Kendim için kaygım olmadığını artık anlamışsınızdır. Yalnız, kararsız ve programsız hareketlerle gayeyi çıkmaza sokacağız. Ya ihtiyatlı olalım, ya da işi açığa vuralım. Sivas Kongresi’nden bir yarar bekliyor musunuz? Orada ve açıkça yapılmasını tehlikeli bulmuyor musunuz? Mutlaka gerekliyse, Doğu’da başka bir yerde toplanması daha uygun düşmez mi?

-İstanbul’dan aldığım haberde, Milli Mücadele’nin, bir parti veya şahsın emellerini gerçekleştirme değil, milletin bağımsızlığı gayesine dayandığı konusunda sizin tarafınızdan bir bildiri yayınlanarak İngilizlerin yatıştırılması tavsiye ediliyor. Bence bu, Erzurum Kongresi kararlarına sokularak sağlanmalıdır.

-Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) seçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

• Refet Bey’e Verdiğim Yanıtta Hareketlerimizin Uygunluğunu Anlatmaya, Duyduğu Kuşkuları Gidermeye Çalıştım

Bu telgrafa verdiğim yanıt aşağıdadır:

-Selahattin Bey’le ilgili hususlar İstanbul’dan bildirilmişti. Her haberin doğruluğu kontrol edilemiyor. Doğu’nun durumu hakkındaki bilgiler, bize yanlış bir adım attırmamıştır. Geleceğimizde, yalnız Doğu’daki olaylara bağlı kalmadık. Milli teşkilatı kökleştirmek, kongrelerle millî davayı benimsetmek, ordunun desteğini sağlamak için, şimdiye kadar yaptığımızdan başka türlü davranmak, bugünkü verimli sonucu sağlayabilir miydi?

-Kâzım Paşa’nın komutan vekilliğine atanması pek yerindedir. İngilizlerin eline bir fırsat vermemeye çalışıyor. Ancak silah ve Trabzon’a asker çıkarılması konusunda hoşgörülü olamayız.

-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için çok ısrar ettiler ve Hükümet’e baskı yaptılar. Makine başında günlerce süren konuşmalarda bu nokta açıkça bildirildi. Yalnız meslekten ayrılınca ısrar da bitti. Bu bakımdan sizin de istifanızdan sonra, büyük bir ısrar olmayacaktır. Burada Hâlit Bey hakkında, Kâzım Paşa’ya çok ısrar ettiler. Kâzım Paşa direndiği içindir ki, Hâlit Bey tümeninin başında bulunuyor.

-Hâmit Bey daha çabuk hareket edilmesini istiyor. Şimdilik yumuşatıldı.

-Sivas Kongresi’yle ilgili telgrafı görmedim. Gerçekten de aşırılıklar görülüyor. Kuşkusuz ihtiyatlı davranma yanlısıyım. Açık ve kesin program, bugün toplanan Erzurum Kongresi’nden çıkacaktır.Sivas Kongresi’nden çok yarar beklerim. Baştan beri her yönden bir darbe gelebileceğini olası gördüğümden, savunma önlemleri alınmasını istediğimi hatırlarsınız. Bununla birlikte Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, daha güvenilir bir şekil de düşünülebilir.

-Milli Mücadele’nin gayesi, düşündüğünüz gibi, kongre bildirileriyle duyurulacaktır.

-Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul’da değil, Anadolu’da!

BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…

Nutuk’u okuyup geçmeyeceğiz. Her cümle, her paragraf, her sayfa üzerinde uzun uzun düşüneceğiz. Bu da bizim bir görevimiz… Öyleyse şimdi sıra benim katkılarımda, benim yorumlarımda…

• Ana Dâvâ

1) Büyük girişimler düz çizgi üzerinde yürümez. İnişleri olur, çıkışları olur. Milli Mücadele’de de öyle olmuş. Daha ilk günlerinde kısa da olsa bir karışıklık, bir çözülme dönemine sahne oluyor: Refet Bey görevini bırakıyor, Selahattin Bey ürkek davranıyor. Hâmit Bey İstanbul’a dönmeye kalkışıyor. Daha önce Cemal Bey, ardından öbür Selahattin Bey İstanbul’a dönmüş. Ancak işe Mustafa Kemal Paşa el koymuş, o yılar mı : Olaya azimle el koyuyor, dağılmanın önüne geçiyor.

Bu olaydan alacağımız ders şudur: Büyük girişimler düz bir çizgide gitmez. Dalgalanmaları, iniş ve çıkışları olacaktır. Kararlar bu gelip geçici değişmelere göre değil ana davaya göre verilecek, önlemler ona göre alınacaktır.

2) Mustafa Kemal Paşa Ana Dâvâ için üç koldan faaliyet yürütüyor:-Milli teşkilatı kökleştirmek, -Kongreler yoluyla millî davayı benimsetmek, -Ordunun desteğini sağlamak.

3) Görev makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden bir görev değildir.

• Başkan

1) Büyük işlerin başarılması mutlaka ve her zaman bir önderin çıkmasına bağlıdır. O en az kadrolar kadar önemlidir. Türkiye bugün bu eksikliği bütün şiddetiyle yaşıyor.

Ülkemizin bugünkü koşulları 1919 yılında olduğundan farksız… Koşullar yine bir başkan istemektedir. Öyle bir başkan ki cesurca ortaya atılabilmeli, durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilmelidir.

2) Başkan gerektiği her defada sorunlara bizzat kendisi doğrudan doğruya el koymalıdır. Aynı zamanda birçok olayı takip edebilmeli, her birinin gerektirdiği tepkiyi ânında gösterebilmelidir. Karşı cepheyi sürekli izlemeli, onun her olumsuz davranışına karşı gerekli önlemi ânında alabilmelidir.

3) Atatürk bir önderin niteliklerini sayar ve bunları birlikte çalışacağı arkadaşlarında da arar. Şöyle ki:

-Millete önder olacak kişi, kendini ille de dayatmaz. Dâvâ arkadaşlarının rızasını alır.

-Ortaya açıkça çıkar. Milletin haklarını ilan eder. Milleti kendi sesine ortak etmek için çalışır.

-Dâvâdan dönmez.

-Dâvâ için her fedakârlığa, sonuna kadar katlanır.

-Gücünü makamdan, üniformadan almaz.

Başkanın bu nitelikleri günümüz için de geçerlidir. Bunlara sahip olmayan, ortaya çıkmamalı, çıkarılmamalıdır.

4) Mustafa Kemal Paşa’nın istifa mektubunu şöyle yorumlayabiliriz:

-Bir önder resmî unvan ve yetkilere muhtaç değildir.

-Önder için Milletin sevgisi yeterlidir.

-Görevde en büyük desteği, milletin tükenmez gücüdür.

• Yöntem

1) Mustafa Kemal Paşa’nın Hamit Bey’e verdiği yanıtta en anlamlı görünen husus, “Teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz… Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin” düşüncesi hakkındaki eleştirisidir. Atatürk bu görüşü yanlış buluyor. Çünkü onun temel hareket ilkelerinden biri şudur: Bir hedefe ulaşmak için, mevcut sorunun sebeplerini belirlemeli ve her birini dikkatle incelemelidir. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır. Uygulama safhalara ayrılmalı, hedefe adım adım yürümelidir (Bkz: Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, s.804). Dikkat ederseniz hızlı eyleme, titiz bir inceleme aşamasından sonra geçiliyor.

Oysa Hamit Bey bunların hiçbirine gerek görmeden derhal harekete geçilmesini istiyor. Düşünme yok, muhakeme yok, planlama yok. Eğer onun dediği gibi yapılsaydı, arkalarında milletten bir kişi bile bulunmazdı. Üstelik hepsi harcanır, dâvâ daha baştan kaybedilirdi.

Bu yöntem kuşkusuz günümüzde de geçerlidir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Kaan Ulas
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 5.106


Madem ki Türküz; o halde Türk gibi yazarız.


« Yanıtla #5 : 15 Ekim 2016, 13:49:58 »

Nutuk 89 yaşında...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCA, ATSIZCILIK
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.083 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.