ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 12 Aralık 2019, 16:50:49


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ  (Okunma Sayısı 8010 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 28 Şubat 2010, 12:46:06 »

ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ I

Devlet ;Toplum ve düşünce hayatını çağdaşlaştırmağa hukuku, Eğitimi akılcı
temellere oturtmaya kararlı olan Atatürk, uygarlık yarışında geri kalmamak için bunun
kaçınılmaz olduğu düşüncesinde idi.
1924’te büyük zaferlerin 2. yıldönümünde Dumlupınar’da yaptığı tarihi değerdeki özlü
konuşmasında şöyle diyordu;
“Milletimizin amacı milletimizin ideali……tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır…
Dünyada her milletin varlığı hür ve bağımsız yaşama hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni
eserlerle orantılıdır.. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak yaşamak için şarttır.. Bu
Yol üzerinde duranlar veya bu yol üzerinde, ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliğinde ve
gafletinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar.
Medeniyet yolunda başarı, yenilikleri kavrayıp uygulamağa, yenileşmeye bağlıdır.
Toplum yaşayışında, bilim ve teknoloji alanında başarılı olmak için tek ilerleme ve gelişme
yolu budur. Hayata hakim olan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi
zorunludur. Medeniyetin yeni buluşları, teknolojinin harikaları dünyayı değişmeden
değişmeye sürükleyip durduğu bir dönemde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe
sağlanmakla varlığımızı korumak mümkün değildir.”
Atatürk’ümüzün akılcı ve bilimci dünya görüşünün değerini daha iyi anlamak için
Osmanlı devletinin bu konudaki görüşlerine bakmakta fayda vardır.
Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Medrese ilim ve Modern düşünce” başlıklı makalesinde,
Tıp ve hendere(Hesap) Kanuni devrine kadar okutulmuş, ondan sonra Osmanlı medreseleri,
Tefsir, Fıkıh, kelam hadis dersleri okutan birer ilahiyat mektebi haline gelmiştir. XVII. Y.
Yılda medrese alimleri arasında tartışılan konular genellikle ne insanı dinden çıkarır, ne
çıkarmaz konusuydu, örneğin “ Bir ipliği sinek pisliğine batırıp, toprağa gömerseniz nâne
biter”
Immanuel Kant, Dünya düşünce tarihinde devrim yapan <<Saf aklın eleştirisi>> adlı
eserini yayınladığı sıralarda, (1781) Bundan birkaç yıl önce 1773’te OSM Devrinde şöyle bir
olay geçti; o yıl Baron’de Toodd’un girişimleriyle Hasköy’de, ilerde kurulacak
Mühendishaneye temel olması için bir” Hendesehane”açıldı bu hendesehane’nin açılmasına
itiraz eden bazı hendeseciler çıktı Bunun Üzerine Baron de Tood, bunları sınava çekti,
bilgilerini anlamak istedi Soru, bugünkü ölçülerimiz içinde dehşet vericidir.”Bir üçgenin iç
açılarının toplamı kaç derecedir? Kimse cevap veremedi sonunda içlerinden biri “üçgene göre
değişir” dedi (İH uzun çarşılı, osm tar. IV. Say 480
Evrenin en büyük gerçeklerinden biri olan çekim kanunu XVII. Y. Yıl sonlarında
Newton tarafından bulunup açıklanıyor; bilimin gelişme hızı akılları durduracak ölçülere
çıkıyordu. Aynı sıralarda leipniz, diferansiyel matematiğin ilkelerini dünyaya ilan ediyordu.
Aynu yıllarda, 1716’da Avusturyalılarla yaptığımız petervaradün savaşı, vezir-i azam Damat
Ali Paşanın müneccimlere danışması sonucu yitiriliyor ve yıldız hesaplarını doğru yapmadığı,
bu nedenle savaşın kaybedildiği iddiası ile bu molla cezalandırılıyordu. (İ:H: uzunçarşılı, osm.
Tar, IV, Ankara 1956)
Osmanlı bilimsel düşünceye o kadar yabancı kalmışlardı ki aynı savaşta şehit düşen
Ali Paşa’nın malları müsadere edilirken kitaplarından felsefe, eski çağ tarihi ve Astronomiye
ait olanların genel kitaplara konulması, Şeyhülislam Efendinin fetvası ile yasaklanıyordu.
Demek ki, yıldızlara inanarak savaş yöneten Ali Paşa, devletin en saygın ve en bilgili
adamı sayılan devrin Şeyhülislamından daha ileri düşünceli imiş, Teleskop ve dürbün 1608’de
Avrupada kullanılmaya başlamıştır. Medreseli iki türk astronomunun 1672 yılında,
teleskopdan habersiz olduğu saptanmıştır. Bütün bunlar Osmanlıların XVI yy. batıdan
başlayan “Akıl çağının” içine giremediklerini, bu çağın nimetlerinden yararlanamadıklarını
göstermektedir.
Akıl çağı, büyük Matematikçi ve filozof Descartes’in XVII. yy. başlarında yaydığı
“Akılcılığın” Rasyonalizmin egemen olduğu dönemlerdir. Ama Rasyonalizm felsefi görüş
bakımından aykırı olan deneycilik de aslında akıl çağının içindedir. Rasyonalizm, bilgiyi
edinmek için ilk ve önemli işlevin akla düştüğünü söylerken deneyciler, bilgimizi ancak
deneyle kazanabileceğimizi ileri sürerler. Bize kalırsa aslında deneycilerde; eninde sonunda
akla dayanırlar, deneyle kazanılan bilgilerin gerçek anlamda eleştirilmesi, sistemleştirilmesi,
gene akılla olacaktır.
İşte XVI. Y. Yıl sonlarında batıda yayılan akılcılık, deneyicilik ile birlikte akıl çağını
aşmıştır.Antik felsefeyi dirilterek akıl ile inancı bağdaştırmaya çalışanlar, ilk önce İslam
bilginleridir, İslam bilginleri, yunan filozoflarından platon’u Aristo’yu tanıdılar. Doğa
bilimleri alanındaki belli başlı eserleri tanıdılar.
İslam dünyasında böylece bir uyanış oldu ve XI. Y. Yılda bu gelişme doruğa
ulaşmışken, Aynı y. Yılda GAZALİ (1058-1111) nin başlattığı mistik akım, İslam akımına
egemen oldu. Bu yeni akım,,”AKILA GÜVENİLMEMESİNİ, GERÇEKLERİN ANCAK
İNANÇ İLE KAVRANABİLECEĞİNİ” belirtiyordu. Doğu İslam alemi bu akıma tutsak oldu.
Oysa ortaçağ sonlarında Akılcılıki yalnız pozitif bilimlerde değil, her alanda yerleşti.
Rönesans ve reforumun getirdiği ortam içinde düşünce özgürleşti; aklın ışığı ile bağımsızlaştı.
İleride bu devlet ve siyaset felsefesine de yansıyarak aklın ürünü olan DEMOKRASİ’de XIX
yy tarihteki yerini almıştır.
Osm. Devleti, XVII. y yıla kadar nispeten bazı gelişmeleri izlemiş ancak XVII. y.
Yıldan sonra devletin gidecek tutulaşması sonucunda her şey dinin içinde aranmıştır. (Tıp,
Fizik, Matematik bile dinin içindedir.) XIX y. Yılda din kadar önemli başka bir konu daha
vardır ki, o hiç ihmal edilmez.. Bu da “İlm-i nücum” yani astroloji, saray başta olmak üzere ,
müneccimsiz hiçbir iş görülmez duruma gelinmiştir., ilk zamanlarda böyle sofsatalara aldırış
etmeyen gerçekçi padişah ve devlet adamları gitmiş, her işini yıldız falıyla saptanan “eşref
saate” bırakanlar gelmiştir. Müneccimbaşı sarayda seçkin bir yere sahip görevlidir.
1757-1774 tarihleri arasında 1uyanık düşünceli ve reform yanlısı padişah III. Mustafa,
batıdaki gelişmeyi takdir edip, osm. Devrinde de düzeltim yapmak ister ama ona göre
Avrupalıların ileri gitmesinin baş nedeni çok iyi müneccimlere sahip olmasıdır. XVI yy.
Dünya haritasını çizen bir piri reis çıkmışken, daha sonraki yıllarda (XIX. yy) coğrafya
derslerinde harita göstermek, çizmek şeriata aykırıdır diye fetva ile yasaklanmıştır.
Bunun acısı 1770!de bir Rus donanmasının Baltık Denizinden Akdeniz’e açılmasını,
başta padişah kaptan-ı Derya ve herkes Rus donanmasının ancak Venedik’teki kanallar
yoluyla Akdeniz’e açılabileceği gibi dar görüşlü değerlendirmişlerdir.
XVII. y. Yıl sonlarında sonlarında hendesehane ve Mühendishaneler açılır. Ancak
amaç, akıl çağını kavramak değil, iyi ve güçlü ordulara kavuşmak, eski güçlü günlere dönmek
özlemi vardı II. Mahmut döneminde, batı biliminde geçiş isteği anttı, Eğitim etkinliği
genişletildi. Ama skolostik kafa batı biliminde direniyordu. Tıbbiyr açıldı, ama zamanın
şeyhülislam anatomi derslerinde, Müslüman cesetlerden yararlanmaya izin vermemiştir. Fakat
sultan cesurca bir kararla şeyhülislamın yasağını kaldırdı. Bu davranış, II. Mahmut’un “Gavur
padişah” olarak karalanmasına yetmişti.
Tanzimattan sonra da önemli yenilik ve değişikliklere rağmen akılcılık ve bilim devlet
ve toplum hayatına girmiştir. Devlet ve toplum hayatına bir bütün olarak girmesi ancak
Atatürk ile gerçekleştirilmiştir. XIX. y. Yılın ikinci yarısında 1862’de o günün bilginlerinden
Mustafa Behçet Efendi ve kardeşinin yazdıkları Mezar Esrar (Bin sır) adlı bilim kitabında;
bilimin dışında her şey vardı. Bu sözde bilim kitabında; çiçek hastalığından korunmak için,
çocuklara merkep sütü içirilmesi tavsiye ediliyor. (Halbıki çiçek aşısı, Türkiye’de halk
tarafından basit yöntemlerle uygulanıyordu. Bu aşıya batıya tanıtan İngiltere’nin Türkiyedeki
Sefirlerinden birinin eşi olan lady Montagu’nun mektuplarıydı.
61. sır ise şuydu? “suçlu bir kimseye bıldırcın dili yedirilirse, sorguda bütün suçlarını
itiraf eder.” Aynı kitabın 327’nci sırrı ise şöyle idi; Karnabahar tohumu dört sene sonra dikilse
bu tohumdan şalgam ve şalgam tohumu dört sene sonra dikilse karnebahar çıkar.”
Akılcı yaklaşımdan uzak bu softa zihniyet matbaayı Türkiye’ye 277 yıl sonra 1727 de
getirilmesine fetva verilmiştir. 1580 yılında TAKİYÜDDİN adlı bir astronomi bilginine
İstanbul’da bir rasathane kurduruluyor.dar görüşlü Şeyhülislam Ahmet Şemseddin efendi ;
bir fetva veriyor.”Göklerin sırrını öğrenmeye kalkışmanın küstahlık olduğunu ve rasathane
kuran devletlerin yok olacaklarının” söylemesi üzerine rasathane bir gecede yerle bir
edilmiştir.
Atatürk çok takdir ettiği fatih’in bile Skolastik düşünceye yenik düştüğünü 5 kasım
1925’te Ankara Hukuk Fakültesi’ni açılırken yaptığı konuşmada göstererek, aklı bilimi rehber
kabul etmek gerektiğini vurgulamıştır.” Bütün cihana karşı İstanbul’u ebedi olarak Türk
ulusuna mal etmiş olan kuvvet hemen aynı yıllarda icat edilmiş olan matbaayı, şeyhülislamın
direncini kırarak Türkiye’ye kabul ettirmeyi başaramamıştır.
İşte Atatürk’ün Skolostik düşüncenin yaşamasına izin verilmemesinin tek yolu
ulusumuza akılcılığı, laik devlet yoluyla Türkiye’ye sokmuş olmasıdır. Bu iş için başka çare
kalmadığını 600 yıllık Osmanlı tarihindeki tüm denemeler kanıtlamıştır. Böylece Atatürk’ün
çağdaş,uygar bir Türk ulusu yaratmak yolunda gerçekleştirdiği devrimleri, bir bütün olarak
akılcılıktan çıkmaktadır. Cumhuriyet devrimi harf , eğitim, hukuk devrimleri, hep aklın
buyruğu olduğu için yapılmışlardır. Türkiye , geç de olsa Atatürk’le akıl çağına girmiştir.
Japonları bir yana bırakırsak doğuda akıl çağına en erken geçen toplumun biz olduğunuda
söylemeliyiz.
Biri aydınlığa refaha ve mutluluğa ancak akılcılık ve bilim götürecektir.başka hiçbir
yolu yoktur.”Maddiyat içi,n maneviyat muvaffakiyet için hayatta en gerçek yol gösterici
bilimdir. Fendir. Bilimin ve fennin dışında rehber aramak gaflettir, cehalettir (doğru yoldan
sapmadır.)
Atatürk’ün çağdaşlaşma atılımının temelinde en geniş ve olumlu anlamıyla akılcılık
vardır.Dünyaya ve Evrene akıl gözü ile bakıp anlamak daha iyiye, güzele doğruya varmak
için gelenekçi tutumdan vazgeçip, Milli ve Milletlerarası sorunlara duygusal ve doğmetik
açıdan, peşin hüküm ve kalıplarla değil, akılcı,bilimci ve paragmatik bir yaklaşımla
eğilmektir.
Büyük zaferden hemen sonra Bursa’da bulunduğu sırada kendisini kutlamaya gelen bir
grup İstanbullu öğretmenlere hitaben şöyle diyordu;
<<yurdumuzun en bakımlı en şirin en güzel yerlerini üç buçuk yıl külli ayaklarıyla
çiğneyen düşmanı dize getiren başarısının suru nerededir biliyormusunuz? Orduların
yönetilmesinde bilim ve fen ilkelerini önder edinmemizdekine”Aynı konuşmasında “ hiçbir
mantıklı esase dayanmayan bir takım görüşlere saplanıp kalmakta ısrar eden milletlerin
ilerlemesinin güç olacağının; ilerlemeye engel olan kayıt ve şartları aşamayan milletlerin
hayatı akla uygun ve pratik şekilde gözlemleyemeyeceklerini ve başka milletlerin
egemenlikleri ve esareti altına girmeye mahkum olacaklarını belirtmiştir.
Türk ulusunu geri bırakan sebep cumhuriyet devrine kadar gerçek anlamda bilim ve
teknolojiyi izleyen bir dönemin yaşanmamış olmasıdır. Atatürkçülükte akılcılığın temeli olan
bilim ve teknoloji her alanda esas olmalıdır.
Atatürk Büyük Nutkunda T.C. nin kurulmasında temel prensip olarak bilim ve
tekniğin esas alındığını dile getirmiş ve ayrıca; milletimizin siyasi, sosyal hayında
milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ili ve fen olacaktır. “diyerek bilim ve
teknolojinin kullanılacağı diğer alanlarıda göstermiştir.
“Gözlerimizi kapayıp tek başına yaşadığımızı düşünemeyiz, memleketimizi bu çember
içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız. Aksine yükselmiş, ilerlemiş,medeni bir millet
olarak,medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fenle olur. ilim ve
fen nerede ise, oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız.
ilim ve fenin her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemenin zamanında
takip etmek şarttır. Bin , iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu
kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fen’in içinde
bulunmak değildir”
Atatürk’e göre cehalet ve taassuptan uzak, ilme ve akılcılığa dayanan uygarlık yolu,
toplumlar için zorunlu bir yoldur. Çünkü; Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona ilgisiz
kalanları yakar, yok eder,” Uygar olmayan insanlar ve toplumlar, daima uygar olanların
ayakları altında kalmaya mahkum olacaklardır.
Oysa Atatürk, Türk ulusunun Karakter, çalışkanlık, Zeka milli birlik özelliklerinin
yarısına ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilim
olduğu için Türk milletinin bu uygarlık yarışını kazanacağına inanmaktadır.


KAYNAKÇA
1 Nutuk M:K: Atatürk
2 Atatürk ve tam bağımsızlık, Prof.Dr. Muammer Aksoy
3 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi: 2 yök yay.
4 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Prof. Hamza Eroğlu
5 Türk Devriminin Temelleri ve gelişimi Prof Ahmet Mumcu

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 28 Şubat 2010, 12:52:23 »

ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ II

                            ATATÜRK VE GENÇLİK
Atatürkçü görüş,gençliğe önemli bir yer verir.Tarihte hiçbir lider,Atatürk kadar
ulusunun gençliğe güvenmemiş,onun kadar gençliğe değer vermemiş,onun kadar gençlikle
bütünleşmemişti.
Daha milli mücadele başlamadan önce Atatürk için Türk gençliği başlıca umut
kaynağıydı.1918’de kendi el yazısı ile”Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru
yürümekteyiz.Bende bu imanı yaşatan kuvvet,yalnız aziz memleket ve milletin hakkındaki
sonsuz sevgim değil,bugünün karanlıkları,ahlaksızlıkları,şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve
hakikat aşkıyla ışık sermeye ve anlamaya çalışan bir gençlik görmemdir.”
Milli mücadele yıllarında,Sivas kongresi günlerinde İstanbul gazetelerinin
başyazarları,hatta kurtuluş savaşının önde gelenleri “manda” tezini savunurken,kongreye
yüksek öğrenim temsilcisi olarak arkadaşları adına askeri tıp örgencisi bir genç(Hikmet)
heyecanla söz alarak:”Mandayı kabul etmeyeceğini, kabul edecek olanlar varsa,bunları kim
olursa olsun red ve takbih edeceklerini söyler” farzı mahal(gerçekleşmesi imkansız bir
varsayım) olarak manda fikrini M. Kemâl kabul edecek olsa onu da
reddedeceklerini”haykırın.
M. Kemal, son derece duygulanmıştı.Heyecan dolu bir sesle:”Arkadaşlar gençliğe
bakın,Türk bünyesindeki asil kanun ifadesine dikkat edin.”der.
Yıllar sonra “Asil kan” sözünü büyük nutkunda da kullanacaktır. Genç tıp
öğrencisine hitaben “Evlat müsterih ol “:gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe
güveniyorum .Azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz parolamız tektir ve degişmez
Ya istiklal ya ölüm !... güvencesini verir ve genci alnından öperek şöyle der”Vatanın bütün
ümidi ve geleceği size genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”
Yine 1919 da kurtuluş savaşı başlarında “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız.Geleceğin
ümidi,ışıklı çiçekleri onlardı.Bütün ümidim gençliktedir.
Aslında M.Kemal ve kurtuluş savaşının ön saftaki lider kadrosu da genç
sayılırlar.Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı.Her şeyden önce kafa yapısı ve heyecanı ile de
gençti.Rauf Bey,Refet Bele,K.Karabekir,A.Fuat paşa İsmet paşa 37-38 yaşlarındaydılar.İsmet
paşa daha da gençti.Milli Mücadeleyi destekleyen Sivil aydınlar da gençti. Fatif Rıfkı, Ruşen,
Eşref, Y. Kadri,Y. Kemal Beyatlı 25-30 yaşlarında
Bu “Altın kuşak” istibdat devrini yaşamış, II.Meşrutiyeti ve onu izleyen çalkantıları,
Balkan felaketlerini yaşayarak, bunlardan gerekli devleri çıkarmış bir kuşaktı. Birinci dünya
savaşının ateş çemberinden geçmiş yürekleri yanmış, genç yaşta büyük tecrübe edinip
olgunlaşmışlardır. Atatürk Hayatı boyunca gençleri desteklemekten geri kalmadı. Yetenekli
gençlere değer vermenin başarı için şart olduğuna inandı.
Düşmanın en tehlikeli günlerinde, Sakarya savaşından biraz önce Ankara’da toplanan
milli eğitim kongresine Türk gençlerinin nasıl yetiştirilmesi gerektiğini anlatıyor. Ve şöyle
diyordu; “Gelecek için hazırlanan vatan evlatlarına, hiçbir güçlük karşısında yılmayarak tam
bir sabır ve metanetle çalışmalarını ve öğrenim gören çocuklarımızın ana ve babalarına da
yavrularının öğreniminin tamamlanması için hiçbir fedakarlıktan çekinmemelerini tavsiye
ederim.”
Büyük Zaferden sonra “Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona
bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”Cumhuriyet ilan edilmeden Adana’da
Türkocağında “Sizin gibi gençlere malik bulundukça, bu vatan ve milletin şimdiye kadar elde
etmeyi başardığı zaferlerin üstüne çok daha büyük zaferler koyabileceğine şüphe etmiyorum.
30 Ağustos 1924’te büyük Zaferin 2. yıldönümünde dumlupınar’da bağımsızlık
savaşımızı anlatırken, son sözlerini özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum;
Gençleri, cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Siz olmakta olduğunuz terbiye ve irfanla
insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey
yükselen yeni nesil!...Gelecek sizden, Cumhuriyeti biz kurduk onu yüceltecek yaşatacak olan
sizsiniz!
1927’de verdiği Büyük Nutkunda Kurtuluş savaşını siyasi ve askeri yönünü belgelerle
açıklar. İMP luğunun nasıl çöktüğünü, genç T:C: nin nasıl doğduğunu Türk devriminin
amaçlarını açıklar. Nutkunun sonunda şöyle der! “ Bu Konuşmamla milli hayati sona ermiş
sayılan büyük bir milletin bağımsızlığını nasıl kazandığını bilim ve tekniğin en son esaslarına
dayalı, milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bütün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli felaketlerden alınan
derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanalların bedelidir. Bu sonucu, Türk
gençliğine emanet ediyorum.”Arkasından gençliğe hitabeyi okur, bütün bakışları, Ankara
ovasının derinliklerine dalar. Gözlerinden Türk Gençliğine olan güven ve sevginin ifadesi
olan birkaç damla yaş süzülür
Atatürk’ün gözünde, Türk gençliği milletin dinamik kesimidir, geleceğidir, taze
güçtür, asil kandır, milletin özsuyu, hayat kaynağıdır. Gençlik idalisttir, çıkan ardında
değildir. Daima iyiyi doğruyu ve güzeli anar. Hakkın doğrunun yanında yer alır. Yorgunluk
nedir bilmez. Bezginliğe kendini kaptırmaz. Açık düşünceli, açık sözlü, dürüst ve yapıcıdır.
T.C. Devleti iç ve dış tehlikelere karşı Türk devrimini ve Cumhuriyeti korumak için
fikren, ilmen, bedenen,fenen,kuvvetli,erdemli,yüksek karakterli bilimden güç alan, fikir
eğitimiyle olduğu gibi beden eğitimiyle de yeteneklerini geliştirmiş güzel sanatları seven,
yorulmak bilmez derecede çalışkan bir gençlik yetiştirmek devletin görevleri arasındadır.
Kendisini en iyi şekilde yetiştirmek için her olanaktan yararlanarak var gücüyle
çalışmakta Türk gencinin görevidir. Türk genci göreceği öğrenimin sınırı ne olursa olsun ilk
önce ve her şeyden önce Türk Milletinin bütünlüğünü,Bağımsızlığına, benliğine yönden
tehlikeleri göğülemek gerektiğini öğrenmiş olmalıdır.
Atatürk’e göre <çalışmaksızın fikri gelişme ve ahlaki olgunluk da mümkün değildir.
“Tembellik bütün kötülüklerin anasıdır” çalışmaktan bu cezadan bir sıkıntıdan bir kötülükten
kaçar gibi kaçınmak, çok kötü ve tedbirsizce bir harekettir. Çalışmak ,ilk sıkıntılara ve
isteksizliklere üstün geldikten sonra en şiddetli bir zevktir.Çalışmayı,ceza saymak,onun
güzelliklerini ve iyiliklerini tanımamak tabiata karşı haksızlık olur.İnsan çalışmadığı işi eli
altında veya kafasının içindeki eserini büyümekte ve yükselmekte gördüğü zaman ne büyük
zevk duyar…Bu zevk,bütün zahmetleri,saban arkasından dökülen terleri,sanatkarın,düşünürün
bazen pek acılı olan yorgunluklarını derhal unutturur.
Atatürk,hayatının sonuna kadar Türk gençlerine çalışkanlık öğüdü vermekten geri
kalmamıştır.”T.C. nin özellikle bu günkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap
ediyor;”Batı senden Türkten çok geriydi manada,fikirde,tarihte bu böyleydi.Eğer bugün batı
teknikte bir üstünlük gösteriyorsa,ey Türk çocuğu o kabahat da senin değil,senden öncekilerin
affedilmez ihmalinin bir sonucudur.Şunu da söyleyeyim ki çok zekisin!..bu belli fakat fakat
zekanı umut!..Daima çalışkan ol!..
Atatürk,Onuncu Yıl Nutkunda:”Geçen zamana oranla daha çok çalıcağız.Daha az
zamanda,daha büyük işler başaracağız!”
Atatürk,Türk gençliğinin,Türk devrimine ve Cumhuriyete sahip çıkacağından
emindi,Kendisine uzun yaşamağa çalışmasını,aksi halde eserinin yıkılabileceğini söyleyenlere
cevabı şu olmuştur.”Unutmayınız ki,Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır “
Behçet Kemal Çağlar,”İstediğin hasada bu yurtta rençperiz biz.Senin Mustafa Kemal
dediğin gençleriz biz!
Türk Gençliği;Atatürk’ün ışıklı yolunda var gücüyle çalışarak,onun ilkelerine ve
eserine sahip çıkarak,bu güvene layık olduğunu göstereceğine eminiz.Eseri sonsuza kadar
yaşatılacaktır.Ruhu şad olsun!

CUMHURİYET’İN TARİHSEL GELİŞİMİ VE ÖNEMİ
CUMHURİYET KAVRAMI :Cumhuriyet dilimize Arapçadan gelerek yerleşmiş
bir kavramdır. Cumhur, halk ahali anlamına gelir. Siyasi bir rejim olarak Cumhuriyet, halk
yönetimidir. Egemenlik bir kişiye gruba değil halkın tamamına ait bir yönetim biçimidir.
Cumhuriyet,bir devlet biçimidir. Devlet ise soruları belirlenmiş bir ülke
içindeyaşayan ve ve ortak bazı özelliklerine sahip insanların kendi içlerinden çıkardıkları
güçle (yani egemenlikle) örgütlenip yaşamalarından oluşan bir toplumsal kurumdur.
Cumhuriyet yönetiminde. Egemenliği de kullananlarseçimle işbaşına gelirler. Ancak
seçim belli aralıklarla periyodik olarak yenilenmelidir. Seçimler bir kez yapılırda Egemenlik
süresiz olarak birine verilirse karşımıza bir monarşi monarşi veya diktatörlük çıkar monarşi
Egemenliğinbir kişiye ait olduğu yönetim biçimidir.diğer adıyla (Mutlakiyet) Egemenliğin
belli kimselerden oluşan insanların elindeki yönetim biçimi ise “OLİGARŞİ”dir.

CUMHURİYET ÇEŞİTLERİ:Cumhuriyetle seçim kimlerin yaptığı önemlidir.
Eğer, Egemenlik hakkını kullananları çok sınırlı sayıda kişiler seçerse o zaman Oligarşik bir
Cumhuriyet vardır.. (seçkin varlıklı bir zümre) Eğer, seçime ülkede yaşayan herkes
katılabiliyorsa karşımızda halka dayalı bir Cumhuriyet var demektir. Bu tür Cumhuriyetleri de
ikiye ayırmak gerekir. Eğer halk seçimi özgürce yapabiliyorsa, o toplumda temsil edilen belli
başlı düşünce akımlarının taraftarları siyasal partiler kurup halkın karşısına çıkabiliyorsa
demokratik bir Cumhuriyet söz konusudur.
Ama bir Cumhuriyette vatandaş yalnız bir partiye oy vermek zorunda ise o zaman
demokratik olmayan bir Cumhuriyet karşısındayız. Bu iki ana devlet biçiminin arasında kalan
bir önemli tür daha vardır ki o da monarşinin bir çeşididir. Bu türde halk ile hükümdar
Egemenliği bir ölçüde paylaşırlar. Egemenliği halk kullanır; ama devletin başı olan
hükümdar-yani belli bir aileden gelen kişi Egemenliğin sahibi imiş gibi görünür. Avrupa’da
Demokrasi ve Monarşi taraftarlarının uzun bir mücadele sonunda eriştikleri bu devlet
biçimine “Meşruti monarşi” ya da demokratik monarşi adı verilmektedir.
(İngiltere,İsveç,Norveç,İspanya vb. gibi) o yüzden meşruti monarşi de bir demokrasidir. Ama
Cumhuriyet değildir.

TARİHTE CUMHURİYETLER:Halkın kendini yönettiği demokrasi anlamına gelen
yönetimler ilk çağlarda Mazepotamya’da, eski yunan kent devletlerinde, (Isparta,
Atina)Roma’da görülmüştür. Venedik, Ceneviz,Floransa’da Cumhuriyete benzer yönetimler
görülmüştür. Ancak ilk çağlardaki bu birkaç istisna dışında XVIII. Y. Yıl sonlarına kadar
demokrasinin egemen olduğu devletler göremiyoruz. Mutlak monarşiler her yerde
geçerliliğini sürdürmüştür.
Batıda XV-XVI. Y. Yılda Rönesans ve reformda birlikte genel bir uyanış
başlamıştır.Doğa bilimlerinde Sanat, edebiyat alanında özgürlük akımı başlamıştır. Akılcılık,
(Rasyonolizm) ön plana geçince, bütün insanların eşit ve özgür olmaları gerektiği bilinci öne
çıkmıştır, bu çerçevede bir kişinin egemenliğinin aklı aykırılığı tartışılarak, egemenliğin
toplumun tümüne ait olması gerektiği mücadelesi başlamıştır.
Bazı düşüncelere göre egemenlik kayıtsız-şartsız ulusa ait olmalıydı. Ulus,
egemenliğini dilediği gibi kullanmalı,yöneticiler, ulusça seçilmeli, her an denetlenebilmeli
idi! Kişiler, doğuştan özgür ve diğerlerine eşittirler. Devletin görevi, bu özgürlükleri korumak
ve geliştirmek olmalıydı. Özellikle ünlü Fransız düşünürü Y”Yak Rousseau /1712-1778)
düşünüyordu. Yani demokratik Cumhuriyet taraftarıydı.
Bazılarına göre ise devletin üç temel güvencinin yani yasama,yürütme ve yargı
güçlerinin ayrı ellere verilmesi gerekirdi.Devlet biçimi önemli değildi! Bütün bu sorun
Egemenliğin öğelerini eşit dağıtmaktı. Bu bakımdan hükümdar yürütme gücünün başında
kalabilirdi. Ancak yasama gücü halk tarafından seçilmiş bir kurula verilmeli, yargı gücü de
bağımsız olmalıdır. Güçler ayrılığı denilen bu sistemi İngilizler ortaçağ sonlarından itibaren
uyguluyorlardı. Montoskiyo (1689-1755) bu fikri savunarak monarşilerin düzelip düzelip
demokratikleşebileceğini düşünüyordu.
1774 yılında İngiliz Egemenliğine karşı ayaklanan AMARİKALILAR” Demokratik
bir Cumhuriyet kurarak eşitlik ve özgürlük ilkelerini güvenceye alan dünyanın ilk yazılı
anayasasını yapmışlardır.
1789 öncesine kadar Fransa’da ve dünyanın birçok ülkesinde insanlar mutlak krallık
düzeninde temeli eşitsizliğe dayanan insanların doğuştan ölünceye kadar soylular, Rahipler,
Burjuvalar,köylüler, sınıflar halinde yaşadığı düzen 1789 Fransız devrimiyle yıkılarak,
sınıfların ortadan kalktığı yasal olarak herkesin eşit, özgür olduğu demokratik laik Cumhuriye
kurulmuş ve ihtilal savaşlarıyla bütün dünyaya yayılıp örnek olmuştur.


KAYNAKÇA
1 Nutuk M:K: Atatürk
2 Atatürk ve tam bağımsızlık, Prof.Dr. Muammer Aksoy
3 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi: 2 yök yay.
4 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Prof. Hamza Eroğlu
5 Türk Devriminin Temelleri ve gelişimi Prof Ahmet Mumcu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 28 Şubat 2010, 12:58:15 »

ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ III

TÜRK TOPLUMUNDA DEMEKRASİ VE CUMHURİYRT
ANLAYIŞININ ATATÜRK’E KADAR GELİŞİMİ

İslam dinini kabul etmeden önce orta Asya Türkleri Monarşiden çok Olligarşik devlet
devlet biçimlerine eğitim göstermişlerdir. Hakanlar, Kurultaylarda seçilirdi. Hareketli ve
enerjik topluluğa sahip olan Orta Asyatürde toplumlarda ayrıcalık fazla göze
çarpmazdı.Türkler İslamlığı kabul ettikten sonra devletlerin yapısı monarşiye dönüşmüştür.
Son Türk İmparatorluğunu kuran Osmanlılarda Egemenlik, bütünüyle Osmanlı ailesine aittir.
Din ve Ahlak kuralları dışında hiçbir güç padişah dediğimiz Osmanlı hükümdarını
sınırlıyamazdı.islam dini kuralları devlet yönetiminde uygulanan Osmanlı devleti tam bir
şeriatdevleti idi. Bütün uygulamalar Fetva ile gerçekleştirilirdi.(Şeyhülislam)
Bu fetva düzeni, batıdaki bütün yenilik ve gelişmelere sınırlarını kapatınca giderek
tutuculaşan ve her alanda geri kalan OSM. imp. 17. yy. sonra giderek toprak kaybetmeye
küçülmeye başlamıştır.III. Selim ve II. Mahmut Zamanında bazı reforumlarla askeri ve idari
alanda eğitim alanında bu gerileyiş durdurulmaya çalışılmıştır.
Batıdaki gelişmelerden Rönesans’dan, refarandumdan Fransız devriminden
sanayileşmeden uzak kalan osm imp. Demokrasi anlamında ilk basamak diyebileceğimiz
Tanzimat Fermanıyla (!839) devleti kanunlarla devri açılmış,
Vatandaşların mal can, namus güvenliği getirmiştir. Abdülmecit,bir süre sonra 1856
yılında islihat Fermanıyla bazı müslümlere de benzer hakları vererek vatandaşlar arasında
hukuk farklılıklarını kaldırıp herkesi kanun önünde eşit tuttu.
Osmanlı Devleti;ilk kez 1876 yılında Meşrutiyeti ilan ederek Anayas da hükümeti
göreve atamak,meclisi açıp kapamak,kanunları onaylamak gibi yetkiler padişaha aitti:Bir süre
sonra 1877-78 Rus savaşı toplayınca,padişah II..Abdülhamit Meclisi kapattı ve bütün
özgünlükleri rafa kaldırıp yeniden mutlak hükümdarlığa geri döndü.II.. Abdülhamit’in baskı
yönetimine karşı kurulan İttihat ve Terakki Cemiyetinin çalışma ve eylemleri sonucu 1908’de
ikinci kez meşrutiyet ilan edilerek seçimler yapılıp parlamento aşıldıysa da demekrasi
gelişemedi
Osmanlı devleti dağılma dönemine girmişti. Milliyetçi ayaklanmalarla imp. Luk
sürekli parçalanıyordu. 1911 Trablusgarp, 1912 Balkan savaşları ve nihayet Birinci Dünya
savaşlarında yenilen Osmanlı devleti tam anlamıyla tarihe kavuşacakken, Osm. İmp.luğunun
30 ekim 1918 de imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla işgaller başlamıştı. 19 Mayıs
1919’da Görevli olarak Anadolu’ya gönderilen M. Kemal Paşa, Anadolu halkını örgütleyerek,
Amasya Genelgesi, ile “Milletin İstiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Diyerek ilk kez ulusal iradenin egemenliğinden söz etmiş, Erzurum, Sivas Kongreleriyle
Kuvayi Milliyeyi (Ulusal güçleri) ve Ulusal iradeyi egemen kılmak gerektiği düşüncelerini
öne çıkarmıştır. Bu düşüncelerle 23 Nisan 1920’de Ankara’da yeni bir devletin temellerini
oluşturarak TBMM’ni kurmuştur.
Sömürgecilik ve işgalci emperyalist devletlere karşı, Dünya’da örnek bir mücadele
başlatıldı. Parolamız ya İstiklal ya ölüm” denilerek, ya onurlu bağımsız bir devlet olarak
yaşar, ya da toptan ölürüz diyen bir ulus elbette başarılı olucaktı. TBMM’nin önderliğinde ve
M. Kemal Paşa’nın liderliğinde yürütülen Ulusal Kurtuluş savaşı başarıya erişerek, 24
Temmuz 1923’te yeni bağımsız Türk devleti dünyaca tanınmıştır. (Lozanda)
Cumhuriyete giden yolda Atatürk düşüncelerini adım adım gerçekleştirmiştir. Önce 1
Kasım 1922 de Saltanat kaldırılmış ve Lozan Antlaşmasında Türk halkını, Ankara’da kurulan
TBMM temsil etmiştir. Aslında TBMM kuruluşundan itibaren adım adım Demokrasi ve
Cumhuriyet yönetimine uygun kararlar almıştır. 13 Ekim 1923 te Ankara Başkent olması
TBMM’de kabul edilmiştir. 1923 sonbaharında bir kabine bunalımı yaşanınca Atatürk bu
fırsatı değerlendirmiştir.
Kurtuluş savaşının başından beri Saltanat ve Cumhuriyetçilik düşünceleri gizlice
çarpışmaktaydı. Saltanat ve halifelik yanlıları fikirlerini açıkça söyleyebiliyorlardı. Ancak
Mustafa Kemal Paşa, kalbinde bir sır gibi sakladığı Cumhuriyet fikrini ortaya çıkarıp
uygulama için fırsat bekliyordu. İşte o fırsat 28 Ekim akşamı yemekten sonra İsmet ve Kazım
paşalarla uzun uzadıya Kabine bunalımına çözüm ararken,
M. Kemal paşa,” Arkadaşlar, Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek, birkaç
maddelik Anayasa değişikliği taslağı hazırlayıp, ertesi gün 29 Ekim 1923 günü
saat:20.30”Yaşasın Cumhuriyet” denilerek taslak görüşülüp, kabul edildi. Aynı gün Ankara
Milletvekili Mustafa Kemal Paşa da Cumhurbaşkanı seçildi., (saat 20:45)
Cumhuriyet ilan edilince, Teşekkür konuşması için kürsüye gelen Atatürk, Türkiye
Devleti’nin; zaten dünyaca bilinen, bilinmesi lazım gelen niteliğinin artık uluslararasında
bilinen ünvanıyla adlandırıldığını söyleyip, aynı konuşmada ulusumuzun kendisinde mevcut
çok daha kolay gösterebileceğini, Türkiye Cumhuriyetinin dünyada işgal ettiği yere layık
olduğunu eserleriyle ispatlayacağını, T.C. nin mutlu, başarılı ve muzaffer olacağını belirtti.
Cumhuriyetin ilanı aynı gece tüm memlekete bildirildi. Ve her tarafta gece yarısından sonra
top sesleriyle ilan edildi.Durum her tarafta heyecan ve sevinçle karşılandı. Ertesi gün M.
Kemal ismet Paşayı başbakanlıkta görevlendirdi.
Böylece Türk halkı padişah kulu olmaktan Cumhuriyetin eşit yurttaşı olma hakkını
kazandı. T.C. uygar ülkeler arasında yerini aldı. Atatürk’e göre Cumhuriyet fazilettir. Faziletli
ve namıslu insanlar yetiştirir. Sultanlıklar ise korku ve tehdide dayalı olduğundan korkak ve
sefil insanlar yetiştirir. Atatürk “Benim en büyük eserim Cumhuriyettir” diyerek
Cumhuriyetin önemini vurgulamıştır.
Atatürk’e göre millet egemenliğini isyan ederek almıştır Saltanatın kaldırışı sırasında
yaptığı konuşmada egemenlik, zorla ve güçle alınır. Osmanoğulları, türk ulusunun
egemenliğine zorla el koyduklarını, TBMM nin kurularak Türk halkı bu zorbalardan
egemenliğini geri almıştır denmiştir. Atatürk’ün isteği Cumhuriyette temel esas ulusal
egemenliktir.
Atatürk, Cumhuriyetin niteliklerini bir bilim adamı inceliği ile sualken şu hususlara
dikkatimizi çekmeyi uygun görmüştür: Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilen
meclistedir…..
Cumhuriyet milletvekillerinden meydana gelen meclisi ve zorunlu bir zaman için seçilen
devlet başkanıyla milli egemenliği korumanın en iyi yoludur. Cumhuriyette meclis
Cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve rahatını düşünmek ve
sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar. Cumhuriyet son çağlarda büyük uygar
milletlerin hesapsız ıstırap ve kandan sonra vardıkları en sağlam devlet şeklidir. Oysa
hükümdarlar yalnızca öteki dünyada tanrıya hesap vereceklerini söyleyerek halkı aldatıp
denetimden kaçmışlardır. Cumhuriyette herkes hesap verir.(Bütün görevlere seçim ve tayinle
gelir)
Cumhuriyetçilik; Cumhuriyetten hareket ederek, devletin siyasi rejimi olarak
Cumhuriyetti benimsemek ve onu en iyi yönetim biçimi olarak kabul ederek benimsemek ve
Cumhuriyettin ilke ve uygulamalarını gerçekleştirmektir. Cumhuriyetçilik, aynı zamanda
Cumhuriyete sahip çıkmak ve onu korumak demektir. Cumhuriyetin özelliklerinin bütün
vatandaşlar tarafından bilinmesi ve ona her zaman koşulsuz olarak sahip çıkılması anlamını
taşımaktadır.

T.C. NİTELİKLERİ
1924 Anayasanın 1937’de kabul edilen ikinci maddesi ile Türkiye Devletinin;
Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, laik ve İnkılapçı niteli,klere sahip olduğu
vurgulanmıştır.. 1961 ve 1982 Anayasası da rejimin adını aynen kabul ederek Cumhuriyet
rejiminin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini karara bağlamıştır., ayrıca
T.C. Demokratik Laik,sosyal bir hukuk devletidir.

CUMHURİYETÇİLİĞİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI
Kişi egemenliği düzeni yerine, ulus egemenliği devri başlamış, Osmanlı düzeninde kul
olan insanlar eşit yurttaş hakkını elde etmiştir. Kadın-erkek eşitliği, tüm evrensel insan hakları
ülkemize Cumhuriyetle görmüştür, yasalar karşısında tüm T.C. insanları eşit olmuştur.
Kimseye ayrıcalık tanınmaz. Bugün özgür, bağımsız, onurlu, başı dik yaşıyorsak bunu
Cumhuriyette ve onun korucusu Atatürk’e borçlu olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız.
Bugün Ortadoğu ve İslam coğrafyasında 54 islam ülkesi içinde çağdaş, uygar Demokratik bir
Cumhuriyet yalnız Türkiye’de vardır. Onlar şeyhler, hükümdarlar yönetiliyor.
Bu Cumhuriyetti Atatürk Türk Gençliğine bırakmıştır.

ATATÜRK VE TAM BAĞIMSIZLIK
Atatürkçülük Akla bilime, insan sevgisine hoşgörüye dayanan çağdaşlığı esas olan
demokratik bir dünya görüşüdür. Aynı zamanda Atatürkçülük T.C. nin kuruluş temellerini
oluşturduğu gibi gelecekte de T.C. ni çağdaş uygarlığa eriştirmek Dünya ulusları içinde, barış
içinde onurlu, bağımsız evrensel ilkelere saygılı olarak çoğulcu Demokratik, Laik bir Sosyal
hukuk Cumhuriyeti olmayı amaçlayan birbiriyle uyumlu düşünceler bütünüdür. Yani T.C. nin
temel ideolojisidir.
Örneğin Atatürk’ün Devlet hayatındaki görüşlerinin, onun ekonomik görüşlerini veya
fikir hayatına ilişkin görüşlerinin devlet hakkındaki görüşlerini etkilemediğini söylemek
elbette mümkün değildir.
Atatürk devrimlerinin temel amacı, ulusal egemenlik ilkelerine dayanan Tam
bağımsız,güçlü, çağdaş, ulusal ve laik T.C. nin kurulmasıdır.

DEVLETİN TANIMI:Bilindiği gibi devletin temel unsurları, ülke (yurt) adı verilen sınırları
belli bir toprak parçası, bu toprak üzerinde yaşayan bir insan topluluğu (ulus, millet), bu
topluluğun oluşturduğu bir siyasi teşkilat (örgüt) ve teşkilat içinde ortaya çıkan üstün bir
buyurma kudretidir.
Devlet sınırları dışındaki başka hiçbir güçten emir almayan ve devlet içindeki bütün
diğer güçlere emir verebilen bu üstün buyurma kudretine egemenlik (hakimiyet)
denilmektedir.Egemenliğin gereği olarak devlet meşru kuvvet kullanma tekelini elinde
bulunduran tek teşkilattır.

KAYNAKÇA
1 Nutuk M:K: Atatürk
2 Atatürk ve tam bağımsızlık, Prof.Dr. Muammer Aksoy
3 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi: 2 yök yay.
4 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Prof. Hamza Eroğlu
5 Türk Devriminin Temelleri ve gelişimi Prof Ahmet Mumcu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 28 Şubat 2010, 13:06:50 »

ATATÜRK’ÜN AKIL-BİLİM VE GENÇLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLERİ IV

T.C DEVLETİNİN DAYANDIĞI ESASLAR
Yeni T.C Devleti, Osmanlı Devletinin devamı değildir. Atatürk de bunu sık sık
vurgulamıştır. OSM. İmp. Tıpkı çağdaşları olan Rus çarlığı, Avusturya, Macaristan imp. Gibi
bünyesinde birçok ulusları din, kültür, cemaat guruplarını barındıran çok uluslu bir imp.luktur
oysa T.C ulusal bir devlettir. Osm devleti, kişisel egemenlik kurumuna dayanıyordu. T.C
Ulusal egemenliği esas almıştır.üçüncü olarak Osmanlı imparatorluğu 17 yy sonra gerileme
dönemine girerek bağımsızlığını yitirmeye başlamıştır.
Egemenliğin bir yönü ülke içinde iktidar olmaksa, diğer yönü de ülke dışında hiçbir
iktidarın buyurma kudreti altında bulunmamak yani tam Bağımsızlıktır.19 yy. Osm. Devleti
yarı bağımlı duruma girmiştir.(imzalamaya boyun eğdiği anlaşmalar, azınlıklar konusunda
verdiği tavizler, kapitülasyonlar vs.)
Oysa yeni T.C Tam bağımsız bir devlet olarak kurulmuştur. Bu Bağımsızlık
Atatürk’ün ifade ettiği her alanda bağımsızlıktır.
Atatürk İzmir iktisat kongresini açış konuşmasında, (17 Şubat 1923) Osm. İmp. Son
dönemlerindeki bu yazı bağımlı durumu şöyle tasvir ediyordu
Artık Osmanlı Devleti hakikatte ve fiilen bağımsızlıktan yoksun bir hale getirilmişti.
Gerçekten bir devlet ki, kendi teba’sına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük
işlemlerini, resimlerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten
yasaklamıştır. Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan
yoksundur.böyle bir devlete elbette ki bağımsız denilemez. Arzettiğin gibi gerçekte devlet
bağımsızlığını çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest sömürgesinden
başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk Milleti de tamamen esir bir vaziyette
getirilmişti. Bu netice, milletin kendi iradesine kendi egemenliğine sahip bulunamamasından
ve bu irade egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından kaynaklanıyor. O
halde kesinlikle diyebiliriz ki biz ulusal bir devir yaşamıyorduk ve ulusal bir tarihe sahip
bulunmuyorduk.
Yakın bir geçmişin bu yarı bağımlı Osm. devletinin yıkılmasındaki durumu iyi
değerlendiren büyük önderimiz Atatürk, Cumhuriyetin dayandığı tam bağımsızlık” ilkesini
bütün yaşamı boyunca ısrarla bıkıp usanmadan savunmuş ve korumuştur.
Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” konusundaki en veciz sözleri Nutuk’un hafızalarımıza
işlenmiş olan şu satırlarda yer almaktadır.Osm. Devleti; Birinci Dünya savaşı sonunda
yenilerek 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzaladıktan sonra Yurdun büyük
bir bölümünün Emperyalist devletler tarafından işgal edildiği sırada kimileri yerel kurtuluş
çareleri ararken, kimileri de güçlü bir devletin manda ve himayesine girmeyi önerdikleri
tarihte M. Kemal Paşa şunları söylüyordu. Kurtuluş için çözüm yolu “Esas Türk Milletinin
haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlıkla temin
olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet,
medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkünden yüksek bir muameleye layık olamaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğu ve kolaycılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından
yoksunluğu, aciz ve beceriksizliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu duruma
düşmemiş olanların istiyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türk’ün haysiyeti ve izzeti nefsi ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle
bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır !(daha iyidir)
Öyleyse ya İstiklal (Bağımsızlık) ya ölüm! “diyerek tercihini böyle ortaya koyuyordu.
Atatürk, Nutuk’ta Objektif bir zorunluluk olarak ele aldığı “Tam Bağımsızlık”
kavramı hakkında daha kişisel düşünce ve duygularını da 24 Nisan 1921 tarihinde Hakimiyeti
Milliye Gazetesine verdiği şu demeçte açıklamaktadır.
“Hürriyet ve Bağımsızlık benim karakterimdir. Bence bir millette şerefin, haysiyetin,
namusun ve insanlığın doğup yaşayabilmesi , mutlak ve ulusun özgürlük ve bağımsızlığına
sahip olmasıyla mümkündür. Ben şahsen bu saydığım vasıflara çok önem veririm ve bu
vasıfların kendimde varlığını iddia edebilmek için ulusumun da aynı vasıflarla nitelenmesini
şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir ulusun evladı kalmalıyım.
Bu sebeple ulusal bağımsızlık bence bir hayat meselesidir.
Atatürk’e göre bağımsızlık, biçimsel veya sözde bir bağımsızlık değil, her alanda tam
ve gerçek bağımsızlıktır.. 1921 yılında Güney illerimizde (Adana Antep,Maraş,Urfa)
Fransızlar ve onların maşası olan Ermenilere karşı yapılan Kuvayi-Milliye mücadelesinin
başarısı sonunda Fransızlar T.B.M.M ni tanımak zorunda kalmışlardı. Ancak bir taraftanda
Sevr Antlaşması koşullarına benzer bir anlaşma imzalayarak çekilmek istemişlerdir. Anlaşma
için Temsilcileri Fraklen Bouillon’u Ankara’ya göndermişlerdir.
Atatürk, Franklen Bouillon’a yapacağımız antlaşmanın temel dayanağının Tam
Bağımsızlık olacağını söyler ve “Tam Bağımsızlık denildiği zaman, elbette Siyasi, Mali,
İktisadi, adli, askeri, kültürel vb, her hususta tam Bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu
saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek
manasıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.
Atatürk, Osm. Devletinin ekonomik gelişmesini engellemiş olan kapitülasyonları
çeşitli konuşmalarında şiddetle eleştirmiştir. Örneğin, 25 aralık 1922 tarihinde bir yabancı
gazeteciye verdiği demeçte ,” kapitülasyonların Türk Ulusu için ne derece nefret edilir bir şey
olduğunu size tarife muktedir değilim. Bunları çeşitli adlar altında gizleyerek bize kabul
ettirmeyi başaracaklarını düşünen ve tahayyul edenler, bu konuda pek çok aldanıyorlar. Zira
Türkler, kapitülasyonların devamını kendilerini pek az bir zamanda ölüme sevk edeceğini
pek iyi anlamışlardır.” Demiştir. Atatürk 1 Mart 1922 de B.M.M. üçüncü toplantı yılını
açarken mali bağımsızlık konusunda neler söylemiştir.
Bugünkü savaşmalarımızın gayesi” tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın bütünlüğü ise
ancak mali bağımsızlıkla mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca, o
devletin bütün hayat kollarında bağımsızlık felce uğramıştır. Çünkü her devlet organı ancak
maliye kuvveti ile yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart bütçenin ekonomik bünye
ile orantılı ve denk olmasıdır. Dolayısıyla, devlet bünyesini yaşatmak için dışarıya
başvurmaksızın memleketin gelir kaynaklarıyla idareyi temin çare ve tedbirlerini bulmak
lazım ve mümkündür.”
Lozan Konferansında İngiliz delegesi Lorol Gürzon’un İsmet Paşa’ya” her isteğimizi
reddediyorsunuz, reddettiklerinizin hepsini hepsini cebime atıyorsun. Savaştan yeni çıktınız,
(hiç bir şeyiniz yok nasıl idare olacaksınız para bizde birde ABD’de var) Nasıl olsa gelip
bizden (kendisi ABD)yi gösteriş para isteyeceksiniz. O zaman, reddettiğiniz kapitülasyonları
yeniden kabul edeceksiniz. Onun için kapitülasyonların kaldırılmasına itiraz etmeyin demiştir.
İsmet Paşa, Tam Bağımsızlığı savunarak, sizden para istemeye de gelmeyeceğiz demiştir.
Gerçekten de ismet paşa bu sözleri unutmayıp, Başbakan olduğu sularda, Cumhuriyetin ilk
yıllarında Dış borçlanmadan kaçınılarak samimi ve denk bütçe ödenekleri sınırları içinde
kalmıştı. Cumhuriyetin ilk on yılı içinde hazırlanan ve uygulama sonuçları alınan bütçeler, ,
ilke olarak denkti. Çünkü ilk on yıl bütçesinden sekizi bütçe fazlası vermiştir. Yalnızca 1925
ve 1931 yılı bütçeleri çok az bütçe açığı vermiştir.
Kamu harcamalarında savurganlıktan dikkatle kaçınılmış, sağlık, eğitim ve savunma
harcamalarına öncelik tanınmıştır. Üstelik Lozan’da üstlenilen Osmanlı Devleti’nin Duyun-u
Umumiye borçları ile millileştirmelere yapılan ödemeler, bütçe gelirlerinin %15’ i tutarına
varıyordu Osmanlı Borçları bugünkü tutarla 1 tirilyon 32 milyon lira 1956 yılına kadar ödenip
tamamlanmıştır.
Atatürk’ün liderlik Stratejisinin önemli özelliklerinden biri” uygulamayı birtakım
safhalara ayırmak ve olaylardan yararlanarak, Ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve
adım adım hedefe ulaşmaya çalışmaktır.
Oysa Atatürk, Tam bağımsızlık hedefinde o kadar kararlı ve hassastır ki, bu konuda
esnek ve tedrici (Aşamalı) bir strateji izlemeyi aklından bile geçirmemiş, tam bağımsızlık
hedefini Milli mücadeleye başladığı ilk günden itibaren bütün açıklığı ve tavizsizliği ile
ortaya koymuştur.
Nitekim Sivas Kongresinde (4-11 Eylül 1919) en yakın arkadaşları bile Amarikan
Mandasını savundukları halde o bu formüllere hiç iltifat etmemiştir.aynı şekilde Lozan Barış
konferansında Kapitülasyonlar, en çetin pazarlık konusu olmuş ama Atatürk bu konuda da
tavizsiz tutumunu sonuna dek ısrarla sürdürmüştür.
Atatürk’ün Tam Bağımsızlık anlayışının yabancı düşmanlığı, ya da dış ilişkilerde
yalnızlık politikası anlamına gelmediğini de hemen belirtelim. Milli mücadelenin ilk
günlerinde Sivas Kong. Alınan karara göre, devlet ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve
vatanımızın bütünlüğü mahfuz kalmak şartıyla milliyet esaslarına uygun ve memleketimize
karşı saldırı emeli beslemeyen herhangi bir devletin bilimsel,ekonomik ve endüstriyel yardımı
memnuniyetle karşılanacaktır. (Sivas kong. Madde 7) bu akıllı politika daha sonraki yıllarda
da aynen sürdürülmüştür.
Atatürk Adana esnafıyla yaptığı bir söyleşide Ekonomik hayata egemen olmadıkça
toprakların elimizde bulunduruluşunu ona gençlikte sahip olma saymamıştır. Eskiden
Adana’yı kaplayan yabancı ulustan gelme kimseler zanaat ocaklarımızı ele geçirmişlerdir. Bu
ülkenin öz sahibi kendileri imiş gibi davranıyorlardı. Densizliğin bundan büyüğü olamazdı.
Öylelerinin bu verimli ülkede hiç hakkı yoktur. Ülkemiz sizindir Türklerindir…….
Atatürk Tarsus’ta çiftçilere yaptığı konuşmadada:Bizi iktisadi hayatımızı geliştirme,
böylece refaha ulaşma amacına varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır.. biri dış düşmanlar
bunlar bizi sömürge haline koymak için ilerlememizi istemiyenlerdir. Fakat bizim için
bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır. O da içimizden çıkması muhtemel
olan hainlerdir.
Siyasi askeri zaferleri ekonomi zaferleri taçlandıracaktır.

YABANCI SERMAYE:yabancı şirketlerin milli servetin bir kısmını (kârı) alıp
götürmesinin bizi fakirleştirdiğini, eğer tüccarlar bizden olmazsa ulusal servetin önemli bir
kısmı yabancılardan kalacaktır.. yabancı sermayenin ancak ve ancak bağımsızlığımıza hiçbir
zararı dokunmayacak koşullar altında gelmesi halinde öna razı olunabilir. Kurtuluş
savaşımızın en kötü günlerinde bile Dışişleri Bakanımız (Bekir Sami Beyin) İtalya ve Fransa
ile yaptığı antlaşmalar, ekonomik anlamda bu devletlere bazı ayrıcalıklar tanıdığı için,
Ekonomik bağımsızlığa aykırı görüldüğü için Atatürk’çe reddedilmiştir.
Atatürk, gerçekçi bir devlet adamı olarak geri kalmış bir toplumun dış borçlanmadan
tamamen vazgeçemiyeceğini de bildiğinden ötürüdür ki, zorunluluk halinde ancak ÜRETİM
AMACI İLE ve mali bağımsızlığımızı zedelemiyecek koşullar altında, böyle bir yola
gidilmesini kabul etmiştir.

“BİRAZ BAĞIMLILIK” BAĞIMSIZLIKLA BAĞDAŞMAZ
Kurtuluş savaşında, Rauf Bey, Bekir Sami Kara, Vasıf Beyler Tam bağımsızlık yerine
biraz zedelenmiş, bir miktarı kaybolmuş bağımsızlık, ya da AMARİKAN MANDASI fikrini
ileri sürerken Atatürk siyasi ve askeri bakımdan, tam bağımsızlık sağlanıncaya kadar
düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin inançla savaşı
sürdürmek….demiştir.

TAM BAĞIMSIZLIĞI KORUMADA EN ÖNEMLİ SORUN
Bir toplumun yöneticilerini seçme sorunudur.kaderi “dıştan beslenen” ya da ulusun
kendi bacakları üzerinde durması ve yürümesi gibi zor bir ilkeyi benimseyecek kadar zayıf
ruhlu siyaset adamlarının eline geçen bir ulus ve toplum bağımsızlığını koruma ve geri
almada dış düşmanlardan çok iç düşmanın hile ve direnmeleri ile uğraşmak zorunluluğunda
kalır. Yeni emperyalizmin batılı inceleyicileri bile yardımda bulunan kapitalist devletinsadece
kendi aşırı çıkarları için bu yola gittiğini ve sıkışarak yardım isteme hatasını işleyen ulusu feci
biçimde sömürdüğünü veya azdığını kısmen ortaya koymaktadır.
1919’un mandacıları gibi bugün de İMF ve ABD yardımı,, ittifakı, ikili anlaşmaları
olmaksızın T:C. nin yaşayamayacağını iddia edenler de elbet yanılgı içindedirler. Tam
Bağımsızlık, Atatürk’ün deyişiyle bir dünya görüşü ve onur anlayışıdır.
Bu kuşağın maddi çıkarları ve bol tüketim olanaklarına kavuşmak için verilen
tavizlerle hem ulusal onurun çiğnenmemesini, hem de gelecek kuşakların “bağımsızlığın
verdiği büyük olanaklardan yoksun kalmasını kabul etmeye ve nihayet ulusun bağımlı duruma
düşmesine razı olmaya bugünkü kuşakların ve yöneticilerin hakkı varmıdır?


          KAYNAKÇA
1 Nutuk M:K: Atatürk
2 Atatürk ve tam bağımsızlık, Prof.Dr. Muammer Aksoy
3 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi: 2 yök yay.
4 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Prof. Hamza Eroğlu
5 Türk Devriminin Temelleri ve gelişimi Prof Ahmet Mumcu

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
tigince
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 19 Mayıs 2010, 11:11:37 »

- Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışındat yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin, yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. (1924)

- Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

- Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur. (1922)

- Başarılı olmak için aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında  doğal bir uyum sağlamak lazımdır. Yani aydın sınıfın halka  telkin edeceği idealler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır. (1923)

- Halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınlara yöneltilen bir vazifedir. Gençlerimiz ve aydınlarımız niçin yürüdüklerini ve ne yapacaklarını önce kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilecek bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. (1923)

- İnsanların hayatına, faaliyetine egemen olan kuvvet, yaratma icat yeteneğidir. (1930)

- Her işin esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak arzu edilmekle beraber, yolun kabul edilebilir; mantıki ve özellikle ilmi olması şarttır.

- Bu millet ve memleket ilme, irfana çok muhtaç; tahsil yapmış, diploma almış gelmiş olanları korumak kadar doğal ve lüzumlu bir şey olmaktan başka, parti parti eğitim ve öğretim görmek için ilim ve fen almak için Avrupa’ya, Amerika’ya ve her tarafa çocuklarımızı göndermeye mecburuz ve göndereceğiz. İlim ve fen ve ihtisas nerede varsa, sanayi nerede varsa gidip, öğrenmeye mecburuz. Bu nedenle artık himaye çok zayıf kalır. Bunun yerine mecburiyet geçerli olur. (1923)

- Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz... Bizi bu amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlemememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar. (1923)

- İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan azami derecede yararlanmak zorunludur. (1923)

- İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur.

- Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların. Kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kaan Ulas
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 5.100


Madem ki Türküz; o halde Türk gibi yazarız.


« Yanıtla #5 : 04 Mart 2017, 15:06:40 »

Atatürkün Bilimve Teknoloji konusundaki sözleri.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

ATSIZCA, ATSIZCILIK
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #6 : 06 Nisan 2018, 16:31:18 »

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.083 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.