Mustafa Kemal Atatürk
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Kasım 2019, 14:47:15


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mustafa Kemal Atatürk  (Okunma Sayısı 14025 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« : 06 Nisan 2014, 19:00:54 »

Ulu Önder'in Doğuşu

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV - XV. Yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensup olup, Sarıgüllü Hacı Sofu ailesinden Varyemezoğlu İbrahim Feyzullah Efendi'nin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf kâtipliği, gümrük kolculuğu ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlenmiş, 1888 yılında 47 yaşında vefat etmiştir. Ailenin Mustafa'dan (Kemal Atatürk) başka Ahmet, Ömer adlı iki oğlu, Naciye, Fatma, Makbule adlı üç kızı daha vardı, ama Mustafa ve Makbule dışında diğerleri küçük yaşta öldüler. Makbule (Atadan) 1956 yılına kadar yaşadı. Büyük bir özveriyle çocuklarını yetiştiren, örnek Türk kadını Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923’te İzmir’de, oğlunun başarılarını gördükten sonra 66 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Çocukluğu, Okul Yılları

Öğrenimine annesinin isteğine uyulup, ilahilerle uğurlanarak Selanik’te Fatma Molla kadın adlı mahalle mektebinde başladı. Okulda bağdaş kurup oturmak Mustafa’ya zor geliyordu. Bir gün dayanamadı ve ayağa kalktı. Hocası oturması için onu azarladı ise de onu dinlemedi. Bunun üzerine:

-   Bana karşı mı geliyorsun? Diye soran hocasına:

-   Evet, karşı geliyorum. Diye yanıtlayınca Fatma Molla kadın mektebinden alındı ve modern tarzda öğretim yapan Şemsiefendi ilkokuluna verildi.

Bu okul, daha sonra bir başka özel okulla birleşti ve dört sınıfı ilk, dört sınıfı da orta bölümünü oluşturan Fevziye adını aldı. Henüz bu okulu bitirmemişti ki babası Ali Rıza Efendi vefat etti. Bunun üzerine yalnız kalan annesi Zübeyde Hanım, çocuklarını da yanına alarak, Langaza’da bir çiftlikte kâhya olarak çalışan kardeşi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti.

Mustafa burada bir süre tarla bekçiliği yaptı. Bir kulübede oturuyor ve fasulyelere musallat olan kargaları kovalıyordu. Köye okul yoktu. Bir Rum papaz ve bir Müslüman hoca çocuklara okuma yazma öğretiyordu. Bu yüzden Mustafa yine Selanik’te teyzesinin yanına gönderildi ve Selanik Mülkiye İdadisi’nin Rüştiye bölümüne yazıldı. Ama burada da fazla tutunamadı. Bir gün okulda arkadaşları ile kavga etti, onu elebaşı sayan bir hoca Mustafa’yı fena şekilde hırpaladı. Öğrenciler arasında Kaymak Hafız lakabıyla anılan bu hocanın haksız muamelesini öne süren Mustafa, okulu terk etti.

Onun hayali Askeri rüştiyeye girmekti. Buna neden ise bu okula giden arkadaşlarının giydikleri üniformayı çok beğenmesiydi. Askeri rüştiye sınavlarına annesinden gizli olarak girdi ve kazanarak sonunda bu okula kaydını yaptırdı. (1893) Okulda, özellikle matematik dersinde çok başarılıydı. Bu durum matematik öğretmeni ve adaşı Mustafa Sabri’nin de dikkatini çekti ve ona ‘’ eksiksiz, olgun ‘’ anlamına gelen Kemal soyadını verdi. Bundan sonra o her yerde Mustafa Kemal olarak anılacaktı.

Askeri rüştiyeyi 1896’da bitirdi ve Manastır Askeri İdadi’sine girdi. Henüz 14 yaşındaydı. Mustafa Kemal bu okulda Ömer Naci adlı bir çocukla arkadaş oldu. Ömer Naci şiirler yazar ve bunları Mustafa Kemal’e okurdu. Bunun dışında ona okuması için bazı kitaplar da verirdi. Böylece sonraları ünlü bir hatip olan Ömer Naci, O’na şiir ve hitabet zevkini aşıladı. O sıralarda başka bir arkadaşı da ona ‘’ siyaset ‘’ diye bir şeyin varlığını öğretti. Bu, Makedonyalı ve Fransızcayı iyi bilen Ali Fethi isimli bir öğrenciydi. Yetersiz olan Fransızcasını ilerletmesi için Mustafa Kemal’i destekliyor ve Rousseau, Voltaire, Montesquieu gibi siyasal düşünürlerin eserlerini tanıtıyordu. Bütün bunlara karşın alay emini ve hitabet hocası Mehmet Asım Efendi ise, ‘’ şiir ve edebiyat asker olanların uğraşacağı konular değildir ‘’ diye onun bu konudaki merak ve hevesini önlemeye çalışıyordu. Ali Fethi’nin telkinleri yerini bulmuştu. Mustafa Kemal Manastır İdadi’sinde okurken, yaz tatillerinde Selanik’teki College des Freres de Salle’nin açtığı özel derslere gitti ve Frere Rodrigues’ten Fransızca dersleri aldı.

Manastır Askerî idadisini 1898’de bitirdi ve İstanbul’a Harbiye mektebine geldi. 13 Mart 1899 da, 1283 apolet numarasıyla piyade sınıfına yazıldı. İmparatorluk başkentinin renkli ve hareketli hayatı bu genç ve tecrübesiz taşra çocuğunu çok etkiledi. Harbiye mektebinde Ali Fuat (Cebesoy) ile arkadaş oldu. Bu arkadaşlık onun soylu bir İstanbul ailesiyle yakınlık kurmasını sağlamıştı. Onsekiz yaşının bütün şevk ve ateşiyle İstanbul yaşantısına kendini teslim etti. (Bunu daha sonraları ‘’ Birinci sınıfta saf gençlik hayallerine tutuldum, dersleri ihmal ettim, senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım. ‘’ diye anlatacaktır. ) Bu arada Fransızca çalışmaya devam etti. Şimdi Ali Fethi’nin tanıttığı Fransız yazarlarını daha iyi inceleyebiliyordu. O dönem nesillerinin hepsinde vatan, millet ve hürriyet duygularının uyanmasında ve gelişmesinde başlıca rolü oynayan vatan şairi Namık Kemal’in eserlerini ve şiirlerini de gizli gizli okumaya başladı. Özellikle Osmanlı yöneticilerinin siyasetini anlamaya çalıştı.

Gençlik Yılları

Mustafa Kemal, Harbiye mektebini 10 Şubat 1902'de bitirdi ve Erkânı Harbiye (Kurmay) sınıflarına geçti. Bir zamanlar matematik ve şiire duyduğu merakı şimdi tarih konusunda duyuyordu. Bu dönemde Napolyon hakkında ne bulduysa okudu. Napolyon’u çok beğeniyordu. Bundan başka John Stuart Mill de anlamaya çalıştığı yazarlardandı. Öte yandan, okuyup öğrendiklerinin sadece kendisinde kalmasıyla yetinmiyor, düşüncelerini bütün Harbiye mektebi öğrencilerine yaymak istiyordu. Bu amaçla bazı arkadaşlarıyla birleşerek gizlice dağıttıkları bir gazete çıkarmaya başladı. El yazısıyla çıkan gazetenin idare ve siyaset alanındaki bozuklukları açıklayan yazılarının çoğu Mustafa Kemal tarafından kaleme alınıyordu. Bir gün veteriner sınıflarında bir gazeteyi hazırlarken suçüstü yakalandılar. Bütün geleceklerini mahvedebilecek bir olay, kendi geleceğini de yok edebilir diye okul komutanı Ali Rıza Paşa tarafından örtbas edildi. Bu türden ders dışı çalışmalarının yanı sıra Mustafa Kemal, bir yandan da savaş teknikleri (özellikle gerilla hareketleri) üzerinde de durdu. Strateji ve taktik sorunlarını inceledi. Erkânı Harbiye’yi 11 Ocak 1905’de bitirdi ve kurmay yüzbaşı oldu. 320 kişilik piyade sınıfını yirmincilikle bitirip, kurmaylık hakkını kazanan 13 subay arasına girdi.

Yirmidört yaşındaydı. Beyazıt’ta bir ev kiralamıştı. Ayrıca, birkaç arkadaşıyla birlikte bu eve bitişik bir ermeninin evinden de bir oda tutmuşlardı. Siyasal faaliyetlerine bu odada devam ediyorlardı. Aslında bu faaliyet memleketin gidişini ve Padişahı eleştiri ile yasak kitapları okumaktan öte bir nitelik taşımıyordu. Arkadaşlarından biri, bu toplantıları jurnalledi ve onları yakalattı. Mustafa Kemal, Ali Fuat ve onlarla beraber yüzbaşı çıkmış iki genç tutuklandılar ve Yıldız Sarayı’nda uzun süre sorguya çekildiler. Soruşturma birkaç ay sürdü. Fakat okul müdürü gençlerin affedilmesinde, suçlarının büyük bir önemi olmadığında ısrar edince İstanbul’a sürülmek şartıyla affedildiler.

Mustafa Kemal ile Ali Fuat ‘’ kolaylıkla memleketlerine gidemeyecekleri bir yere gönderilmeleri ‘’ emri üzerine Şam’da 5. Ordu emrinde 30. Süvari alayına gönderildiler. Bu görev, Mustafa Kemal’in İmparatorluğun içinde bulunduğu acıklı durumu yakından tanıması için bir fırsat oldu. Yüzbaşı olarak başlıca görevi, kendisinin modern askerî okullarda gördüğü eğitimi görmemiş olan subaylara askerî bilgisini öğretmek ve ordunun o bölgedeki Dürzîleri kontrol görevine katılmaktı. Görevinin ilk kısmına ciddiyetle sarıldı ve kolayca da başardı. Ama Dürzîleri kontrol işinde araya rüşvet olaylarının karıştığı olaylarla karşılaştı. Ali Fuat Şam’dan yeni bir görevle ayrılmıştı.

Atatürk'ün Sağlığı Bozuluyor

1 Kasım 1938'deki TBMM'nin açılışına hastalığı yüzünden katılamadı. Atatürk'e onbeş gün kadar son günlerini yaşama olanağı veren hastalık, tekrar normal seyrinden çıkarak yeni bir krizle şiddetlendi. Ardından korkulan son bütün acılığıyla geldi.

Büyük komutan, devlet adamı ve güzel insan, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05’te ölümlü yaşama veda etti.

Bu kara haber Türk milletini derin bir yasa boğdu. 16 Kasım 1938’de tabutu, Türk bayrağıyla örtülü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonuna konuldu ve halkın ziyaretine açıldı. Bütün İstanbul halkı Büyük Kurtarıcısına son görevini yapmak için saraya koştu.

19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı, Dolmabahçe Sarayı tören salonunda cenaze namazı kılındı. Cenaze alayı İstanbul halkının gözyaşları arasından geçerek Gülhane Parkına geldi. Tabut bir torpidoya alınarak, Yavuz zırhlısına nakledildi. İzmit’te özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca Ata’larına son saygısını gösteren halkın yüreklerinde derin sızılar bırakarak 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara’ya götürüldü.

Atatürk’ün tabutu Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün Ankara halkı katafalkın önünden saygı ile eğilerek geçti. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü hafif yağan bir yağmur altında tören başladı. Oniki milletvekili cenazeyi top arabasına yerleştirdi. Oniki general, top arabasının iki yanında nöbete durdu. Başta yabancı devletlerin yolladıkları askerî birlikler olmak üzere, törene katılan birlikler, Türk milletinin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’ü selâmlayarak geçtiler. Cenazeyi taşıyan top arabasının arkasında ise en büyüğünden, en küçüğüne kadar bütün Türk Milleti vardı. Atatürk’e geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesine götürülen tabut, hazırlanan mermer lahdine yerleştirildi.

Atatürk’ün nâşı Anıtkabir yapılıncaya dek onbeş sene bu geçici kabirde kaldı. 10 Kasım 1953’te büyük bir merasimle ebedi istirahat yeri olan Anıtkabir’e nakledildi.

O, Türk’ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır.

Atatürk Diyor ki ..

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca, hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz.  (1927)

Atatürk’ün Vasiyetnamesi

Atatürk’ün vasiyetnamesi 28 Kasım 1938 günü, Ankara Üçüncü Sulh hâkimliğinde açıldı. Atatürk’ün kendi el yazısıyla hazırlanmış metin şöyleydi:

<< Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum.

1-   Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2-   Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3-   Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4-   Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5-   İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6-   Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.


Atatürk Diyor ki ..

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.  (1927)

GİDİYOR

Gidiyor, rastgelmez bir daha tarih eşine;
Gidiyor, onyedi milyon kişi takmış peşine!

Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla;
Gidiyor, göğsünü çepçevre saran bayrakla.

Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.

Gidiyor, harbin o korkulu aslan yelesi;
Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meş’alesi ..

Yine bir devr açacakmış gibi en başta o var
Hıçkıran seste o var, sessiz akan yaşta o var

Siliyor, ruhunun ulviliği fâni etini,
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini.

Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça;
Büyüyor, gitgide gözlerden uzaklaştıkça.

Orhan Seyfi Orhon

Atatürk’ün Anıtkabri Önünde

Bir kız çocuğu durmuş
Anır kabri önünde,
Titrer titrer elinde
Bir demet çiçek getirmiş ..

- Kimsin, kimsin ey kızım?
Kime vereceksin çiçekleri?

- Şey .. ATA’ma getirmiştim ..
Kurtardığı vatanımızın
Ben de bir çocuğuyum ..
Dedi ..

İon Arion (Romanya)

ANITKABİR

Proje: Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda

Anıtkabirin yapımına 9 Ekim 1944 yılında başlanmış ve 9 yıl sonra, 10 Kasım 1953’de Ata’nın nâşı buraya taşınmıştır.

1- Tören yolu ve meydan: Giriş meydanından otuzüç basamaklı bir merdivenle yürüyüş yoluna çıkılır. Bu yürüyüş yolu 39 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğindedir. İki tarafında 12’şerden 24 aslan olup yolun başlangıcında iki kule vardır. Sağdaki kule << Hürriyet Kulesi >>, bunun karşısındaki << İstiklâl Kulesi >> dir. Merasim yolunun sonunda toplu girişte olduğu gibi karşılıklı iki kule daha vardır. Bunlardan sağdaki << Mehmetçik >> soldaki << Müdafaa – i Hukuk Kulesi >> dir.

Tören yolundan beş basamaklı bir merdivenle muhteşem bir meydana çıkılır. Bu meydanın çevresi de diğer yerler gibi Kayseri taşından yapılmıştır. Alanın sağ köşesinde << Zafer Kulesi >> görülür. Meydanın askerî kışlalara bakan diğer bir köşesinde ise << Barış Kulesi >> bulunmaktadır. Alanın çıkış kapısı sağında << 23 Nisan Kulesi >>, solunda << Misak – ı Milli >> Kulesi vardır.

Çıkış kapısını tek bir parça halinde dikilmiş bir bayrak direği ikiye böler. Amerika’da yerleşen Nazım Cemal isimli bir vatandaşımız tarafından armağan edilen bu direk 38 metre uzunluğunda olup, Avrupa’nın en yüksek bayrak direğidir. 4 metresi döşeme altında olup yaklaşık 5 ton ağırlığındadır.

Meydanın Çankaya’ya bakan yüzündeki sol köşede de << İnkılâp Kulesi >> bulunmaktadır. Mozoleye çıkan merdivenin üzerine hitabet kürsüsü yapılmıştır. Kaidesi Kayseri taşından, korkulukları da Afyon mermerindendir.

2- Eklentiler: Bu bölümde binalar 10 metre genişlik, 38 metre uzunluk ve 7 metre yükseklikte olup 4 tanedir:

Kabul binası: Kordiplomatik ve protokole ait bir salondur.
Asker binası: Koruma için bir askerî birliğe ayrılmıştır.
Yönetim binası: Anıtkabir inşaatı ve parkı için gerekli yönetsel birimlere aittir.
Müze binası: Atatürk’e ait eşyaların sergilendiği bir salondur.

3- Mozole: Esas mezar kısmı ve koridor, ayrıca Şeref Salonu ve iki galeri bulunmaktadır.

Sekiz köşeli bir boşluktan meydana gelen gerçek mezarın bulunduğu kata Arkat adı verilir. Şeref salonuna 33 basamaklı ve 44 metre genişlikte Kayseri taşından yapılmış bir merdiven 40 santimetre genişlikte salonu çevreleyen yine Kayseri taşından yapılmış üç sıra basamak ile girilir. Mozole, üst katı bir antre (giriş) bir salon ve iki galeriden ibarettir. Her iki galeriden birer merdiven ile Arkata’ya inilir.

Dış kısma yerleştirilen 46 büyük projektör (ışıldak) ise Anıtkabir’in Rasattepe’de pırıl pırıl parlayan nurdan bir avize gibi görünmesini sağlamaktadır.

İttihat ve Terakki Derneği

Mustafa Kemal bir gün iki subay arkadaşıyla Şam çarşısında dolaşırken Hacı Mustafa adlı bir Türk ile tanıştı. Dükkânının tezgâhında felsefe, sosyoloji, tıp konularında kitaplar bulunan Mustafa (Cantekin) bozguncu faaliyetleri nedeniyle önce tutuklanmış, sonra sürülmüş bir eski Askerî tıbbiye öğrencisiydi. Yine, bir gizli siyasal dernek kurmak azmindeydi, ama güvenebileceği kimseleri bulamamıştı. İşte şimdi bir araya geliyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları Müfit (Özdeş), Lütfü ve Mustafa (Cantekin) birleşerek Vatan ve Hürriyet Derneği’ni kurdular. (Ekim 1906) Bu dernek, bundan böyle kıta hizmetindeki subaylar tarafından kurulacak olan çeşitli ihtilal derneklerinin de öncüsü sayılabilir. Derneğin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerini Mustafa Kemal açtı. Ancak Suriye böyle bir derneğin gelişmesine uygun bir çevre değildi. Mustafa Kemal bu nedenle gizlice Selanik’e gitti. Bu tarihte Selanik’te İttihat ve Terakki Derneği henüz kurulmamıştı. Mustafa Kemal eski arkadaşları Ömer Naci, Nusret Sami (Kızıldoğan) ve Hakkı Baha’nın (Pars) katılmalarıyla Selanik’te Vatan ve Hürriyet Derneği’nin bir şubesini kurdu. Selanik’te fazla kalamayarak Şam’a döndü. İzinsiz ayrılığını saklamak için o sırada İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında çıkan Akabe sorunu nedeniyle güneye gönderilen birliklerde görev alarak Birissebî’ye gitti. Mustafa Kemal’in ayrılmasından sonra Vatan ve Hürriyet Derneği Selanik’te gelişme gösteremedi. O sırada İttihat ve Terakki Derneği de kurulmuştu. Dr. Nazım’ın aracılığıyla Eylül 1907’de iki dernek İttihat ve Terakki adı altında birleşti.

Mustafa Kemal, Haziran 1907’de kolağası olarak Şam 5. Ordu kurmaylığına, aynı yılın Eylül ayında da Manastır 3. Ordu kurmaylığına nakledilerek karargâhta görevlendirildi. Makedonya’da İttihat ve Terakki Derneği’nin etkisi büyüktü ve bu Dernek bir dernekten çok bir siyasal parti gibi çalışıyordu. Paris’ten gelen Doktor Nazım Bey’in ve diğer arkadaşlarının ısrarıyla İttihat ve Terakki Derneği’ne girdi. (29 Ekim 1907) Derneğin Makedonya’da örgütlenmesi çalışmalarına yardımcı oldu. Ama İttihat ve Terakki kurucuları başına buyruk, kibirli, cüretkâr buldukları için Mustafa Kemal’e pek yanaşmıyorlardı. 22 Haziran 1908’de kendisine ek görev olarak Selanik – Üsküp demiryolu müfettişliği verildi. Mustafa Kemal, Selanik – Üsküp demiryolu üzerindeki şehir ve garnizonlarda derneğin şubelerini açtı, gelişmesi için çalıştı.

İkinci Meşrutiyetin İlanı

Bu arada İttihat ve Terakki Derneği 1876 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayımladı. Bu bildiriye yanıt olarak İstanbul hükümeti Rumeli’ye asker gönderdi, ama bunların başındaki subaylar da isyancılara katıldı. İstanbul, çaresiz derneğin isteğini kabul etti ve 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. İttihat ve Terakki Derneği üyelerinden Binbaşı Enver (Paşa) bu zaferin kahramanı kabul ediliyordu. Görevi dolayısıyla hareketin içinde bulunmayan Mustafa Kemal gelişmeleri ve durumu dikkatle takip ediyordu. Ona göre ikinci Meşrutiyet hareketinin tek amacı Abdülhamit II’yi dize getirmek ve her yerde deva olacağı sanılan meşrutiyeti ilan etmekten öteye gidememişti, gidemezdi. Çünkü ittihatçıların belirli bir siyasal görüşleri ya da herhangi bir programları yoktu. Mustafa Kemal meşrutiyeti ilan etmekle işin bitmediğini söyleyerek memlekette köklü reformlar yapılmasını, bunun için de İttihat ve Terakki’nin artık açık bir siyasal parti niteliği almasını, ordunun kesin olarak siyasetten çekilmesini şart görüyordu. İttihat ve Terakkicilerle (Talat ve Enver Beyler) Mustafa Kemal arasındaki ciddi görüş ayrılığı bu noktadan çıktı. Bu sırada Trablusgarp’ta meşrutiyet idaresine karşı bir ayaklanma hareketi baş gösterdi. Bu, ittihatçılar için iyi bir fırsattı. Mustafa Kemal’i Selanik’ten uzaklaştırmak için bu fırsatı kullandılar ve gereken önlemleri almak üzere onu Trablusgarp’a gönderdiler. Mustafa Kemal karşılaştığı bütün güçlüklere rağmen hareketi kan dökmeğe mecbur kalmadan bastırdı ve Selanik’e II. Redif tümeni kurmay başkanı olarak döndü. (13 Ocak 1909)

31 Mart Olayı

İkinci Meşrutiyet'e rağmen İttihatçılar İstanbul'da duruma tanı manasıyla hâkim olamamışlardı. Kuvvetli bir iç muhalefet gün geçtikçe yayılıyor, etkisini arttırıyordu. Üstelik dernek içinde de ayrılıklar, anlaşmazlıklar başlamıştı. Durumdan hoşnut olmayan çeşitli unsurlar harekete geçmek için nedenler arıyordu. Bir gece, Galata köprüsü üzerinde Ahmed Samim adlı bir gazeteci vuruldu. Bu uygun bir neden olarak kabul edildi, şeriat ve onun temsil ettiği İslâm dini adına bir karşı ayaklanma patlak verdi. (13 Nisan 1909) 31 Mart Olayı adıyla tarihe geçen bu hareketin başında olanlar İttihat ve Terakki’nin lağvedilmesini, Hükümetin istifasını, meclis başkanının çekilmesini istiyorlardı. Gelişmeleri sabahtan başlayarak Telgraf başında takip eden Mustafa Kemal, İstanbul’da olağanüstü bir durum olduğunu anlayınca tümen komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa’yı ve ordu komutanı Mahmud Şevket Paşa’yı ikna ederek harekete geçirdi. Yapılacak tek şey derhal İstanbul’a kuvvet göndermekti. Bu ordu için önce Hürriyet Ordusu adı ileri sürüldü. Fakat Mustafa Kemal bütün orduların hürriyet ordusu olduğunu, bu birliklerin ise o orduların hareket halindeki bir parçası bulunduğunu söyleyerek Hareket Ordusu adını kabul ettirdi. Hareket ordusunda Şevket Paşa’nın kurmay heyetinde yer aldı. Hareket ordusunun İstanbul halkına hitaben yayımladığı bildiriyi de Mustafa Kemal kaleme aldı. Buna göre isyancılar cezalandırılacak, halk korunacaktı. Telgrafhanede Mahmut Şevket Paşa’nın emirlerini tellerken Hüseyin Raif (Orbay) adında bir bahriye subayı ile karşılaştı. (Sonradan Rauf Bey, Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olacaktır.) Hareket ordusu duruma hâkim olur olmaz İttihat ve Terakki idarecileri saklandıkları yerlerden ortaya çıktılar ve Padişah’ı (Abdülhamit II) tahttan indirdiler. Mustafa Kemal, ordunun siyasete karışmasının zayıflamasına, disiplinin bozulmasına yol açtığını ileri sürdü. Ona göre dernek siyasal bir parti haline gelmeli ve iktidara geçmeli, siyaseti seçenler, ordudan ayrılıp bu alanda çalışmalıydı. Bu görüşlerinin ilgi görmemesi, hatta beğenilmemesi, üzerine dernek ile olan ilişkisini bütünüyle kesti ve Selanik’teki görevi başına döndü. Orada, İstanbul’da Genelkurmaya nakledilinceye kadar kaldı. (13 Eylül 1911) Bundan sonra Mustafa Kemal bir süre siyasal faaliyetlerine ara vererek daha çok mesleğiyle ilgili çalışmalar yaptı. Üçüncü ordunun eğitim kolunda Zabir Talimgâh komutanlığı ve 38. Piyade Alay komutanlığı yaptı. Bu görevleri sırasında çok başarılı bir şekilde hocalık etti. Berlin askerî akademisinin eski müdürlerinden General Litzman’ın ‘’ Takımın Savaş Talimi ‘’ ve ‘’ Bölüğün Muharebe Talimi ‘’ adlı kitaplarını çevirerek bastırdı. (1909 ve1912); ‘’ Cumalı Ordugâh’ı ‘’ (1909) ve ‘’ Tâbiye Tatbikat Seyahati ‘’ (1911) adlı kitaplarını da bu dönem içinde yayımladı. Arnavutluktaki karışıklıkların bastırılmasında Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanı olarak katıldı. 1910’da Fransa’da Picardie’de yapılan büyük manevralarda Türk ordusunu temsil eden kurulda yer aldı.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #1 : 06 Nisan 2014, 19:09:21 »

Yarbay Mustafa Kemal

Bu sırada İstanbul'da Enver Bey, yarbaylıktan tuğgeneralliğe yükseltilerek Harbiye nazırı oldu ve işe başlar başlamaz General Liman von Sanders başkanlığındaki Alman askerî iyileştirme heyetinin tavsiyelerine uyarak orduda büyük bir yenileşme ve gençleştirme hareketine girişti. Yaşlı ve yeteneksiz görünen komutanlar emekliye ayrılıyor, yerine genç subaylar getiriliyordu. Bu hareket birçok çevrede olduğu gibi Mustafa Kemal tarafından da çok iyi karşılandı. Ne var ki Enver Paşa onun askerlik ve komutanlık niteliklerini yakından bilmesine rağmen, aralarında öteden beri süre gelen rekabet yüzünden Mustafa Kemal’e faal bir görev vermedi, sadece Mart 1914’de onu yarbaylığa yükseltti.

Balkan Savaşı

13 Eylül 1911'de İstanbul'da Genelkurmayda yeni bir göreve başladı, kısa bir süre sonra da (29 Eylül 1911) İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. O tarihte, dünya siyasetinde dikkatler Almanya, İngiltere ve Fransa’nın Afrika kıtasındaki emellerine çevrilmişti. İlk hamlede Fas Fransa’ya, Kongo’nun ufak bir bölümü de Almanya’ya verilince, emperyalizm sahnesinde İtalya da belirdi ve ani olarak Trablus ve Bingazi mutasarrıflıklarını ilhaka karar verdi. Bölge İmparatorluğunun ihmale uğramış bir kısmıydı ve bu yüzden Trablus savunması sayıca az Türk kuvvetleriyle yerli birliklere ve oraya çeşitli yollardan kaçak giden subaylara bırakılmıştı. Paris ataşemiliteri Fethi (Okyar), Berlin ataşemiliteri Enver (Paşa) bu gönüllü subaylar arasındaydı. Mustafa Kemal de İngiliz işgalindeki Mısır üzerinden, kendisini gazeteci diye tanıtarak Trablus’a gitti. Önce Tobruk’ta sonra Derne’de savunma ve oyalama savalarını yönetti. 27 Kasım 1911’de binbaşı oldu, böylece Trablus hareketini İstanbul bir bakıma takdir etmiş oluyordu. Fakat bu sırada Balkan Savaşı patlak verdi. (1912) Karadağ’da çıkan savaş, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’ın da katılmasıyla birdenbire bütün Rumeli’ye yayılmış, Osmanlı Orduları İşkodra, Yanya, Edirne savunmaları dışında her yerde bozguna uğrayarak çekilmeye başlamıştı. Mustafa Kemal bu haberleri alır almaz Mısır, Trieste, Romanya üzerinden İstanbul’a geldi, ama o gelinceye kadar bütün Rumeli kaybedilmiş, Selanik düşmüş, Bulgarlar Çatalca savunma hattına kadar ilerlemişlerdi. Osmanlı genelkurmayı İstanbul’u tehdit eden Bulgar birliğini durdurmak için Bolayır yarımadasında kuvvet toplamayı, bu kuvvetle Bulgar hattının gerisine saldırmayı, bu saldırıyı Şarköy’de yapılacak bir çıkarma ile desteklemeyi planlamıştı. Mustafa Kemal Bolayır’da kurulan kolordunun harekât şubesi müdürlüğüne atandı. (25 Kasım 1912) Fakat bu plan başarıya ulaşamadı, çünkü Şarköy’de çıkarma yapacak kolordu (kurmay başkanı Enver) zamanında yetişememiş ve araç yokluğu yüzünden karaya çok az asker çıkarılabilmişti. Kolordunun kurmay başkanı Fethi Bey (Okyar) bu sırada askerlikten çekildi. İttihat ve Terakki genel sekreteri oldu. Yerine Mustafa Kemal geçti ve kolordu Edirne’nin geri alınması hareketine katıldı. 22 Temmuz 1913 tarihinde Edirne’ye ilk giren kuvvetler bu kolordunun atlı birlikleriydi. Fakat tıpkı Trablusgarp’ta yararlılıkları görülen subaylara Osmanlı Meclisi Mebusanının teşekkürlerini bildiren kararda olduğu gibi, Edirne’nin geri alınması olayında da Mustafa Kemal yerine Enver’in (Paşa) adı geçti.

27 Ekim 1913’te Fethi (Okyar) Sofya elçiliğine, Mustafa Kemal de Sofya askerî ataşeliğine gönderildi. Bu 1905’te Harbiye mektebini bitirdikleri zamankini benzer bir sürgün cezasıydı. Fakat Mustafa Kemal ve Fethi Bey bu cezayı değerlendirmesini bildiler. Mustafa Kemal Bulgaristanlı Türkler konusu üzerinde durdu ve onlar arasında milli şuuru uyandırmak için çalıştı. Türkçe olarak basılan iki gazeteyi elçilik yoluyla kontrol altına aldı. Bir gün Türkler tarafına geçmeleri mümkün olan Bulgaristan’daki Makedonyalılar Derneği ile yakın ilişkiler kurdu, onlara para yardımları yaptırdı. Arkadaşı Şakir Zümre’nin yardımıyla Bulgar parlamentosuna devama başladı. Şakir Zümre, parlamentodaki onyedi Türk mebustan biriydi. Mustafa Kemal bu tartışmaları dinlerken çok partili bir parlamentonun nasıl çalıştığını inceliyor, siyasal taktikleri öğreniyordu. Bunların dışında Sofya uzun süre kaldığı ilk yabancı başkent olarak da onu ilgilendiriyordu. Sofya’nın önemli siyasal şahsiyetlerini tanımış, sosyete tarafından iyi kabul görmüş, kralla tanışma fırsatını bulmuştur.

I.Dünya Savaşı

28 Haziran 1914'te Avusturya veliahdı ardişük Franz Ferdinand Saraybosna'da öldürülmüş, bundan bir ay sonra da Avusturya - Sırbistan savaşı başlamıştı. Bu, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması demekti. Mustafa Kemal Osmanlı Devletinin Almanya yanında savaşa girmesine şiddetle karşıydı. Almanya savaşı kazanırsa Osmanlı Devleti ister istemez onun uydusu olacak, kazanamazsa her şeyini birden kaybedecekti. Onun inancına göre devlet tarafsız kalıp kuvvetlenmeye bakmalıydı. Bu savaş er geç büyüyecek, belki de Amerika bile savaşa katılacaktı. Şu durumda iki taraf arasında bir denge kurup beklemek ve savaşa katılacaktı. Şu durumda iki taraf arasında bir denge kurup beklemek ve savaşa katılma bir zorunluluk durumunu alırsa hangi tarafı tutacağına o zaman karar vermek gerekiyordu. Enver Paşa ise bu düşüncenin tam karşısındaydı. Savaşın kısa süreceğini ve savaştan kârlı çıkmak isteniyorsa derhal Almanların yanında savaşa girmek gerektiğini savunuyordu. Bütün düzenleri ona göre kurdu ve yürüttü; nitekim bir süre sonra, 29 Ekim 1914’te Alman zırhlıları Goeben ve Breslau Karadeniz’e geçerek Rus limanlarını topa tuttu ve Osmanlı ülkesi adeta bir oldubittiye getirilerek Birinci Dünya Savaşına girdi. Ama bir defa savaşa girilince, inançları ne olursa olsun, Mustafa Kemal kendine düşeni yapmayı kabul etti. Şimdi orduda faal bir görev istiyordu. Birçok çabadan sonra 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’da kurulmakta olan 19. Tümen komutanlığına getirildi. İstanbul’a dönmeden evvel Enver Paşa tarafından gönderilmiş bir aracı Mustafa Kemal’in ağzını aramış ve ona İran üzerinden Hindistan’a gidecek üç alaylık bir kuvvetin komutanlığını önermişti. Bu alaylar, Hint Müslümanlarını İngiltere’ye karşı ayaklandıracaktı. Mustafa Kemal’e göre bu, Enver Paşa’nın malûm ve olmayacak rüyalarından biriydi ve daha savaşın başında onun zihninin bu yollara işlemesi durumun vahametini gösteriyordu. Mustafa Kemal öneriyi ‘’ Ben bu kadar kahraman değilim ‘’ diye geri çevirdi. Sonra ‘’ Böyle bir iş için üç alaylık kuvvetin gereksiz olduğunu, gittiği yerde gönüllü toplayabilecek tek bir subayın bu ayaklanmayı çıkarabileceğini ‘’ savundu. Bu sırada batılı müttefikler Almanya karşısında zor bir durumda olan Rusya’ya en kısa yoldan yardım ulaştırabilmenin hazırlığı içindeydiler. Bunun için de Türklerin elinde bulunan Çanakkale boğazını zorla geçmeye karar vermişler, Rus donanması birçok defa Boğazın dış tabyalarını bombardıman etmişti. Bir çıkarma ihtimalinin gün geçtikçe yaklaştığı anlaşılıyordu.

Çanakkale Savaşı

Bütün bu gelişmelerden sonra, yapısı bakımından savunmaya elverişli olan Çanakkale boğazı Türk birlikleri tarafından mayınlandı. Savunma düzeni dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere 3 grupta ve komutası Miralay Cevat Bey’deydi. Savaş ilanından birkaç gün sonra 3 Kasım 1914’te İngilizler Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915’te boğazın dış tabyaları yok edilmişti. Yunanlıların İstanbul’a girmesini istemeyen Ruslar 40.000 kişilik bir yardımcı kuvvet göndermeyi teklif etti. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar boğazları Ruslara vermeyi önerdiler. Düşman, savunma tabyalarını etkisiz hale getirdiği gibi boğazdaki mayın tarama ve temizleme işini de başarıyla gerçekleştiriyordu. Ama 7 – 8 Mart gecesi Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın Gemisi, sezdirmeden liman bölgesine tekrar mayın döşedi. Gerçek mayınlar ve gerekse bataryaların atışlarıyla İtilaf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı.

18 Mart hücumu karadan yardım görmedikçe Çanakkale’nin geçilemeyeceğini İngiliz, Fransız ve Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda ordusu) lardan oluşan 70.000 kişilik bir kuvvet 25 Nisan 1915’te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinden karaya çıkarıldı. Bu karasal kuvvete 109 savaş, 308 taşıt gemisi ve özel çıkarma taşıtları destek verdi. Türk ordusu ise bu kuvvetlere karşı savunma görevini 5. Orduya verdi.

Bütün bunlara karşın düşman kuvvetleri başarılı olamıyordu. İlk çıkarma günü Mustafa Kemal 17. piyade alayını Conkbayırı’nda durdurdu ve Kocaçimen Tepesi’nin düşman eline geçmesini önledi. Ardından Alçıtepe ve Arıburnu’na yapılan diğer bir saldırıyı da 5. ordu kuvvetleri büyük kayıplar vermek pahasına geri püskürttü.

Savaş tüm hızıyla sürdü ve deniz üzerinde de devam etti. Türk ordusunun Nurulbahir gemisi battı, Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşın İtilaf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

Haziran ayında Kanlı Siper Savaşları başladı. 50.000 kişilik Fransız ve İngiliz ordusu 25.000 kişilik Türk ordusu üzerine top ateşi desteğinde hücuma geçti. Bu hücum Çanakkale’deki en kanlı savaş olmuştur. Çıkarmanın başlangıcından o güne değin Türk ordusu 70.000’e yakın kayıp vermişti. Her şeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı. Yeni hedef Anafartalar Platosu’nu ve Kocaçimen’i ele geçirmekti.

Ata'nın Anzaklara Seslenişi

Atatürk'ün Çanakkale'ye ta başka dünyalardan bizi vatanımızdan kovmak için gelmiş; dövüşmüş, ölmüş, öldürmüş, bu olaya kadar tanımadığımız ve düşman dediğimiz Anzak'lar (Avustralya - Yeni Zelanda) için seslenişi:

'' Bu memlekette kanlarını döken ve hayatlarını kaybeden kahramanlar!
Şimdi burada bir dost ülke'nin toprağında yatıyorsunuz.
Huzur içinde uyuyunuz.
Bizim için, burada, koyun koyuna yatan mehmetçiklerle Johnni'ler arasında bir fark yoktur.
Siz, uzak diyarlardan, evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı siliniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadırlar.
Huzur içindedirler.
Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra bizim de evlatlarımız olmuşlardır.

Atatürk'ten Anılar

Düşman 18 Mart 1915'te donanma saldırısında başarısızlığa uğraması üzerine karadan zorlama yapmak üzere Boğaz dışındaki adalarda yığınak yapmaya koyuldu. Bu haber alındıktan sonra 22 Mart 1915'te Çanakkale bölgesinde Beşinci Ordu kuruldu. Bütün kuvvetler ordu emrindeydi. Ordu onbeşinci kolorduyu Maydos çevresinde bırakarak 19. tümeni 19 Nisan'da yedek alarak Biga'ya geldi. 25 Nisan 1915'te tanyeri ağarırken Arıburnu ve Saddülbahir bölgesine ilk düşman birlikleri çıktı. Arıburnu’na çıkan kuvvet gözetleme taburunu püskürterek, sonradan Kemalyeri adı verilen yere kadar ilerledi. Burada arkasından koşup gelen 27. Türk alayı ile karşılaştı. Düşman çıkarmasını haber alan Mustafa Kemal, Conkbayırı yönünde yürüyen düşmana karşı ordudan emir almayı beklemeden kuvvetlerini harekete geçirdi. Birliklerine kendisi yol bularak Kocaçimen tepesine vardı. Askerlerine orada kısa bir dinlenme vererek, atla gidilemediği için yanındakilerle yaya olarak Conkbayırı’na geldi. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı:

-   Niçin kaçıyorsunuz? Dedi.

-   Efendim düşman ..

-   Nerede düşman?

-   İşte .. diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın birinci avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Askerleri dinlenmeleri için bırakmış ve düşman da bu tepeye gelmişti. Düşman ona kendi askerlerinden daha yakındı. Bulunduğu yere gelseler kuvvetleri pek kötü duruma düşeceklerdi. O zaman bir mantıkla mı yoksa içgüdüsel olarak mı bilinmez kaçan erlere:

-   Düşmandan kaçılmaz, dedi.

-   Cephanemiz kalmadı, dediler.

-   Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedi.

Ve bağırarak:

-   Süngü tak! dedi. Yere yatırdı.

Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryasının erlerini marş marşla bulunduğu yere gelmeleri için emir subayını yolladı. Erler yere yatınca, düşman da yere yatmıştı. İşte savaşın kazanıldığı an bu andı ..

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #2 : 06 Nisan 2014, 19:14:46 »

General Hamilton Açıklaması

'' İngiltere Harbiye Bakanlığına ''

Niçin geriye çekildiğimizi sanıyorsunuz, bütün gerçeği tüm açıklığı ile size bildirmek isterim. Çok cesur savaşan ve en iyi şekilde idare edilen asil Türk Ordusunun ve Albay Mustafa Kemal gibi bir dâhi komutanın karşısında bulunuyoruz. Bunu hiçbir zaman unutmayalım. ''

General Hamilton

Çanakkale İngiliz Başkomutanı

17 Ağustos 1915

Anafartalar Zaferi

İngilizler 6 - 7 Ağustos 1915'te Aruburnu'nda yeniden saldırıya geçti ve Suvla kıyılarına baskın halinde çıkarma yaptı. Mustafa Kemal’in emriyle başlatılan süngü hücumunun peşi sıra düşman, siperlerinde bastırıldı ve ağır kayıplar verdirilerek geri püskürtüldü. Sonuçta Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9 – 10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferi’ni kazanmış oldu. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar Zaferleri takip etti. Başlangıçta 3 gün içinde Çanakkale Boğazını geçeceklerini sanan İtilaf Devletleri bunu başaramadığı gibi çok ağır kayıplar vermişti.

Bu savaşlar Mustafa Kemal’in askerî deha ve yeteneklerini ortaya çıkarması açısından büyük önem taşır. O, bu savaşları tarihin en çetin savaşları olarak nitelemiştir. Savaş yorgunluklarına eklenen ağır bir sıtma da bu sırada Mustafa Kemal’i çık hırpaladı. Buna rağmen kesin sonucu almadan Çanakkale’den ayrılmak istemiyordu. 21 Ağustos savaşlarından sonra bütün cephede saldırıya geçerek düşmanı denize dökmek istedi. Bunun için ikmal ve desteğe gereksinimi vardı. Fakat ordu komutanlığı ‘’ harcayacak tek bir erimiz yoktur ‘’ gerekçesiyle bu saldırıya izin vermedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal grup komutanlığından istifa etti. İstifası kabul edilmedi ve hava değişimine çevrildi. Üzüntü içinde ve hasta olarak döndüğü İstanbul’da İngilizlerin bir gece sessizce Gelibolu yarımadasını boşaltıp çekildiklerini öğrendi. (19 Aralık 1915) Mustafa Kemal’in rütbesi artık Albay’dı.

Ata Anlatıyor, Çanakkale Geçilmez

10 Ağustos 1915 Conkbayırı'nı almak ve bütün boğaza hâkim olmak için İngilizler 20.000 kişilik bir kuvvetle günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8. Tümen komutanı ve diğer subaylarını çağırdım:

- Mutlaka düşmanı yeneceğinize inanıyorum. Ancak siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim, size ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birlikte atılırsınız.

Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücüm baskın şeklinde olacaktı. Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20 - 30 m. yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı'nda çıt çıkmıyordu. Dudaklar sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstüne kaldırıp çevirdim ve birden aşağı indirdim. Saat 04.30'da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. '' Allah Allah '' sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yırtıyordu.

Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hâkim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi gülleleri büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu. Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servet Bey’den başka kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde cebimde bulunan saat paramparça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olarak çarpmıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumla kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

Aynı gün gece, yani 10 Ağustos günü, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi Ordu Komutanı Liman von Sanders Paşa’ya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştı. Kendisi de alıp cep saatini bana hediye etti.

Bu hücumlarda İngilizler binlerce ölü bırakarak tamamen geri çekildi ve Çanakkale’nin geçilemeyeceğini iyice anlamış oldular.

Çanakkale Savaşı Kayıpları

Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Savaşlar iki taraf için büyük kayıplara neden oldu. İtilaf devletleri, Çanakkale’ye önce 70.000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500.000’e çıkarıldı. Bunun 400.000’i İngiliz, 79.000’i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı 115.000’i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen 90.000’i hasta olmak üzere 205.000 idi. Fransızların kaybı 47.000’di. Türklerde ise ölü, yaralı ve hasta sayısı 252.300’ü buldu.

Mehmet Akif Ersoy, şiir - Ata'yı Anlatıyor

Sana dar gelmeyecek makberi kim kazsın?
'' Gömelim gel seni tarihe '' desem sığmazsın.
Herc - ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitab
Seni ancak ebediyetler eder istiab.

Mehmet Akif Ersoy


ATA ANLATIYOR

Mehmetçiğin Yüksek Karakteri

‘’ Bomba sırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve dünya savaş tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir olaydır. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm kesin. Birinci siperdekilerin hepsi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılıkla biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur’an – Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime – i Şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngüyle çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur. ‘’


MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI
Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin açışıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla
Her bir heceden heceden.
Mustafa Kemal'in kağnısı derdi kağnısına,
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı
Mahzundu bütün bütün Sarıkız yanı sıra.
Gecenin ulu ağırlığına karşı
Hafiftiler, inceden inceden.
iriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri.
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi daim.
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alın yeşilini kapmıştı, geçirmişti
Niceden nicelden.
Durdu birdenbire, Kocabaş, ova bayır durdu.
Nazar mı değdi göklerden ne,
Dah etti, yok.
Dahha dedi gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacur gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal'in kağnısı
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Sür beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer, götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin.
Koma yollarda beni, kutun köpeğin olayım.
Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım,
Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifçik
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü Dağlarca
 
Ben size saldırmayı emretmiyorum,
Ölmeyi emrediyorum.
Biz ölünceye kadar geçecek zaman
Zarfında yerimize başka kuvvetler gelir,
Başka komutanlar hâkim olabilir.

Mustafa Kemal – 25 Nisan 1915 Conkbayırı


KİLİTBAHİR KALESİ

Kilitbahir Kalesi, Gelibolu bölgesinde ve Çanakkale’nin en dar yerindedir. Birinci dünya Savaşı’nda, Rusya ile birleşmek isteyen Batılı müttefikler, dünyanın en güçlü donanmasıyla Çanakkale Boğazı’nı geçmek istemişlerdi. Düşmanın amacı, boğazın orta kısmındaki tabyalar ile mayın tarlalarını koruyan bataryaları susturmaktı. Böylece boğaza girilecek, iç savunma bölgesi denilen Kilitbahir ve çevresindeki diğer tabya ve bataryalar yok edilerek Marmara’ya çıkılacaktı. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardı: Vatan topraklarını korumaya and içmiş Türk milleti ve Mustafa Kemal ..

Çanakkale’deki birliklerimiz düşmana karşı tam bir zafer kazandı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #3 : 06 Nisan 2014, 19:20:29 »

Muş ve Bitlis'in Geri Alınışı

Bir süre İstanbul ve Sofya'da dinlendi ve 1916 yılı başında Edirne'de 16. Kolordu komutanlığına atandı. Bir ay sonra aynı numara altında Muş ve Bitlis dolaylarında yeniden kurulan başka bir kolorduya nakledildi. Bu göreve giderken Tümgeneralliğe yükseltildi. (1 Nisan 1916) 16. Kolordunun savunmakla görevlendirildiği cephe, Van gölü güneyinden Çapakçur boğazına kadar seksen kilometre uzunluğundaydı. Doğu cephesinin kuzey kesiminde (Kafkas cephesi) Erzurum kaybedilmiş, 3. Ordu Trabzon, Bayburt, Kopdağı çizgisine çekilmişti. Başkomutanlık, Rusların güneye sarkmasını önlemek için Diyarbakır'da yeni bir ordu toplamaya çalışıyordu. (2. Ordu) Mustafa Kemal burada yalnız değildi. Kâzım Karabekir Paşa ile beraberdi. Önce cephe hattını geri çekti, sonra bir saldırıyla Muş ve Bitlis’i geri aldı. (6 -7 Ağustos 1916) Kendisine altın kılıçlı imtiyaz madalyası verildi. 5 Mart 1917’de 2. Ordu komutan vekili, 18 Martta da asaleten ordu komutanı oldu. Mustafa Kemal Sekerat’ta bulunan 2. Ordu komutanlığına gelince orada ordu kurmay başkanı Albay İsmet Bey’le (İnönü) tanıştı. Daha sonra Hicaz Kuvvei Seferiyesi komutanlığını alması önerildi. Şam’a kadar gidip durumu yakından inceledikten sonra bu görevi kabul etmedi ve Başkomutanlığa, bir an önce Hicaz’ın boşaltılmasını, oradan elde edilecek kuvvetlerle Suriye’nin desteklenmesini önerdi. Enver Paşa, Hicaz boşaltmasını Mustafa Kemal’e önerdi. Bu suretle Müslümanların kutsal makamlarını boşaltma işini Mustafa Kemal’e yaptırarak onu harcamaya bir kere daha girişmek istiyordu. Bu öneriyi kabule yanaşmadı, tahliyeden ve Suriye’ye yeni bir seferi kuvvet gönderilmesinden de vazgeçildi.

Fakat Başkomutan vekili Enver Paşa’nın, yine hesaptan çok izlenime dayanan yeni bir girişimi vardı. Bağdat’ı geri almak üzere, Halep’te Yıldırım Orduları grubu adı verilen yeni bir kuvvet topluyordu. Bu ordular grubunun başına General Falkenhayn getirilmiş, Mustafa Kemal Paşa da bu gruba dâhil 7. Ordu komutanı olmuştu. (5 Temmuz 1917) Çok geçmeden asıl tehlikenin Irak’ta değil Filistin’de olduğu gerçeği ortaya çıktı, Bağdat’ın geri alınmasından vazgeçildi ve Yıldırım Orduları grubu Filistin’e gönderildi. Mustafa Kemal Paşa bu cephede bu cephede göreve başladıktan sonra 20 Eylül 1917’de sadrazam Talât Paşa, başkomutan Enver Paşa, Bahriye nazırı ve 4. Ordu komutanı Cemal Paşa’ ya birer rapor vererek, devlet ve savaş yönetiminin çok kötü olduğunu, halkın içinde bulunduğu sefalet ve perişanlığı, alınması gereken önlemleri açıkça anlattı. Bu rapora ikinci bir ek yazarak Sina cephesinde aldığı önlemlerin uygunluğuna rağmen General Falkenhayn’ın tutumunu da şiddetle yerdi ve onun emrinde çalışamayacağını bildirdi. Enver Paşa bu raporlara Falkenhayn’ı tutan kısa bir yanıt verince Mustafa Kemal Paşa 7. Ordu komutanlığı görevini Ali Rıza Paşa’ya bırakarak İstanbul’a geldi. (9 Ekim 1917) 2. Ordu komutanlığına atandıysa da bu görevi kabul etmedi. 7 Kasım 1917’de genel karargâh emrine alındı.

Vahdettin'in Padişah Oluşu

Mustafa Kemal Paşa işte bu sırada Almanya'nın içinde bulunduğu durumu kendi gözleriyle görmek fırsatını elde etti. Raporundaki görüşleri gerçekleşmiş, General Falkenhayn'ın planı uyarınca girişilen saldırı olumsuz sonuçlanmış, İngilizler Kudüs'ü ele geçirmiş ve Filistin'i işgal etmişlerdi. Onun gibi yetkin bir komutanın buhranlı bir devirde açıkta bırakılması dedikodulara yol açıyordu. 1917 yılının Aralık ayında Kayser, Osmanlı padişahını Alman imparatorluk karargâhını ziyarete davet etmişti. Padişahın yerine kardeşi ve veliaht Vahideddin Efendi'nin gitmesi uygun görüldü ve Mustafa Kemal Paşa'dan bu yolculukta Vahideddin’e refakat etmesi istendi. Mustafa Kemal için ileride tahta geçecek olan adamla ilişki kurmanın bir anlamı vardı, bunun için öneriyi kabul etti. 15 Aralık 1917 ve 5 Ocak 1918 tarihleri arasında yapılan bu yolculukta savaş durumunu ve bunun kaçınılmaz sonuçlarını bütün açıklığıyla veliahda anlatmaya çalıştı. Almanya’da Alman genel karargâhını, Alman cephelerini, İmparator Wilhelm’i, Mareşal Hindenburg’u, General Ludandorff’u ziyaret ettiler.

Dönüşte Sofya’dan geçerlerken dostları, Mustafa Kemal’i istasyonda selamladılar. Kemal Paşa onlara ‘’ Almanya savaşı kaybetmiştir. ‘’ diye haber verip, İstanbul’da da ‘’ biz ayrı bir barış imzalamalıyız ‘’ dedi. Fakat bu mücadele, öteden beri çektiği böbrek rahatsızlığının artması yüzünden yarım kaldı. Doktorlar tedavi için Karlsbad’a gitmesini tavsiye ettiler. Karlsbad’a gitti, orada dinleniyor ve bol bol okuyordu. Karlsbad’da bir de ufak gönül macerası oldu. Kendisine aşık olan ve evlenmek isteyen bir genç kıza:

-   Ben nişanlıyım, cevabını verdi.

Genç kız nişanlısının kim olduğunca ısrar edince:

-   Vatanım, dedi.

Bu arada Falkenhayn Suriye’deki başarısızlıkları ve kötü idaresi yüzünden geri çağrılmış, yerine Liman von Sanders getirilmişti. 1918 Temmuzunun ilk günlerinde kendisini ziyarete gelen bir arkadaşı padişah Mehmet Raşad’ın öldüğünü, yerine Vahideddin’in hükümdar olduğunu bildirdi. (5 Temmuz 1917) Mustafa Kemal Paşa tedavisini yarım bırakarak derhal İstanbul’a döndü. (4 Ağustos 1918) yeni padişah ile birkaç defa görüştü. Vahideddin kendisini dostça karşıladı ve savaş durumu karşısında acele alınması gerekli önlem üzerine önerilerini dinledi. 16 Ağustos 1918 günü yapılan Cuma selâmlığında hükümdar kendisini 7. Ordu komutanlığına yeniden atadığını bildirdi. 22 Eylül’de de fahrî yaver yaptı. Görünüşte Mustafa Kemal Paşa’ya büyük şeref bahşedilmişti, ama o böyle düşünmüyordu. Bu atama, yine Enver Paşa’nın düzenleriyle elde edilmiş bir sürgündü. Mustafa Kemal bunu mabeyinde rast geldiği Enver Paşa’ya açıkça: << Bravo, tebrik ederim, siz kazandınız! diye dile getirdi. >>

Buna rağmen orgu karargâhının bulunduğu Nablus’a gitti. Hastaydı. Bu cephede üç ordu birliği yer almıştı: 8. Ordu (Cevat Çobanlı), 7. Ordu (Mustafa Kemal), 4. Ordu (Cemal Mersinli). Bu orduların aslında sadece adı vardı, nitekim her birinin Filistin cephesinde verdiği savaşlar yenilgiyle sonuçlandı. Türk orduları böylece Filistin ve Suriye’den ayrılırken Osmanlı devletinin müttefiki olan Bulgaristan, Selanik mütarekesini imzalayarak savaştan çekildi. (29 Eylül). Bu suretle Türkiye’nin müttefikleri ile bağlantısı kesilmiş oluyordu. Aslında çok geçmeden (4 Ekim) Almanya’da mütareke istedi.

8 Ekim’de Talat Paşa kabinesi istifa etti. Padişah, hükümeti kurmak görevini Tevfik Paşa’ya verdi. Mustafa Kemal, başyaver Naci Paşa (Eldeniz) aracılığıyla Padişaha telgraf çekerek sadarete Ahmed İzzet Paşa’yı (Furgaç) getirmesini istedi. Kendisi harbiye nazırı olmak, Fethi (Okyar), Tahsin, Rauf (Orbay), İsmail Canbolat, Azmi Beyler’in ve şeyhülislam Hayri Efendi’nin kabineye alınmasını istiyordu. Bu suretle Osmanlı devletinin müttefiklerinden ayrı olarak derhal barış yapmasını sağlamayı, elde kalan son kuvvetleri büsbütün dağılmadan Anadolu’ya çekmeyi ve gerekirse Padişahı da Anadolu’ya çağırarak ileri sürülecek ateşkes ve barış önerilerine karşı milletçe direnmeyi düşünüyordu.

Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal

Mütareke gereğince savaş hareketlerine son verilmesi ve Alman komutanların Türkiye’yi terk etmesi gerekiyordu. Bu yüzden Liman von Sanders de Yıldırım orduları grubu komutanlığını Mustafa Kemal Paşa’ya devretti. (31 Ekim 1918) Mustafa Kemal için bu mütareke bir son değil bir başlangıçtı; galip devletlerin lehine kolayca çevrilebilecek birçok hüküm taşıyordu. Onun görüşüne göre ‘’ Osmanlı devleti bu mütarekename ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmekle kalmamış, düşmanların memleketi istilası için onlara yardım da vaat etmişti. ‘’ Bu görüşünü ve mütarekenin sakıncalı bulduğu noktalarını üst üste çektiği telgraflarla sadrazama açıklıyordu. Bir taraftan da elinin altında bulunan 2. ve 7. Orduları yeterli bir ulusal savunma kuvveti haline getirmek için çalışmaya koyuldu. Birlikleri yeni baştan örgütledi, yurt içindeki önemli merkezlere dağıttı. Bu birliklere kendi mücadeleci düşüncelerini benimseyen komutanlar getirdi, elindeki silahlar, cephane ve malzemeyi güvenli yerlere gönderdi. Böylece yakın bir gelecekte uygulanması gerekecek olan bir planın hazırlıklarını yapıyordu. Ali Cenanî adlı bir Antepliyle mütarekeden evvel geçen bir konuşması onun neye hazırlandığını gösteriyordu. Ali Cenanî Mustafa Kemal Paşa’ya, Antep’in düşman tarafından yağma edildiğini, ordu Adana’ya çekilirse Antep’in büsbütün korunmasız kalacağını anlatıyordu.

Mustafa Kemal:

-   Sizin memleketinizde hiç mi erkek kalmadı, diye sordu. Kendinizi savunmanın bir çaresine bakın.

-   İyi ama nasıl, neyle?

-   Örgüt kurun, bir ulusal kuvvet toplayın. Ben size gerekli silahları veririm!

Öte yandan Mustafa Kemal’in dedikleri çıkıyor, mütareke şartlarına uymayan İngilizler Musul’a giriyor, şehrin ve şehirdeki 6. Ordunun teslimini istiyor, ardından İskenderun için aynı muameleyi uyguluyordu. Gerek Rauf Bey’in (Orbay), gerek Amiral Calthorpe’un İngiltere Harbiye nazırlığına yaptığı itirazlar sonuç vermemiş, İngiltere Musul’un Mezopotamya’da gösterildiğini bahane etmiş; İskenderun’un ise belli bir süre içinde General Allenby’ye verilmesini, aksi halde kuvvete başvurulacağını bildirmişti. İzzet Paşa kabinesi bu istekleri kabul etti. Yıldırım Orduları komutanlığı lağvolundu. (7 Kasım) Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldi. (13 Kasım)

Mondros Mütarekesi

Tevfik Paşa hükümeti kuramadı ve sadrazam, Mustafa Kemal'in istediği gibi Ahmet İzzet Paşa oldu; ama onu harbiye nazırı yapmadı. Bu cesaretli, gözüpek adamdan korkuyordu. ‘’ Barıştan sonra birlikte çalışırız. ‘’ gibi tuhaf bir beyanla Mustafa Kemal’i oyaladı. Harbiye nazırlığı ile Genelkurmay başkanlığını kendi üzerine aldı. Buna karşılık Rauf (Orbay) Bey’i Bahriye nazırı, Fethi (Okyar) Bey’i Dâhiliye nazırı yaptı. İsmet (İnönü) Bey’i de Harbiye nezareti müsteşarlığına getirdi. Her şeye rağmen bu kabine Mustafa Kemal’e yakın ve onun görüşlerini temsil eden bir kabine oluyordu.

30 Ekim 1918’de Osmanlı devleti, Rauf Bey (Orbay) başkanlığında bir heyetin otuzaltı saat tartışarak ederek kabul ettiği Mondros Mütarekesi (Mondros bırakışması - ateşkes)’i imzaladı.

Kurtuluş Savaşı

13 Kasım 1918, müttefiklerin İstanbul'a giriş günlerine rastlıyordu. İtilaf donanmasına bağlı gemilerin İstanbul'a girmesi üzerine yanındakilere: '' Geldikleri gibi giderler'' diyerek ülkenin birgün bağımsızlığa kavuşacağına olan inancını belirtti. Gerçi şehir resmen işgal edilmiyordu, siyasal ve idarî kontrol Türkler elindeydi, ama bu tamamen nazarî bir durumdu, gerçekte İstanbul işgal edilmiş demekti. Enver, Cemal, Talât Paşa’lar memleketten kaçmış, hükümet ve meclis üyeleri birbirine düşmüştü. Sultan, şeyhülislâmın, Cavit ve Fethi Bey’lerin hükümetten çekilmesini istiyordu. Sadrazam İzzet Paşa bu isteği kabul etmedi ve hükümeti ile birlikte istifa etti. Yeni hükümeti kurma önerisi Tevfik Paşa’ya yapıldı. Mustafa Kemal ve Rauf Bey, Tevfik Paşa’nın sadrazam olmaması, hükümeti yine İzzet Paşa’nın kurması için yoğun bir çalışma yaptılar, fakat başaramadılar. Mustafa Kemal İstanbul’da kaldığı bu altı aylık dönem içinde vatanın kurtuluşuna en küçük yardımı dokunabilecek olan herkesle ilişki kurdu, görüştü. Düşüncelerini daha kolay yayabilmek ve daha etkili olabilmek için Fethi Bey’in (Okyar) çıkardığı Minber gazetesine ortak oldu. Savaştan yeni çıkan komutan ve subayların morallerini yükseltmek için Sofya’da askerî ateşe iken yazdığı Zâbit ve Kumandanla Hasbihal adlı eserini yayımladı. Bu ara âyan reisi Ahmed Rıza’nın sadarete getirileceği ve Mustafa Kemal Paşa’nın da Harbiye nazırı olacağı söylentileri çıktı. Onun bu çok yönlü çalışmaları işgal kuvvetleri yetkililerini ve hükümeti kuşkulandırmaya başlamıştı. Onu herhangi bir nedenle tevkif de edemiyorlardı. Çünkü kazandığı zaferlerle ordu ve halk arasında büyük sevgi ve takdir elde etmişti. Ayrıca İttihat ve Terakki yöneticilerini hemen hiç tutmamış, politikalarının yanlışlığını hemen her fırsatta açıklamıştı. Onu tevkif etmenin halk çoğunluğu üzerinde kötü etkileri olacaktı. Şu halde Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uygun bir görevle uzaklaştırmak gerekiyordu. Bunun için de yeterli bir neden vardı. İngiliz raporlarına göre, Samsun ve dolaylarında Türkler, Rum ahaliye baskı ve zulüm yapıyorlardı. İngiliz işgal makamları Osmanlı hükümetine, bu durumun önüne geçilmezse kendilerinin işe el koyacağını bildirmişti.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #4 : 06 Nisan 2014, 19:28:22 »

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Samsun'da

Bu arada İngilizler '' Padişahın Mustafa Kemal Paşa'ya güveni vardır. '' gerekçesiyle beklenen vizeyi verdiler. Mustafa Kemal böylece, 16 Mayıs akşamı küçük ve eski bir şilep olan Bandırma ile yola çıktı. Her an İngilizler tarafından yolu kesileceğinden kuşkulanan Mustafa Kemal, bu kuşkusunda haksız değildi. İşgalciler, nihayet Mustafa Kemal'in nasıl bir amaçla Anadolu'ya geçtiğini anlamışlar ve Yüksek İşgal Komisyonunda askerî ateşe olarak çalışan Wyndham Deeds bir gece yarısı o sırada sadrazam olan Damat Ferit'i uyandırarak bu husus hakkındaki endişesini bildirmişti. Damat Ferit bu geç kalmış kuşkuya:

- Çok geç kaldınız ekselans, diye yanıtladı; '' Kuş uçtu bile '' ..

Gerçekten de Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 günü fırtınalı bir havada Samsun limanına çıktı.

Anadolu, İzmir'in işgali ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında çok az bilgiye sahipti. Bu yüzden Mustafa Kemal ilk çalışmalarını şu iki nokta üzerinde topladı: Abdülhamit II’nin kurduğu telgraf şebekesinden yararlanarak yetkisi altındaki askerî ve sivil makamlarla sıkı bir ilişki kurmak; halka protesto mitingleri yaptırarak Babıâli’ye ve müttefiklere karşı milletin cephe aldığını belirtmek. Bu arada İstanbul’dan aldığı yetkileri kullanarak iki yoldan çalışmaya başladı: Askerî alanda, Anadolu ve Trakya’da ayakta kalmış birliklerle derhal ilişkiye geçti; siyasal alanda ise, yer yer kurulmakta olan Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak grupları arasında bağlantı kurmaya başladı. Aslında İstanbul kendisini bu grupları dağıtmakla görevlendirmişti. İlhak ve işgalleri önlemek için kurulan bu dernekler ve Batı Anadolu’da Yunan işgalini durdurmak için Kuvayi Milliye adı altında toplanan silahlı halk kuvvetleri daha çok bölgesel endişelerden doğduğu ve aralarında ilişki kurulamadığı için vatanı kurtaracak ve milleti bağımsızlığa kavuşturacak bir güç kazanamıyordu. Mustafa Kemal Harbiye nezaretine mütareke şartlarına uymayan, kuvvetlerini arttıran ve Anadolu içlerine girmeye hazırlanan müttefiklerden ve özellikle İngilizlerden şikâyet telgrafları çekerek hükümeti uyarıyordu.

19 Mayıs Marşı - Gençlik Marşı

Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar,
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar!

Sesimizi yer, gök, su dinlesin;
Sert adımlarla her yer inlesin.

Bu gök, deniz nerede var,
Nerede bu dağlar taşlar;
Bu ağaçlar güzel kuşlar,
Yürüyelim arkadaşlar!

Sesimizi yer, gök, su dinlesin;
Sert adımlarla her yer inlesin.

Her geceyi güneş boğar,
Ülkemizin günü doğar,
Yol uzun da olsa ne var,
Yürüyelim arkadaşlar!
Sesimizi yer, gök, su dinlesin;
Sert adımlarla her yer inlesin.

Ünlü spor eğitimcimiz S. Sırrı Tarcan'ın (1874 - 1956) İsveç'ten getirdiği bu İsveç ormancılar şarkısı ülkemizde 1916 yılından sonra marş olarak söylenmeye başlamıştır. Marşın Türkçe söz yazarı Ali Ulvi Elöve'dir. (1881 - 1975)

Kurtuluş'un Kronolojisi

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı..................(19 Mayıs 1919)
Amasya Genelgesi.......................................(22 Haziran 1919)
Erzurum Kongresi........................................(23 Temmuz 1919)
Sivas Kongresi.............................................(4 Eylül 1919)
Büyük Millet Meclisi'nin açılışı.......................(23 Nisan 1920)
Sevr Antlaşması...........................................(10 Ağustos 1920)
Sarıkamış'ın kurtarılışı...................................(29 Eylül 1920)
Kars'ın kurtarılışı...........................................(30 Ekim 1920)
Gümrü'nün kurtarılışı.....................................(7 Kasım 1920)
Çukurova, Gaziantep………………………….(1919 – 1921 )
Kahramanmaraş, Şanlıurfa savunmaları……(1919 – 1921 )
I.İnönü Zaferi…………………………………...(6 – 10 Ocak 1921)
II.İnönü Zaferi…………………………………..(23 Mart – 1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi………………………………….(23 Ağustos – 13 Eylül 1921)
Büyük saldırı, Başkomutanlık ………………..(26 Ağustos – 9 Eylül 1922)
Meydan savaşı ve Büyük zafer
İzmir’in kurtarılışı……………………………….(9 Eylül 1922)
Mudanya Mütarekesi…………………………..(11 Ekim 1922)
Lozan Barış Antlaşması……………………….(23 Temmuz 1923)

İzmir'in İşgali

Hükümet, bir önlem olarak Mustafa Kemal Paşa'yı 9. Ordu kıtaatı müfettişliğine atadı. Ordu merkezi Erzurum’daydı. Mustafa Kemal Paşa durumu yerinde inceleyecekti. Mustafa Kemal Paşa öneriyi sevinçle kabul etti. Çünkü İstanbul’a geldiği günden beri resmî bir görevle Anadolu’ya geçmenin olanaklarını arıyordu. 9. Ordu kıtaatı müfettişliğine Sivas’ta bulunan 15. Kolordu (Kâzım Karabekir) bağlıydı. Üstelik Mustafa Kemal, görevine Genelkurmay ikinci başkanı Kâzım Paşa’nın (İnanç) yardımıyla, hükümetten çok geniş yetkiler alarak gidiyordu.

Bu yetkiye göre Mustafa Kemal müfettişlik sınırları dışındaki bütün komutanlarla ve sivil makamlarla doğrudan doğruya yazışma yapabilecek ve gereken emirleri verebilecekti. Mustafa Kemal Paşa yol hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yaptı. Hükümetin ya da müttefiklerin ona verilen yetkilerden pişman olup her an geri çağırabileceklerinden korkuyordu. İstanbul’dan ayrılmadan evvel Yıldız Sarayında Vahidettin’i ziyaret etti. Kendisinden son talimatı aldı. Padişah sözlerini: << İsterseniz memleketi kurtarabilirsiniz, diye bitirdi. >>

15 Mayıs günü Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir kuvvetle İzmir’de karaya çıktı. İstanbullular da bütün memleket gibi İzmir’in işgalinden şaşkına dönmüştü. Tarihi Sultanahmet mitingi bu şaşkınlığa eklenen nefret ve isyanın bir sonucuydu. Böylece Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun sıkılmasıyla fiilen başlamış oldu.

Ya İstiklal, Ya Ölüm

Ya İstiklal, Ya Ölüm!

Esas, Türk milletinin haysiyetli şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale (bağımsızlığa) sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin koruma ve efendiliğini kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten, bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk'ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse Ya İstiklal, Ya Ölüm!

İşte hakiki kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı. Bir an için bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Diğer kararlara boyun eğme halinde sonuç bunun aynısı değil miydi?

Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakta teselli bulur ve hiç şüphesiz esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman gözündeki mevkii farklı olur.

Kemal Paşa'ya Şiir

Yüzünü görmek istedim
Selanik'te Bir şey sormadan
Kuyumcularla kebapçılara.

Deniz kıyısına gittim.
Sesin duyuluyordu
Liman boyunca
Bütün deniz kabuklarında.

Bir vapurda
Dalgalanıyordu
Adının hayali.

Ne güzel şey
'' Türk dostuyum '' demek.

Samsun'a çıkacağız.
Yarın sabah.

Ord. Prof. Dr. Anna Masala (İtalya)

Büyük Nutuk'tan

1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara şöyleydi:

Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta ..

İtilaf Devletleri, ateş – kes anlaşmasının hükümlerine uymaya gerek duymuyorlar. Birer nedenle İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da, Adana ili Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep, İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında, Hıristiyan azınlıkların amaçlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.

Sonradan elde edilen kesin bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde oluşan Mavri Mira Derneği, illerde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Göçmen işleri komisyonu, Mavri Mira Derneği tarafından idare olunan Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşından büyük gençler de dâhil olmak üzere, her yerde kuruluyor.

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Derneği ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgüt kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Derneği rahatça ve başarıyla çalışıyor.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #5 : 06 Nisan 2014, 19:36:01 »

Amasya Genelgesi

Bu çalışmalar gerek işgal kuvvetleri yetkililerini, gerekse İstanbul hükümetini son derece tedirgin edince ve bu konuda İngiliz baskısı zamanla artınca hükümet Mustafa Kemal'in geri çağrılmasına karar verdi. Samsun'a geleli henüz bir hafta olmuştu. Mustafa Kemal'de, daha rahat çalışabilme olanaklarını arıyordu. Bu düşünceyle, karargâhını Samsun'dan 80 km. içerideki Havza'ya çekti. Yolda arabası bozulmuş, yaya gitmeye mecbur olmuşlardı. Sonradan milli mücadelenin marşı haline gelen Dağ Başını Duman Almış şarkısını Mustafa Kemal ve arkadaşları ilk kez 1.200 m. rakımlı bu dağ yollarında söylediler. Havza, Yunan çetelerinin yoğun faaliyet gösterdiği bir bölgeydi. Rum patriği buradaki Rumların Pontus devletinin kurulması için ayaklanmaya destek veriyordu. Mustafa Kemal’in Havza’da bu mukavemet çekirdeği kurması bu bakımdan zor oldu. Fakat O, ne halkın yılgınlığından ne de esnafın korkusundan dolayı ümidini kaybetmedi. Kendisi yine ön plana çıkmadan mitingler düzenletti, Müdafaai Hukuk derneğinin Havza şubesini kurdu ve Reddi İlhak, Müdafaai Hukuk dernekleriyle Anadolu ve Trakya’daki bütün komutanlara ve sivil yöneticilere ilk genelgesini 28 Mayıs’ta Havza’dan gönderdi. Öte yandan işgal altındaki İzmir Bölgesi çok daha çabuk örgütleniyordu. Osmanlı hükümetine başkaldırmış olan efeler derhal Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla işbirliğine karar verdiler. Bölgeyi Rauf Bey (Orbay) geziyordu.

Havzalılar İngilizlerin doğudaki Türklerden alıp Samsun’a sevkettikleri onbin kadar tüfeği ele geçirmişler, silahları taşıyan hayvanları satıp, parasını Müdafaai Hukuk emrine vermişlerdi. Artık Havza’dan ayrılma sırası da gelmiş bulunuyordu. Bu arada Amasyalılar Mustafa Kemal’i davet ettiler, bu daveti kabul etti. O sırada Harbiye nezaretinden derhal İstanbul’a dönmesi için bir emir geldi. Fakat artık Mustafa Kemal bu emirleri dinlemeyecekti. Havzadan büyük tezahüratla ayrıldı. Amasya, Mustafa Kemal’in çalışmalarına en uygun yerlerden biriydi. Amasya’ya Ali Fuat (Cebesoy) ve Rauf (Orbay) beylerle birlikte geldi. 21 – 22 Haziran gecesi Amasya’dan Anadolu ihtilalinin ilk bildirisi olan ünlü Amasya Genelgesi’ni yayınladı.

Amasya Genelgesi

1. Vatanın bütünlüğünü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.

2. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi âdeta yok olmuş gösteriyor.

3. Milletin bağımsızlığını kurtaracak olan yine milletin azim ve kararlılığıdır.

4. Milletin içinde bulunduğu durum ve şartlara göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle dünyaya işittirmek için her her türlü etki ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zorunludur.

5. Anadolu'nun her bakımdan en emniyetli yeri olan Sivas'ta millî bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır.

6. Bunun için illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.

7. Her olasılığa karşı, bu sorunun bir millî sır durumunda tutulması ve temsilcilerin, gerek görülen yerlerde, yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmaları gereklidir.

8. Doğu illeri adına, 10 Temmuz’da, Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.

Erzurum Kongresi

Sivas'ta millî bir kongre toplanması kararını da bu genelge ile halk geneline, İstanbul hükümetine ve işgal kuvvetlerine duyurdu. 3 Temmuz'da Mustafa Kemal Vilâyetı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye derneğinin düzenlediği kongreye katılmak üzere Erzurum'a geldi. İstanbul’da Mustafa Kemal’in dostu olan Mehmed Ali Bey Dâhiliye bakanlığından ayrılmış, yerine Ali Kemal geçmişti. Ali Kemal, İstanbul’a dönme emrini dinlemediğinden Mustafa Kemal ile bütün resmi ilişkilerin kesilmesini emretti. Bu talimattan da istediği sonucu alamayan İstanbul hükümeti 7 Temmuz’da Mustafa Kemal’i görevinden azletti. Bunu haber alır almaz 3. Ordu müfettişliğinden ve askerlikten istifa etti. Kararını, millî kurtuluş hareketinde milletle beraber herhangi bir fert gibi çalışmak istediğini ordulara ve millete duyurdu. Vilâyeti Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Derneği Erzurum şubesinin isteği ile derneğin faal heyetinin başına geçti.

Erzurum Kongre’si 23 Temmuz’da toplandı, 7 Ağustos’a kadar sürdü. 9 kişilik bir Heyeti Temsiliye seçti. Bu temsil heyetinin başında Mustafa Kemal vardı.

Kararlar

1. Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti'nin iş yapamaz duruma gelmesi durumunda, millet topyekun kendisini savunacak ve direnecektir.

3. Vatanı korumakta ve istiklali elde etmekte İstanbul Hükümeti başarılı olamadığı takdirde bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri millî kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Heyet - i Temsiliye yapacaktır.

4. Kuvayı Milliye'yi kuvvet tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak temel prensiptir.

5. Hıristiyan azınlıklara siyasal hâkimiyet ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilemez.

6. Manda ve koruma kabul olunamaz.

7. Millî Meclis’in derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışacaktır.

Heyeti Temsiliye - Temsilciler Kurulu

Erzurum ve Sivas Kongreleri Genel Kurulları'nca bu kongrelerin kararlarını uygulamak için seçilen kurulların adıdır. Erzurum Kongresi'nce 7 Ağustos 1919'da seçilen Temsilciler Kurulu, şu kişilerden oluştu:

1. Mustafa Kemal Paşa (Atatürk)
2. Hüseyin Rauf Bey (Orbay)
3. Hoca Raif Efendi (Dinç)
4. Eyüpzade İzzet Bey
5. Hacı Salihzâde Süleyman Servet Bey
6. Şeyh Hacı Salih Efendi
7. Bekir Sami Bey (Kunduh)
8. Sadullah Efendi
9. Hacı Musa Bey

Sivas Kongresi

Sivas kongresi 4 Eylül 1919'da lise binasında toplandı. Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği tüzüğünün örgütten sözeden 7. maddesi ekine dayanarak ilk Temsilciler Kurulu, Refet Bey (General Bele) yi Temsilciler Kurulu'na 10. üye olarak seçti. İlk 9 üye aynı zamanda Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği'nin kurucuları sayıldı. Sivas kongresinde tüzük değişikliği yapılarak, Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Derneği adını aldı. Sivas Kongresi'nin 11.9.1919 tarihli genel kurul toplantısında, Erzurum Temsilciler Kurulu'na ek olarak aşağıdaki kişiler de Temsilciler Kurulu'na ek olarak aşağıdaki kişiler de Temsilciler Kurulu'na seçildi. Bu 16 kişilik kurula Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Derneği Hey'eti Temsiliyesi adı verildi. Bu kurul, geçici bir hükümet yetki ve niteliğini taşıyordu. Sivas Kongresi'nce seçilen Temsilciler Kurulu üyeleri şunlardır:

1.   Kurmay Albay Kara Vasıf Bey
2.   Hüsrev Sami Bey (Kızıldoğan)
3.   Hakkı Behiç Bey (Bayiç)
4.   Ömer Mümtaz Bey (Tanbi)
5.   Mazhar Müfit Bey (Kansu)
6.   Râtipzâde Mustafa Efendi

Kongre, önce Erzurum kongresinde alınan kararları onayladı. Misakı Milli’nin metnini daha açık ve güçlü bir şekle getirdi. Devletin Amerikan mandası altına girip girmemesi konusu iki celse boyunca tartışıldı.

Kongre bütün heyecanıyla çalışırken, bir taraftan da Damat Ferit’in adamı Elazığ valisi Ali Galip, C. Noel adlı bir İngiliz binbaşıyla birlikte kürt aşiretlerini Mustafa Kemal’e karşı ayaklandırmaya çalışıyordu. Amaçları kongreyi dağıtmak, Mustafa Kemal’i tevkif etmekti. Fakat Ali Galip ve Noel bu girişimlerinde başarılı olamadılar. Kürtler dağıldı, Noel sınırdışı edildi, Ali Galip yakalandı, Mustafa Kemal tarafından sorguya çekildi. Halep’e kaçtı. Sivas kongresi bu hava içinde sona erdi. (11 Eylül 1919)

Mustafa Kemal de yine telgraf başında İstanbul’daki İçişleri Bakanı ile konuşmak istiyordu. Bakana kongre kararları bildirildi. Bu bilginin padişaha arz edilmesi istendi. Bakan bu isteği reddetti. Mustafa Kemal bunun üzerine doğrudan doğruya Padişaha telgraf çekerek durumu bildirmek istedi, fakat İstanbul telgrafhanesi Saraya yol vermemekte ısrar ediyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal bütün telgraf merkezlerine bir tamim çıkararak meşru bir hükümet işbaşına gelinceye kadar İstanbul hükümetiyle bütün resmi bağların ve haberleşmelerinin kesildiğini bildirdi. (12 Eylül 1919) Damat Ferit hükümeti bu baskıya dayanamayarak çekildi. Yerine Ali Rıza Paşa geldi. Heyeti Temsiliye yeni hükümeti şartlı olarak desteklemeye karar verdi. Bu şartlara göre hükümet Erzurum ve Sivas kongrelerinde dile gelen millet isteklerine uyarak ve Mebusan Meclisi toplanıp millet mukadderatına el koyuncaya kadar, yabancı devletlere karşı hiçbir taahhüde girişmeyecekti. Bunun üzerine hükümet, Heyeti Temsiliye ile görüşmek ve bir anlaşmaya varmak üzere Bahriye nazırı Salih Paşa’yı (Kezrak) Anadolu’ya gönderdi. Mustafa Kemal Paşa ile Salih Paşa arasındaki görüşmeler üç gün sürdü. (20 – 22 Ekim 1919) ve sonunda biri açık diğeri gizli olmak üzere Amasya Protokolleri adı altında iki protokol düzenlendi. Hükümet temsilcileri, Kanunu Esasiyeye aykırı olacağı gerekçesiyle meclisin İstanbul dışında bir yerde toplanması şartı hariç, protokolün diğer maddelerine gücü ve anlayışı çerçevesi içinde uymaya çalıştılar. Milletvekili seçimleri başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’da Erzurum milletvekilliğine seçildi. (7 Kasım 1919) Yakında açılacak olan meclisin nerede toplanması gerektiğini ve bu mecliste güdülecek olan siyaseti tespit etmek üzere Heyeti Temsiliye üyeleri Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında, komutanlar, bazı milletvekilleri ve bulunması yararlı görülen kimselerin katılmasıyla büyük bir toplantı yaptılar. Çoğunluk, Meclisi Mebusanın İstanbul’da toplanmasında ısrar ediyordu. (16 – 29 Kasım) Demek ki Mustafa Kemal’in beklediği zaman henüz gelmemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Sivas’ta iken millî hareketin daha iyi anlaşılması ve yayılması için İradei Milliye gazetesini çıkarmıştı. (13 Eylül 1919) Bu defa Ankara’da da Hâkimiyeti Milliye gazetesini kurdu. (10 Ocak 1920)

Meclisi Mebusan İstanbul’da 12 Ocak’ta açıldı. Padişah hastalığını bahane ederek toplantıya gelmemişti. Açılış konuşmasını onun yerine sadrazam Ali Rıza Paşa yaptı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a giden milletvekillerine kendisini meclis başkanlığına seçmelerine ve mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk grubu adı altında bir grup kurmalarını önermiş ve tavsiye etmişti. Fakat kendisi bizzat hazır bulunmayan bir kimseyi başkanlığa seçmenin sakıncalı olacağı düşüncesiyle onu başkanlığa seçmediler ve kurdukları gruba da Felahı Vatan grubu adını verdiler. Bu son Osmanlı Mebusan Meclisi, Heyeti Temsiliyenin yapılmasını istediği işlerden yalnız bir tanesini yapmış, 28 Ocak 1920 günü Misakı Millî esaslarını bir bildiri şeklinde kabul ve imza etmiş, 17 Şubat’ta da bunun ilanına ve bütün dünya parlamentolarına gönderilmesine karar vermişti. Olayların bundan sonra ki gelişmesi şöyle oldu: 3 Mart’ta Yunanlılar işgal alanını genişletmek ve millî kuvvetleri ezmek amacıyla ileri harekete geçtiler. Aynı gün Ali Rıza Paşa hükümeti istifa etti. Padişah sadarete kadar Damat Ferit’i getirmek istiyordu. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat ve komutanlarla sivil makamları harekete geçirerek dolaylı olarak yaptığı enerjik baskı üzerine hükümetin Bahriye Bakanı Salih Paşa (Kezrak) kurdu. (8 Mart 1919) Paris’te toplanan ve Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşması üzerinde ön çalışmalarda bulunan Müttefikler Arası Yüksek konsey (veya Onlar meclisi) İstanbul’un fiilen işgaline 13 Mart’ta karar verdi. 15 Mart’ta İstanbul’daki itilaf devletleri komutanı yüzeli Türk yönetici, komutan ve aydınını tevkif ettirdi. 16 Mart’ta İstanbul fiilen işgal edildi. İşgali Manastırlı Hamdi (Onaltımart) adında vatansever bir telgraf memurundan öğrenen Mustafa Kemal Paşa, olayı dünya parlamentolarına ve İslâm âlemine hitaben yayınladığı bildirilerle protesto etti. Millete hitaben yayınladığı bir bildiri ile de yediyüzyıllık Osmanlı Devleti’nin hayat ve hâkimiyetinin sona erdiğini belirterek milleti, medenî kabiliyetini, hayat ve bağımsızlığını ve bütün geleceğini korumaya çağırdı. 18 Mart’ta Osmanlı Mebusan Meclisi son toplantısını yaparak çalışmalarına ara verdi. Çünkü İngilizler, Meclisi de basmışlar ve bazı milletvekillerini alıp götürmüşlerdi.

Sivas Kongresi Kararları

Kararlar

1. Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.

2. Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini koruyacak ve karşı koyacaktır.

3. İstanbul Hükümeti, dış bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk zorunluluğunda kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyacak her türlü önlem ve karar alınmıştır.

4. Kuva - yı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak temel prensiptir.

5. Manda ve koruma kabul olunamaz.

6. Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması zorunludur.

7. Aynı gaye ile millî vicdandan doğan dernekler '' Anadolu ve Rumeli Müdafaa - i Hukuk Derneği '' adı altında birleştirilmiştir.

8. Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır ve teknik, sınaî ve ekonomik durumumuzu ve gereksinimimizi takdir eder.

9. Mukaddes maksadı ve genel örgütü idare için kongre tarafından bir Heyet – i Temsiliye seçilmiştir.

Büyük Nutuk'tan - Misak - ı Milli

Misak - ı Milli'nin Hazırlanması

Efendiler, milletin emel ve gayelerinin, kısa bir programa esas olacak şekilde toplu bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak – ı Milli (Ulusal Ant) adı verilen bu programın ilk taslakları da, bir fikir vermek amacıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi’nde bu esaslar, gerçekten toplu bir şekilde yazılmış ve tespit edilmiştir. Efendiler, her görüştüğümüz kimse ve yahut kimseler, bizimle, aynı düşünce ve kanaat birliğine vararak ayrılmışlardı. Fakat İstanbul Meclisi’nde, ‘’ Müdafaa – i Hukuk Derneği Grubu ‘’ diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin? Evet, Niçin? Buna, bugün yanıt isterim!

Çünkü efendiler, bu grubu kurmayı vicdan borcu, millet borcu bilmek durumunda ve kabiliyetinde bulunan efendiler imansız idiler .. korkak idiler .. Cahil idiler.

İmansız idiler; çünkü Millî davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan Millî örgütün gücüne inanmıyorlardı.

Korkak idiler; çünkü Millî örgüte mensup olmayı tehlikeli görüyorlardı.

Cahil idiler; çünkü kurtuluşun tek dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişah’a dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelere varılabileceği gafletini gösteriyorlardı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #6 : 06 Nisan 2014, 19:59:02 »

Büyük Millet Meclisi'nin Açılışı

Mustafa Kemal Paşa'nın meclisin İstanbul’da toplanamayacağı, toplansa bile çalışmalarına devam edemeyeceği hakkındaki görüşü böylece gerçekleşmişti. Bunun üzerine 19 Mart 1920 günü yayımladığı bir bildiriyle Ankara’da olağanüstü yetkilere ve milletin gerçek iradesine sahip yeni bir meclis toplanacağını, bu meclisin milletin yeniden seçeceği temsilcileri ile İstanbul meclisi üyelerinin Anadolu’ya geçebilenlerinden kurulacağını bildirdi. Ankara’da toplanacak meclise gönderilmek üzere Anadolu’da ve Trakya’da her il ve bağımsız sancaktan çıkacak beş milletvekili için seçim yapılırken, 5 Nisan’da tekrar sadarete gelen Damat Ferit de Anadolu’da başlayan Millî Hareketi Padişaha karşı isyan ve bu hareketin başında bulunanları eşkıya diye niteleyen bildiriler yayınlıyordu. Ayrıca şeyhülislam Abdullah Beyefendi yayınladığı fetvada Millî Mücadele hareketinin başındakileri kâfir ilan ediyor ve öldürülmelerinin din bakımından caiz ve sevap olduğu hükmünü veriyordu. Damat Ferit bu fetvadan yararlanarak Anadolu’nun bir kısım saf ve cahil halkını millî kuvvetlere karşı ayaklandırıyor, Kuvayi İnzibatiye ya da Hilafet ordusu adı altında İngilizlerin yardımıyla kurduğu kuvvetleri Anadolu’ya göndermeye yelteniyordu. Bu arada Büyük Millet Meclisi’nin hazırlıkları tamamlandı. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden seçilen milletvekilleri ile Mebusan Meclisinin Anadolu’ya geçen bazı üyelerinin katıldığı Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü en yaşlı üye Sinop milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında ilk toplantısını yaptı.

Ertesi günü Mustafa Kemal Paşa Meclis başkanlığına seçildi ve yaptığı uzun konuşmada Mondros mütarekesinden o güne kadar geçen olayları anlattıktan sonra bir hükümet kurulmasının zorunlu olduğunu söyledi, bu konuda bir önerge verdi. Meclis 25 Nisan’da Hükümet görevlerini yerine getirmek üzere 5 kişilik bir Muvakkat icra encümeni seçti. Bu heyetin tabiî başkanı, T. B. M. M. başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa idi. Meclis daha sonra icra vekilleri heyetinin seçimi hakkındaki yasayı kabul ederek buna göre 3 Mayıs 1920 günü 11 kişilik ilk İcra Vekilleri heyetini seçti. Mustafa Kemal Paşa, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye yasası ile İcra Vekilleri Heyeti başkanlığı kuruluncaya kadar bu heyetin de başkanlığını yaptı. İcra Vekilleri Heyeti ilk toplantısını 5 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında yaparak iç ve dış siyasette takip edilecek yolları, yöntemleri tespit etti. Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da olağanüstü yetkileri bulunan bir meclisin toplanması için çağrıda bulunurken, bunun bir Meclisi Müessisan (Kurucu Meclis) olmasını ve bu deyimi açıkça kullanmayı istiyordu. Gerçekte ise T.B.M.M. çıkardığı yasalar ve aldığı kararlarla bir Kurucu meclis niteliğini almıştı. 29 Nisan 1920 günü kabul edilen Hıyaneti Vataniye yasası ile T.B.M.M.’nin niteliğine isyan niteliğinde olarak sözle, yazı ile ya da eylemli şekilde muhalefet ve fesat yapanların vatan haini sayılacağı belirtildi. Meclis, bu gibi kimseleri yargılamak ve hakkında gerekli cezaları vermek üzere kendi üyelerinden meydana gelen İstiklal Mahkemeleri kurulmasına karar verdi. Bu suretle T.B.M.M., yasama ve yürütme yetkileri yanında yargı yetkisi de bulunan bir ihtilal meclisi karakterini alıyordu. Mustafa Kemal Paşa 24 Nisan 1920 günü meclis başkanlığına verdiği ve o günden başlayarak takip edilmesi gereken yolu gösteren önergesi ile 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilâtı Esasiye yasasına (Anayasa) esas olan önerisini Halkçılık programı altında bir gece içinde bastırarak üyelere dağıtmıştı. (13 Eylül 1920) Öneride saltanat ve hilafet makamından söz edilmemesi meclisin muhafazakâr üyelerinin tepkisi ile karşılaştığı gibi her iki belgenin adeta bir parti programı gibi Halkçılık programı adı altında yayımlanması Mustafa Kemal Paşa’nın dış düşmanlara karşı kazanılacak bir zafer ile yetinmeyerek memlekette köklü bir takım reformlar yapmak istediği anlamına alınarak buna karşı mecliste Tesanüt grubu, İstiklâl grubu, Müdafaai Hukuk zümresi, Halk zümresi, Islahat grubu adlarını taşıyan muhalefet gruplarının doğmasına yol açmıştı. Sayıları çok fakat üyeleri az olan bu gruplar, meclis çalışmalarının uzamasına yol açıyor, doğru ve sağlam kararlar alınmasını geciktiriyordu. Bu grupların meclis dışında dayandıkları örgütleri de yoktu. Buna karşılık çoğunluğunun üyesi bulunduğu ve sanki bir iktidar partisi durumunda olan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk derneğinin de meclis içinde grubu yoktu. Mustafa Kemal Paşa bu çelişik durumu ortadan kaldırmak, meclis çabukluğu ve kararlarda birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu’nu kurdu. (10 Mayıs 1921) ve bu grubun başkanlığına seçildi. Bu grubun kurulmasından sonra Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif olanlar da birleştiler ve kendilerini de Anadolu ve Rumeli Müdafaai derneğinin üyesi olduklarını, fakat bu dernek üyelerinin kurdukları ilk gruba (Birinci grup) girmemiş ya da alınmamış olduklarını söyleyerek kurdukları gruba İkinci grup adını verdiler. Kurtuluş savaşı süresince görev yapan bu Birinci Meclis, üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları yüzünden zaman zaman çok sert tartışmalara sahne olmakla beraber vatanın kurtuluşu söz konusu olduğu zaman temiz vatansever hislerden, birlik ve beraberlikten hiçbir zaman ayrılmamış, nihayet zaferden sonra 16 Nisan 1923 günü son birleşimini yaparak tarihin şeref sayfalarına geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa meclis çalışmalarında büyük ikna kabiliyeti olan bir hatip ve her türlü parlamento taktiklerini sonuç alıcı şekilde kullanılmasını iyi bilen bir parlamento adamı olarak sivrilmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #7 : 06 Nisan 2014, 19:59:57 »

İstiklal Marşı

İstiklal Marşı hakkında ..

Mehmet Akif İstiklâl marşını Şubat 1921'de yazdı. Eser 1 Mart 1921 günü Büyük Millet Meclisinde, o zamanın Milli Eğitim Bakanı olan Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu ve meclisçe heyecanla karşılandı. Büyük Millet Meclisi bu marşı, 12 Mart 1921 günkü toplantısında resmen kabul etti. O gün eserin değeri hakkında yapılan kısa bir toplantıdan sonra ‘’ Milletin ruhunu dile getiren ve Meclisin onayı ile resmi bir nitelik kazanan İstiklal Marşı’nın ayakta dinlenmek üzere Milli Eğitim Bakanı tarafından bir defa daha Meclis Kürsüsünden okunması ‘’ önerildi ve öneri kabul edildi. Büyük Millet Meclisinin bütün üyeleri ayağa kalktı. Coşkulu bir heyecanla marşı dinlediler. Böylece marşın kabul töreni 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’de sona erdi.

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal,
Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım;
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler hakkın;
Kimbilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamdan, ilahi, boşanır kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden nâşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy

TBMM’nce kabulü: 12 Mart 1921

Beste: Osman Zeki Üngör

Milli Marş oluşu: 1930
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #8 : 06 Nisan 2014, 20:03:01 »

Meclis Başkanı Seçilmesi

Meclis Başkanı seçilmesiyle ilgili olarak ..

Muhterem Efendiler, açık ve gizli oturumlarda, bir iki gün devam eden konuşma ve açıklamalardan ve işaret ettiğim prensipleri içeren öneriyi yaptıktan sonra, Yüce Meclis beni başkanlığa seçmekle hakkımdaki genel güvenini gösterdi. Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:

Hatırlarsınız ki, meydana gelmeye başlayan ulusal birliği, milletin galeyanı ve uyanması sonucuna bağlamaktan çok, özel girişim eseri sayıyorlardı. Bu arada benim girişimden alıkonmamı önemli görüyorlardı .. Beni millete, hükümete reddettirmekten ve lanetlemekten yarar umuyorlardı. Yapılan propagandada, '' Ben reddedildiğim, lanetlendiğim takdirde, millet ve devlet aleyhinde hiçbir harekette bulunulmayacak .. Bütün kötülüğe sebep olan benim şahsımdır. Bir adam için, bir milletin birçok tehlikeleri göze alması, akla sığmaz '' şeklindeydi. Hükümet ve düşmanlar, benim şahsımı, millete karşı bir silah gibi kullanıyordu.

Bu bakımdan, 24 Nisan 1920 günü, gizli bir oturumda, Meclis'e bu noktayı açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak gözönüne alınmasını ve yalnız millet ve memleketin selameti düşünülerek oy ve kararlarının isabetle verilmesini rica ettim.

Sarıkamış, Kars, Gümrü'nün Ele Geçirilmesi

T.B.M.M. orduları doğuda, güneyde ve batıda olmak üzere üç cephede çarpışmak zorunda kalmış ayrıca Pontus Rum çetelerine karşı dolgun mevcutlu bir merkez ordusu bulundurulması da zorunlu olmuştur. Çarlık Rusya’sının Bolşevik ihtilâlı ile sarsıldığı ve bir dağılma dönemine girdiği günlerde Kafkasya’nın Ermenistan diye bilinen bölgesi ile 1877 Osmanlı Rus savaşı sonunda Rusya’ya kalan Kars ve dolaylarında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulmuştu. Müfrit milliyetçi Taşnak partisinin yönetimindeki Ermeniler, o bölgedeki Türkleri kitle halinde öldürüyorlar, aynı zamanda İngilizlerle açıkça işbirliği yaparak bağımsızlığı için savaşan Türkiye ile onun gibi emperyalist âleme karşı savaşan ve bu yönden ortak çıkarları bulunan S.S.C.B.’nin bağlantısını kesmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa Erzurum’daki 15. Kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı 9 Haziran 1920’de doğu cephesi komutanlığına gönderdi ve doğu illerinde seferberlik ilân ederek kuvvetli bir ordu meydana getirildi. Nihayet 28 Eylül 1920’de saldırıya geçen Kazım Karabekir Paşa kuvvetleri Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü işgal etti. Ermenistan’ın isteği üzerine 18 Kasım’da ateşkes antlaşması, 3 Aralık 1920’de de, T.B.M.M. hükümetinin taraf olduğu ilk milletlerarası antlaşma olan, Gümrü barış antlaşması imzalandı. Bu suretle ermeni sorunu kaldırılmış, doğu cephesinden elde edilen kuvvetlerin ermeni sorunu kaldırılmış, doğu cephesinden elde edilen kuvvetlerin de batı cephesine aktarılması gerçekleşme şansı bulmuş oluyordu.

Güney’de Mersin’den Urfa’ya kadar uzanan bölgede ise Fransız işgal kuvvetlerine karşı girişler savaşlar Mustafa Kemal Paşa’nın direktifi altında ve ordunun subay ve silah yardımıyla daha çok milis kuvvetleri eliyle yürütülüyordu. Bu savaşlar, Türk milletinin bağımsızlığı uğrunda katlanamayacağı özveri olmadığını bütün dünyaya bir defa daha ispat etmiştir. Fransızların ‘’ Türk Verdun ‘’ ü dedikleri Antep’in kahramanca savunması üzerine bu kentte T.B.M.M. kararı ile Gazi ünvanı verilmiştir. (8 Şubat 1921) Fransızlar, Türklerin yenmenin mümkün olmadığını anlamışlardı. Yalnız müttefiklerden koparak ayrı bir barış antlaşması da yapamıyorlardı. Ancak Sakarya savaşından sonradır ki Türklerle savaşmanın sonuç vermeyeceğini görerek Ankara İtilafnamesi’ni imzaladılar. (20 Ekim 1921) T.B.M.M. hükümeti adına Dışişleri bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Fransa adına eski bakanlardan Franklin Bouillon tarafından imzalanan bu anlaşma ile Fransa, İskenderun sancağı (bugünkü Hatay) hariç, Güney Anadolu’daki bütün kuvvetlerini geri çekiyor, İskenderun sancağındaki Türk halkı için de özel haklar tanıyordu. Bu antlaşmanın asıl önemi, T.B.M.M. hükümetinin ve Türklerin Misakı Millî’de ifadesini bulan bağımsızlık davalarının ilk defa bir batılı devlet tarafından tanınmış olmasıdır.

Sevr Antlaşması

Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat yönettiği savaşlar ise batıda Yunanlılarla olmuştur. 15 Mayıs 1919’da itilaf devletleri donanmalarının korumasında İzmir’e çıkan Yunanlılar, millî kuvvetlerin karşı koymasına rağmen, işgal bölgesini hayli genişlettikten sonra İngiliz generali Milne’in adına bağlanarak Milne Hattı denilen hat üzerinde durmuşlardı. 22 Haziran 1920’de Türk ordusunun kurulmasına fırsat vermemek ve Osmanlı hükümetini tebliğ edilen barış antlaşması projesini kabule zorlamak çift amacıyla, kuzeyde Akhisar – Soma, doğuda Salihli ve güneyde Aydın – Nazilli doğrultusunda üç yönden ileri harekete geçtiler. Büyük Millet Meclisi, dağınık millî kuvvetleri bir komuta altında toplayarak Yunan ilerleyişini durdurmak üzere, Ankara’daki 20. kolordu komutanı Ali Fuat Paşa’yı (Cebesoy) batı cephesi komutanlığına getirdi. Yunan ileri hareketi özellikle kuzey yönünde başarılı olmuştu: 30 Haziran’da Balıkesir’i 8 Temmuz’da Bursa’yı işgal etmişlerdi. 20 – 27 Temmuz arasında ve bir hafta gibi kısa bir süre içinde, Edirne dâhil, bütün Batı ve Doğu Trakya’yı işgali başarmışlar, 1. Kolordu komutanı Cafer Tayyar Paşa’yı (Eğilmez) esir etmişlerdi. Trakya’daki bir kısım Türk birlikleri ise Yunanlılara esir olmaktansa silahlarını bırakarak Bulgaristan’a iltica etmeyi tercih etmişlerdi. Kısa zamanda gelişen bu işgaller, Mecliste sert eleştirilere yol açtı. Milletvekilleri, Bursa’nın Osmanlı devletinin ilk başkenti olması ve devletin kurucusu Osman’ın orada gömülü bulunması sebebiyle konuyu biraz da duygusal açıdan ele alarak sert eleştiriler yaptılar ve sorumluların adalete teslimini istediler. Bursa düşman işgalinden kurtulana kadar Büyük Millet Meclisi başkanlık kürsüsünün siyah bir örtü ile örtülmesine de karar verildi. Mustafa Kemal Paşa, bazı bölge ve kentlerin ve oralardaki halkın düşman eline geçmiş olmasının çok üzücü olduğunu, ancak bunun bir askerî yenilgiden ileri gelmediğini, ordumuzun henüz kuruluş durumunda olduğunu, kendisinin son ve kesin zafere inancının hiç sarsılmadığını söyleyerek milletvekillerini yatıştırdı. Fakat Yunan ileri harekâtı, İstanbul hükümeti üzerinde etkisini gösterdi. Vahideddin’in başkanlığında toplanan bir Şurayı Saltanat, topçu feriki (korgeneral) Ali Rıza Paşa (1854 – 1921) hariç, diğer bütün üyelerinin katılmasıyla önerilen barış antlaşması projesinin kabulüne karar verdi. (22 Temmuz 1920) Osmanlı murahhasları (Damat Ferit, Hâdi Paşa, Reşat Halis, Rıza Tevfik) barış antlaşmasını (Sevr Antlaşması) 10 Ağustos 1920’de imzaladılar.

Büyük Millet Meclisi, Osmanlı devletine son veren ve Türk milletinin ölüm fermanı demek olan bu antlaşmayı imza edenleri vatan haini ilan etti. (19 Ağustos)

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #9 : 06 Nisan 2014, 20:06:31 »

Sevr Antlaşması

Ahmet Tevfik Paşa (Okday) başkanlığındaki Osmanlı hükümeti delegeleri barış için Paris'e gittiler. İtilaf devletlerinin barış şartları kabul edilemeyecek kadar ağırdı. Ayrıca, itilaf devletleri arasında anlaşmazlık çıktığı Ahmet Tevfik Paşa tarafından sezildi. Bu nedenlerle barış şartlarını kabul etmedi. Sultan Vahideddin’in başkanlığında toplanan Saltanat Şûrası’nda topçu ferik Rıza Paşa dışında bütün üyelerce bu şartlar kabul edildi. 150 kişilik kara listede yer alan Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Hadi Paşa başkanlığındaki delegeler kurulu, 10. 8. 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma hiçbir zaman uygulanmayan proje halinde kaldı. Özet olarak, başlıca hükümleri şöyleydi:

1.   Batı Anadolu, Yunanistan’ın egemenliğine bırakılıyordu.

2.   Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Suriye’ye, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı ise Ermenistan’a veriliyordu.

3.   Boğazlar bölgesi itilaf devletlerinin egemenliği altında kalıyordu.

4.   Arabistan ve Irak, İngilizlere geçiyordu.

5.   I. Dünya Savaşı içinde kaldırılan Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe konuyordu.

6.   Ordu mevcudu çok azaltılıyordu.

7.   İstanbul şartlı olarak  - daima tehdit altında – Osmanlı Devleti’nde kalıyordu.

8.   Türk uyruğundan çıkıp yabancı uyruğa geçmek mümkün olacaktı. Kapitülasyonların varlığı nedeniyle azınlıkların bu yola başvurmaları amacı güdülüyordu.

9.   İşgal giderleri Osmanlı Devleti’nin sırtına yükleniyordu.

10.   İtilaf devletleri aralarında yaptıkları özel antlaşmalarla, Anadolu’yu ekonomik nüfuz bölgelerine ayırmak istiyorlardı.

Yürürlüğe konulamadığı için proje halinde kalan Sevr Antlaşması, Türk Devleti’nin ölüm fermanından başka bir şey değildi.

Birinci İnönü savaşı

Bu antlaşmayı Türk milletine ancak zorla kabul ettirebileceklerini anlayan İtilaf devletleri, Yunan kuvvetlerini tekrar saldırıya geçirdiler. Batı cephesindeki Türk ordusunun hemen bütünüyle Kütahya – Gediz bölgesinde asi Ethem’in kuvvetleri yok etmekle meşgul olmasından yararlanan Yunanlılar, 6 Ocak 1921’de Uşak üzerinden Afyon – Eskişehir yönünde, Bursa üzerinden de İnönü yönünde ilerlemeye başladılar. Batı cephesi komutanlığına getirilen Albay İsmet (İnönü), Yunan kuvvetlerinin büyük kısmını İnönü mevzilerinde karşıladı. (Birinci İnönü Savaşı) Üç gün süren (9 – 11 Ocak) çetin savaşlar sonunda Yunan kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. İtilaf devletleri bu Yunan yenilgisi üzerine Sevr antlaşmasını Ankara hükümetine bir defa daha uzlaşma yoluyla kabul ettirmeyi denemek istediler. İngiliz başbakanı Lloyd George, Osmanlı delegeleri ile birlikte Ankara hükümetinin temsilcilerini de Londra’ya çağırdı. Ankara hükümeti Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in temsil ettiği Londra konferansı onüç gün sürdü (27 Şubat – 12 Mart 1921) fakat İngilizler umduklarını elde edemediler.


MUSTAFA KEMAL

Mustafa Kemal’i gördüm
düşümde

Daha, diyordu.
Uğruna şehit olasım geldi
hemen,

Sabaha, diyordu.

Al bir kalpak giymişti, al,
Al bir ata binmişti, al,
Zafer ırak mı dedim,
Aha, diyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

İkinci İnönü Savaşı

Diplomasi yollarıyla başarı elde edemeyince yine silaha başvurdular: Yunan kuvvetlerini 23 Mart'ta tekrar saldırıya geçirdiler. İnönü mevzilerinde 2. defa yapılan İkinci İnönü Savaşı yine Yunanlıların yenilgisi ile sonuçlandı. (1 Nisan 1921) Bu arada Ankara hükümeti S.S.C.B. ile T.B.M.M.’nin açıldığı günden beri sürdürdüğü dostça ilişkilerin bir sonucu olan Moskova Antlaşması’nı imzalamış ve diplomatik alanda daha güçlü bir duruma gelmişti. (16 Mart 1921) Buna karşılık büyük ümitlerle Anadolu’ya çıkan Yunan kuvvetlerinin henüz kuruluş durumundaki Türk ordusu karşısında başarı gösterememesi Yunanistan’da hoşnutsuzluğa ve siyasal buhrana yol açmıştı. Anadolu’daki Yunan kuvvetleri başkomutanı General Papulas da hükümetine verdiği raporda henüz kuruluş durumunda olan Türk ordusu kuvvetlenmeden saldırmak gerektiğini söylüyor, bunun için büyük destek birlikleri istiyordu. Nihayet 10 Temmuz 1921’de yeniden büyük bir saldırıya geçtiler. Bu defa İnönü mevzilerinde zayıf birlikler bırakmışlar, onbir tümenle Türk cephesini sol kanadından çevirmek taktiğine başvurmuşlardı. Yunanlıların üstün kuvvetlerle yaptığı bu çevirme hareketi karşısında Türk Batı cephesi komutanlığı savunma ve oyalama savaşları vererek cephe hattını geri çekme kararı almıştı. 18 Temmuzda batı cephesi karargâhına gelen Mustafa Kemal Paşa, batı cephesi komutanına ordusunu önce Eskişehir kuzey ve güneyinde toplaması, sonra düşmanla araya büyük bir mesafe koyarak Sakarya doğusuna kadar çekilmesi emrini verdi. Bu suretle Sakarya hattına kadar bütün Batı Anadolu Yunan işgali altına girmiş olacaktı. Bunun, yurtta ve mecliste büyük hoşnutsuzluk yaratacağı şüphesizdi. Fakat Mustafa Kemal Paşa, ‘’ askerliğin gereğini tereddütsüz yapmak ‘’ kararında idi.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.102 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.