ATATÜRK ve TÜRK DİLİ,EDEBİYATI,TÜRK EĞİTİMİ,TÜRK KÜLTÜRÜ KONUSUNDA SEÇME YAZILAR
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Ağustos 2014, 19:05:57


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 12
  Yazdır  
Gönderen Konu: ATATÜRK ve TÜRK DİLİ,EDEBİYATI,TÜRK EĞİTİMİ,TÜRK KÜLTÜRÜ KONUSUNDA SEÇME YAZILAR  (Okunma Sayısı 14194 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #10 : 28 Haziran 2011, 22:15:55 »

ATATÜRK'ÜN ÇEVRESİNDEKİ DİLCİLER VE
KÜLTÜR ADAMLARI

 
    Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, her
konuda olduğu gibi Türk dili ve Türk kültürü üzerinde de çevresindeki
kimselerle düşünce alış verişinde bulunmayı kendisine ilke edinmiştir. Çok
okuyan, okuduğu kitaplardan notlar çıkaran, her konuda hazırlıklı olmaya
çalışan, basını takip eden, bu büyük devlet adamı, bilgisine güvendiği
kimselerin düşüncelerine önem vermiş, onları yanında bulundurmuş ve
kendilerini dinlemiştir. Afet İnan, Falih Rıfkı Atay, İbrahim Necmi Dilmen,
Abdülkadir İnan, Samih Rifat, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, A. Cevat Emre, Velet Çelebi İzbudak, Halit Ziya Uşaklıgil,
İbrahim Alâettin Gövsa, Hasan Reşit Tankut, Ruşen Eşref Ünaydın, Hulusi
Özden, Hamit Zübeyr Koşay, Besim Atalay, Ziya Gökalp, Halide Edip
Adıvar, İsmail Habip Sevük gibi kimseler bunlardan bazılarıdır.
Yakınında bulunan bu şahsiyetlerin yazdıkları hatıralarda onun
çevresindekileri dinleme, onlarla bir konuda tartışma, bir düşünceyi
olgunlaştırma ve ona göre hareket etme özelliğinin bulunduğunu
görmekteyiz. Atatürk'e göre tartışılacak ve olgunlaştırılacak her konunun
uygulamaya konulmasının bir sırası vardır. Türkiye Cumhuriyetinin
temellerini atarken her adım sırasıyla atılacak, yapılacak işler birbirini
bütünleyecektir. Onun bu özelliğini anlatan şu örneğe bakalım. 1920'li
yıllarda özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Lâtin harflerine dayalı
Türk alfabesi sıkça dile getirilen ve basında yer alan bir meseledir. Hüseyin
Cahit'in "Siz ki inkılâpların yaratıcısısınız, millete Lâtin harflerini kabul
ettiriniz" şeklindeki teklifine karşılık Atatürk ret cevabı vermiştir. Falih Rıfkı
Atay, Türk Dili dergisinde konu ilgili olarak Atatürk'ün açıklamasını şöyle
veriyor. "Hüseyin Cahit bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı
İnkılâbının zamanı henüz gelmemişti."
Atatürk, çevresinde görmek istediği kimselerle yakından ilgilenmiş,
onları hoş tutmaya çalışmış gerektiğinde onları evlerinde bile ziyaret
etmiştir. El-İdrak Haşiyesi, Türkçeden Türkçeye Lügat (Basılmamış 12 cilt)
adlı eserleri ve Türk Dil Kurumunda ölünceye kadar yaptığı hizmetleriyle
kendisini tanıdığımız Velet Çelebi İzbudak'tan bir hatıra ile Atatürk'ün bir
başka özelliğini göstermeye çalışalım.
"Ulu önder Atatürk Şapka İnkılâbı sırasında, Kastamonu'da yaptığı
konuşmalarından sonra trenle Ankara'ya döner. İstasyonda kendisini
karşılayanların arasında Velet Çelebi de bulunmaktadır. Atatürk,
kalabalığın arasındaki Velet Çelebi'yi başında sarıkla görür, yaverlerinden
biriyle Çelebi'nin sarığını çıkarmasını söyletir. İstasyondaki bu olaydan
sonra, ertesi sabah çok erken saatlerde Atatürk, Velet Çelebi'nin o zamanlar
ikamet ettiği Çankaya'daki evine gelir. Bu olayın devamını Çelebi'nin
ağzından dinleyelim: "Dünkü istasyondaki karşılama merasiminde bana
şapka giymemi ima etmesinden sonra Atatürk, sabahın erken saatlerinde
evimize geldi... Sabahın erken saatlerinde anî olarak evime yapmış oldukları
bu ziyaret karşısında eşim de ben de şaşırdık. Bize şeref vermelerini sevinçle
karşıladık. Kendilerine kahve ikram ettik. Bu sırada Kastamonu'daki Şapka
İnkılâbı ile ilgili olarak yaptığı konuşmadan bahsettiler. 'Beni dün
karşılarken efendi Hazretlerini sakın gücendirmiş olmayayım' dediler".
Bilindiği gibi Velet Çelebi, (1869–1953) yirmi yıl milletvekili olarak
görev yapmış ve ölünceye kadar Türk Dil Kurumunda üye olarak bulunmuş
sözlük çalışmalarına katılmıştır.
Ömrünün büyük bir bölümünü Türklüğe, Türk kültürüne ayıran M. K.
Atatürk özellikle son beş yılda kendini dil meselelerine vermiştir. Bir devlet
adamının, bir Cumhurbaşkanının Türk tarihi, Türk dil ve kültürüyle bu kadar
yakından ilgilenmesi kendisine olan hayranlığı bir kat daha artırmıştır.
Birinci Türk Dil Kurultayında (1932) yaptığı konuşma ile ön safa
çıkan Türk Dil Kurumu Başkanı Samih Rifat ile Dil İnkılâbı çalışmalarına
katılan Velet Çelebi'nin ihtiyaç duydukları bazı kaynaklar karşısında
Atatürk'ün aşağıdaki ilgisine dikkat buyurunuz:
Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Aslisine
Samih Rıfat Bey ile Çelebi'nin milletin ilim ve irfanı nokta-i
nazarından pek kıymetli mesaide bulundukları malûm-ı âlileridir. Bilhassa
milleti ve bütün Türklüğün muhtaç olduğu esaslı bir Türkçe Lügat vücuda
getirmekle mükelleftirler. Bu hususta lüzumlu gördükleri bazı kitapların
Avrupa'dan celbi icap ettiği anlaşılmıştır. Kendilerinden mezkûr kitapların
listesini hemen talep ve sipariş buyurmanızı rica ederim. Bu husus için sarf
olunacak meblâğ tarafından temin edilecektir, efendim.
Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal
Dile verdiği öneme, ilgilendiği bu tür ayrıntıya bakılınca onun bir
devlet başkanı olarak birçok sorumluluk içinde dilin millet hayatındaki yeri
üzerinde ne kadar titizlendiği kolayca anlaşılmış oluyor.
M. Kemal Atatürk'ün Türk dilcilerine duyduğu yakınlığı, onları görevlendirişiyle
ilgili olarak bir örnek de Mehmet Ali Ağakay'dan alalım.
M. Ali Ağakay bugün başlatılmış çalışmalarla yetmiş bin kelimeye
ulaşması hedeflenmiş olan Türkçe Sözlük'ün ilk hazırlayıcılarından biridir.
Ölünceye kadar Türkçe Sözlük'ün zenginleştirilmesine çalışmış onu kendine
başlıca görev saymıştır. M. Ali Ağakay'ı tanımak ve Hocam Prof. Dr. Hasan
Eren ile birlikteki çalışmalarım görmüş olmakla kendimi bahtiyar
sayıyorum. Bu dilcimizin Atatürk ile olan ilk tanışmasını dinleyelim.
"O sıralarda (1936 yılı) İstanbul'da oturuyoruz. Bir gün kapı çalındı.
Kapıda bir polis. Evde bir telâş. Acaba ne oldu? Polis yanıma bir iki parça
alıp kendisiyle gelmemi söyledi. Birlikte Dolmabahçe Sarayı'na gittik. Orada
bana bir oda verdiler. Çalışmaya başladım. Verilen tez üzerinde o kadar
yoğun bir çalışmaya girmişim ki çevreme hiç bakmıyordum. Birkaç gün
sonra çalıştığım masada başımı kaldırıp dışarı bakınca karşı pencereden
Atatürk'ün bana baktığını ve hafifçe selâm verdiğini gördüm. Biraz sonra da
odama geldi
Atatürk, gittiği her toplantıda karşılaştığı şairler, edebiyatçılar,
sanatseverler ve diğer kültür adamlarıyla yakından ilgilenmiştir. Onları
cesaretlendiren ve azimle çalışmaya sevk eden bu özelliğini İbrahim Alâettin
Gövsa ile yaptığı konuşmayı vererek anlatmaya çalışalım. İbrahim Alâettin
Gövsa Türk eğitim hayatına, Türk diline büyük emek vermiştir ve Atatürk'ün
yanında yer almıştır. Elli Türk Büyüğü, Resimli Yeni Lügat ve Ansiklopedi
gibi pek çok edebî eserin yazarıdır. İ. Alâettin Gövsa Atatürk'ü ilk olarak
Tevfik Fikret'in ölümünün 2. yılında (18 Ağustos 1917) Rumeli Hisarı'ndaki
Aşiyan'da görür. İ. Alâettin Gövsa o anı şöyle anlatır.
“Bir aralık bahçede etrafı bir hürmet halesiyle çevrilmiş çok genç ve
çok güzel bir paşa gözlerimi aldı. Doğrusu ben o zamana kadar zarif ve
centilmen bir Türk generali görmemiştim. Onun telkin ettiği ihtiram yalnız
üniformasından ileri gelmiyor olacak ki Süleyman Nazif, Filozof Rıza Tevfik
ve Robert Kolejinin beyaz saçlı direktörü Dr. Gets de olduğu hâlde
etrafındakiler kendisini dikkatle ve ehemmiyetle dinliyorlardı.
İki sene evvel Çanakkale'de ancak adını taşıyan tepe ile
tanıyabildiğim büyük kumandan şimdi hisarın tepesinde hem güzelliği hem
kahramanlığı temsil eden bir Apollon heykeli gibi gözlerimin önünde
yükseliyordu.
...Bir aralık biri yanıma geldi "Mustafa Kemal Paşa sizinle konuşmak
istiyor" dedi... O ince ve uzun parmaklı zarif ve kavi adaleli güzel elini
uzattı. "Beni Çanakkale'ye ait şiirlerimle tanıdığını ve çoktan görmek
istediğini söyleyerek pek asil bir tevazu ile taltif etti".
Örneklere bir de Başkurdistan Türklerinden Abdülkadir İnan ile olan
anıyı ekleyelim. Kendisini yakından gördüğüm, düşüncelerinden
yararlandığım, doktora tezimin konusunu onun bir tanıtmasına dayanarak
bulduğum Hocam Abdülkadir İnan, 1933 yılında Fuat Köprülünün yanında
ilmi yardımcı olarak çalışmaktadır. Bir gün Ruşen Eşref Ünaydm ve Maarif
Vekili Reşit Galip tarafından Ankara'ya çağrılır ve kendisine Türk Dil
Kurumunda görev verilir. 1933 yılının sonbaharında Dolmabahçe'de Atatürk
tarafından kabul edilir. Burada ilmi Komisyon ve Kılavuz Kolu
çalışmalarına üye olarak katılır. Daha sonra Atatürk'ün dil meseleleriyle
ilgili olarak Köşke çağırdığı kimseler arasında muhakkak Abdülkadir İnan
da bulunur. 1936 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulunca A. İnan
Fakülteye davet edilir. Atatürk, "Sen bu Fakültede Doğu Türk Lehçelerini
tetkik edecek ve ders vereceksin, seni profesör yapacağız" demiştir.
A. İnan 18.1.1936 yılında göreve başlamış, ölünceye kadar da Türk
Dil Kurumu ile ilgisi sürmüştür.
Atatürk'ün Asya'dan Kafkaslar'dan Türkiye'ye göç eden Türkologlara
önem verdiği, onları kolladığı bilinen bir gerçektir. Atatürk'ün ilgi duyduğu,
sofrasına davet ettiği, düşüncelerinden ve çalışmalarından yararlandığı Türk
dilcileri, tarihçileri, kültür adamları pek çoktur. Atatürk, soyadı kanununun
kabul edilmesinden sonra Dilemre Saim Ali Dilemre örneğinde olduğu gibi
bu kültür adamlarının bazılarına soyadlarını bizzat kendisi vermiştir. Onların
Atatürk'le olan hatıralarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada
hatıraların birkaçını bir makale sınırları içerisinden verirken Atatürk'ü genç
kuşaklara anlatmak, tanıtmak, onun dile dolayısıyla dilcilere verdiği önemi
göstermek bakımından bu yolun etkili olabileceğini düşünüyorum
Çeşitli örneklerle sunmaya çalıştığım tabloda bir devlet adamının dile
ve onu işleyecek, geliştirecek bilim adamlarına verdiği önemi yansıtmaya
gayret ettim.
Atatürk Türk dilini içine düştüğü çıkmazdan, yabancılaşmadan
kurtaran bir devlet adamıdır. Aklı, bilimi öngörmüş, araştırmayı, araştırıcıyı
desteklemiştir. Türk dili onun açtığı yolda parlamış, gerçek yapısına
kavuşmuştur. Onun bu tutumu hepimize örnek olmalıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #11 : 28 Haziran 2011, 22:16:10 »

ATATÜRK'ÜN DİL ve EDEBİYAT
KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ


          Büyük acılarla dolu Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra Atatürk'ün
yaptıkları yazıdan giyime, laiklikten kadın haklarına, dil, eğitim ve edebiyat
anlayışına kadar ulusumuzun kafa yapısını temelden değiştirip
çağdaşlaştırmayı amaçlayan benzersiz bir kültür atılımıdır. Onun tüm
yeniliklerinde güttüğü temel düşünce, değişmez amaç ‘çağdaşlık’ tır. Ve
bunu Onuncu Yıl Nutku'nda çok etkili, çarpıcı bir biçimde dile getirir.
Bugün sosyoloji, ulus kavramını, ‘aynı topraklar üzerinde yaşayan,
dil, kültür ve ülkü bakımından birlik oluşturan topluluk’ diye tanımlıyor.
Görüldüğü gibi dil, hem ulus olmanın temel öğesidir hem de kültür birliğinin
en önemli aracı, Edebiyat ise kültürü oluşturan başlıca etmenler arasında yer
alır. Bu bilimsel gerçekleri o şaşmaz sezgi gücüyle daha 1920'lerde görüp
kavrayan Atatürk, yaşamı boyunca dil ve edebiyata özel bir önem vermiştir.
Sanat ve edebiyata ilgisi daha önce başladığı için, O'nu önce edebiyata olan
yakınlığı açısından kısaca ele alacak, daha sonra da dille ilgisi yönünden
incelemeye çalışacağız.

  Edebiyat Görüşü
 Atatürk'ün edebiyat ve sanatla ilgisi iki yönlü olmuştur:
1. Edebiyatçılığı ve sanatçılığı,
2. Sanatseverliği ve koruyuculuğu.
29 Ekim 1933'te yaptığı Onuncu Yıl Söylevi'nde, ulusumuzu ‘çağdaş
uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak’ hedefini ısrarla vurgularken, güzel
sanatlar konusuna da özlü bir biçimde yer verir. Devrimleri yaparken o,
sanat ve yaratıcılık gücümüzün artmasını, ihmal edilmiş sanatımızın yeniden
ele alınmasını, bu alandaki ulusal gücümüzün kanıtlanmasını ve tanıtılmasını
yürekten istiyordu.
Daha ortaöğrenim yıllarında edebiyata yakınlık duyan Atatürk'ün
Çankaya Köşkü'ndeki kitaplığında, askerlik, hukuk ve tarih kitaplarının yanı
sıra edebiyatla ilgili eserler de vardı. Ölüm döşeğinde geçen son günlerinde
bile öyküler ve gezi eserleri okutup dinlediği bilinmektedir.
“Ben edebiyatı ve şiiri severim” diyen Atatürk, edebiyat ve şiirle
yakından ilgilenmiş, birçok şiir yazmış, Fransızcadan şiir çevirileri yapmış,
özellikle güzel konuşma ve düzgün yazma konusunda özel bir çaba
harcamıştır. Daha sonraları ‘Söylev’ adıyla da birçok baskısı yapılan Büyük
Nutuk, onun kendini bu alanda nasıl yetiştirdiğini ve ne güçlü bir konuşmacı
(hatip) olduğunu açıkça gösteriyor. Gerçekten bu büyük eser, başlı başına bir
şaheserdir. Hele sonundaki Gençliğe Hitabe, gerek özlü ve derin anlamı,
gerek heyecanı ve gerekse güçlü hitabet üslubu ile eşsiz bir değer taşır.
Gerçekten Atatürk'ün söylevleri, edebiyatımızda güzel konuşma (hitabet)
sanatı için gösterilecek en güzel örneklerdir.
Atatürk için edebiyat, devrimleri benimsetme, yayma ve yürütme
yolunda güçlü bir araçtır. Milleti uyandırma, aydınlatma ve bilinçlendirme
bakımından da edebiyattan hizmet ve yarar bekler. Bir güzel sanat olarak
önem verdiği edebiyatı şöyle tanımlıyor:
“Söz ve anlamı, yani insan zihninde yer eden her türlü bilgileri ve
insan gücünün en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları
çok ilgilendirecek biçimde söylemek ve yazmak sanatı”.
Gerek sohbetlerinde, gerekse yönerge ve buyruklarında, edebiyatın
toplumun yücelmesi yönünde kullanılmasını istemiştir. Daha 1921 yılında
tanıştığı genç Türk şairlerine şu öğüdü veriyor: “Bazı genç şairler modern
olsunlar diye konusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim,
amaçlı şiirler yazınız”. Ve ardından, şairlerimizin esaslı kültür sahibi
olmaları, Türk toplumunu iyi bilmeleri gerektiğini söylüyor. Bu, çok işlek
bir zekâya ve yararcı bir dünya görüşüne sahip Mustafa Kemal'in ‘toplum
için sanat’ ilkesine bağlı olduğunu açıkça göstermektedir.
Edebiyatla ilgisi daha lise yıllarında başlayan Atatürk,
edebiyatımızdan en çok Namık Kemal ve Tevfik Fikret'i sever, onların yurt
ve özgürlük temalarını işleyen şiirlerini ezbere okur. Özellikle T. Fikret'e
büyük hayranlık duyar. Onun üslubunu andıran şiirler de yazmış, bunların
bir kısmı yayınlanmıştır.
  Cumhuriyet'le birlikte, bütün kurumları ve kuruluşlarıyla yeni bir
devlet oluşuyordu. Bu yeni hayatın, kuşkusuz yeni bir sanatı, yeni bir
edebiyatı da olacaktı. Bu nedenle Atatürk, edebiyatın önemini bir kez daha
vurgulayarak, sanki bir eğitim programcısı gibi konuya eğilir. O, edebiyat
öğretiminin amaç ve işlevlerini açık seçik ortaya koymuş ve Milli Eğitim
Bakanlığına yönergeler vermiş, okul programlarını bu yönde düzenletmiştir.
Çünkü ona göre Türk çocuğu, edebiyat sayesinde milletinin yüceliğini,
sağlam karakterini öğrenecek, devrimlere bu kanalla bağlanacak, onları
koruyacak, yine bu yolla iyi konuşmacı olarak yığınları olumlu yönde
etkileyip peşinden sürükleyecektir. İnsanlık geleceğe yönelmek için
uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve yapıcı aracı edebiyatta bulur. Bu
özelliği ile edebiyat, ona göre en etkili eğitim aracıdır. Bu nedenle de onun,
yazarları ve sanatçıları yakından koruduğu görülür.
Atatürk'ün edebiyat sanatıyla yakın ilgisini şöyle özetleyebiliriz :
1. İyi bir edebiyat okuyucusudur.
2. Edebiyat sanatının çok başarılı bir uygulayıcısıdır. Büyük Nutuk ve
tüm söylevleri bunu açıkça kanıtlar.
3. Kültürel gelişme ve çağdaş bir toplum yaratma açısından edebiyata
büyük önem ve değer verir.
4. Edebiyatçıları yani şair ve yazarları bütün gücüyle korumuştur.
5. Bir eğitim programcısı gibi, edebiyat öğretimiyle yakından
ilgilenmiş, amaç ve ilkeler koymuştur.

 
  Dil Görüşü
  Dil görüşüne gelince, Tanzimat döneminde başlayıp da Cumhuriyet'e
kadar sürekli olarak kendini gösteren dil sorunlarını, Atatürk bir devlet
sorunu halinde ve bilinçli bir yaklaşımla ele almıştır. Çünkü dil, ulus
olmanın ve ulusal kültürün en başta gelen öğeleri arasında yer alır. Bu
nedenle, imparatorluktan uluslaşmaya geçişte büyük bir önem ve işlev
taşıyor, Atatürk de bunu çok iyi biliyordu. Yine iyi biliyordu ki, dil sadece
anlaşma ve iletişim aracı değil, aynı zamanda düşünme aracıdır.
Mustafa Kemal'de Türkçe sevgisi ve dile ilgi de Kurtuluş Savaşı'ndan
çok önce başlar. 1911'de Genç Kalemler dergisince Selanik’te ortaya atılan
‘Yeni Lisan’ yani sade Türkçe ve Milli Edebiyat akımları ile yakından
ilgilenir. Daha o zamanlar, anlaşılır bir dil özlemini dile getirir, sade
Türkçeden yana tavır alır. 1922'de, yani Ulusal Kurtuluş Savaşı bütün
şiddetiyle sürerken bile, halkın anlayabileceği dil zorunluluğu üzerinde
durulur. Çünkü hem sağlıklı bir iletişim için, hem de Atatürk'ün üzerine
titrediği tam bağımsızlık için dil temel öğedir. Hiç kuşku yok ki, ulusal bir
eğitim için de ulusal dil gerekir. Bu nedenlerle dilimizi …leştirmek, halka
yaklaştırmak amacı ön planda tutulur. Çünkü onun haklı olarak ‘dünyanın en
zengin dillerinden biri’ diye nitelediği Türkçe, uzun yüzyıllar hor görülmüş,
göz-ardı edilmiştir.
Cumhuriyet'ten sonra Atatürk'ün özellikle ele aldığı ana sorunlar
vardır. Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma, bu temel
sorunlar arasında yer alır. Çünkü ulusal duygu ve ulusal bilinçle dil
arasındaki yakın ilgiyi çok iyi biliyordu Atatürk. Bu konuda kendisi şöyle
diyor:
“Milli duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve
zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etmendir. Türk dili,
dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini,
yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır”.
Devlet yazışmaları ve aydınlar için ayrı bir dil, geniş halk yığınları
içinse ayrı bir dil düşünülemezdi. Böylesine bir kopukluk ve böylesine
uçurum yaratan bir ikilik içinde çağdaş bir devlet oluşamazdı. Üstün zekâsı,
geniş kültür birikimi ve büyük sezgi gücü ile bu durumu çok iyi
değerlendiriyor, gerçekçi önlemler arıyordu. Üstelik bu düşünce Cumhuriyet
yönetiminin temel ilkeleri arasında yer alan halkçılık ve milliyetçilik
açısından da zorunluydu.

  Yazı Devrimi
  Karışık ve karmaşık bir dil olan Osmanlıcayla sağlıklı bir iletişim
kurulamıyordu. Somut bir örnek verelim: Ölen bir kişiden söz ederken
düpedüz “Öldü” demek varken, Osmanlı yazarları süslü anlatım yoluna
giderek, ‘Mürg-i canı kafes-i tenden tayerân etti,’ yani ‘Can kuşu ten
kafesinden uçtu’ diyorlardı. Bir sözcük yerine 6 sözcük. Bizim halkımız,
Anadolu köylümüz böyle dolambaçlı anlatım yollarına gitmez. ‘Vefat etti’
de demez, bir sözcükle ‘öldü’ deyiverir, işte bunun için, her şeyden önce
dilimizdeki yabancı öğeleri atmak ve yerine Türkçe kurallar, sözcükler
koymak, Türkçe anlatımı gerçekleştirmek gerekiyordu. Fakat Arap
harfleriyle yazılan bir dilden Arapça sözcükleri atmak çok güçtü. Bu nedenle
de önce yazının değişmesi gerekliydi. Bizi eski dilden, eski yazışma
tarzından ve köhnemiş düşüncelerden ancak yeni harfler kurtarabilirdi.
O halde önce yazı devrimi gerekiyordu. Harf devrimi diye de anılan
bu devrim, halkçılık ilkesi açısından bakılınca daha da bir anlam kazanır.
  Böylece, Dil Encümeni'nin yıllarca süren çalışmalarından ve sağlam bir
kamuoyu oluşturulduktan sonra, 1 Kasım 1928 günü, Latin kökenli yeni
Türk alfabesi kabul edilir. Devrimin mimarı ve önderi Mustafa Kemal, bu
konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor:
“Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul
ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini
gösterecektir... Büyük Türk Milleti, cehaletten az emekle, kısa yoldan, ancak
kendi güzel ve asil diline uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir... Yeni Türk
harfleri çabuk öğrenilmelidir. Bunları her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala,
sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ödevi biliniz”. Görüldüğü gibi
böylesine inançlı ve böylesine güçlü bir önder var karşımızda. Hemen de
Millet Mektepleri açılır, ilk okuma yazma seferberliği başlatılır.
Gerçekten yazı devriminin, eğitim ve öğretimi kolaylaştırıp
yaygınlaştırma, dil devrimine yol açma, çağdaş uygarlıkla köprü kurma,
basın ve yayın işlerini kolaylaştırma gibi temel işlevleri vardır.

  Dil Devrimi
  Bundan sonra gündeme dil devrimi girer. Bu da halkçılık ilkesinin ana
uzantılarından biridir. Artık dilde sadeleşme, giderek bir akım haline gelir,
güçlenir. Türkçe bir sözlük zorunluluğu doğar. Bu konudaki ilk girişimleri
de Atatürk başlatır. Ankara'da geniş bir kurul oluşturularak, dilimizin
gelişmesi ve zenginleştirilmesi çalışmalarına başlanır. Fakat zaman geçtikçe,
işlerin kurul ve komisyonlar kanalıyla çözülemeyecek kadar derin olduğu
anlaşılır. Örgütlü ve merkezi bir çalışmanın gereği belirir. Mustafa Kemal bu
işin bir örgüt kanalıyla yürütülmesini zorunlu görür. Böylece, 12 Temmuz
1932'de, adı daha sonra Türk Dil Kurumu olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti,
yani dil devriminin örgütü kurulur. Hemen ardından, Dolmabahçe
Sarayı’nda ve Atatürk' ün başkanlığında 1. Türk Dil Kurultayı toplanır (26
Eylül 1932). Bundan sonra da ölümüne kadar her kurultayın en dikkatli ve
sürekli izleyicisi olur. Bu arada dil sorunlarının çözümüne yardım amacıyla
yabancı ülkelerden dil bilginleri getirtir, onlardan yararlanır.
Temel, amaç, dilimizi işlemek, bağımsızlığa kavuşturmak, ileri diller
arasındaki yerini almasını sağlamaktır. Bunun için Derleme, Tarama,
yabancı sözcüklere Karşılık Bulma, Dilbilgisi ve yayın çalışmaları yapılır,
hız kazanır. İşte bu amaçları gerçekleştirmek üzere girişilen çabaların
tümüne birden Dil Devrimi denildi.
1 Kasım 1932'de Meclis'i açış konuşmasında dil konusuna yeniden
eğilerek şunları söylüyor: “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik
ve zenginliğine kovuşması için, bütün devlet teşkilatının dikkatli, alâkalı
olmasını isteriz.”
Böylece ülkemizde bir de dil seferberliği başladı.
Atatürk bütün bu çalışmaları yakından izleyip destekler. Meclis
konuşmalarında açıklamalar yapar, bilgiler verir. 1934'teki 2. Dil
Kurultayında bütün terimlerin Türkçe köklerden türetilmesi kararlaştırılır.
Birçok matematik terimleri okul kitaplarına bundan sonra girer. Onu bir
yandan da dil işçisi olarak harıl harıl çalışırken görürüz. Bugün
okullarımızda ve bilimsel eserlerde kullanılan, birçoğu konuşma diline bile
geçmiş olan yüzden fazla matematik terimi, onun öz ürünüdür. İşte birkaç
örnek: Zaviye yerine açı, müselles yerine üçgen, zaid yerine artı, nakıs
yerine eksi ve boyut, çember, çap, pay, payda, çarpı, bölü, yatay, dikey gibi
pek çok terim.
1934'te çıkan Soyadı Kanunu da dilimizin zenginleşmesine büyük
katkılarda bulunur.
Atatürk dil ve tarih konularının bilimsel yöntemlerle incelenmesini
sağlamak amacıyla 1936'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ni kurdu. Aynı
yıl 3. Türk Dil Kurultayı toplanır. Bazı dilciler buna Dil Felsefesi Kurultayı
der. Burada Atatürk'ün, Güneş-Dil Teorisi üzerinde duruldu. Bu yolla Türk
dilinin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiği görüşü savunulur. Bu,
gerçekten bir dil felsefesidir.
Görüldüğü gibi Atatürk dilimizle çok yakından ve her bakımdan
ilgilenmiş, bu büyük ilgisi ölümüne kadar sürmüştür. Dünyada dil
sorunlarıyla onun kadar uğraşan başka bir devlet adamı bulmak güçtür. Onun
dil görüşünü, çabalarını ve hizmetlerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Yeni bir devlet ve toplumsal düzen kurmada dilin rolünü çok iyi
kavrama.
2. Ulusal dil çalışmalarına yön ve hız verme.
3. Dil işçisi olarak çalışma.
4. Dilimizi geliştirip zenginleştirerek eğitime hız ve yaygınlık
kazandırma.
5. Ayrı bir dil kuramı oluşturma.
Türkçeyi sevme, bu dilin anlatım gücü ile olanaklarına inanma,
Türkçeleri varken yabancı söz değerlerini kullanmaktan kaçınma, Atatürk'ün
ve Atatürkçülüğün temel felsefesidir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #12 : 28 Haziran 2011, 22:16:21 »

DİL İNKILÂBI VE ATATÜRK'ÜN TÜRK DİLİNE
BAKIŞ AÇISI


  Bilindiği gibi, dil, insanoğlunun birbirleri arasındaki anlaşmayı
sağlamak üzere küçük ses birliklerine dayandırarak oluşturduğu ve zamanla
bir sistem haline getirdiği kelime ve söz kalıpları dünyasıdır. Bu görevi ile
dil, ister yazılı ister sözlü olsun, duygu ve düşüncelerimizin en iyi anlatım
vasıtasıdır. Yalnız dille düşünebileceğimiz içindir ki, dil aynı zamanda
düşüncenin ve düşünmenin de en iyi vasıtasıdır. Fakat unutmamak gerekir
ki, bu anlaşma sisteminde her toplum dünyayı kendi değer ölçülerine göre
seslendirmiştir. Bir İngiliz’in yarattığı dil ile Fransız’ın yarattığı dilin,
Hintlinin yarattığı dil ile Çinlinin ve Japon’un yarattığı dillerin birbirinden
ayrı müstakil diller oluşu, toplumdan topluma değişen bu değer ölçülerindeki
ayrılıklardan ve bunun tabiî bir sonucu olan farklı şekillenmelerden
kaynaklanmıştır. Bundan dolayı dil hem sosyal yapının sadık bir aynasıdır
hem de fertlerin üzerinde sosyal bir manevî varlık niteliğindedir. Onun bu
vasfı, dili, aynı zamanda millet varlığının ve millî şahsiyetin ifadesi demek
olan kültürün de ayrılmaz bir parçası durumuna getirmiştir.

   Atatürk'ün Türk Diline Bakış Açısı
   Bu kısa girişten sonra Atatürk'ün Türk diline bakış açısı üzerinde
duralım:
Atatürk'ün düşünce sisteminin özünde, Türk milletini ve millî
değerleri ön plânda tutan bir çağdaşlaşma ilkesi yer alır. Bu itibarla Atatürk,
zaman zaman çalışmalarına bizzat katıldığı "dil inkılâbı" ile, Türk diline,
devlet felsefesinin ve millî kültür politikasının gerekli kıldığı bir anlayışla
yönelmiştir. Aslında, Atatürk inkılâpları, dayandıkları fikir temelleri ve
ulaşmak istedikleri hedefler bakımından, odak noktasında, Türkiye
Cumhuriyetini ebedî olarak yaşatacak köklü tedbirlerin getirilmesi ve Türk
milletinin çağdaş medeniyet seviyesinin on safında yer alabilmesi ana
ilkesinde birledirler Bunu başka bir anlatımla dile getirirsek, diyebiliriz ki,
inkılâpların amacı, Türk milletini en medenî, en gelişmiş ve en müreffeh bir
millet olma noktasına ulaştırmaktır. Atatürk bu amacı:
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye
Cumhuriyeti halkını tamamen asli ve bütün mana ve eşkaliyle (şekilleri ile)
medeni bir heyet-i içtimaiye (toplum) haline isal etmektir (getirmektir)
İnkılâbımızın umde-i asliyesi (temel prensibi) budur" sözleri ile dile
getirmiştir Bu bakımdan Atatürk ilke ve inkılâpları bir bütünün birbirini
tamamlayan halkaları durumundadır, Türkiye Cumhuriyetini bu ana hedefe
ulaştıracak düzenlemelerdir Devlet hayatımızda son birkaç yüzyıl içinde
kendini gösteren zayıflık ve çöküntüleri yenmek üzere başvurulan fikir ve
icraat hamleleridir. Görülüyor ki, inkılapları millî şahsiyete ve "Türklüğün
gerçek değerlerine kavuşma mücadelesi" olarak nitelendiren Atatürk’ün de
belirttiği üzere, bu inkılâplar, Türk milletini bir fikir sistemi içinde böyle bir
hedefe ulaştırmak üzere başvurulmuş bulunan köklü düzenlemelerdir.
Gücünü tarih şuurundan alan çağdaşlaşma hareketlendir iste dil inkılâbı da
bunlardan biridir.
Atatürk'ün, dil inkılâbı ile ulaşılmasını istediği hedefler, onun dilimize
hangi açılardan bakmış olduğu hususu ile ilgilidir. Bu bakış açılarını dilin
kültür hayatındaki ve millî kültür politikasındaki yeri, bir millet varlığı için
taşıdığı değer ve eğitimin yaygınlaştırılmasındaki önemi olarak başlıca üç
ana noktada toplamak mümkündür. Şimdi bunları birkaç madde halinde
biraz açıklayarak belirtmeğe çalışalım:
1. Bir devlet ve fikir adamı olan Atatürk, Türk diline öncelikle dilin
bir millet varlığı içindeki yeri ve anlamı açısından eğilmiştir. Ona göre
millet, dil, kültür ve gaye birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu
siyasî ve sosyal bir topluluk olduğundan, dil ile milleti birbirinden ayırmak
mümkün değildir.
Bir topluluğun millet vasıf ve niteliğini kazanabilmesi, ancak o millete
has gelişmiş millî bir dilin varlığı ile mümkün olabilir. O halde, Türk milleti
için işaret edilen gelişme hedefine paralel olarak Türk dili için de bir hedef
belirlemek gerekiyordu. Bu hedef, Türkçeyi millî kültürümüzün eksiksiz,
mükemmel bir anlatım vasıtası haline getirebilmektir. Uzun vadede edebiyat,
bilim ve felsefe dili olarak çağdaş medeniyet seviyesinin gerekli kıldığı
bütün kelime ve kavramları karşılayabilecek işlek ve zengin bir kültür dili
seviyesine yükselebilmektedir.
 2. Bu hedefe ulaşabilmek için Türk diline kendi yapı ve işleyiş
özelliklerine uygun millî bir gelişme yolu çizmek gerekmiştir. Osmanlı
imparatorluğu çeşitli milletleri Osmanlılık bağı altında birleştirmeğe çalışan
karma bir devlet yapısına sahip olduğu gibi, dilimiz de o devrin sosyal
şartlarının ve kültür yapısının gereği olarak Osmanlıca dediğimiz Arapça,
Farsça ve Türkçenin karışmasından oluşmuş karma bir dil yapısına sahipti.
Arapça ve Farsça kelimeler yolu ile dilimizde, farklı dil ailelerinden gelen bu
dillerin gramer kuralları da taht kurmuş olduğundan, bu durum Türkçenin dil
kurallarını körleştirmiş, dolayısıyla kendi kendini geliştirme yollarını tıkamış
bulunuyordu. Bu dil anlayışına göre en basit kavramlar bile tumturaklı
söyleyiş biçimlerine sokuluyordu 17. yüzyılın ünlü nesir yazarı Nergisi'de
görüldüğü gibi bir tek düşündükçe kelimesi bile dest-i endişe, keyzümpare-ı
mülâhaza ile tahrik-ı âteşdâr-ı efkâr ettikçe kılığına girebiliyordu.
Mehtaplı bir geceyi tasvir eden şairin ey gecenin yaldızdan kanatlı
perisi demesi kabalık sayılıyor incelik ve zarafet bunun ey peri-i zenihâl-ı
leyâl denmesini gerekli kılıyordu. Şehik yerine iç çekme denemiyor,
konuşma dili yerine lisan-ı tekellüm yazı dili yerine lisan-ı tahrir gibi
yabancı gramer ve kelime kalıpları tercih ediliyordu. Tanzimat ve Servet-i
Fünun devirlerindeki dili sadeleştirme gayretleri hedeflerine ulaşmamıştı.
Dilde millîleşme yolunda önemli bir merhale oluşturan Millî Edebiyat
devrinin bu konudaki şuurlu öncülüğünü. Cumhuriyet devrinin devlet
anlayışına paralel daha kapsamlı ve sistemli bir fikir temeline yerleştirmek
gerekiyordu Türkiye Cumhuriyeti, devlet felsefesi bakımından millî devlet
anlayışına dayandığı için, Türk dili de dil inkılâbı ile devlet anlayışının ve
millî kültür politikasının gerekli kıldığı bir çerçeve içinde ele alınmıştır.
Bu temel görüşün uygulama safhası, dilimizi Osmanlıca’nın Türkçeye
zarar veren pürüzlerinden ayıklama ve Türkçeye mal edilmemiş olan yabancı
kelimelerin yerlerine Türkçe karşılıkları bulma çalışmalarını yönlendirmiştir.
Yer yer üzerinde özel olarak durulması ve değerlendirilmesi geciken
birtakım uygulama ve yöntem pürüzlerine rağmen, 50 yıldır yapılagelen
dilde Türkçeleşme çalışmaları bu hedefe yönelmiş olan çalışmalardır.
3. Atatürk'teki milliyetçilik anlayışı, geçmişimize ve milli kültür
değerlerimize bağlılıkla, çağdaşlaşmayı mezceden "milli bir çağdaşlaşma"
niteliği taşıdığı, O'nun düşünce sisteminde bilim ve akılcılık hâkim olduğu
için, bu özellikler Türk diline bakış açısında da kendini göstermiştir.
Türkçenin yüzyıllarca ihmal edilegelmiş güzellik ve zenginliklerinin ortaya
konabilmesi ve onun dünya dillen arasındaki değerine yaraşır bir seviyeye
getirilebilmesi için müstakil bir bilim kolu olarak ele alınması ve üzerinde
kaynaklarına inen derinlemesine araştırmalar yapılması gerekiyordu.
Atatürk, bu gereği su sözlerle ifade etmiştir: “Türk dili zengin geniş bir
dildir. Her mefhumu (kavramı) ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün
varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lâzımdır.
Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında
görmenin ne yaman bu yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. İste
1932 yılında o zamanki adıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti (daha sonraki ve
bu günkü adıyla Türk Dil Kurumu) bunun için kurulmuştur. Ayrıca 1936
yılında Türk dilini ve Türk tarihini kaynaklarına inerek ve yan dallarının
yardımı ile de beslenerek araştıracak, bu alanlar için gerekli bilim adamlarını
da yetiştirebilecek özel bir Fakülte, Ankara Üniversitesine bağlı Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi de kurulmuş ve öğretime açılmış bulunuyordu.
Böylece, İstanbul ve Ankara üniversitelerinde ve İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesine bağlı Türkiyat Enstitüsünde Türk dili artık kendine
yaraşır ölçülerle araştırma ve inceleme konusu olarak ele alınıp işlenmeğe
başlanmıştır.
Türk dilinin, VIII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar uzanan devresinde
nazım ve nesir dili olarak Köktürk yazıtları Kutadgu Bilig, Divan-ı Lügat-it-
Türk, Dede Korkut gibi şaheserler yaratmış olmasına rağmen, Osmanlı
imparatorluğunda sınırlı bir aydınlar zümresine hitap eden Divan
Edebiyatının ve Osmanlıcanın baskısı altında nasıl unutulmuş. Belli bir
alışkanlığın etkisi ile nasıl horlanmış ve üçüncü plana itilmiş olduğu
hatırlanırsa, denebilir ki, Cumhuriyet devri, 2000 yıllık Türk tarihinde ilk
defa olarak devlet elinin Türk diline bu kadar anlamlı, bilinçli ve kapsamlı
olarak uzandığı mutlu bir devirdir. Dilimize karsı gösterilecek ilgi ve
duyarlık bakımından bugün bizim de bunun bilincinde olmamız gerekir.
4. Atatürk'ün Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerde, dil
ile millet ve millet ile dil arasındaki bağ bir başka açıdan, millî birlik ve
bütünlüğü sağlama açısından da yine ön plânda tutulmuştur. Bilindiği gibi,
kültür, bir millete dinamizm veren, onun varlığını ve geleceğini güvence
altına alan, bölünüp parçalanmasına engel olan bir değerler bütünüdür.
Atatürk, "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür, Millî kültür en yüksekte
göz diktiğimiz idealdir" sözleri ile bir yandan milli özelliklere bağlı gelişme
ve çağdaşlaşmaya işaret ederken, bir yandan da bu gerçeği göz önünde
tutmuştur. Milli kültür politikası Atatürk devri devlet politikasının temel
unsurlarından bin olmuştur. Dil, kültürün en iyi koruyucusu ve aktarıcısı
olduğu için, dil inkılâbı da millî devlet politikasına paralel bir millî dil
anlayışına dayandırılmıştır.
 Atatürk'ün, Türk dilinin kaynaklarına kadar inilerek araştırılıp
incelenmesini istemiş olması, bilimin gereği dışında, aynı zamanda dil
şuurunun tarih şuuru içine yerleştirilmesi, geçmişimiz ve kültürümüzle olan
bağlantımızın korunması amacına dayanmaktadır. Bu bakımdan
benimsenmiş olan milli dil politikasında, dilin sosyal yapıyı birleştirici,
bütünleştirici ve geliştirici fonksiyonları da göz önünde tutulmuştur.
Atatürk'te bu gerçekler su sözlerle dile getirilmiştir:
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti
demek Türk dili demektir Türk dili Türk milleti için kutsal bu hazinedir.
Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının,
ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini
yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili
Türk milletinin kalbidir, zihnidir" .
Milli birlik ve beraberliğin ancak toplum fertlerini birbirine
perçinleyen dille sağlanabileceği göz önünde tutulduğundan, dil inkılâbının
hedefleri arasında aydınların dili ile halkın dili, konuşma dili ile yazı dili
arasında vaktiyle Osmanlıca dolayısıyla ortaya çıkmış olan açıklığın
kapatılması ilkesi de yer almış. Böylece, Türkçeye birleştirici ve
bütünleştirici bir nitelik kazandırılmak istenmiştir.
5. Atatürk, diğer alanlarda olduğu gibi millî eğitim alanında da
yenileşmenin ve çağdaşlaşmanın öncülüğünü yapmış bir devlet adamıdır. Bu
itibarla üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biri de eğitimde ikililiği
kaldıran ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sağlanmış olan eğitim ve öğretim
birliğine paralel olarak, eğitimi millîleştirmek ve öğretimi millî terbiyenin
gerekli kıldığı açık, anlaşılır, duru ve yeterli bir millî eğitim diline
kavuşturabilmek olmuştur. Eğitimin vasıtası dil, geniş halk kitlelerine
yayılabilmesi de dille mümkün olduğu içindir ki, dil inkılâbı, millî eğitim
davası açısından da büyük bir önem taşıyordu.
Millî, ahlâkî ve kültürel değerlerimizin ayakta kalmasını,
kültürümüzün kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve geliştirilmesini, Atatürk ilke
ve inkılâplarının anlaşılmasını, korunmasını ve yaşatılmasını sağlayacak
olan millî eğitimimiz, ancak kendi yolunu bulmuş, terimleri ve kelime
hazinesi ile kendi kendine yetebilen gelişmiş ve zenginleşmiş bir dille
hedefine ulaştırılabilirdi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #13 : 28 Haziran 2011, 22:16:28 »

DİL İNKILÂBI VE ATATÜRK'ÜN TÜRK DİLİNE
BAKIŞ AÇISI ll

  

 .....6. Türkçenin yüksek seviyede bir edebiyat, bilim ve felsefe dili haline
gelebilmesi için, yalnız genel dilin kelime hazinesini oluşturan kavramlar
üzerinde durmak yeterli değildi. Aynı zamanda çeşitli bilim dallarının
ihtiyacı olan Türkçe terimlerin de yapılması gerekiyordu. Önce orta öğretim
terimlerinden başlanarak bu konudaki çalışmalara da ağırlık verilmeliydi.
Yazıda düşüncenin şüphe ve bulanıklığa yer verilmeyecek şekilde açık ve
seçik olarak belirtilmesini gerekli bulan Atatürk, öğretimde eski şekillere
bağlı terimlerin de Türkçeleştirilmesini istiyordu. 1929 yılından bu yana,
okullardan Arapça ve Farsça derslerinin kaldırılmış olması, öğrencileri körü
körüne yürüyen bir terim ezberciliğinden kurtaramıyordu. Örnek olarak: Bu
günkü açı yerine zaviye, eşitlik yerine müsavat, dörtgen yerine murabba,
dikdörtgen yerine müstatil, üçgen yerine müselles, küp yerine mikâp, silindir
yerine üstüvane, paralelkenar yerine mütevaziyüladla, kimyadaki hidrojen
yerine müvellidülma, oksijen yerine müvellidülhumuza gibi karşılıkları
gösterebiliriz. Bu durum öteki bilim dallarına aktarılabilir. Oysa milli
temellere dayanan bir öğretim sisteminde terimlerin de Türkçe olması
gerekirdi. İşte bu maksatla 1936 yılından başlayarak terim çalışmalarına da
ağırlık verilmiştir. Hatta cebir ve geometri terimlerinin Türkçeleştirilmesi
çalışmalarına başlangıçta Atatürk bizzat öncülük etmiştir. Bugün matematik
bilim dalında kullandığımız açı, yandaş açılar, üçgen, ikizkenar üçgen,
eşkenar üçgen, dörtgen, beşgen, teğet, yay, çember, artı, eksi çarpı, bölü gibi
terimler, doğrudan doğruya Atatürk'ün karşılık bulmuş olduğu terimlerdir.
Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1938 yılını açış konuşmasında
okunan yazısında, o yıl öğretime Türkçe terimler ile yazılmış kitaplarla
başlanmış olmasını kültür tarihimiz için önemli bu olay olarak kaydetmiştir.
Terim konusundaki çalışmalarda Atatürk’ten sonraki yıllarda geniş bir
deneme ve uygulama devresine girilmiş ve epey yol alınmış olmasına
rağmen, bu gün için çeşitli bilim dallarında güvenilerek kullanılabilecek
istikrarlı bir terim sistemimizin var olduğu söylenemez. Terimlerimiz
genellikle üzerinde ciddi ölçülerde çalışmaları gerektirecek bir durumdadır.
Görülüyor ki yukarıda altı madde halinde özetlemeye çalıştığımız
hususlar, Türk dilini zengin ve çağdaş bir kültür dili haline getirme hedefine
yönelmiş olan tedbirlerdir. Dilimiz 1932 yılındı başlatılan, bu çerçeve
içindeki çalışmalarla, Cumhuriyet devrinde, 1911 1923 yılları arasını
kaplayan Yeni Lisan hareketi ve Milli Edebiyat akımının ulaştığı noktadan
başlayarak, Türkçeleşme bakımından büyük bir yol almıştır. Eski yazılı
kaynaklarımızdan ve halk ağızlarından kelime aktarma veya yeni yeni
kelimeler türetme yolu ile, Türkçenin yapı ve özelliklerine uymayan yabancı
kelimelerin yerlerine Türkçe karşılıklar konmuştur Böylece intihap/seçim,
mahrukat /yakıt, nâçâr/çaresiz, nikbin/iyimser, kat’iyyet/kesinlik, masuniyet/
dokunulmazlık, mücrim/suçlu, maznun/sanık, şayia/söylenti, plasman/
yatırım, tolerans/hoşgörü, zelzele/deprem, deprenmek, kavşak, kınamak,
tanık, bilir kişi, gecekondu, sağduyu, yer çekimi örneklerinde görüldüğü
üzere, dilimiz birçok sağlıklı ve güzel kelimeye kavuşmuştur. Türkiye,
Türkoloji alanında olduğu gibi Türk dili alanında da yaptığı yayınlarla bir
ana merkez olma ve başka ülkelerdeki merkezlere öncülük etme vasfını
kazanabilmiştir. Aydınlarımızda bir ana dil sevgisi ve bağlılığı da
uyandırılabilmiştir. Bunlar dil inkılâbının ve Türk dili alanındaki
çalışmaların ortaya koyduğu verimli sonuçlardır. Ancak, bu gelişmeleri
belirtirken, dil inkılâbının ulaşmak istediği hedefler bakımından bu gün
aşılması ve yenilmesi gereken bazı sorunlar ile karşı karşıya bulunduğumuzu
da unutmamak gerekir. Bunlardan birkaçına kısaca işaret etmek isterim:
1.Dilimizde yerleşmiş Doğu kaynaklı kelimelerin yerlerine, bunları
sağlam bir değerlendirmeden geçirmeden, mutlaka Türkçe karşılıklar koyma
gayreti içinde olduğumuz halde, Batı kaynaklı kelimeler için buna paralel bir
ölçü kullanamayışımızdır. Gerçi diğer ülkelerle olan çeşitli ticari ve kültürel
ilişkiler, özellikle teknik alandaki buluş ve gelişmeler, bir dilden diğerine
yabancı kelime girmesini kolaylaştıran etkenlerdir. Belki, dilin
zenginleşmesi bakımından bazı hallerde normaldir de. Ancak, bu türlü
kelimelerin bir dilde yaygınlık kazanacak kadar çoğalması, o dilin yeni bir
baskı altında kaldığının ve kendi kendini yönlendirebilecek bir işlekliğe
kavuşturulamamış olduğunun delilidir. Bu gün önümüze açtığımız herhangi
bir gazete ve dergi sütunlarında bile gözümüze ilişen ambargo, aksiyon,
bukle, desinatör, deşarj, evaze, enstrüman, finansman, empoze, kaşkol,
gardrop, kuaför, losyon, misyon, operasyon, pasaj, plâtform, personel, prova,
poşet, potansiyel, rövanş, stabilite, nötralize gibi yığınlarca örnek, dilde
yabancılaşmanın bir başka belirtisidir. Büyük şehirlerimizin gözde
semtlerindeki mağaza, otel, sinema, pastahane, restoran, gazino gibi birçok
iş yerinin bir rağbet ve üstünlük ölçüsü sayılarak yabancı adlarla
adlandırılmış olması da bu durumun tipik belirtileridir. Buna, Türkçe yerine
yabancı dilde eğitim yapan okulların moda halinde yaygınlaşmış olmasını da
ekleyebiliriz. Burada, bir yabancı dili çok iyi öğrenmek veya öğretebilmekle,
eğitim ve öğretimde yabancı dili ana dilin yerine geçirme durumunu
birbirine karıştırmamak gerekir.
2.İkinci sorun, bilim dilimizin Türkçeleştirilmiş, istikrarlı bir terim
sistemine kavuşturulabilmesi ile ilgilidir. Bu konuya yukarıda işaret
ettiğimiz için, burada tekrar dönmek istemiyoruz.
3.Diğer bir sorun, Türkçeleştirmenin ölçü ve sınırının iyi
kavranamamış olmasından kaynaklanmakta ve dilimizi zenginleştirme
ilkesine ters düşmektedir. Türkçedeki yabancı kökenli kelimeleri nitelikleri
 bakımından ikiye ayırabiliriz. Bunların bir kısmı, aslında yabancı kökenli
oldukları halde, uzun yüzyıllar boyunca Türkçenin kendi potasında eritilerek
Türkçeleştirilmiş olan kelimelerdir akıl aşk, hatır, hatırlamak, hak heykel,
kafa, kalp, kitap, defter, eser, millet, devlet, şair, şüphe, sokak, şehir gibi
kelimeler bu türdendir. Biz bu gün artık ne merdiven’in ne bân'dan geldiğini
ne de tavla’nın taviva’dan çıktığını düşünürüz. Çarşamba’yı çehar-şenbe
(yani 4 gün) olarak değil haftanın 3. günü olarak biliriz. Bunlar dilimizin
kelime hazinesini zenginleştiren, ayrıca, yarattıkları deyimleşmiş çeşitli söz
kalıpları ile (kalp kırmak, kafaya almak, akıl akıldan üstün olmak vb)
Türkçeye anlam zenginliği kazandıran ve ufkunu genişleten kelimelerdir.
Dilimizin kültür servetidir. Onun için Türkçeleştirme çalışmalarında
üzerinde durulacak ve değiştirilecek olanlar bunlar değildir Ayıklanması
gerekenler, kuralları ile birlikte gelip de dilimize sindirilememiş ve dilin
gelişmesini engellemiş olan eğreti kelimelerdir. Fücceten (birdenbire, anî
olarak), te’yid (doğrulama), iane (yardım), tenevvür (aydınlanma), zi-nufuz
(nüfuzlu, güçlü), tevahhuş (ürküntü), enformasyon (danışma), layemut
(ölümsüzlük) kroki (taslak), entellektüel (aydın) gibi. Kaldı ki artık bu türlü
kelimeler de kullanılıştan düşmüş bulunmaktadır. 1932 yılında Atatürk'ün
direktifi ile hazırlanan çalışma programında bu husus pek isabetli bir tespit
ile “yazı dilinde Türkçeye yabancı kalmış unsurların atılması” şeklinde yer
almıştır. Durum böyle iken, birinci grupta belirttiğimiz Türkçeleşmiş
kelimeler için meselâ kitap ve eser için yapıt, hatırlamak için anımsamak,
akıl için us cahil için bilisiz aşk için sevi, kültür için ekin gibi yapılan da
sağlıksız olan bu takım karşılıkları kullanmakta direnmek ve bunların
Türkçeyi geliştireceğini sanmak boşuna bir gayretkeşliktir. Çünkü, Heyet-i
Temsiliye gibi tarihî bir terimi bile yer yer Temsilciler Kurulu'na, Medenî
Kanunu, uygarlık kanunu'na çeviren böyle bir tutum dilimizi şu çıkmazlara
doğru sürüklemektedir.
4. Öz Türkçecilik tutkusu ile söz gelişi şüphe ile kuşku arasındaki
anlam farkını hesaba katmadan şüphe için gerekli gereksiz her yerde
kuşkunun, adam. İnsan, şahıs, fert, kimse, kişi gibi kelimelerle karşılanan
farklı kavramlar için hep kişi. Sebep, vasıta, dolayı, dolayısıyla anlamları
için hep neden (Cumhuriyet bayramı nedeniyle geldi vb) kelimesinin
kullanılmakta oluşu, bu kelimelere birden fazla kavram ve anlam
yüklediğinden, dilde zayıflamaya, anlatım gücü bakımından gerilemeye ve
kelime hazinesini üç dört bine indiren kısırlaşmaya yol açmaktadır. Bunun
dil inkılâbının hedefine ters düştüğünü hatırlatmaya gerek yoktur sanıyoruz.
Bir de gözümüze sık sık ilişen bir husus, yeni kelimelerimizin yerli
yerinde kullanılamamış olmasıdır. Ciddi bir inceleme yazısında gözümüze
ilişen “Türkiye’de işsizliği doğuran en önemli sorun nüfus artış hızıdır.
İkinci büyük sorun sermaye birikimi değişikliğidir” cümlelerindeki sorunun
yanlış olarak sebep yerine kullanılmış olması tipiktir. Nüfus artışı işsizliğin
sorunu değil, sebebidir. Sorun olan işsizliktir. Ne yazık ki bu türlü örnekler
istisna sınırını aşacak kadar kabarıktır. Konuşma ve yazılarımızda dikkatli
olursak bunları elbette kolaylıkla önleyebiliriz.
5. Dikkat edilecek bir diğer önemli nokta da Türkçenin kurallarına ters
düşen, yapısı yanlış kelimeleri kullanma özentisine kapılmamaktadır. Bir
dilin grameri, dil ile düşünce arasındaki sağlam bağlantı ve dengeyi kuran
ölçüler bütünüdür. Bu ölçülere ters düşen örnekler dil ile düşünce arasında
kopukluk yaratacağından, kavram bulanıklığına ve ifade gücünün
zayıflamasına yol açacaktır. Diyelim ki, hatırlamak yerine anımsamak,
düşünce ve fikir yerine düşün kullanıyoruz. Türkçede -umsamak eki yalnız
isim soylu kelimelere getirilebilir. Benimsemek, azımsamak, küçümsemek
gibi, ekin görevi de “bir şeyi öyle kabullenmek, öyle görmek”tir. Bunu,
anmak gibi bir fiile getirmek mümkün değildir. Çünkü dil, bu yanlış
kuruluşa bakarak, anlamsamak, tutumsamak, katımsamak, saçımsamak gibi
benzer örnekler türetemeyeceğine göre, bu şekil, dilde donmuş ve taşlaşmış
bir örnek olarak kalacaktır. Ayrıca, dil ile düşünce ve dil mantığı arasındaki
normal bağlantı da kopacak, dolayısıyla dilin yaratıcılık ve işlekliğini de
engellemiş olacaktır. Bazı kimselerce "fikir" ve "düşünce"yi karşılamak
üzere kullanılan düşün ile karşın (bir şeye karşılık olarak, rağmen) gibi
kelimelerin durumu da aynıdır. Burada aydınlarımıza ve gençlerimize düşen
görev, dilimize ana dil sevgisi yanında aynı zamanda bir ana dil bilinci ile de
bağlanmaktır. Dil inkılâbının çizilen hedeflerine ulaşabilmesi, yalnız
yazarların ve bilim adamlarının değil, aynı zamanda bütün aydınlarımızın ve
gençlerimizin de bilinçli katkısını beklemektedir.
Belirtmeğe çalıştığımız hususlar, zorlamaya gitmeyen, ifadedeki
güzelliği, dildeki tabiî ölçülerde ve tabiî anlatışta arayan üslûp özellikleri
açısından da önemlidir.
Atatürk, Türk çocuğunun nasıl yazması gerektiğini açıklayan bir
sohbetinde şöyle diyor: "Türk çocuklarını, onları, kafalardaki kabiliyetleri,
Türk karakterlerindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve
genişlikleri kendilerini hiç zorlamadan natürel bir tarzda ve olduğu gibi
ifadeye alıştırmak”. Bunlar yapılınca netice şu olacaktır: Türk çocuğu
konuşurken onun beyan ve anlatıp tarzı, Türk çocuğu yazarken onun ifade ve
üslûbu, kendisini dinleyenleri onun yürüdüğü yola görülebilecek, bu
kabiliyeti sayesinde Türk çocuğu kendisini dinleyen ve yazısını okuyanları
peşine takarak yüksek bir Türk ülküsüne ulaştırabilecektir.
Dil ile millet varlığı arasındaki ilişkide bizlere düşen görev, en veciz
ifadesi yine Atatürk'ün "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin
millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili,
dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin.” sözlerinde
bulunmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #14 : 29 Haziran 2011, 20:35:11 »

TÜRK DİL İNKILÂBI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
 
   Türkiye'de ve Türkiye dışındaki Türk topluluklarının kültür hayatında
mühim bir yer işgal etmiş olan dil dâvası, bugün de tartışmalı bir mesele
olarak ciddiyetim muhafaza etmektedir.
Osmanlı imparatorluğunun enkazı üzerinde yeni Türk Devletinin kurulmasından
sonra, Atatürk'ün öncülüğü altında sosyal, iktisadî ve idarî
inkılâplarla birlikte, Türk dilinin ıslâhı meselesi de ele alınmıştır. Atatürk,
dilimizin mazisi, bugünkü durumu ve geleceği ile yakından ilgilenmiş,
geceyi gündüze katarak çalışmalara kendini de iştirak etmiştir. Ancak,
maalesef zaman darlığından bu meseleyi halledemeyerek aramızdan
ayrılmıştır. Bunun sebepleri açıktır: Bir defa, onun zamanında
memleketimizde modern metodlarla yetişmiş ve bu işin teknik ve ilmî
tarafını yürütecek dil uzmanları yok denecek derecede azdı. Sonra dil
meselesi, kıyafet değiştirme gibi kısa zamanda çözülebilecek bir şey değildi.
Bununla beraber Atatürk, dil inkılâbının esaslarını hiç şüphesiz doğru olarak
kavramıştı. Onun tarafından 1930'da Sadri Maksudi'nin Türk dili için adlı
kitabının başına yazılan şu sözler, bunu açıkça göstermektedir:
   

  “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin
olması, milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin Ülkesini, yüksek istiklalini
korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan
kurtarmalıdır”.

  Bu sözler, dil inkılâbımız için her zaman düstur olacak değerdedir.
Ancak iş tatbikat safhasına intikal edince, bunun kısa zamanda
başarılamayacağı anlaşılmıştır. Atatürk'ün bu sahadaki çalışma ve teşvikleri,
bazen biri birine zıt gibi görünen muhtelif devirler gösterir. Bir ara
dilimizdeki her yabancı kelimenin hemen Türkçe karşılığının bulunmasını
arzu etmiş, sonra da dil meselesinin ancak uzun vadeli bir ilmî çalışma ile,
ağır ağır çözülme yoluna girebileceğine kanaat getirerek, Tarih ve Dil
Kurumlarına uzman yetiştirmek maksadıyla Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi'ni kurmuştur. Son olarak 1936'daki Meclis açış konuşmasında da,
Tarih ve Dil Kurumlarının "Akademiler halini almasını temenni" etmiştir.
Son 40–50 yıl içinde memleketimizde, gerek Ankara ve gerek İstanbul
Üniversitelerinde değerli dilciler yetiştiği halde, üniversitelerle tam bir
işbirliği kurulamadığı için, dil davamıza hâlâ doğru bir istikamet
verilememiştir. Dilimizle ilgili konularda ilmî metod ve araştırmaların
ehemmiyeti ve gerekliliği üniversitelerimizde bugün anlayışla karşılanarak
idrak ve tatbik edildiği halde, bütün milleti yakından ilgilendiren "Dil
İnkılâbı" meselesi üniversite dışında çok defa yanlış anlaşılmakta ve bu
konuda ihtisas sahibi olmayan kimselerin de işe karışması ile, "inkılâp"
mevzuunun "devrim" şekline sokularak ilmî yoldan uzaklaştırıldığı ve
üniversitelerdeki araştırmalardan ayrı bir "dil davası" varmış gibi bir intiba
uyandırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Dil davasında bilerek veya
bilmeyerek yaratılan bu ikilik bilim metodlarıyla bağdaşamadığı gibi, millî
menfaatlerimize da aykırı düşmekte, kültürel kalkınmamıza ve millî
birliğimize zarar vermektedir.
Bu açıklamaların işbirliği altında, "Dil inkılâbı" ile ilgili hususları şu
şekilde Özetleyebiliriz;
a. Dilimiz; incelenmeli, araştırılmalı, imkân nispetinde "Türkçeleştirilmeli"
ve "Dil İnkılâbı" yaşamalıdır (MAKSAT VE GAYE);
b. Dil işinde, millî menfaatlarımıza ve dil biliminin kaidelerine uygun
bir çalışma yolu tatbik edilmelidir (METOD);
e. Dil sahasındaki ilmî çalışmalar, dil üzerine ihtisas yapmış kimseler
tarafından yürütülmelidir (KADRO).
Bu şartlar yerine getirilerek çalışıldığı takdirde varacağımız hedef şu
olacaktır: Daha saf Türkçe, daha doğru Türkçe, milletin bütün sınıfları ve
boyları tarafından kolayca benimsenen, desteklenen Türkçe. Millî birliğe
aykırı düşmeyen, millet içinde sınıflar ve zümreler yaratmayan Türkçe.
Dilimizin tarihinden ve yaşayan malzemesinden örnek ve ilham alınarak
kendisinin esas kaidelerine uygun bir şekilde işlenen ve geliştirilen bir
Türkçe.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #15 : 29 Haziran 2011, 20:40:05 »

TÜRK DİL İNKILÂBI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
   MAKSAT VE GAYE (Dilimizle niçin ilgileneceğiz?)

  Dilimizle ilgilenmekten esas maksat, hiç şüphesiz millî mücadeledir;
sulh zamanında dahi daimî bir savaş alanı olan yeryüzünde, millet olarak
varlığımızı üstün bir seviyede koruyabilmek ve onun geleceğini emniyet
altına almak için yürütülen çok yönlü "milli mücadele"nin en mühim bir
cephesidir. Bu mücadelede başarı kazanmak, yani dünya milletleri içerisinde
varlığımızı devam ettirebilmek, ancak her cephede kuvvetli bir millet
olmakla mümkündür. İktisadî kalkınma ve ilerleme, dış görünüşü ile
milletleri kuvvetli göstermekte ise de, bir topluluğa "millet" vasfını verdiren
kültür kalkınması ihmal edildiği veya yanlış metod tatbik edilerek ehliyetsiz
ellere bırakıldığı takdirde, o toplulukta fikir, şuur ve ideal birliği sarsılır ve
millî birlik de kolayca içinden çökebilir. İktisadî varlık ve ortaya konan
eserler de başka milletlerin eline geçebilir.
İste bu yüzden, kültür dâvasına, iktisadî kalkınmaya paralel olarak en
azından onun kadar ve hattâ ondan daha fazla önem verilmesi gereği ortaya
çıkar. Kültür dâvası ise, birçok konuları içine alan çok cepheli bir meseledir.
Klasik tarife göre millî kültürün temelleri veya sistemleri, başlıca: Dil, tarih,
sanat, içtimaî hayat, hukukî nizam ve eğitim gibi konulan içine almaktadır.
Dil meselesi, milletin tarifinde olduğu gibi, zaman kültür sistemlerinin
başında, ilk madde olarak zikredilir.
Dilimizin meseleleriyle yakından ilgilenen Atatürk'ün, 1930'da Türk
Dili İçin adlı kitabın başına konmuş olan sözlerini Giriş'te aynen vermiştik.
Atatürk'ün, dil inkılâbının esaslarını özetleyen dört cümlelik bu yazısı bir
bütündür. Bir kısmının atılıp yalnız bazı cümlelerinin kullanılması, dil
inkılâbımızla ilgili bazı noktaların karanlık kalmasına ve yanlış
anlaşılmasına sebebiyet verebilir. Nitekim son zamanlarda, bazı kurum ve
zümreler tarafından bu metnin ancak son cümlesinin kullanıldığı,
büyültülerek yalnız bu cümlenin duvarlara asıldığı ve televizyon
konuşmalarında da halka yalnız bu cümlenin gösterildiği gözden
kaçmamaktadır:
"Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır".
Yüzde yüz saf bir dil olmayacağını bilmekle beraber, dilimizi imkân
nispetinde "Yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak", vazifemiz ve
gayemiz olmalıdır; ancak, bir hedefe varmanın yollarını ve metodunu doğru
olarak tespit etmek, hedefi tanımak ve bilmek kadar mühimdir. Hâlbuki
Atatürk'ün yukarıda tam metin halinde verdiğimiz vecizesinde, son cümlede
gösterilen hedefe nasıl varılacağı ve bunun için neler yapılması gerektiği de
açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. Bu yüzden, metnin yalnız son cümlesi
gösterilerek üst kısmı ihmal edildiği takdirde, dilcilik üzerine ihtisas
yapmamış geniş halk kitlesinde ve hattâ münevver zümre içerisinde bile
mesele yanlış anlaşılabilir, "dilimizdeki yabancı kelimeleri atalım da ne
olursa olsun!" gibi bir düşünce ile, Arapça ve Parsça kelimeleri atarken,
onların yerine başka yabancı sözler gelebilir, veya Türkçemizin kaidelerine
aykırı olarak yanlış metodlarla türetilen başka kelimelerle (Türkçe kökten
yapılmış olsalar dahi) dilimiz gittikçe bozulabilir. Halbuki bunun önlenmesi
ve "Dil İnkılâbı"nın doğru bir yola sokulması her zaman mümkündür; yeter
ki, varılacak hedef, tatbik edilecek metod ve bu çalışmaları yürütecek kadro
müspet olsun.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #16 : 29 Haziran 2011, 20:40:36 »

TÜRK DİL İNKILÂBI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
           METOD (Dil inkılâbında çalışma yolu nasıl olmalıdır?)

      Türk Dil inkılâbının gayesi tespit edilmiş olmakla beraber, buna
varmak için tutulacak yol veya tatbik edilecek metod üzerinde
memleketimizde henüz bir fikir birliğine varılmış değildir. Bu yüzden dil
işine, bundan anlasın anlamasın, herkes karışmakta, tutulan yolun yanlış
veya doğruluğu üzerinde durulamadığı için, "Dil inkılâbı”nın esasları çok
defa yanlış anlaşılmaktadır.
Gaye ve hedefe bugün aşağı yukarı fikir birliğine varılmıştır:
"Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı
diller boyunduruğundan kurtarmalıdır"; ancak bu nasıl yapılacak, bu hedefe
varmak için nasıl bir metod uygulanacak? Diye sorulduğu zaman,
birbirinden oldukça farklı fikir ve tekliflerle karşılaşılmaktadır. Şimdi
bunları bir bir inceleyerek, Türkoloji ilminin ve millî menfaatlarımızın ışığı
altında Devlet ve Millet için en uygun ve doğru olanını tarafsız olarak tespite
çalışacağız.

  Osmanlıcaya dönüş:
     Bazı kimseler, "Türkçeye giren her şey Türkçedir!" tezi ile hareket
ederek buna başka dillerden (yanlış olarak) bilhassa İngilizceyi misal
almakta ve Osmanlıca’ya taraftar görünmektedirler. Osmanlıca,
imparatorluk devrinde birleştirici bir yazı dili olarak politik bakımdan
müspet bir rol oynamış olabilir. Fakat milletler ayrılmaya başlayınca,
devletin temelini teşkil eden Türk milleti için de, dört elle kendi kültürüne
sarılmaktan başka çare kalmamış ve dilde de, önce Osmanlıcanın
sadeleştirilmesi üzerinde durulmuşken, sonradan Türkçecilik cereyanında
karar kılınmıştır. Osmanlı imparatorluğunun çökmesi ile bugün artık
Osmanlıcanın da tarihe karıştığım kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bununla
beraber Osmanlıca ve Divan Edebiyatı, dil inkılâbı yönünden ele alındıkta,
Türk yazı dili tarihinin çok mühim bir devri olması sıfatıyla bir araştırma
konusu olarak kıymetini muhafaza edecektir.

      Dilde devrim metodu:
   Son yıllarda moda olan "devrim" sözü, "devirmek" fiilinden yapılma
bir isim olup, umumî kanaata göre "inkılâp" değil, "ihtilâl" manasına gelir.
Bununla beraber bazı yazarlarımız, bu iki tabir arasındaki anlam inceliğini
ve sosyolojideki yerini dikkate almadan, Cumhuriyet devrinde yapılan
yenileşme hareketlerinin hepsini birden "devrim" sözü ile ifade etmek
isterler. Kısa vadeli "ihtilâl" (devrim=Revolution) ile uzun vadeli "inkılâp"
(Evolution) tabirlerinin uzun boylu tartışmasını yapacak değiliz. Ancak günü
belirtmekte fayda görüyoruz:
Devrim metodu ile dilimizin Türkçeleştirilmesine çalışılırken,
umumiyetle bilinen ek ve köklerle yeni kelimeler yapılmakta ve bunlar
yabancı kelimelerin yerine konmaktadır. Dilimizin tarihinden ve Türkiye
dışındaki diğer Türk ülkelerinde yürütülmüş ve yürütülen sadeleştirme ve
Türkçeleştirme hareketlerinden ya hiç örnek alınmamakta veya bunlara
ancak gelişi güzel ve arada sırada dikkat edilmektedir. Bundan başka, ilmî
bir yol tutulmadığı için bir çok yeni kelime dilimizin kaidelerine aykırı
olarak yanlış yapılmakta, veya dilimizden atılan yabancı bir sözün yerine,
menşei araştırılmadan Türkçe zannedilerek başka bir yabancı kelime
konmaktadır. Bu sistemde gaye doğru, fakat metod yanlıştır. Zaten bugün
dilde "devrimciler" ile "bilimciler" arasındaki anlaşmazlık bu metod
yüzünden çıkmaktadır.
Bugünkü durumda "dil devrimi" hareketinin, çoğu filoloji ve linguistik
üzerine ihtisas yapmamış, amatör dilci, sanatçı, veya dilcilikle katiyen ilgisi
bulunmayan başka meslek sahipleri tarafından yürütüldüğü ve
üniversitelerimizin Türk Dili kürsülerine mensup Türkolog öğretim
üyelerinden çoğunun, "devrim" metodunu ilme aykırı bularak tasvip
etmedikleri gözden kaçmamaktadır.
İhtilâl (devrim) in esas gayesi "yıkmak" olduğundan, yıkılanın yerine
konacak yenisi önceden plânlanarak hazırlanmamışsa, geleceğin nasıl
olacağı hususunda cemiyeti rahatsız edici tartışmalar başlar. İllâ da bir şey
konacaksa, o da aceleden ve gelişi güzel temin edileceği için bazan yanlış
olur ve bundan doğacak hataların cezasını gelecek nesiller çeker.
Cumhuriyet devrinde yürütülen yenileşme hareketlerinin bir kısmı zarurî
olarak ihtilâl şeklinde tatbik edilmişse de, bazıları için uzun vadeli inkılâp
yolu tercih edilmiştir. Meselâ, kıyafet değişikliği kısa zamanda yapılabildiği
halde, Türk tarihine ait tezlerin ancak uzun yıllar sürecek ilmî araştırmalarla
ispatlanabileceği anlaşılmış bulunmaktadır.
Dil işinde de önce uzun vadeli ilmî yol üzerinde durulmuş ve Türk
Dili Birinci Kurultayınca kabul edilen 7 maddelik çalışma programında
yapılacak işler açıkça belirtilmişken, sonraları ilmî yol ikinci plâna atılarak,
Türk Dil Kurumunun tüzüğünde "devrimci anlayış" ön plâna alınmıştır.
"Dil devrimi"nin müdafaası yapılırken üzerinde durulan en mühim
noktalardan biri de Osmanlıcaya hücumdur; radyo ve televizyonda da buna
büyük ehemmiyet verilmekte, Osmanlıca’nın halk dilinden uzaklaşmış bir
dil olduğunu belirtilerek ve yukarıda işaret olunduğu gibi Atatürk'ün 1930
tarihli vecizesinin yalnız son cümlesi gösterilerek: ".... Türk milleti, dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" diye devrim metodunun
müdafaasına çalışılmaktadır. Fakat Osmanlıcaya hücum tarzında yürütülen
bu harekete bugün artık lüzum kalmamıştır, çünkü Osmanlıcaya dönüş diye
bir şey mevcut değildir. Dilimizde yerleşmiş Arapça, Farsça vb. bazı
kelimeleri bugün hâlâ kullanıyorsak, bunun sebebini dilimizdeki anarşide ve
tatbik edilen sakat metodda aramak gerekir. Yerine konacak doğrusu
bulununcaya kadar dilimizde yerleşmiş bazı yabancı sözlerin kullanılması,
"dil inkılâbı"na ve "Türkçeleşmeye" aykırı bir hareket sayılmamalıdır.
Varılacak gayenin tespitinde "devrimcilerle "ilimciler" arasında bir
fark olmasa gerek, (dilimizi kasden bozmak ve yıkmak isteyen küçük bir
zümre istisna edilirse), herhalde hepsi de aynı şeyi isterler; bunların
ayrıldıkları nokta metoddur. Dilimizin Türkçeleştirilmesinde dil ilmine
yeteri derecede kıymet vermeyen aceleci devrimci yoldan gidildiği takdirde,
yine Osmanlıca gibi halk dilinden uzaklaşmış bir dil meydana gelebilir,
nitekim gelmektedir de. Bu suretle ortaya konan malzemenin mühim bir
kısmı, dil ilminin kaidelerine dikkat edilmeden çalışıldığı için yanlış olabilir
ki, "uydurmacılık" tabiri ile bunlar kastedilmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #17 : 29 Haziran 2011, 20:41:04 »

TÜRK DİL İNKILÂBI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Dilde bilim metodu:
   Yukarıdaki açıklamalardan, dil inkılâbında tatbik edilecek en doğru
yolun "bilim metodu" olacağı neticesini çıkarmak zor olmayacaktır. Bu
metodun bir tek kusuru vardır ki, o da, her bilim dalında olduğu gibi,
çalışmaların nispeten ağır yürümesi ve neticeye oldukça geç varılmasıdır.
Fakat elde edilecek netice sağlam olacağına göre, bunun bir kusur olarak
vasıflandırılması da yetersiz olur. Çünkü "bekleyecek vaktimiz yoktur"
diyerek "devrim" metodu ile dil ilminin kaidelerine dikkat edilmeden işlenen
hataların düzeltilmesi için ileride çok daha fazla zaman sarf edileceğinden,
zaman kazanma fikri kendiliğinden ortadan kalkmış olur.
  Filoloji ve linguistik dediğimiz dille ilgili bilim dallarının muayyen
metotları olmakla beraber, her dil kendi bünyesine, kendi tarihine ve yaşayan
malzemesine dayanılarak araştırılır. Bu yüzden, muayyen bir milletin "dil
inkılâbı", herhangi başka bir dilde yapılan inkılâplardan farklı olabilir; "filân
dilde şöyle yapılmış, biz de öyle yapalım!" şeklindeki karşılaştırmalar ve o
yolu taklide kalkışmak, bizi yanlış ve dilimiz için zararlı yönlere
sürükleyebilir.
Dil araştırmalarında, umumî filoloji ve linguistik ilimleri çerçevesi
içinde Türk Dilinin ses, şekil, gramer ve cümle bilgisi kaidelerine uygun bir
çalışma yolu tatbik edilmekle beraber, işin içine "inkılâp" konusu girince,
mesele sırf hakikati araştıran bitaraf bir "bilim" olmakla kalmaz, dil
konusunun "millî bir gaye" olarak da ele alınması zarureti ile karşılaşılır. Şu
farkla ki, bu takdirde dahi bilim metodları ihmal edilmemeli, dilimizde
yapılacak İslâhat, temizlik ve "yabancı boyunduruğundan kurtarma"
maksadıyla yürütülecek çalışmalar, Türkoloji ilminin umumî kaidelerine
uygun olarak ele alınmalıdır.
Herhangi bir dille ilgili araştırma, inceleme ve sadeleştirme
çalışmaları, ancak o dilin mevcut malzemesine dayanılarak yürütülebilir. Bu
malzeme: Tarihî ve bugün yaşayan varlık şeklinde iki cepheli olur.
Bu açıklamaların ışığı altında, "Türk dil inkılâbı"nda tatbik edilecek
"bilim metodu"nun esaslarını şu üç noktada toplayabiliriz:
a) Tarihî malzemeden faydalanmak (derinlik);
b) Yaşayan malzemeyi kullanmak (genişlik);
c) Yeni kelimeler yapmak (yaratma).
"Türk Dili inkılâbı" ile ilgili çalışmalarda tatbik edilecek bu üç nokta
millî gaye ve menfaattarımıza uygun olduğu gibi, çalışmaların sırasını
belirtmek bakımından da mühimdir.
a) Tarihî malzemeden faydalanmak;
Tarihe bakmak, bir bakıma "geriye" bakmak anlamına gelmekle
beraber, bazı kimselerin iddia ettikleri gibi bunun bir "gericilik" ve "inkılâp
düşmanlığı" olmadığını, Atatürk'ün Türk tarihine verdiği ehemmiyet ve
bunun üzerinde titizlikle durması da açıkça ispat eder. Türk'ün dili ise, onun
tarihi ile birlikte bugüne kadar intikal eden en kıymetli millî varlığıdır.
Tarihî araştırma, aynı zamanda derinliğine yürütülen bir çalışma olup,
bununla dilimizin en eski zamanlardan bugüne kadar gelmiş dil
malzemesinin ortaya konması ve dil inkılâbında bundan faydalanılması
kastedilir. Yani, Türkçe yazılmış her eser ve metin, kronolojik sıraya göre
kritik bir şekilde okunup transkripsiyonu ve gerekirse bugünkü Türkçeye
tercümesi ile birlikte yayınlanmalı. Bunların içinde geçen kelime, ek ve
terkipler teker teker ele alınıp etimolojisi, yani tahlili yapılmalı, hangisinin
Türkçe, hangisinin yabancı menşeli olduğu açıklanmalı ve bütün bu
malzeme alfabetik sıraya konularak bir sözlük şeklinde yayınlanan eserin
sonuna eklenmelidir.
Ayrı ayrı incelenip işlenmiş olan bu gibi münferit eserlerdeki
malzeme sonradan bir araya getirilerek, Türkçenin tarihî grameri yazılır ve
etimolojik sözlüğü hazırlanır. Ancak, dil üzerindeki çalışmaların bir neticesi
sayılabilecek etimolojik sözlüğün hazırlanmasında, pek tabiî olarak dilimizin
bugün yaşayan malzemesinden de faydalanmak gerekecektir.
Bu çalışmaların ne kadar zahmetli ve uzun zamana bağlı bir iş
olduğunu anlamak için, Türkoloji alanındaki çalışmaların tarihine bir göz
atmak yeter. Bir bütün olarak ele alındıkta Türkoloji ilmi 200 yıllık bir tarihe
sahip ise de, esas metodik çalışma ve gelişme, Wilhelm Radloff, Vilhelm
Thomsen, Gustav John Ramstedt ve WilliBang-Kaup'un açtığı çığır üzerinde
gelişen araştırmalar olmak üzere son yüz yıla sığdırılabilir. Bu zaman içinde,
bir taraftan Orhun abidelerinin ve Uygurcaya ait pek çok metnin bulunması
ve Türkçenin orta devrinde yazılmış olan Kutadgu Bilig, Divânü Lügat-it-
Türk v.b. gibi eserlerin ortaya konması gibi malzeme temini ile uğraşılırken,
diğer cihetten bunların açıklanarak yayınlanması üzerinde de çalışılmış ve
çalışılmaktadır. Ancak, el sürülmemiş pek Çok malzeme hâlâ araştırıcıların
gayretini beklemektedir. Misâl olarak ancak şu iki meseleye işaret etmekle
yetineceğiz: Doğu Türkistan sefer heyetlerince temin edilen Uygurca
malzemenin bugüne kadar ancak küçük bir kısmı yayınlanabilmiş, 1890'dan
beri üzerinde çalışılan Kutadgu Bilig adlı eser halâ tamamlanamamıştır! İlk
olarak W. Radloff tarafından fotokopisi ve Almanca tercümesi yayınlanan,
sonra hakkında pek çok araştırmalar yapılan Kutadgu Bilig, son olarak Reşid
Rahmeti Arat tarafından ele alınmış, O, 1947'de yeni baştan işleyerek bütün
metnin transkripsiyonunu, 1959'da Türkiye Türkçesine tercümesini
neşretmiş, fakat sözlüğünü tamamlamaya ömrü vefa etmemiştir. Bu alandaki
çalışmaların zirvesini ve dilimizin Türkçeleştirilmesinde en mühim
kaynaklardan birini teşkil edecek olan Kutadgu Bilig Sözlüğü'nün, Arat'ın
malzemesine dayanılarak önümüzdeki yıllarda yayınlanabileceğini ümit
etmekteyiz.
Görülüyor ki, Dil İnkılâbı'nın doğru olarak yürütülebilmesi için, önce
bu gibi tarihî hazırlık çalışmalarının ikmal edilmesi veya hiç olmazsa
ihtiyacı karşılayacak bu seviyede ilerletilmiş olması gerekir. Tarihi
devirlerde dilimizde kullanıldığı halde, bu gibi Türkçe asıllı söz, terkip ve
eklerin bir kısmı zamanla unutularak, yerini yabancı unsurlara terketmiş
olabilir. İşte, "Dil inkılâbı" dediğimiz çalışmalarda yabancı unsurların yerine
Türkçelerini koymak isterken, en basta böylece kritik bir şekilde
yayınlanmış eserlere başvurmamız ve yabancı kelimeler yerine konacak
Türkçe malzemeyi, gerekirse bugünkü söylenişe intibak ettirerek, işlenmiş
bu kaynaklardan almamız gerekir. Böylece, kültürümüzün temelini teşkil
eden dilimiz, tarihine bağlanarak sağlam temellere oturtulmuş olur.
b) Yaşayan malzemeyi kullanmak:
Türk Dil inkılâbında faydalanılması gereken ikinci büyük kaynak,
dilin bugünkü varlığıdır. Bu meseleyi: Türkiye Türkçesi ve Türkiye
dışındaki Türk lehçe ve şiveleri olmak üzere iki yönden inceleyebiliriz.
Her dilde olduğu gibi Türkçe de, bir taraftan yazı dili (edebiyat dili),
diğer yönden konuşma dili (halk dili) olmak üzere iki istikamette gelişmiştir.
Yazı dilleri, muayyen bir bölgede konuşulan birbirine oldukça yakın bir çok
şive ve ağızlar için müşterek bir kitap ve dolayısıyla devlet dili olarak
birleştirici bir rol oynadıklarından, bu birliğin içinde toplanan şive ve ağızlar
için ayrı birer yazı dili yaratılması yoluna gidilmemiş, çünkü böyle bir şeye
ihtiyaç hissedilmemiştir. Ancak Türkiye dışındaki bazı Türk ülkelerinde bu
durumun, bilhassa son 50 yıl içinde biraz değişikliğe uğradığını ve eskiden
muayyen bir kültür ve yazı diline bağlı olan şiveler için de, siyasî
düşüncelerle, yeni yazı dilleri yaratılmasına çalışıldığını görmekteyiz.
Halk dili (şiveler ve ağızlar) saflığını oldukça muhafaza edebildiği
halde, yabancı kültür ve dillerle çok daha sıkı temas imkânına sahip olan
yazı dilinin, az veya çok bunların tesiri altında kaldığı görülmektedir. Bir
dilde yabancı tesirler çoğalınca, millî şuurun kuvvetlenmesi nispetinde
bunlara karşı bir hareketin başlamasını tabiî bir hadise olarak karşılamak
gerekir.
Türkiye Türkçesinin, XI. yy.’dan itibaren geniş ölçüde Farsça ve
Arapçanın tesiri altında kaldığı ve yazı dilinin, sonraları "Osmanlıca" adı
verilecek şekilde hususî bir yönde geliştiği meydandadır. Türk tarihi
üzerindeki araştırmaların derinleştirilmesi ve Türk dilinin eski belgelerinin
meydana çıkarılarak işlenmesi neticesinde kuvvetlenen millî şuurun tesiri
altında yazı dilinin düzeltilmesi işi de ortaya atılmıştır. Önce yabancı
terkiplerin sadeleştirilmesi şeklinde başlayan bu hareket, türlü kademelerden
geçerek, nihayet topyekûn "Türkçeleşme" ve "Türkçeleştirme" seviyesine
kadar ulaşmıştır. Bu hareketin esas parolası şu idi: Halk diline yaklaşmak,
imkân nispetinde halkın anlayacağı bir dille yazmak ve yazı dilindeki
yabancı unsurları atarak onların yerine halk dilinde yaşayan Türkçe sözleri
kullanmak. Ancak bu iş, Türk halk ağızlarında yaşadığı halde yazı dilinde
ihmal edilen kelimelerin derlenerek yayınlanması ile gerçekleşebilirdi. Bu
bakımdan Şemseddin Sami'nin 1900'de yayınlanan Kamusu Türkî'si, hem
büyük bir kısmının tahlilî bir çalışma mahsulü olması, hem halk ağızlarından
ve Türkiye dışındaki şivelerden de birçok kelimeleri kullanması bakımından
mühim bir yer işgal eder. Cumhuriyet devrinde, Hamit Zübeyr ve İshak
Refet'in Anadilden derlemeler (1932) adli çığır açan eserlerinden sonra Söz
derleme dergisi gibi bilinen serilerin yayımlanmasına başlanılmış, Ankara ve
İstanbul Üniversitelerinin Türk Dili kürsüsü öğretim üyeleri ve diğer
yazarlar bu faaliyete katılarak değerli eserler ortaya koymuşlardır. Bu sahada
yabancı bilim adamları da çalışmış ve çalışmakta olup, onların eserlerini de
ehemmiyetle göz önünde bulundurmamız gerekir.
Türkiye dışındaki Türk topluluklarının coğrafî dağılışı ve buralarda
konuşulan lehçe, şive, ağız ve yazı dillerinin tarihî gelişmesi üzerine tafsilâta
girişmeden, son yüzyıl içinde karşılaşılan durumu şöylece özetleyebiliriz;
Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasından sonra Türkiye
Cumhuriyetinin dışında kalan Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya,
Romanya, Suriye ve Irak'taki Türk toplulukları kültür ve yazı dili
bakımından Türkiye Türkçesine bağlı oldukları gibi, Azerbaycan, İran ve
Türkmenistan'daki Türk boyları da, Oğuz zümresi mensubu olarak bu
halkanın bir devamını teşkil ederler. Lehistan, Finlandiya, Mançurya ve
Japonya'da yerleşen küçük gruplar istisna edilirse, taunların dışında kalan
büyük kitlelerinin bugün Rusya ve Çin'de bulunduklarım görmekteyiz.
Kültür ve yazı dili bakımından bunlar, 20.yy. in başından itibaren başlıca:
Kuzeyde Kıpçakçanın devamı olan Kazan-Kırım yazı dili, Batı ve Doğu
Türkistan'da Çağatayca’nın devamı olarak Özbek yazı dili ve Kafkasya'da
Oğuzcanın bir kolu olarak Azerbaycan yazı dili olmak üzere üç merkez
etrafında gelişmekte iken, son 50 yıl içinde bunlara bağlı olan şive ve
ağızlardan bir çok yeni yazı dillerinin yaratılmasına çalışılmıştır, meselâ:
Kuzeyde "Tatarca" ve "Başkurtça", Kırım'da "Kırım Tatarcası", Türkistan'da
"Özbekçe", "Kazakça", "Kırgızda", "Karakalpakça" ve "Türkmence", Doğu
Türkistan'da "Uygurca", güney Kafkasya'da "Azerice", kuzey Kafkasya'da
"Karaçayca", "Balkarca", "Nogayca" ve "Kumukça", Sibirya'da "Altayca"
(Oyrotça), "Hakasça", "Şorça" ve "Tuvaca", Romanya'da "Gagauzca" v.b.
gibi.
Bir dil, en eski zamanlardan bugüne kadar meydana gelmiş bütün
tarihî belgeleri ve yeryüzünün neresinde konuşulursa konuşulsun bütün
lehçe, şive ve ağızlarıyla bir bütün teşkül eder. Herhangi bir dille ilgili
araştırmalarda ve o dil içinde yapılması düşünülen temizlik ve "inkılâp"larda
bütün bu malzemeye dayanılması, en tabii ve mantıkî bir hareket olur.
Bütün Türk Dili de böyle bir durumdadır. Yabancı dillerden gelen söz
ve terkiplere karşı aşağı yukarı yüz yıldan beri yürütülen "Türkçeleştirme"
hareketi, Türkiye Türkçesi ve Türkiye dışındaki Azerbaycan, Kazan ve
Türkistan gibi kültür merkezleri yazı dillerinin ıslâhı ve halk diline
yaklaşılması şeklinde ele alınmıştır. Adı geçen bu kültür merkezlerinde
yürütülen Türkoloji çalışmaları ve Türkçeleştirme hareketleri, siyasî şartların
müsaadesi nispetinde, karşılıklı istişare, fikir ve ilham alma şeklinde tatbik
edilmeli. Birinde unutulduğu halde diğerinde yaşayan ek, kök ve sözler veya
yeni yapılan ıstılahlar, ilgili şivenin söylenişine uydurularak birinden
diğerine aktarılabilmeli ve yabancı dillerden gelen tesirlere karşı birlikte
mücadele edilmelidir.
c) Yeni kelimeler yapmak;
Bir dilin söz haznesini zenginleştirmede diğer bir yol da, şu anda elde
bulunan malzemesine (Türkçede kökler ve ekler) dayanılarak yürütülen
"yaratma" dır. Büyük bir tarihe ve yaşayan lehçe, şive ve ağızlar gibi zengin
malzemeye sahip olmayan diller için "yaratma" ameliyesi en tabii ve tek yol
olarak düşünülebilirse de, Türkçe’de yaratma işinin, tarih ve lehçe veağızlarla
ilgili araştırmalar tamamlanmadan, yani bütün zenginliği ortaya
konmadan öne alınması, dilin öz mazisinden ve yasayan varlığından koparak
fakirleşmesine ve neticede kültür anarşisi doğurarak milletçe zayıf
düşmemize sebep olabilir. Fakat bu sözlerimizden "yaratma" ve "yeni
kelimeler yapma" yolunun şimdilik büsbütün reddedildiği manası
çıkarılmamalıdır. Medenî ve bilhassa teknik ilerlemelere paralel olarak,
şimdiden zarurî bazı söz ve istilahların yaratılması yoluna gidilecektir. Bu
takdirde de, ek ve köklerin esas rolü ve kelime yapma kaideleri göz önünde
bulundurulmalıdır. Ancak, bu gibi "yaratmaların imkân nispetinde ilmî ve
teknik istilahlara inhisar ettirilmesi, dilimizde yerleşmiş her yabancı sözü
atarak "çabuk Türkçeleştirme" gayesiyle acele hareket edilmemesi ve
dilimizin ileride düzeltilmesi imkânsız hatalarla doldurulmaması gerekir.
Buna göre, Türkçenin tarihiyle ve yaşayan malzemeyi temsil eden
lehçe, şive ve ağızlarla ilgili araştırmalara ve derlemelere hız verilmeli ve
bunlardaki "Türkçe" hazinenin kritik bir şekilde işlenerek etimolojik
sözlüklerle ortaya konulmasına çalışılmalıdır. Bunlar tamamlanıncaya kadar
dile fazla müdahale edilmemeli, dilimizdeki herhangi bir yabancı sözün
"Türkçeleştirilmesi" düşünülüyorsa, önce yukarıda belirtilen çalışmalarla
elde edilen malzemeye başvurulmalıdır. Bunlar yeter derecede ilerlemediği
için aranılan bir sözün Türkçe karşılığı bulunamıyorsa, araştırmaların
neticesi beklenilmeli, yine de yoksa, son çare olarak ancak o zaman
"yaratma" yoluna baş vurulmalıdır. "Yaratma"' işi öne alınarak yalnız bu
yoldan gidildiği ve bunda da yanlış metodlar tatbik edildiği takdirde,
Türkçesi mevcut olan kelimelerin bile "Türkçeleştirilmesi" veya Türkçe ve
yabancı sözlerin yerine başka bir yabancı sözün konması ve münevverler
arasında ikilik yaratılması gibi yanlış bir yöne sapma tehlikesi başgösterecektir.
Nitekim bugün böyle bir durumla karşı karşıyayız. Mesela: Bu
yüzden, bundan dolayı gibi saf ve güzel Türkçe tabirler varken, yalnız
Arapça "sebep" kelimesi göz önünde tutularak bu nedenle denmesi, Türkçe
bütün varken onun yerine "tüm" sözünün kullanılması, Arapça "gaye"den
kaçınıldığı halde Farsça "amaç" sözüne büyük yer verilmesi, bütün bunların
"ilericilik" ve "devrimcilik" sayılarak, islenen hatalardan sakınmak gayesiyle
dilimizde yerleşmiş yabancı sözleri "şimdilik" kullanmakta devam edenlerin
"gerici" ve "inkılâp düşmanı" olarak gösterilmesi gibi.
Dil inkılâbında, uzun vadeli ilmî çalışmalar devam ederken, bugünkü
konuşmada dillerinde yaşayan malzemeden faydalanılabilir, dilimizden
atılacak yabancı kelimelerin yerini bunlar bir dereceye kadar doldurabilir,
ancak dilimizde Taşlanılan her yabancı kelimenin kısa zamanda mutlaka
"Türkçeleştirilmesi" gayesi ile, bilim metodlarına ve Türk dilinin kaidelerine
aykırı olarak dilci olmayan ehliyetsiz kimseler tarafından "uydurulan"
kelimelerin "devrim" adına kullanılması, bilim metodlarına olduğu kadar
millî menfaatlarımıza da aykırı düşer.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #18 : 29 Haziran 2011, 20:41:24 »

TÜRK DİL İNKILÂBI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
      KADRO (Dil İnkılâbı kimler tarafından yürütülmelidir?)

              Dil inkılâbında, metod kadar mühim olduğu halde, ihmal edilen ve
bilhassa üniversiteler dışında üzerinde durulamayan husus da kadro
meselesidir. Dil inkılâbının lüzumuna herkes inanmış, dilimizin "yabancı
boyunduruğundan kurtarılması" (GAYE) hususunda fikir birliğine varılmış,
fakat bu işin nasıl yapılacağı (METOD) ve kimler tarafından yürütüleceği
(KADRO) hususları hâlâ açıklığa kavuşturulamamıştır. METOD ile
KADRO birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birbirini tamamlayan şeylerdir: Dil
inkılâbında tutulacak yol doğru olarak tesbit edildiği takdirde, bunun ancak
bu yolda ihtisas yapmış dilciler tarafından yürütülebileceği kendiliğinden
anlaşılır. Buna paralel olarak, işe metod yerine kadronun tespiti ile başlanılsa
ve dilin ilmî bir mesele olduğu açısından hareket edilerek, bu işin
yürütülmesi üniversitelerin Türk Dili Kürsüsü öğretim üyelerinin eline
teslim edilmiş olsa, bunlar dil ilminin taleplerine uygun bu metod tatbik
edeceklerinden, çalışmalar yine de müspet yola sevkedilmiş olur. Burada
"filoloji" ve "linguistik" konularının "bilim" dalı olup olmadığını tartışarak
bunun ispatı ile uğraşacak değiliz, çünkü bu meseleler batı dünyasında
bundan yüz yıl önce incelenerek tartışılmış ve dil incelemelerinde takip
edilecek metotların esasları açık olarak tespit edilmiştir. "Muasır medeniyet
seviyesine" ulaşmayı gaye edindiğimize göre, her ilim dalında olduğu gibi
dilde de, gerek metod ve gerek kadro bakımından, onun kendi kaide ve
taleplerine uygun bir yol tutmamız gerekecektir.
Türkiye'de Bilimler Akademisi kurulmadığı müddetçe üniversiteler en
yüksek ilmî organ ve otoriteyi teşkil edecek ve dilde de böyle olacak, yani
"dilci" olarak üniversitelerin Türk Dili Kürsüsü öğretim üyeleri (Profesör,
Doçent ve Asistanlar) kastedilecektir. Bu isin yalnız üniversite içinde değil,
üniversite dışında da böyle olması gerekirken, dil inkılâbında bugün için bu
meselenin henüz tam olarak tatbik edilemediğim görüyoruz. Batı dünyası ile
karşılaştırıldıkta büyük bir "gerilik" olarak vasıflandırılması gereken bu
durumun geçici olduğunu ve "Türk Dili Akademisinin kurulması ile bu
yolda da müspet ilmin hâkim olacağına inanıyoruz.
Dil işinde meydana gelen ve devam eden karışıklığın sebeplerini, bunun
yalnız üniversite ve akademi içinde kalan dar bir konu olmayıp, her
zaman ve her yerde, milletin her ferdini yakından ilgilendiren bir mesele
olmasında aramak gerekir. Bu yüzden, bu konuda ilmî araştırmaların rolü,
sınırı ve kimlerin ne ile ne derecede meşgul olacağı hususunda tartışma ve
karşılıklı ithamların sürüp gittiği görülmektedir. Halbuki, buna benzer
tartışmalı devirleri çoktan atlatarak dil meselesinde muayyen bir yolda karar
kılmış olan milletlerden örnek alınarak, bizim de "Türk Dil inkılâbı"
konusunu müspet bir yola sokmamız mümkündür.
Bu görüşlerin ışığı altında, dilde KADRO meselesini şu şuraya göre
inceleyebiliriz:
1.Dilciler:(Üniversitelerin Türk Dili Kürsüleri Profesör, Doçent ve
Asistanları).
Dilimizin tarihi, lehçe, şive ve ağızları ile ilgili araştırmalar, yani,
dilimizin eski ve yeni bütün varlığının ortaya konması, bunlara dayanılarak
umumi, lehçe ve şiveler için ayrı ayrı ve sonra etimolojik sözlükler
hazırlanması, yaşayan ve tarihî gramerlerin yazılması, derlemeler yapılması
v.b. gibi isler doğrudan doğruya dilciler tarafından veya onların kontrolü
altında yürütülür. Elde edilen malzemeye dayanılarak tarihten ve yaşayan
lehçe-şive-ağızlardan hangi kelimelerin yabancı sözler yerine alınabileceği
onlar tarafından tespit ve teklif edilir, ihtiyaca göre yeni kelime yapma işini,
ilgili meslek ve ihtisas sahipleriyle istişare ederek onlar yürütür, bu
bakımdan ortaya atılan teklifleri onlar kontrol eder.
  2.Sanatçılar:(Üniversitelerin Türk Edebiyatı Kürsüleri Profesör,
Doçent ve Asistanları, şair, edip ve fikir adamları, Millî Eğitim mensupları):
Dili işleyip güzelleştiren sanatçılar, dilimizin tarihinden ve lehçe-şiveağızlardan
alınan veya yeniden yapılmak suretiyle dilciler tarafından ortaya
konan malzemeye dayanarak dilimizin Türkçeleşmesinde ve yeni
kelimelerin tutunmasında esas rolü oynarlar.
3.Türlü bilim ve meslek sahipleri:(Türlü bilim dallarına mensup
Üniversite ve yüksek okul öğretim üyeleri, Üniversite dışından türlü meslek
sahibi münevverler):
Bunlar da, bilhassa kendi branşlarıyle ilgili hususlarda dilci ve
sanatçılara yardımcı olurlar.
"Türk Dil İnkılâbı"nda METOD ve KADRO meselesi doğru olarak
çözüldüğü takdirde, dilimiz anarşiden kurtularak millî menfaatlarımıza
uygun bir gelişme yoluna girebilecektir. Bu da, ancak "Türk Dili Akademisi"
gibi ilmî ve merkezî bir organın kurulması ve dilimizle ilgili işlerin onun
emrine verilmesi ile mümkün olabilir.
1932'de Birinci Türk Dil Kurultayı'nın toplanması ve "Türk Dili Tetkik
Cemiyeti"nin kurulmasıyla, "Türk Dil inkılâbı" ile ilgili iğler Devletin
himayesi altına alınmış oldu. Aşağıda metnini verdiğimiz Türk Dili Birinci
Kurultayınca kabul edilen çalışma programı, bugün dahi göz önünde
tutulabilecek mükemmel bir eserdir:


Türk Dili Birinci Kurultayınca Kabul Edilen Çalışma Programı
• Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint
-Avrupa, Sami denilen dillerle mukayesesi yapılmalıdır.
• Türkçenin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri
yazılmalıdır.
• Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek lehçeler lügati, sonra esas
Türk lügati, Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv,
lügat yapılırken, ıstılah konulurken Türkçenin bütün lahikalarının
araştırılmasına, bu lahikaların, edatların dilimizin bütün
ihtiyaçlarına yetecek surette istenilmesine ehemmiyet verilmelidir.
• Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır.
• Şark ve Garp memleketlerinde çıkan Türk dili hakkındaki eserler
toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları dilimize çevrilmelidir.
• Cemiyet gerek kendisinin, gerek dışarıda Türk Dili işleriyle
uğraşanların tetkiklerini bir mecmua ile neşretmelidir.
• Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verdirilmelidir

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #19 : 29 Haziran 2011, 20:51:00 »

TÜRK DİLİ VE LÂTİN ALFABESİ KONUSUNDA
ALMANYA'NIN ATATÜRK'E BAKIŞI ÜZERİNE

   Atatürk'ün Cumhuriyetimizin kurulmasından hemen sonra büyük bir
hızla "muasır medeniyetler seviyesine" çıkabilmek için bir dizi inkılâptan
gündeme getirdiğini, TBMM'de mevcut bazı muhaliflere rağmen
Cumhuriyetin yaşatılabilmesi için önemli ve gerekli inkılâpların kanunlarla
hayata geçirdiğini biliyoruz. Ancak bütün bu inkılâplarında aceleci
davranmamış, Cumhuriyetin çok öncesinden düşünüp plânladığı işleri
hazırlayıp uygulamaya koyabilmek için hep uygun bir zemin ve zaman
bekleyişi içinde bulunmuştur.
Türkiye'deki okuryazar sayısının çok düşük olmasının ortaya çıkardığı
sakıncaları iyi bilen Atatürk, hızlı bir okuma-yazma seferberliği için yaptığı
hazırlıklarını, daha Bulgaristan'da askerî ataşe olarak görevlendirildiği
yıllarda bitirmiş, sonuçta da Lâtin asıllı bir alfabenin kabul edilerek millete
benimsetileceği düşüncesine varmıştır. Bu düşüncesini daha o yıllarda açıkça
belirtmekten de geri durmamıştır.
I. Dünya Savaşı'nın yenikleri arasında yer alan bir başka ülke de
Almanya'dır. Türk istiklâl Savaşı, Sevr antlaşmasını tanımayıp yurdumuzun
dört bir yanında düşmanlara karşı koyarken, Avrupa içlerinde kendi derdine
düşmüş olan Almanya'nın hemen hiç yardımı görünmez. Hatta İstiklâl
Savaşı yıllarında Almanya elçilik bile açamamış, gerekli olan çeşitli
işlemleri İsveç büyük elçiliği kanalı ile yapmayı yeğlemiştir. Her ne kadar
Osmanlı imparatorluğu savaşın bitiminde, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros
Mütarekesi'nin 23. maddesi gereğince savaş müttefiki Almanya ile her türlü
bağını ve ilişkisini kesme zorunda kalmışsa da, basın yayın organları, ticaret,
emeklilik ile çeşitli tazminat ve aylık ödemeleri vb. konularda yazışmalar
sürmüş, işlemler devam ettirilmiştir. Aracılık yapan İsveç elçiliği sadece
İstanbul'dan değil, Bükreş gibi yakın şehirlerden de taze bilgiler toplamakta
ve bunları Stockholm'deki hükümetine aktarmaktadır, İstanbul'dan ve diğer
kaynaklardan elde edilen bu bilgilere dayanarak, Stockholm'de görev yapan
Almanya elçisi Nadolny, Cumhuriyetin kurulmasını izleyen aylarda
Almanya Dış işleri Bakanlığına bir rapor göndermiştir. Bu raporunda, yeni
Türk Hariciye Vekâletinin İstanbul'da temsilciliğini yapan Dr. Adnan
(Adıvar) Bey'in 3 Aralık 1923 tarihinde İsveç elçisine Türkiye Cumhuriyeti
ile Almanya arasında bir dostluk anlaşmasının imzalanmasını, bundan sonra
da her iki ülkenin diplomatik ilişkileri yeniden başlatmasının mümkün
olduğunu, Türkiye tarafının bundan memnunluk duyacağını belirtmiştir.
Almanya Dış işleri Bakanlığı da bunun üzerine 5 Ocak 1924 tarihinde
Bükreş büyük elçisi Dr. Hans Freytag'ı ilk görüşmeleri yapmak üzere
İstanbul'a göndermeyi kararlaştırmıştır.
Yapılan görüşmeler sonunda ilk antlaşma 3 Mart 1924 tarihinde
Ankara'da imzalanmış ve Almanya Türkiye'ye biraz önce sözünü ettiğimiz
Rudolf Nadolny'yi büyük elçi olarak görevlendirerek göndermeyi
kararlaştırmıştır. 16 Haziran 1924 tarihinde Ankara'da Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Paşa'ya güven mektubunu sunan Nadolny, Alman büyük
elçiliğinin diğer büyük Avrupa ülkelerininki gibi İstanbul'da değil de
Ankara'da inşa edilip açılacağını belirtince, duyulan memnuniyetin büyük
olduğunu, Türklerin buna bir hayli önem verdiğini raporlarında belirtir.
Böylece Ankara'da daha ilk günlerden itibaren olumlu bir hava yaratan
Nadolny, Atatürk ile çevresindekilerin çalışmalarını çok yakından izlemiş,
görüş ve düşüncelerini de değişik tarihlerde çeşitli raporlarla Alman Dış
İşleri Bakanlığına aktarmıştır.
Almanya büyük elçisi Nadolny'nin yeni Türkiye'de olup bitenleri
Ankara'dan izlemesi, onun raporlarını önemli bir belge hâline getirmektedir.
Özellikle inkılâpların öncesi ve sonrası ile ilgili raporlarında değişik ve
çarpıcı gözlemleri, düşünceleri ve tahminlerine rastlamaktayız. Türk
alfabesinin değiştirilmesi ve Türk dilinin bu sayede sadeleşebileceğini bir
raporunda belirtmesi de ilginçtir. Alfabe değişikliği ile ilgili daha 1926
yılından itibaren Berlin'e gönderdiği raporlarda kabul edilmesi düşünülen
harflerin Alman görüşüne Fransızcadan daha yakın bulunduğunu söylemesi,
bir bakıma Almanya-Fransa dış politika çekişmesinin de doğal bir
sonucudur.
Nadolny'nin daha eski tarihlerde, 1916 yılında da İstanbul'da görevli
olarak bulunduğunu, Türkleri iyi tanıdığını, yeni görevlendirme sırasında bu
eski gözlem ve bilgileri de akılcı ve tutarlı bir biçimde değerlendirdiğini de
bu arada belirtmemiz gerekir.
Harflerimizin değiştirilmesinin yurt dışındaki etkileri ve tepkileri çok
az ölçüde yurt içine yansıtılmıştır. Özellikle Türkiye'de görevli bulunan
yabancı elçilik mensuplarının bu tarihî gelişmeye ve değişmeye nasıl
baktıkları ve yaptıkları yorumlar konusunda Sayın Bilal Şimşir'in eserinde
(Türk Yazı Devrimi, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 1992) bir hayli bilgi
bulunmakta ise de, Almanya ile ilgili bir tek satır bulunmamaktadır.
Herhangi bir belgeden söz etmeyen yazarın bu eksikliğini Alman Dış işleri
Bakanlığı arşivinde bulduğumuz belgeler ile biz gidermeye çalışmak istedik.
Şimdilik birkaç belgedeki ifadeleri aktaracak ve Alman büyük elçisi
Nadolny'nin Türk diline, kültürüne, alfabe değişikliğine nasıl baktığını
aktararak okuyucularımıza bilgi vereceğiz.
Nadolny, 19 Eylül 1926 tarihli raporunda alfabenin şimdilik
değiştirilmediğini, sonraki yıllara bırakıldığını belirttikten sonra kendi
politikaları açısından aynen şunları söylemektedir:

   "... Çok anlamlı olan yeniliğin uygulanması sırasında hemen ele
alınacakken önemli sorunu, çeviri yazı konusudur. Türklerin daha sonraları,
söz gelimi Fransızca gibi romanistik çevreden belirli bir dilin
öğrenilmesinde kolaylık sağlayacak herhangi bir çeviri yazıyı seçmeleri
halinde, bu, Türkiye üzerine kültürel bir etki sağlamak isteyen bizlerin
çabaları bakımından şüphesiz ki aleyhimize olacaktır. Bundan dolayı benim
çabalarım herhangi bir etkim olursa dil bakımından en yakın olan Macar
çeviri yazısının desteklenmesi yolunda olacaktır”.

  Nadolny daha sonra aynı konu üzerinde de durmuş ve l Şubat 1927
tarihindeki raporunda da şunları söylemiştir:

   “Arap yazısının Latin harfleriyle karşılanması sorunu, ilk haberin
verildiğinden beri herhangi bir gelişme kaydetmemiştir. Ankara'da bir dil
komisyonu oluşturulacaktır. Bunun başkanı olarak da, ya eski muhalif
gazeteci Hüseyin Cahid Bey veya İstanbul Üniversitesi kıdemlisi Köprülü
Zade Fuad Bey’in adları veriliyor. Fuad Bey'in Latin yazısının alınmasına
karşı koyması beklenirken birinci isim şüphesiz komisyonda kendisine
hükümet tarafından belirtilmiş olan kararlara ağırlığını koyacaktır. Bu
arada yeniliğin mecburiyeti hakkındaki düşüncelerin çatışması, basında ve
kulislerde devam etmektedir. Politik olmayan bilimsel bir ağızdan bir hüküm
elde etmek için burada ikamet eden Avusturyalı Türkolog Dr. Witteck'ten bu
sorun hakkında bir not hazırlamasını rica ettim. Bunun üzerine Witteck
kültürü ve bilimselliği göz önünde tutarak Latin yazı işaretlerinin alınışının
istenmeyeceği ve hemen hemen hiç altından kalkılamayacak zorlukları
ortaya çıkaracağı sonucunu ortaya koyan ve ekte sunduğum raporunu verdi.
Buna rağmen adı geçenin Profesör Fuad Bey tarafından aynen kabul
edilecek bu iddiasının Türk hükümeti üzerinde devamlı bir etki yapacağına
inanmıyorum. Ve daha ziyade, insan Ankara'da inançlara ulaşıp bütün
endişeleri bir tarafa bıraktığında, bu yeniliğin diğer birçokları gibi, şimdiye
kadar reform programlan çerçevesinde, zorluklar ve masraflar göz önüne
alınmaksızın, zamanının geldiğinin belirleneceğim tahmin ediyorum."

   Almanya büyük elçisi Nadolny bu raporunun hemen arkasından 23
Şubat 1927 ile 29 Nisan 1927 tarihlerinde de iki rapor göndererek konunun
önemini belirtmiştir. Şimdi bu iki rapordakilere bir göz atalım:
"Ekte yeniden sunulmuş olan "Börsenblatt für Deutschen Buchhandel"
(Almanya Kitap Ticaretinin Borsa Gazetesi)'da Türkiye'de Latin alfabesinin
girişiyle ilgili olarak belirtilen not, daha önce ayın 17'sinde A 314 nolu
raporumda bildirmek şerefine nail olduğum gibi, gerçeklerle
uyuşmamaktadır. Latin harfleri henüz kabul edilmemiştir. Ancak bu
yeniliğin olup olmayacağı ve ne zaman uygulanacağının göz ardı edilmemesi
gerekmektedir.
Belki bu not, özel adların Türk yazısı ile yazılması sonucunda ortaya
çıkan çeşitli bozuklukları ve yanlış anlamaları engelleyecek uygun bir önlem
olup Türk makamlarının Türkçe olmayan özel adların resmî yazılarda
imkânlara göre Latin harfleriyle yazılması konusunda gerekli işaretleri
aldıkları gerçeklerine dayanmaktadır."

Ve işte 29 Nisan 1927 tarihli rapor:
"Hükümetin talimatı üzerine Latin yazısının kabulü sorununun
araştırılması için İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde oluşturulan
komisyon şimdiye kadar çalışmaya başlamamıştır. Göründüğü kadarıyla,
sanki bu projeden muvakkaten vazgeçilmiştir. Bununla ilgili diğer haberleri
ulaştırma hakkımı kendimde saklı tutuyorum."
Bunun gibi daha birçok bilgi veren önemli belgeler var. Burada son
olarak alfabe değişikliği öncesindeki son raporu da aktararak sözlerimizi
tamamlamak istiyorum. Alfabe değişikliğinin diğer kültür kurumlarını nasıl
etkilediğini, ticaret ve din hayatını nasıl bir geleceğin beklediği konusundaki
görüşleri içeren belgeleri bir başka yazıya bırakarak Nadolny'nin 31
Temmuz 1928 tarihli raporunu aktarmak istiyorum:

  "Latin harflerinin kabulü ile ilgili komisyonun çalışmaları üzerinde
komisyonun bir üyesinin bildirdiğine göre, birkaç Macar ve eski Latince
harfin dışında, yeni yazı için Alman alfabesi tercih edilmiş ve Fransızca
uygun değildir diye reddedilmiştir. Belli olan 23 harfin dışında yeni alfabe 4
yeni harfi de içine alacaktır. Basitliğe büyük değer verilmektedir. Komisyon,
ilk ve ortaokullarda yedi yıllık bir süreyi, sonraki yedi yılı da resmî
dairelerin yeni yazıyı genelleştirmesi gerekeceğini hesaplamaktadır. İsmet
Paşa'nın teklifi kabul etmesi ve Gazi'nin karar verdiği gibi, reforma
başlaması muhtemeldir, ilk önce sonbaharda şimdiye kadarki çalışmaların
kontrol edilmesinin yaygınlaştırılmasını sağlayacak olan büyük bir kongre
toplantıya çağrılacaktır."

Bütün bu orijinal belgeler, şu anda Bonn'da Almanya Dış İşleri
Bakanlığının arşivinde yer almaktadır. Yazımızı bitirirken bu arşivde bana
çalışma fırsatı veren Ausvvârtiges Anıt yetkililerine, çalışmamı destekleyen
Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığına teşekkürlerimi de dile getirmek
zevk duyacağım bir görevdir.

   
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 12
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.195 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.