ATATÜRK ve TÜRK DİLİ,EDEBİYATI,TÜRK EĞİTİMİ,TÜRK KÜLTÜRÜ KONUSUNDA SEÇME YAZILAR
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2019, 18:59:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 12
  Yazdır  
Gönderen Konu: ATATÜRK ve TÜRK DİLİ,EDEBİYATI,TÜRK EĞİTİMİ,TÜRK KÜLTÜRÜ KONUSUNDA SEÇME YAZILAR  (Okunma Sayısı 38540 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 28 Haziran 2011, 20:47:14 »

Atatürk ve Türk Dili ve edebiyatı,
Türk eğitimi ve Türk kültürü konusunda
seçme yazılar


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


    Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı ve üzerine çıkmayı asıl amaç
olarak Türk toplumunun önüne koyan Ulu Önder Atatürk, yapılması
gerekenleri gerçekleştirdiği devrimlerle uygulamaya koymuştur. “Türkiye
Cumhuriyeti’nin temelinin kültür olduğunu, kültürü de okumak, anlamak,
görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek,
zekayı terbiye etmek” olarak tanımlayan Atatürk halkın, istenilen bilinç
düzeyine erişebilmesi için her şeyden önce okuma alışkanlığını kazanmasına
ve öğrenmeye bağlamaktadır. Halkın öğrenmesi ve okuma alışkanlığı
kazanmasının da okuma ve öğrenme kolaylığı getirilmekle mümkün
olacağına inanan Ulu Önder harf devrimi gerçekleştirmiştir. Atatürk'e göre,
Latin harflerinden oluşan yeni Türk alfabesi, okuma ve yazmayı
kolaylaştıracaktır.
    Atatürk, dünya evrensel kültürüne Türk ulusunun katkısını sağlamak
için, önce, onun kendi ulusal kültürünü oluşturmasını istemektedir. Harf
devrimini de bu oluşumu sağlayacak bir yenilik olarak ortaya koymuştur.
Çünkü harf devrimi ile okuma yazma devrimi gerçekleştirilecek, ulusal
eğitim devrimi de bunun sonucu olacaktır.
Ulusal eğitim ve ulusal kültür içice düşünülmüş ve gerçekleşmeleri de
bu içice olmalarına dayandırılmıştır. Atatürk bunu daha 1921 yılında
söylediği şu sözleri ile pekiştirmiştir. "Bir milli eğitim programından
bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve fıtri niteliklerimizle hiç de
münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen
bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemize uygun bir kültür
kastediyorum” .
     Kültür ve eğitim, bilimin ve mantıksal yapının içinde biçim
kazanacaktır. Atatürk ulusun düşünsel gelişimini bilimin verileri üzerine
kurmak istemektedir: Ulusal eğitimin ve ulusal kültürün temelinde yatan ilke
bu felsefeden doğmaktadır.
    Türk kültürüne bağlılık, ancak öz dile, Türkçe’ye önem vermekle
ölçülebildiği için Atatürk’ün kültür kavramında dil başlı başına bir değer
taşır. Bu yüzden de onun kültür alanındaki çalışmalarında dil sorunu, tarihle
birlikte ön sıraları almıştır. 1934’te kendisi bunu şöyle belirtmektedir.
“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz.
Bu işlerin başında da, Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk
diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu
söylemeliyim”.
    Mustafa Kemal Atatürk dilde yenileşmenin ancak bir kurum kanalıyla
yürütülmesini zorunlu görür. Bunun için, 12 Temmuz 1932'de, adı daha
sonra Türk Dil Kurumu olan Türk Dili Tetkik Cemiyetini, yani dil
devriminin örgütünü kurar.
    Atatürk dil ve tarih konularının bilimsel yöntemlerle incelenmesini
sağlamak amacıyla da 1936'da da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ni
kurmuştur.
   Görüldüğü gibi Atatürk Türk dili, eğitimi ve kültürü ile çok yakından
ve her yönüyle ilgilenmiş, bu ilgisi ölümüne kadar sürmüştür. Dünyada dil
sorunlarıyla onun kadar uğraşan başka bir devlet adamı bulmak güçtür.
Ankara Üniversitesi olarak Atatürk’ün bu derece önem verdiği
konulara kuruluşumuzun 60. yılında bir kez daha vurgulamak,
üniversitemizin de bu konulara kuruluşundan bu yana verdiği önemi sizlerle
paylaşmak amacı ile bu kitabı hazırladık.
   Kitapta üniversitemizin kuruluşundan bu yana emeği geçmiş değerli
öğretim elemanlarımızın emekli olanlar öncelikli olmak üzere dil - edebiyat,
eğitim ve kültür konularında yazdıkları yazılardan bir seçki yer almaktadır.
Seçilen yazıların özellikle Atatürk’ün dil ve edebiyat, eğitim ve kültür
konularına verdiği önemi vurgulayanlar tercih edilmiştir. Seçilen yazıları
konu başlıkları altında makale adlarına göre alfabetik olarak sıralanmıştır.
Türk Dili ve Edebiyatı, Eğitim ve kültürünün ‘ulus’ olma yolundaki
önemini bir kez daha vurgulayan bu eseri yararlanmanıza sunuyorum.
Prof. Dr. Nusret ARAS


                           ATATÜRK VE DİLİMİZ
Atatürk inkılâplarını bir bütün olarak düşünmek, Türk dilinin bu
inkılâplar bütünü içindeki yerini de bu açıdan değerlendirmek gerekir.
Atatürk’ün dört yıllık bir İstiklâl Savaşı'ndan sonra, Osmanlı
İmparatorluğu'nun enkazı içinden çekip çıkarttığı Türk unsuru ile kurmuş
olduğu Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluk yapısından millî bir devlet
yapısına geçişin damgasını taşımaktadır. Cumhuriyetin bu vasfı, Devlet-i
Osmaniye ve Millet-i Osmaniye gibi deyimlerle anlatılan karma bir cemiyet
yapısından, millet ve Türk milleti anlayışına, topluluğu kaynaştıran din ve
ümmet bağından da milliyet bağına geçmekle sağlanabilmiştir. Devletin
kuruluşu ana felsefesi itibariyle böyle bir fikir temeline oturtulunca, pek
tabiidir ki, devlet varlığını oluşturan sosyal kurumlar da bu temel felsefeye
paralel bir gelişme göstereceklerdir.
   Atatürk inkılâplarının gayesi de Türkiye Cumhuriyetini her yönü ile
gelişmiş ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmış bir devlet hâline
getirebilmektir. Ancak, bu ana görüşün temelinde de yine millî değerler yer
alır. Atatürk, Türk cemiyetini, Doğu medeniyetinin gelişmemizi engelleyici
yanlarından kurtarmayı plânlarken, aynı zamanda kendimize has unutulmuş
değerlerimizi ortaya koyma amacı da güdüyordu. Batı medeniyetinin
taklitçilikten uzak geliştirici unsurlarım alalım derken, bu medenî değerlerin
kendi kültür değerlerimizle kaynaştırılmasını da şart koşuyordu. Atatürk'ün,
inkılâplarımızı Türklüğün gerçek değerlerine kavuşma mücadelesi olarak
değerlendirmiş olması da bundan ileri gelir.
   Atatürk'ün millî devlet anlayışı nasıl XIX. yüzyıldan XX. yüzyıla
uzanan "Milliyetçilik" akımının kendi tarihî ve sosyal ihtiyaçlarımızla
bütünleşmiş ve şuurlaşmış bir ifadesi ise, Türk diline bakış açısı da devlet
varlığının devamını ve gelişmesini sağlayan millî kültür değerlerine dönüşün
bir ifadesidir. Çünkü Osmanlı Devleti'nde imparatorluğun kuruluşunu
oluşturan karma toplum yapısı dolayısı ile Türk unsuru nasıl ikinci plâna
itilmiş ve horlanmış ise, Türk dili de aynı şekilde ikinci plâna itilmiş ve
horlanmış bulunuyordu. Daha Osmanlılardan önce, Selçuklu Devleti
döneminde bile, resmî dil, ilim ve edebiyat dilleri olarak Arapça ve Farsça
büyük bir rağbet görüyordu. Gerçi, XIII-XV. yüzyıllar arasındaki dönemde,
Türkçe, Arap ve Fars dillerine karşı verdiği mücadele ile, müstakil bir yazı
dili hâlinde yol almağa başlamıştı. Fakat ne yazıktır ki, bu mutlu durum
ancak XV. yüzyıl ortalarına kadar sürebilmiştir. Bundan sonraki yüzyıllarda,
çeşitli tarihî, sosyal ve kültürel sebeplerle Türk yazı dilinin akışında büyük
değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler saray erkânı ve aydınlar arasında
koyu bir Osmanlı-İslâm sisteminin yer alması, Arap ve Fars dillerinin çok
daha yoğun bir şekilde Türkçe’ye girmesi ve Türkçe’nin yetersizliğinden söz
edilerek hakir görülmeye başlaması şeklinde ortaya çıkmıştır. Daha klâsik
Osmanlıcanın teşekkülünden önceki devreden başlayarak, cemiyete öncülük
etmek vazifesini yüklenmiş olan aydınlar arasında bir eserin Arap veya Fars
dili ile yazılmış olması bir öğünç, Türkçe yazılması ise bir utanç vesilesi
sayılmıştır. Mesnevî tarzında 8.000 beyitlik muazzam Türkçe bir eser
meydana getirmiş olan Mustafa Şeyhoğlu'nun bile, Hurşîd-nâıne'sinde:
Göbüt dildür bu dili irdedüm çok / Ağaçdur ya hö taşdur kim tasu
Sovukdur tadı yokdur tuzı yokdur / Yavandur lezzeti vü özi yokdur
Belürmez aslı faslı yöni yoşı / Bilinmez kankıdur nâhöşı höşı

diyerek, Türkçe’yi tatsız, tuzsuz, yavan bir dil olarak görmesi, millî şuurun
körelmesinden doğmuş ve moda hâline gelmiş yanlış bir kanâatin ifadesidir.
Yaygınlık kazanmış bu genel tutum dolayısıyla, Türkçe XV-XIX. yüzyıllar
arasında hep geri plâna itilmiş; Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışmasından
oluşmuş sun'î bir dil durumundaki Osmanlıca’ya ağırlık verilmiştir. Türkçe,
yalnız başına daha çok halk edebiyatında ve halka yönelmiş basit konulu
eserlerde yer alabilmiş veya günlük ihtiyaca cevap veren bir konuşma dili
olarak süregelmiştir. Böylece, yavaş yavaş devlet dili ve aydınların
kullandığı yazı dili ile konuşma dili arasında uçurum denecek bir ayrılık
ortaya çıkmıştır, öyle ki Osmanlıca artık yazılan fakat konuşulmayan bir
dildir. Konuşulan Türkçe’nin ise yazı dilinde asla yeri yoktur. Bu durum
"batılılaşma" hareketinin başladığı Tanzimat devrinde ağır bir tepkiye yol
açmıştır. Ancak, Tanzimat devrindeki tepki ve sadeleşme cereyanı daha çok
fikir temelinde yol aldığı için, bir arayış devri olmaktan ileri geçememiştir.
Osmanlıca, yazardan yazara, sanatkârdan san'atkâra, san'at anlayışından
san'at anlayışına az çok değişen dalgalanmalarla 2. Meşrutiyet (1908)
devrine kadar uzana gelmiştir. 2. Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasını dolduran
devre, imparatorluğu meydana getiren Türk ve Müslüman olmayan unsurlar
dışında, Türk unsurunda da millî şuurun şahlandığı ve "Milliyetçilik"
idealinin doğmuş olduğu bir devredir. Siyasî ve sosyal alanlardaki bu akım,
elbette edebiyat ve dilde de aksini bulacaktı. Nitekim 1911–1923 yılları
arasını kaplayan Millî Edebiyat dönemi, "millî bir edebiyat için millî bir dil
gereklidir" görüşü ile İstanbul Türkçesini örnek alarak, sadeleşme
bakımından hayli yol almıştır. Devrin fikriyatını yapmış olan Ziya Gökalp'in
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde belirttiği üzere, İstanbul Türkçe’si
konuşuluyor fakat yazılmıyordu. Yazılan dil de konuşulmuyordu. O bizim
millî dilimiz hangisi idi? Edebiyatta Ömer Seyfettin'in öncülük ettiği Yeni
Lisan alanı, bu alanda büyük bir hizmet görmüştür. Ancak, Cumhuriyet
devrine girildiği zaman, daha dilimizin Türkçeleşme yolunda kat edeceği
epey mesafe vardı. Çünkü Arapça ve Farsça’nın Türkçe’nin yapısına ters
düşen yığınlarca kelimesi ile bu dillerin ekleri ve kaideleri ile kurulmuş isim
ve sıfat tamlamaları, birleşik sıfat ve zarfları pek yaygın idi. Bu durum,
Türkçe’nin kendi kendini geliştirme gücünü kesiyor ve gürleşmesine engel
oluyordu. Ayrıca, dilimize Tanzimat'tan beri girmeğe başlamış olan Batı
kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. Sözlük, gramer, terim
ve imlâ mes'eleleri de hâlâ askıda idi. Bu bakımdan, Cumhuriyet devrinde,
dille devletin temel yapısına denk düşen bir politika ile eğilmesi
gerekiyordu. Atatürk'ün 1928 yılında yazı inkılâbı ve 1932 yılında da dil
inkılâbı ile ele almış olduğu Türk dili, işte târihî ve sosyal ihtiyaçlarımızın
olgunlaştırdığı millî devlet politikasına paralel bir millî dil anlayışına
dayanmaktadır. Bu anlayışın bağlı bulunduğu esasları şu noktalarda
toplayabiliriz:
1. Dilimizi Arapça, Farsça, ve Türkçe’nin karışmasından oluşmuş
karma ve sun'î bir dil yapısındaki Osmanlıca'nın, hâlâ devam
edegelen ve Türkçe’ye zarar veren pürüzlerinden temizlemek;
2. Aydınların dili ile halkın dili, yazı dili ile konuşma dili arasında
daha önce ortaya çıkmış olan açıklığı kapatarak, halk ve aydınları
birleştirici ve bütünleştirici bir dile ağırlık vermek;
3. Bunun sağlanabilmesi için, Türk diline millî bir gelişme yolu
çizmek;
4. Türkiye Cumhuriyeti'nde eğitimi millîleştirmek; millî terbiyenin ne
demek olduğunu kavrayarak buna uygun millî bir dil politikası
yürütmek;
5. Türkçeyi millî kültürümüzün eksiksiz bir ifade vasıtası hâline
getirebilmek; uzun vadede çağdaş medeniyetin edebiyat, san'at ilim,
felsefe ve teknik alanlarda gerektirdiği her türlü ihtiyacı
karşılayabilecek kelime ve kavramları bulunan işlek ve zengin bir
dil vasfına sahip kılmaktır.
Dil inkılâbı ile çizilmiş olan bu hedeflere doğru yol alınabilmesi için,
öncelikle dilin, millet ve kültür varlığı ile tarih şuuru içindeki yerine
oturtulabilmesi, dolayısıyla, Türk milletine olduğu gibi Türk diline de bir
şahsiyet kazandırılması gerekiyordu. Atatürk, dilin bir millet varlığı içindeki
yerini "milliyetin bariz vasıflarından biri dildir" sözleri ile açıklanmıştır. Bir
topluluğun millet vasıf ve niteliğini kazanabilmesi, her şeyden önce, o
millete has gelişmiş bir dilin varlığı ile mümkündü. Millet; dil, kültür ve
gaye birliği ile biri birine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi topluluk
olduğuna göre, dilin bir milletin sosyal varlığı, duygu ve düşünce tarzı,
tarihi, kültürü ve geleceği ile olan ayrılmaz bağı aşikârdı. Denebilirdi ki, dil
bir milleti ayakta tutan iskelet ve onu yaşatan kalptir. Bir milletin birliği ve
bölünmezliği de ancak dil ile teminat altına alınabilirdi. Atatürk, bütün bu
gerçekleri kısaca şu sözlerle dile getirmişti:
“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti
demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir.
Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını,
an’ânelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini
yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili Türk
milletinin kalbidir, zihnidir.”
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin
olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır”.
Gerek Atatürk'ün yukarıya aktarmış olduğumuz sözleri gerek Türk dili
ile ilgili olarak başka münasebetlerle yapmış olduğu bütün konuşmalar, onun
Türk dili alanındaki millî dil politikasını şüpheye meydan vermeyecek
şekilde dile getiren açık seçik konuşmalardır. Ayrıca, 1932 yılında başlatılan
dil inkılâbı dolayısıyla çizilmiş olan çalışma programı, inkılâbın tasarlanan
hedefe doğru yol alabilmesi için yapılması gereken işleri de sağlam bir
programa bağlıyordu. Bu program gereğince:
     1. Türkçe’nin yapı ve işleyişi ile zıtlaştığı için onun gelişmesine ve
gürleşmesine engel olan Arap, Fars kaynaklı yabancı kelime, ek ve
kaidelerin dilden atılması;
2. Türkçe’ye yeni bir gelişine yolu verilebilmesi için halk ağızlarında
ve eski kaynaklarda yaşayan söz değerlerinin ortaya çıkarılması;
kaynak eserlerin yayınlanması, tarihî devirlere uzanan
araştırmaların yapılması ve dilin geçmişi ile bugünü arasında
sağlam bir köprü kurulması kültür değerlerinin ortaya konması;
3. Bu yolla elde edilecek zengin malzemeye dayanılarak, dile, kendi
yapı ve işleyişine uygun bir müdahale ile yeni kelimelerin
kazandırılması;
4. Gelecekte gittikçe zenginleşen bir kültür dilinin yaratılabilmesi için
elverişli şartların hazırlanması gerekiyordu.
Atatürk, o günün şartlarını göz önünde bulundurarak, önce halk
ağızlarından derleme seferberliği ile işe başlattı. Daha sonra yeni kelimeler
türetme safhasına geçildi. Başka milletlerin, söz gelişi Almanların birkaç
yüzyılda tamamladıkları bu safhaları Atatürk gibi bir dehâ beş-altı yıl içinde
gerçekleştirmek zorunda idi. Türkçeleştirme çalışmalarında Tanzimat’tan
beri süregelen farklı görüşler yer alıyordu. Bunlar içinde, dilden yalnız
yabancı ek ve kaidelerin atılması görüşünü benimseyenler yanında,
Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığı görüşünü
benimseyenler daha ağırlıklı idi. Atatürk, denemeden kaçınmayan bir
inkılâpçı olarak bu görüşü uygulamaya aldı. Fakat birkaç yıl içinde bu yolun
doğurduğu aşırılığın dil bilimi esaslarına ve dilin sosyal bir varlık olması
realitesine ters düşerek dili bir çıkmaza doğru sürüklediğini görünce,
"tasfiyecilik" yolundaki denemeden derhal vazgeçti. Bununla güttüğü gaye,
dili kendisine engel olan yabancı unsurlardan temizlerken, bunlardan
hangilerinin yabancı hangilerinin Türkçe sayılacağının tespitini dilcilik
ilminin gereklerine bırakmaktı. Dolayısıyla da, dilimizin ve sosyal yapımızın
ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir milli dil politikasının gereklerine sadık
kalmaktı. Esasen ondaki milliyetçilik anlayışı romantik ve hayalî değil, Türk
milletinin kendi sosyal ve tarihî şartlarının gerektirdiği gerçekçi ve
medeniyetçi bir milliyetçilik anlayışıdır. Bu anlayışı da şu sözlerle dile
getirmiştir: Türk milliyetçiliği ilerleme ve gelişme yolunda, beynelmilel
temas ve münasebetlerde bütün çağdaş milletlerle beraber yol almakla
birlikte Türk sosyal yapısının kendine has hususiyetlerini de korumaktır.
Böyle bir milliyetçilik anlayışının gerektirdiği milli dil politikası, dilin
geçmiş devirlerinin değerlendirilmesi yolu ile millî kültür politikası ile olan
bağlantısını da bulmuş olacaktı.
Dil inkılâbının kendinden beklenen hedefe ulaşabilmesi için,
"özleştirme" adına yapıla gelen bütün çalışmaların yukarıda belirtilen millî
dil anlayışına uygun bir çizgide yol alması gerekir. Bu anlayışa ters düşen
uygulamalar dil için yapıcı değil yıkıcı olur. Bu münasebetle belirtmek
isteriz ki, 15–20 yıldan beri Türkçeleştirme çalışmalarının "ilericilik",
"devrimcilik" sloganları ve "tasfiyecilik" yolu ile aşırı bir akım hâline
getirmeye çalışanların hedefleri ile Atatürk'ün dil inkılâbı için öngördüğü
yukarıdaki esaslar arasıda sağlam bir bağlantı kurmak mümkün değildir.
Çünkü dil ilminin gereklerine, Türkçe’nin yapı ve işleyiş ölçülerine ters
düşen bu gidiş, dilin sosyal bir kurum olma realitesi ile de zıtlaştığından, dili
bir yandan halka bir yandan da kendi kendine yabancılaştırmağa başlamıştır.
Ayrıca, millî dilin en büyük dayanağı olan kültür için de yozlaştırıcı ve
yıkıcı bir nitelik taşımaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 28 Haziran 2011, 21:03:53 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

ATATÜRK VE HARF İNKILÂBI
TARİHİ TÜRK YAZILARI

                      Hun Devri


   Hunlar'ın kullandığı yazının, harflerinin mahiyeti hakkında bilgimiz
yoktur. Anlaşıldığına göre, Hunlar, Yenisey-Orhun harflerini
kullanmışlardır. Bu harflerin erken çağlarda Orta Asya Türkleri tarafından
kullanıldığına dair işaretler vardır. Türkler, Milâdın ilk asırlarına doğru, işgal
ettikleri arazi ve medeniyet seviyesi bakımından; kuzeyde, Samoyet ve diğer
ilkel Sibirya halkları; Şarkta Moğol, Tunguz; güneyde İran kıtasındaki Soğd;
güney doğuda Çinlilerle komşu idiler. Medenî seviyeleri yok derecesinde
olan Samoyet, Moğol ve Tunguzlar haricinde, Milâdın ilk çağlarında
Türkler, çok yüksek bir medeniyet seviyesinde olan muhitte yaşamışlardır.
Sonraları, devam eden kavimler göçü IV. ve V. asırlara doğru, Türklerin ana
vatanları olan Doğu Türkistan vahasından başlayarak Batı Avrupa'nın
ortasına kadar yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar, tarihî akıllarında
batılılarla temasa giriştikleri gibi, kendi medeniyetlerini de bu sahaya
yaymaya muvaffak olmuşlardır. Türk akışlarını araştıran Avrupa
araştırıcılarından Vambery, Korş, Tseys, Miller, Kunik, Hirth, Radloff,
Tomaschek, Aristov Hunlar hakkında yaptıkları tetkikler, bunların henüz
elimize geçmeyen bir nevi millî harf sistemine malik olduklarını meydana
koymuştur. Hatta bir zamanlar, Nagysent-Mikloş hafriyatından elde edilen
eşya üzerindeki yazıların ve harf sisteminin bu Hunlara ait olduğu, kuvvetle
tahmin edildi. Sonuçta bu yazıların Peçeneklere ait olduğu anlaşıldı.
Yenisey-Orhun harflerini çok yakından andıran bu Türk Peçenek harf
sistemi ile Macarların "Çertme" denilen Hurufat sistemleri arasında ayrıca
yapılan karşılaştırmalar, bu sonuncunun da Orhun harflerinden doğduğunu
açıkça meydana koymuştur. Bununla beraber bu yazı sisteminde baz
fonemlerin birbirine uymadıkları da görülmektedir. Çünkü fonemleri ifade
eden işaret şekillerinin değişmesi ve hatta çok büyük farklarla ayrılması, her
şeyden evvel, o harfleri kullanan muhite ve zamana bağlıdır. Sanat ve grafik
araştırıcıları dahi, bu gibi fonem grafiklerinin değişmesini tabiî
görmektedirler. Nitekim Mani dinini Türkler arasında yaymaya çalışan
misyonerlerin, Yenisey Orhun harfleri ile yazdıkları metinlerde yeni fonem
işaretlerine tesadüf edilmiştir. Bu fonem işaretleri ne Yenisey ve ne de
Orhun harflerinde mevcut değildir. Hele, Orta Asya'nın bu devir lingua
Franca'sı olan Türkçe ile yazılı metinlerde kullanılan yeni ve yabancı
işaretler, Tukyu Devleti zamanında tamamıyla kemaline varmıştır.
Mükemmel bir hurufat sistemi şeklini almış olan Orhun harflerinin kullanışı
zamanına tesadüf edişi harf yahut fonem işareti icadı ve değiştirilmesi
hakkındaki, biraz yukarda söylediğimiz, fikri tamamiyle takviye etmektedir.
Böylece, Peçeneklerden daha evvel Hunların güneyde ve Macaristan
ovalarında bulundukları zaman Gotik yazı tesiri altında kaldıklarını ve
Atilla’nın sarayında Gotların epeyce zaman mühim mevkiler işgal ettikleri
biliniyor. Bunu nazar-ı dikkate alanlar, tıpkı Orhun harfleri gibi, Hunların
kullandıkları harflerin de menşeyce gotik olduğunu meydana atmışlardır.
Haricî şekil bakımından Hun ve Tukyu Türk harflerinin müşterek bir
yabancı menşeine atfedilişi, bunlar tarafından kullanılan yazı işaretlerinin
her cihetten Orhun’un aynı olduğu fikrini meydana koymaktadır Özellikle
son zamanlarda Yenisey ve Orhun harfli eşyanın, hiç kimsenin beklemediği
yeni yeni sahalarda meydana çıkması, bu harflerin çok-eski olduğunu
göstermektedir. Daha tarihî devirlerde, ilk olarak Türk toplumundan ayrılıp,
uzak şimale sığınan ve öz dillerini aynen bugüne kadar muhafaza eden
Yakut Türklerinin bu harf işaretlerini kullandıklarına dair elde edilen son
bilgiler Orhun harflerine daha büyük bir önem verdirmektedir. Şimdiye
kadar bildiğimizden daha geniş bir sahada kullanıldığı gün geçtikçe anlaşılan
Yenisey-Orhun harfleri, beşinci asırdan çok evvel Türkler arasında yaygındı.
Asırlar boyunca Türk dilinin ifade kabiliyetini Orta Asya'nın bir
başından ta Orta Avrupa'ya kadar yaşatan ve Türk sanatının şaheserlerinden
biri sayılan Yenisey-Orhun harf işaretleri, bütün önemine rağmen henüz
tamamiyle tetkik edilememiştir. Danimarka âlimlerinden Profesör
Thomesen'in keşfinden çok evvel, XII. asırda bu taşlara dair malûmat veren
müverrih Cüveynî ve zamanımızdan iki asır evvel Rusya'ya esir düşen İsveç
zabiti Strahlenberg'in eserinde, Orhun abidelerinden bir kısmını resim
halinde yayınlaması ve hatta Thomsen'in keşfi bile Türk dünyasının
dikkatini asla celbetmemiştir. Hâlbuki bundan bir kaç yüzyıl önce Avrupa
seyyahlarından Pallas, 1786'da Tihsen bu yazıların ruhuna ve nevine aşina
olmadan, bunları Küçük Asya kavimlerinden Kari ve Likyalıların sanat ve
yazı eseri olarak telakki etmiştir. Tötterman aynı yazılan Araplara, Florinski
de Ruslara atfetmiştir. Nihayet, XIX. Yüzyıl sonlarına doğru Thomsen'in
keşfi ve deşifresi, bu Türk anıtlarının üzerinden meçhuliyet perdesini
kaldırdı. Avrupa bilginleri bu 1500 yıllık Türk sanat ve medeniyet eserini,
her noktadan incelemeye başlamış, neticede, eğer söylemek caiz ise,
abidelerin iç yüzünü bize, dış yüzünü ise kendilerine bahisle, eski Türk sanat
kabiliyetini paylaşmışlardır. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu'na göre, bu yazının
Çincenin not harflerine benzediği düşünülebilir. 580 yılında Göktürk elçisi
tarafından Bizans İmparatoru'na getirilen mektubun bu harfler ile yazıldığı
tahmin ediliyor. Bu mektuptaki harflerin aynı çağda Avrupa'da
kullanılanlardan, dik çizgili köşelerden ayırt edilmesi, Orhun nehri
kıyılarındaki Doğu Moğolistan Türklerinin de kullandıkları harflerin aynı
özellikleri taşıdığını meydana koymuştur. Tahmin edileceği üzere, adı geçen
mektubun yazısı Yenisey-Orhun harflerinden oluşmuştur. Bu tür alfabenin
V. Yüzyılda varlığı anlaşılmıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 28 Haziran 2011, 21:04:06 »

                  Uygurların Kullandıkları Alfabe Sistemleri
      
              Orta Asya'da Türk dil ve kültürünün inkişafını uzun zaman üzerlerine
almış olan Uygurlar, dinî ve içtimaî sebepler dolayısıyla, Run, Brahma,
Tibet, Süryani, Soğd, Uygur, Manı gibi birçok alfabe sistemleri
kullanmışlardır. Millî kültür ihtiyacını karşılamak için devrine göre,
benimsenen bu alfabeler, şüphesiz, Türk dil ve edebiyatının inkişafına vasıta
olmuşlardır. Bunlardan, bilhassa Göktürklerin malı olan Run harfleri,
Uygurlarca pek az kullanılmış, Brahma, Tibet ve Süryani alfabeleri ve
onların arasında Uygur alfabesi kadar revaç bulmamıştır. Uygurlar başlıca
Soğd, Uygur ve Mani alfabelerini kullanmışlardır

Uygurlarca Kullanılan Soğd Alfabesi:
    Büyük İskender'in fütuhatından sonra, uzun zaman Batı İran
eyaletlerinden ayrı kalan Doğu İran, Hind kültürü ile gelen Budizm tesirini
de kendi üzerinde hissetmiş idi. Milattan önce, II. yüzyıldan itibaren, daimi
kargaşalıklar içinde çalkalanan Batı Türkistan, birbirini takip eden muhtelif
Hind kabileleri ile Sak, Tohar, Hun, Tibet, Türk, Kırgız ve Moğol gibi bir
çok kavimlerin oturduğu bir yer olmuştur. Buna rağmen, Orta Asya Arap
istilası devrine kadar en az temas edilmiş bir saha olarak kalmıştır. Bu devire
kadar bu ülkenin tarihine dair malûmatımız azdır. Ele geçen kaynaklar da,
istilâlarla beraber yok olup gitmiştir. Ancak VII.-VIII. yüzyıllara doğru Orta
Asya istilasına kalkışan yeni Avrupa hareketleri sayesinde, yeni yeni
kaynaklara malik olmaya başlanmıştır. Bu kaynaklara göre, buraları tarihçi
için sürekli istilâ ve fütuhat konusu olmaktan başka bir şey olmamıştır.
Bununla beraber batılılar tarafından yapılan kazılar neticesinde, çok
daha eskiden burada Budizm dinine dair, Hind harfleriyle yazılı Türkçe
metinlerin mevcut olduğu anlaşılmıştır. Fakat bu yazı mahallî birçok
değişiklikler geçirmiş ve muhtelif yerli diller için kullanılmıştır. Nitekim 629
yılında bu sahaları dolaşan Çin seyyahı Hüen Tsang, Batı Türkistan
taraflarında Budizm dininin yayıldığını ve buralarda bu dine ait birçok
mabedlere rastladığını nakletmektedir. Onun verdiği malumata göre,
Budizm, buradaki halkın yegâne müşterek dini olmuştur. Lâkin Budizm'i
propaganda edenler, biraz sonra, Hind harflerini bıraktılar. Bu sahada Millî
Soğd alfabesini kabul etmişlerdir. III. yüzyıldan itibaren, Mani mezhebi ile
Hıristiyanlık da, Orta Asya Türklerinin hayatında mühim bir rol oynamaya
başlamıştır. Göktürk harflerini kullanan Şaman Tukyuların, kendi millî
dinlerini muhafaza ettiklerini de dikkate alırsak, Orta Asya'nın büyük bir din
ve alfabeler mücadelesine sahne olduğunu anlarız. Türk dilinin inkişaf ve
yayılışında muhtelif dinlerin ehemmiyetli bir rol oynadıkları muhakkaktır.
Mani dinine mensup olanlar Mani, Hıristiyan dinine mensup olanlar, Süryani
alfabelerini kullandıkları gibi, Milli Soğd hurufatını da kullanmışlardır. Mani
dinine ait Türkçe metinlerde her iki alfade de kullanılmıştır.
    Böylece, Orta Asya sahasındaki muhtelif dinler, muhtelif alfabe
sistemlerinin Türkler arasında da yayılmasında başlıca amillerden biri
olmuştur. Özellikle İslâmiyetin biraz sonra aynı sahada, kendine fazlaca
taraftar bulması, meseleye tamamiyle başka bir cephe vermiş ve vaktiyle
buradaki Türkler arasında altın devrini yaşayan muhtelif dinler ve alfabeler
yerlerini, yavaş yavaş, İslâmiyet’e ve Arap harflerine terke mecbur
olmuşlardır.
   Soğd harflerini Türkler, ilk defa, Kara Balgasun abidesinde kullanmışlardır.
Daha Soğd harflerinin karakteri tayin edilmeden önce, birçok araştırıcılar,
Mani mezhebinin Uygurlara ilk defa girişini gösteren bu abidedeki
yazıyı, Uygur harfleri sanmışlardır. Nihayet F.W.K. Müller'in keskin zekâsı,
zor okunan bu yazının Soğd harfleri olduğunu ortaya koymuştur.
Soğd harfleri, Uygur harflerinin tamamıyla bir eşidir. Ancak bu yazı
sistemi daha evvelki bir devreye ait olduğundan ve Uygurlarca işlenmemiş
bulunduğundan gelişmiş bir şekil arz etmemekte idi. F.W.K. Müller, bu
harfleri, hakiki Soğd alfabesi diye tavsif etmektedir. Bu da sonraki Uygur
harflerinden başka bir şey değildir. Yine bu bilgin, sahada yaptığı
araştırmalarda Soğd harflerinin muhtelif gelişme devrelerini tespit etmiş ve
bunun nihaî şeklinin Uygurca olduğunu meydana koymuştur. Bu itibarla
Soğd harfleri, Uygurlara geçtikten sonra, bu kavmin adına izafeten Uygur
alfabesi adını almıştır.
   Soğd alfabesinin Türkler arasındaki yayılmasına sebep yalnız din
olmamış, bu aynı zamanda, Soğdların bozkırdaki ticari faaliyetlerine de bağlı
bulunmuştur. Çünkü Soğd tüccarları ile misyonerlerin bu sahadaki
faaliyetleri, Çin'e giden kervan yollarında bile kendisini hisettirecek kadar
etkili olmuştur. Bu yollarda birçok Soğd kolonileri kurulmuştur. Hatta bu
kolonicilik o kadar ileri götürülmüştü ki, Tarım vadisinde ve Çin'de bile
Soğd harfleri, bu koloniler sayesinde, geniş bir yayılma sahası bulabilmiştir.
Ayrıca Soğd harfleri, Orhun abideleri harfleri ile yanyana olarak
Moğolistan'da kullanılmış olmalıdır. Bu harfli abidelere Çin Seddi'nin enkazı
arasında dahi tesadüf edilmiştir.
    Soğd’lar, bozkırlardaki faal ticaretlerine, Türk hanlarının ordularında
şüphesiz, iyi bir mahreç bulmakta ve bu sayede birçok yeni sahalarda da
koloniler kurmak imkânına malik idiler. Çin rahiplerinden seyyah Hûen
Tsang, daha bu çağlarda bile, Sogdlar tarafından kurulan ticaret şehirlerinin,
"Çu nehri" kenarlarına kadar uzandığını kaydetmektedir. Orhun
kitabelerinde adı geçen "Soğd" kelimesi dahi, bunların, o devir Türklerin
hayatındaki rollerini göstermeye kâfidir. Üstelik Türkistan sahasındaki eski
eserleri araştırmaya giden muhtelif heyetler, Budizm dinine ait Soğd dilinde
yazılmış bazı eserlerin mevcut olduğunu, bu eserlerin Türkçeye tercüme
edildiğini ve dolayısıyla, bu dilin Türkler üzerinde nispeten müessir
olduğunu meydana koymuştur. Ne yazık ki, bunların hangi tarihte yazıldığı,
henüz katiyetle tespit edilememiştir. Soğdiyatçı Gauthiot, bunların VII.
asırda yazıldığını iddia etmektedir. Bununla beraber İslâmiyet’in Soğdlar
arasında yayılmasıyla, bunlar da Arap harflerini kullanmaya başlamışlardır.
Asıl Soğd harfleri ise, Uygurlar arasında kendi varlığını, "Uygur alfabesi"
adı altında muhafaza etmiş ve Türklerce muhtelif dinlere ait metinlerin
tercümesinde kullanılmıştır. Mamafih, bu yarı ile yazılmış Türk edebiyatı
zengin değildir. Bu edebiyatın ufak bir kısmı "Von leCoq" tarafından
neşredilmiştir. Soğd harfleri hakkında ilk bilgiyi veren 987 yılında Fihrist-alulum
adlı eserini ikmal eden en-Nedim'dir. Eserinde Soğd harfleri hakkında
kısaca malumat vermektedir.
"Maveraünnehir'de kâin Soğd memleketine gittim. Buranın yerli Türk
ahalisi vardır. Merkez şehirleri Navikat'dır. Halkın dini Dualizm ve Hıristiyanlıktır.
Bunlar, Dualist'lere kendi dillerinde âçarik adını vermektedirler.
Yazıları, yani alfabeleri şöyledir".
    IX-XI. Yüzyıllarda, Karahanlılar devrine ait Sanğ kazılarından elde
edilen Hun’lar üzerindeki yazılar da Uygur harflidirler. Hum, yanmış
topraktan yapılmış su ve ekin gibi ürünlerin muhafazasına mahsus kaptır.
Bunlar Talas ırmağı havzasında 1930'da bulunmuştur. Nedense S.E. Malov
bu kaplardaki yazıları Moğolca olarak kabul etmiştir.
   
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 28 Haziran 2011, 21:24:04 »

YENİ HARFLERİMİZ
      
              Atatürk'ün bu inkılâbı gerçekleştirirken, esas, temel olarak kabul ettiği
ilkeleri, onun konu ile ilgili sözlerinden tespit etmek gerekmektedir.
Bunlara göre:

  Harf İnkılâbının Fikri Hazırlık Safhası
 "Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini
gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde
bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi
kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindeyiz.
Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe,
hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik
vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i
içtimai-yenin yüzde onu, okuma yazma bilir, yüzde sekseni, bilmez
nevidendir. Bundan insan olanların utanması lazımdır.
En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyet-i içtimaiyesi yeni
harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz yazısı ile kafasıyla, bütün âlem-i
medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir".
"Her şeyden evvel her inkişafın ilk yapı taşı olan meseleye temas
etmek isterim. Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun bütün
emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı
vermek lazımdır. Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak
kendi güzel ve asıl diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu
okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit
bir tecrübe Latin esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun
olduğunu şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay
okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır".

  Atatürk, tarih boyunca konuşulan ve Osmanlı ile zenginleşen
Türkçenin zenginliğini vurgulamak isterken yeni Türk harflerinin lüzumuna
işaret ediyor. Biz bu sözlere şu şekilde açıklama getiriyoruz:
Atatürk, meseleleri geniş bir çerçeve içerisinde ele alan ve çözüme
kavuşturan bir şahsiyete sahipti. 1922'de Garp Cephesine düşman ile
savaşmaya giderken Millî Eğitim Kongresini toplaması dikkat çekicidir.
Görünüşe göre, 1928'de gerçekleştirdiği Harf İnkılâbı da çok daha önceden
zihninde kristalize olmuştu. Halide Edip Adıvar'a göre, Gazi Mustafa Kemal
Paşa, 1922'de Garp Cephesinde Türkiye'nin gelecek günlerdeki batılılaşmasından
söz ederken şöyle demişti:

  “Sen, Tıbbiye ile ordunun en önce garplılaşmasından dolayı
ilerlediğini söylerdin. Biz, şimdi bütün memleketi garplılaştıracağız”.

   Yine, O, bu konuşmasında Latin harflerinin kabul edilmesi
imkânından da bahseder, bunu yapmak için kesin tedbirler almak gerektiğini
söyler.
Falih Rıfkı Atay, Osmanlıcada Türkçe kelimelerin imlâ harfleri ile
okuma kolaylığı sağlandığını yazar. Meselâ "trk" kelimesi eski yazıda da
"Türk" olarak yazılıyordu. Ancak, buradaki "u"nun yerini tutan "vav" harfi
hem "ü", hem "u", hem "ö" sesi veriyordu, "trdd", tereddüd, "mclld",
mücellid (ciltçi) dir. Enver Paşa, bunu eski harfleri ayırmak ve aralarında
imlâ harfleri koymak yolu ile halletmeye teşebbüs etmiştir. Onun emriyle,
bir süre, resmî mahiyetteki nezaret tezkereleri bu şekilde yazılmıştır. O
zamanki anlayışa göre, sağdan başlayan yazı Kur'ân yazısıdır. Çareler ve
yapılacak ıslahat bu telakki göz önünde bulundurularak icra edilmelidir.
Buna mukabil, sağ ve soldan başlayan yazı meselesinin dinle ilgili bir
"mesele" olmadığı aslında bir hoca olan Ali Suavî tarafından daha önce
ortaya atılmıştı. Ona göre, okuyup yazma güçlüğünün sebebi yazı değil, dil
işidir. Ali Suavî, "İngilizce'de imlâ yoktur. Bu lisanda "a" bir kaç şekilde
okunur. Fakat İngilizce’de İngiliz’in bilmediği ve konuşurken kullanmadığı
kelime çoktur". Ali Suavi'nin fikirlerinin tahakkuku için Osmanlıcadan
vazgeçmek gerekiyordu.
Falih Rıfkı Atay'a göre ise Arapça ve Farsça kelimelerin imlâsında
taassup olmasaydı, Arap ve Fars kelimeleri için, Türkçe gibi bölünerek
kolayca okunabilmek imkânı aransa idi, belki de yazı davası halledilebilirdi.
Atay şöyle devam eder:

    "...Bu dil işini halletmek, Arapçayı ilim dili olmaktan çıkarmak,
kendimize mal ettiğimiz kelimeleri Türkçe saymak ve onları Türkçe
kelimeler gibi sahiplenmek demekti, düşününüz, Arapça "Ayın ve Se" ile
“Osmanlı" kelimesini Türkçe "elif, vav ve ı" ile yazmak. Bu da yazı
değiştirmek kadar, belki daha güç bir şeydi. Meşrutiyette Osmanlıca yazısı
üzerine tartışmalar olmuştur. Hatta Abdullah Cevdet "İçtihad" dergisi ile
kitaplarında Frenk rakamları kullanırdı. Tartışma, cumhuriyet devrinin
kuruluş yıllarına kadar devam etti".

   Atatürk'ün Harf İnkılâbını hazırlarken, ininden geçenleri tespit etmeye
çalışan bir Ahmet Cevat Emre'dir. O, "İki Neslin Tarihi"nde İzmit'te
gazetecilere hitaben yaptığı konuşmadan pasajlar verir.

     Atatürk diyor ki:
    ''Memleketin kalem sahipleri ile artık beraberdik, uyanıklıklarına
güvenerek dedim ki:
—Ben hilafeti kaldıracağım!
Biri müstesna (Hüseyin Cahit Yalçın) hepsi görüşümü kabul ettiler.
Ne dereceye kadar dindar olduğunu bilmem ama Hüseyin Cahit bana dedi ki:
—İşte en büyük hata bu olacaktır. Hilafeti kaldırmak... Bu akıl kârı
(akıllı işi) değildir. Bunu yapmayın ve sizden bu derece mantıksız bir iş
çıkacağını beklemiyorum...
Ve bu gazeteci zat, Halifenin makamını muhafaza etmesi hususunda
birçok ısrar ettikten sonra dedi ki:
— Halife kalmalıdır. Fakat siz ki bu kadar İnkılâpların yaratıcısısınız,
millete Latin harflerini kabul ettiriniz..
— Henüz bu hususta kimseye kâfi söz veremem daha beklemeye
mecburum..."
Gazi'nin bu konuşmalarını nakleden A.C. Emre, gene o gece, ondan ve
bu konuşmalar konusunda dinlediği şu cümleleri nakleder:
"Ben basit bir adamım. Yani ben düşündüklerimi önce milletimin
arzusunda ihtiyaç ve idaresinde görmeyi şart sayan ve bunu gördükten sonra
ancak tatbiki ile kendimi mükellef bilen bir adamım. Her insanın, mensup
olduğu içtimaî heyet için düşündüğü bir fikir olabilir. Fakat sağını solunu
dinlemeden söylenmiş sözler, benim telakkime göre, uzun uzun ve derin
denemelerle incelenmedikçe fiil sahasına çıkamazlar. Her içtimaî işte şahsî
düşünüşün umumî ihtiyaç ve iradeye mutabık olduğunu hissetmemiş olanlar,
behemehal başarısızlığa mahkûmdurlar".
"Ben o adamım ki, ordunun memleketi milleti muhakkak bir neticeye
götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa içtimaî ilim
sahasına dâhil işlerde, ben kumanda vermem. Bu vadide isterim ki, beni
âlimler irşad etsinler. Siz kendi ilminize irfanınıza güveniyorsanız, bana
söyleyiniz. İçtimaî ilmin güzel istikametlerini gösteriniz. Ben takip edeyim".
"Eğer ben size bu meseleyi ancak son senelerde düşündüm dersem
inanmayınız. Ben ta çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım".
Bu sözlerden sonradır ki, Gazi, daha yukarıda nakledilen ve içtimaî
meselelerde halkın duygu ve ihtiyaçlarını izlemeyi gerektiren görüşlerini
açıklamıştır. Gazi'nin Latin harflerini kabul etmek bahsinde filhakika daha
öncelerden ve meselâ Hüseyin Cahit'le görüşmeden önce fikrini yorduğu,
daha önce değindiğimiz gibi, bu işi çok daha evvel ve Garp cephesinde
Halide Edip Adıvar'la Adnan Adıvar'a açmış olmasından anlaşılabilir.
Şimdi, Alfabenin Latinleştirilmesi hareketinin gelişme safhalarını
görelim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 28 Haziran 2011, 21:24:12 »

Harf İnkılâbının Yapıldığı 1928 Senesindeki Faaliyet

        Atatürk, bu yılın başından itibaren tahakkuk ettirmek istediği inkılâbı
gerçekleştirmek için faaliyetini yoğunlaştırdı. Mahmut Esat Bey (Bozkurt), 8
Ocak 1928' de Ankara'da Türk Ocağı'nda değiştirilmesi gereken eski harfler
ve yeni Türk harfleri hakkında bir konferans verdi.
8 Şubat 1928'de İstanbul'da ilk Türkçe hutbe (Cuma namazlarında
imamın minberden yaptığı tebliğ ve dua) okundu.
24 Mayıs 1928’de Latin rakamları, Türk rakamları olarak kabul edildi.
27 Haziran'da kullanılan harflerin Latinleştirilmesi için bir ilim kurulu
oluşturuldu. Bu kurulun adı Dil Encümeni oldu.
28 Haziran'da Millet Mektepleri hakkında İcra Vekilleri Heyeti kararı
yayınlandı.
17 Temmuz'da Başvekil İsmet Paşa, Dil Encümeni ve Latin harfleri
komisyonu toplantısında bulundu.
Şevket Süreyya Aydemir'e göre, İsmet Paşa, bu meselede Atatürk
kadar cesur ve kararlı değildir. Dil Kurumu'nun ilk üyelerinden Yakup Kadri
Karaosmanoğlu'na göre de, İsmet Paşa, Türk harflerinden Latin harflerine
kesin geçiş için yedi yıllık bir intikal devrine lüzum görüyordu. Atatürk ise
intikal devresini altı ay olarak planlamıştı.
Ahmet Cevat Emre, İsmet Paşa'nın bu konudaki görüş ve tutumunu
şöyle anlatır:
Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılması safhalarında Gazi
Mustafa Kemal Paşa'dan ayrılmayan Başvekil İsmet Paşa, takriri sükûn
senelerinde yapılan Avrupalılaşma hamlelerine de ses çıkarmamıştı. Fakat
yazıyı değiştirmek teşebbüsüne, kolay sarsılmayan bir mukavemet gösterdi.
İsmet Paşa, böyle bir inkılâp hamlesinin, mutlaka gerekliliğine inanmıyordu.
Şu itirazları ileri sürüyordu:
Okuma yazma güçlüğü, bütün devlet hayatını felce uğratacak bir
inkılâbı gerektirecek bir zaruret sayılabilir mi? Milletlerin medeniyetçe ileri
veya geri olmaları yazılarının kolaylık veya güçlüğü ile ölçülmediği
meydanda değil midir? Yüzyıllardan beri kullanılan yazı, bundan sonrada
pek âlâ devam edebilir. Âlimler, bütün okuryazar kimseler, hece sınıfı
çocuklarına dönecekler. Yazı değişirse kütüphaneler dolusu el yazısı basma
ve yazma eserlerden nasıl faydalanılacak? Hülasa hiç bir gazete ve dergide
yazı değiştirme tezi müdafaa edilmiyordu.
Aynı tarihte, Atatürk'ün kaldığı Dolmabahçe Sarayı'nda büyük
çalışma salonunda bir kara tahta yerleştirildi.
11 Ağustos 1928'de İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk'ün ve bilginlerin
huzurunda ilk alfabe dersini verdi.
23 Ağustos 1928'de Atatürk, Tekirdağ'da yeni harfler hakkında bir
konuşma yaptı. Toplantıda bulunan devlet memurlarını tahta başına kaldırdı
ve tecrübe mahiyetinde sınavlar yaptı.
25 Ağustos 1928'de Ankara'da toplanan IV. Muallimler Birliği
Kongresi'nde öğretmenler yeni harfleri öğretmek için and içtiler.
29 Ağustos 1928'de Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk ve İnönü
Ümmîlikle Ümm, ana demektir. Ümmîlik anasından nasıl doğmuş ise aynı
durumda kalıp okuma yazma öğrenmemiş kimse ile mücadele, hatta savaş
hakkında konuşmalar yaptılar.
4 Eylül 1929'da Dahİliye Vekâleti, Valiliklere kültür meselelerinin ele
alınması ve düzenlenmesi hakkında bir tamim yayınladı.
13 Eylül 1928'de İsmet Paşa, seçim bölgesi olan Malatya'da yeni
harfler hakkında bir konuşma yaptı. Sözlerine başlarken şunu söyledi:

        "Bir öğretmen olarak yola çıkıyorum". Sözlerine şu şekilde devam
etti. "Bu kadar hayırlı ve kudretli bir tedbirin, niçin bugüne kadar geri
bırakıldığını, geleceğin tenkitçilerine anlatmak kolay olmayacaktır. Fakat
ben onlara diyeceğim ki, insanlar göreneğe o kadar bağlıdırlar ki,
görenekten ayrılıp, hayırlı ve kati bir karara varabilmek için, Türk
Devletinin Gazi gibi türlü tecrübeler ve badireler içinde, milletinin hayatiyet
ve kudretinin özü gibi yetişmiş ve Devlet Reisi olduğu halde köy köy dolaşıp
alfabe hocalığı edecek kadar çalışkan, azimli ve fedakâr bir reisin gelmesi
lazımdı... "

   16 Eylül 1928 günü, Maarif Vekâleti'nde bütün vekâletlerin
müsteşarları bir toplantıya davet edildi. Bu toplantıda yeni harflerin
uygulaması konusunda konuşmalar yapıldı.
21 Eylül 1928'de Atatürk, Cumhurreisi sıfatı ile Baş Vekâlet'e yeni
harfler hakkında resmî bir yazı gönderdi.
29 Eylül 1928'de "Yeni Harfler Marşı" bestelendi. Bu marşın sözleri
mısraları, yeni harfler sırayla metne alınarak düzenlenmişti. Marşı,
Cumhurreisliğin orkestra Şefi Osman Zeki (Öngör) besteledi.
8–25 Ekim 1928 günleri arasında devlet memurları yeni harflerden
imtihana tâbi tutuldular.
31 Ekim 1928 günü Cumhuriyet Halk Fırkası'nda toplantı yapıldı.
Yeni harfler hakkında konuşmalar ve mütalaalar ileri sürüldü.
1 Kasım 1928 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Cumhurreisinin
konuşması ile yeni dönem toplantılarına başlama günüdür. Atatürk, Meclis
açış nutkunda şunları söyledi:

     "Büyük Türk milletine, onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol
dışında, kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lâzımdır. Bu okuma yazma
anahtarı ancak, Latin esasından alınan Türk alfabesidir... Milletler ailesine
Münevver yetiştirmiş büyük bir milletin dili olarak girecek olan Türkçeye bu
yeni canlılığı kazandıracak olan üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız ebedî
Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde mümtaz bir sima olacaktır...”.

   Görüldüğü gibi, yeni harflerin ortaya atılması, fikri, oluşum safhası, fikrin
geliştirilmesi ve tahakkuku için bütün faaliyet Atatürk'ün omuzlarındadır.
Bunun için de O, her mesele programı, icraat ve inkılâbında yaptığı gibi:
plan, program ve zamanlama unsurlarına önem vermiş, "bir erkân-ı harp"
zihni ve kafası ile hareket etmişti. Nitekim bilim adamları, devlet adamları,
devlet memurları, politikacılar, particiler, hatta sanat erbabı olan bestekâr ve
icracılar harekete geçirilmiştir. Gayeye vasıl olmak için bütün kadro ve
imkânlar seferber edilmiştir.

   "Milli duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve
zengin olması, millî duygunun gelişmesinde başlıca müessirdir, Türk dili,
dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini,
yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır".

  
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 28 Haziran 2011, 21:35:52 »

Harf İnkılâbının Hukuki ve Kanunî Olarak Gerçekleştirilmesi
     
  Atatürk'ün 1 Kasım günü irad ettiği nutuk sona erince, TBMM
toplantısına ara verildi. Harf İnkılâbını gerçekleştirecek komisyon toplandı
ve tasarıyı hazırladı. Meclis aynı gün tekrar toplanarak komisyonun
hazırladığı metni kabul etti. Tarih: 1 Kasım 1928 Kanun Numarası: 3153.
3 Kasım 1928 günü çıkan Resmî Gazete'de kanun metni yayınlandı. 1.
Madde şu şekilde idi:
Şimdiye kadar, Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine
Latin esasından alınan ve kanuna ilişik cetvelde gösterilen harfler "Türk
Harfleri" unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.
Tamamı, on bir madde olan kanunun diğer maddeleri, uygulamaya ait
hükümlerdir. Bunlara göre, devlet dairelerinde bu harflerin uygulanması
tarihi 1 Ocak 1929 gününü geçemiyordu. Yani iki aylık bir geçiş dönemi
tespit edilmişti. Ancak, basılı evrakın ve benzerlerinin değiştirilmesi için
Haziran 1929'a kadar bir süre veriliyordu.
Gene 1 Ocak 1929'dan itibaren basılacak kitaplar için, Latin harfleri
mecburiyeti konulmuştu. Yalnız, tutulacak zabıtlarda Haziran başına kadar
eski harflerin kullanılmasına izin veriliyordu. Zira kâtiplerin yeni harfleri bu
safhada süratli yazamayacakları göz önünde bulunduruluyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #6 : 28 Haziran 2011, 21:35:59 »

Yeni Türk Harfleri İle Türk Dili Arasındaki Bağlantı

           Atatürk, Türk Harf İnkılâbı ile Türk Dili'nin köklerinin ilmî ilkeler ile
araştırılması konularını beraber mütalaa etmiştir. Meselâ yukarda
zikrettiğimiz 9 Ağustos 1928'de Saray Burnu'nda halka yeni harfleri anlatan
konuşmasından sonra, aynı yerde aynı akşam bir açıklama daha yaptı.
Buna da gazinoda Arapça şarkılar okuyan Arap asıllı kadın bir
sanatkâr sebep olmuştur diyebiliriz. Sanatı bir bütün olarak telakki eden ve
sanatkâra saygı duyan Atatürk, şarkıyı tebrik etti. Başarılı olduğunu söyledi
ve şunları ilâve etti. "Bu basit musiki benim Türklük hissiyatımın üzerinde
artık tesir yapmıyor, yapamıyor!'' Atatürk devam etti: "Eskiden bunun bin
misli mezbelelerde (süprüntülüklerde) gizli gizli içerek çeşitli mefsedetler
(fesatlıklar) yapan mürâî (iki yüzlü) sahtekarlık vardı."
Görüldüğü gibi, Atatürk, sanat, bilim, dil ve edebiyatı bir bütün olarak
görmektedir. 2 Ocak 1930'da şunları söylüyordu:
"Millî duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve
zengin olması, millî duygunun gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili,
dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini,
yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır".

     Atatürk’ün İnkılâpları bir bütündür. Harf İnkılâbı da tamamlayıcı
cüzdür. İdeoloji metoduna uygun olarak istismar edici, bir "Hassas Nokta"
bulur. Oradan nüfuz eder, propagandasını yapar. "Hassas Nokta" tahrif
edilmiş gerçektir. Tahrif etmeye kararlı insan veya grup kararlıdır. Yapmak,
yaratmak zordur. Yıkmak kolaydır. İdeoloji harpten, lisana, dile geçti. Dili
"sorun" haline getirdi.
Türkçe, bugün fikrî bakımdan zayıflık göstermektedir. Bunun birçok
sebepleri vardır. Türk Dilini anlaştırma adı altında yapılan faaliyet
isabetsizdir. Bu davranışın fikrî ve ilmî hayatımızı nasıl kısırlaştırdığını
görelim; kelime öldürerek nasıl bu hale düştüğümüzü müşahede edeceğiz.
Prof. Geoffrey Lewis, 4 Mart 1988'de Hürriyet Gazetesi'nde diyor ki,
"Osmanlıca’nın en billurlaştığı 19. Yüzyıl sonunda kelime hazinesi 120.000
idi. Günümüzün Standard sözlüklerinde 30–40 bin kelime ya var, ya yoktur.
Türkçe fukara bir lisan oldu. Kavramlar kelimelerle ifade edilir. Kelimeler
azalınca düşünce faaliyeti de zayıflar. Vazife gibi bir kelime dururken görev
niçin icat edilir. Çünkü "Mukaddes vazife" denir, ama kazara "mukaddes
görev" derseniz tamlamanın tüm çağrışımları uçar gide. Bir de kutsal görev
deniliyor. "Kutsal"ın dar anlamı "mukaddes"e yetişemiyor."
Dilimizin nasıl zayıflatıldığına dair bariz bir örnek verecek olursak:
Saygı, şeref, gurur, vakar, haysiyet, izzet-i nefis, kibir, itibar, tazim
Fransızca "l'honneur'dan türeme Onur kelimesi.
Düşünce kabiliyetinin nasıl zayıfladığına dair bir örnek daha verelim:
Bakan kelimesindeki isabetsizlik gibi. Selçuklu devrinde vezir, hükümet
başkanıdır. Kelime anlamı hamal demektir. Yani devletin, hükümetin
mesuliyetini taşıyan hamal. Osmanlı Devleti'nde bu Vezir-i âzam oldu.
Cumhuriyet devrinde Başvekil oldu. Buradaki vekil, reisicumhura vekâlet
edip icraat yapan makam sahibidir. Bunda da mana olarak derinlik vardır.
Ama 1945'te anayasanın sadeleştirmesinden sonra vekile bakan denildi.
Bilindiği gibi bakan bir kimse görmez. Osmanlının son devrinde nazır
vardır. Devlet işlerine nezaret eden anlamınadır. Görüldüğü gibi devlet
işlerinin hamalı ile bakan arasında bir münasebet dahi yoktur. Bakmak,
görmek bile değildir.
  Nitekim uydurma kelime kullanan bazı yazarlar bile işin vehametini
anlamışlar ve akılcı yolu tavsiye etmeye başlamışlardır. 7 Mart 1988 tarihli
Güneş Gazetesi'nde Yusuf Çotuksöken adlı yazar "Dilimizden Yararlanmayı
Bilmiyoruz" adlı makalesinde sadeleştirme uğruna kelime ve kavramların
nasıl yanlış kullanıldığına dair örnekler verdikten sonra diyor ki, "Bugün
aydın bir yazarın iyi bir Türkçe bilgisinin yanı sıra yabancı dil bilmesi de
istenmektedir. Biz Osmanlıcayı da eklemeliyiz. Türk aydını, yazarı,
sanatçısı, Osmanlı devrini canlandırma, ya da yeni Osmanlıca yaratmak gibi
tehlikelerden uzak kalarak Osmanlı dili verimlerinden pek çok şey
öğrenebilir".
Bugün bir Fransız bir İngiliz, "lisanımızı öz İngilizce yapalım! Latince
kelimeleri dilimizden atalım" dese, herhalde müşahede altına alınır. Bilindiği
gibi bu iki milletin edebiyatlarının zenginliklerinin başlıca sebebi de her
birinde 3–4 yüz biner kelime olmasıdır.
"Söylev" adı altında "Nutuk"un sadeleştirilmiş yeni şeklinde de pek
çok fahiş hatalar mevcuttur. Örnek olarak "Millet" "ulus" olarak
değiştirilmiştir. Millet'in "ulus" olmadığı hakkında pek çok yazı yazıldı.
Yine bu kitapta, sadeleştirici, devamlı olarak "Efendiler" "Baylar"a
dönüştürmüştür. "Efendi" hem beyleri hem hanımları ifade eden bir hitap
şeklidir. Efendiler hitabındaki derinlik, bugün ancak politik hayatta tezyif
için kullanılan "bay"da mevcut değildir. Kaldı ki, Atatürk, Kastamonu
nutkunda "Efendiler"den kast ettiği mananın, hanımefendiler ve beyefendiler
olduğunu belirtir. Prensip olarak, özel isimler sadeleştirilmez. Metinde hem
sadeleştirilmeye çalışılmış, hem de yanlışlıklar yapılmıştır. "Muhafaza-i
Mukaddesat Cemiyeti"ni, "Kutsal Varlıkları Koruma Derneği" yapmak gibi.
Kutsal ilahî olarak karşılanabilir, fakat asla "mukaddes" değildir.
Biz işi uzatmamak için "Nutuk"un aslından rast gele bir sayfa açtık (s.
364–365). Pek çok hata arasından bir ikisini arz ediyorum. Aslı: "Verilen
notayı aynen lütfeder misiniz?" Sadeleştirilen: "Verilen notayı olduğu gibi
gönderir misiniz?" (s.172) Aslı: "İsti'cal buyurmayınız". Yanlış olanı: "Tez
canlılık göstermeyiniz" (s.172). Aslı: "İma", yanlış olanı: "dokundurma",
(s.173). Aslı: "Bu ahvalde", yanlış olanı "Bu işlerde" (s.172). Aslı: "Ne
murad ediyor?", yanlış olanı: "Ne demek istiyor" (s.173). Aslı: "Şüphe yok
ki", yanlış olanı: "Elbette" (s.173). Bütün bu yanlış ve hataları aklı başında
bir ortaokul talebesi bile görebilir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 28 Haziran 2011, 21:36:05 »

ATATÜRK VE TERİM DEVRİMİ

   Eşsiz önder Atatürk'ün sessizce yürüttüğü bir devrim de terim
devrimidir.

  
     Atatürk, daha 9 ağustos 1928'de, Sarayburnu Parkında, ünlü
söyleviyle harf devrimini açıklarken şöyle diyordu: "Lisanımızı muhakkak
anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle pek çabuk, mükemmel bir surette
anlayacağız. Anladığımızın asarına yakın zamanda bütün kâinat şahit
olacaktır. Ben buna kat'iyyen eminim; siz de emin olunuz".
Gerçekten de, 10 yıl içinde Türk Dil Kurumu'nu kurmuş, 1932, 1934
ve 1936 yılları yaz aylarında, üç büyük Di1 Kurultayını toplayarak, türlü
aşama ve atılımlarla Türkçeyi ağdalı yabancı tamlama ve terimlerden
kurtarmıştır. Sarayburnu Parkında açıkladığı düşüncelerinden on yıl sonra,
1937–1938 ders yılı başında, bütün okullarda temizlenmiş, Türkçeleştirilmiş,
anlaşılır duruma getirilmiş terimlerle öğrenime başlanmıştır.
Bu on yıl içinde, dil devrimine paralel olarak yürütülen terim
devriminin uygulanması şöyledir:
Ulu Önder Atatürk, 1928'de uyguladığı harf devrimi yerleşmeğe
başlayınca, 1932 yılı temmuz ayında, Türk Dil Kurumu'nu da kurduktan
sonra, aynı yılın ağustos ayında Birinci Türk Di1 Kurultayı'nı Dolmabahçe
Sarayı’nda toplamış, o zamanki Türk aydınlarının dilimiz üzerindeki
düşüncelerini anlamak istemiştir.
Atatürk'ün amacı, Sarayburnu Parkında söylediği gibi "Lisanımızı
anlaşılır bir duruma getirmek", harf devrimiyle sağladığı "kolay okuma
yazma" aşamasından sonra, "kolay anlaşılır öğrenilir bir dil" yaratmaktı. Ele
aldığı bütün konularda olduğu gibi, dil konusuna da bir yön vermek için,
önce dili incelemek, gideceği, gitmesi gerektiği yolu çizmek, bütün milletçe
anlaşılır tek bir dil görüşünde birleşmek istiyordu.
Kendisi, 1933'de görüşünü şöyle belirtmişti:
"Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."
Atatürk'ün bu sözündeki düşünceleri çok değerli olmakla birlikte,
kullandığı Türkçe sözcüklerin de önemi büyüktür. Artık Osmanlıca
sözcükleri bırakmış, 1928'deki "Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. "
Tümcesi yerine " dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."
Gibi hep Türkçe sözcüklerden kurulmuş tümcelerle düşüncelerini
açıklamaya başlamıştır. Türk milleti varlığını ve topraklarını kurtarmak,
bağımsız yaşamak için nasıl savaşmışsa, dilini de bağımsız, anlaşılır bir
duruma getirmek için çalışmalı, savaşmalıdır.
Dilin, milleti meydana getiren en önemli etken olduğunu Atatürk
çoktan kavramıştı. Tarihte dillerini kaybetmiş ulusların kendilerinin de
kaybolduğunu gösteren örnekler pek çoktu.
Yüzyıllar boyunca yabancı dillerin baskısı altında ezilen Türk dili,
kısırlaşmış, gelişemez olmuş, yabancı tamlama ve terimlerle anlaşılmaz bir
duruma düşmüştü.
Aslında, dil bir araçtır, ama herhangi bir araç sayılmaması gerekir.
Genellikle dil için, "insanın iç âlemini, dış âleme bağlayan bir araç" tanımı
yapılır. Böyle bir aracın kolay kullanılması, kolay anlaşılması, her türlü
düşünce ve duyguyu kolaylıkla belirtmesi, her çağda, herkes tarafından
aranan bir özellik olmuştur. Yalnız, insanlar düşünce ve duyguları
bakımından, aldıkları kültüre sıkı sıkıya bağlı oldukları için, bu düşünce ve
duyguları hangi yolla kazanmışlarsa, hemen o yolun aracına kolaylıkla
başvurmak isterler. Herhangi bir konuda, yabancı dillerle öğrenim yapmış
bir insan, konusuyla ilgili yabancı sözcükleri ve terimleri kullanmak
eğilimindedir ve böylece bilerek veya bilmeyerek Türk diline yığınlarca
yabancı sözcük ve terim getirmiş olur.
İşte, Ulu Önder Atatürk, Türk ulusunun dönem dönem bağlı veya ilgili
olduğu çeşitli kültürlerin etkisiyle, aldığı yabancı sözcükleri ve terimleri
atarak, Türk dilinin kendi öz benliğine kavuşmasını, ölümsüzlüğe ulaşmasını
istiyordu.
  Atatürk her konuda yapacağı toplantıdan önce, o konu ile ilgili yerli
ve yabancı bilimsel kaynakları inceler, sağlam bir kanıya ulaşır, bir de
başkalarını dinlemek üzere aydınları toplantılara, kurultaylara çağırır,
edindiği kanıyı görüşür, açıktan başkalarıyla tartışarak, durumu kontrol eder
ve sağlam bir sonuca varırdı.
Türk dili konusunda da yapılan incelemelere göre, milâttan sonra,
VIII. yüzyıldaki, Orhun anıtlarında kullanılan Türkçe, temiz, sağlam bir
Türkçe idi. Fakat VIII. yüzyıldan sonra X. yüzyıla kadar Uygur Türklerinin,
Budist kültürü ile ilişki kurmaları ve Budist olmaları, Türkçe’yi, Sanskrit
sözcükleri ve terimleriyle doldurmuştu. İlk kez Türkçe, o dönemde, büyük
ölçüde, yabancı sözcüklerin akınına uğramış oldu. Onuncu yüzyıldan sonra
Türkler Müslüman olunca, bu kez, İslâm kültürünün etkisiyle, Arap ve Fars
sözcükleri ve terimleri Türkçe’yi bir kenara itti, pek çok Türkçe sözcük ve
terim, kullanılmaz oldu, unutuldu, yerini Arapça ve Farsça sözcükler ve
terimler aldı
Atatürk önce "Dil Encümeni", sonra "Türk Dili Tetkik Cemiyeti"
adını verdiği Kurum'un adını bütünüyle Türkçeleştirmiştir.
XVIII. Yüzyıldan başlayarak, bilinçli bir tutumla Batıya yönelmek
gerekince, Arapça, Farsça sözcüklerden başka Fransızca sözcükler de
Türkçe’ye girmeye başladı.
İşte Ulu Önder Atatürk, eşsiz dehası ile Türkçe’nin bu durumunu ele
almak, bu gidişe bir son vermek, dilimizin gelecekte tutacağı yolu çizmek
istiyordu. Bu amaçla 1932, 1934, 1936 yıllarında üç büyük "Türk Dili
Kurultayı" topladı, 1932'deki Birinci Türk Dili Kurultayı'ndan sonra,
1933'te, Celâl Sahir Erozan'ın başkanlığında, "Lügat-Istılah Kolu" kurulmuş,
terimler, ilgili oldukları bilim dallarına göre ele alınarak, on altı bölüme
ayrılmıştı.
1934'te toplanan ikinci Türk Dili Kurultayı'nda terimlerin çokluğu,
yaygınlığı göz önünde tutularak, terim (ıstılah) kolu, sözlük (lügat) kolundan
ayrılmış, derlenen yabancı terimler, Türkçe karşılıklarının bulunması,
eksiklerinin tamamlanması için, öğretmenlere, uzmanlara, profesörlere
gönderilmiş, düşünceleri istenmiştir.
1936'da toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayı'ndan sonra terim
devriminde başlıca iki ilke ortaya atılmıştır,
İlk ve ortaokulların ders programlarındaki terimleri Türkçeleştirmekteki
amaç, Türk çocuğunun derslerini kolaylıkla anlayıp öğrenmesidir.
 Bunun için:
A. Kökü kültür dünyasında ortak olan "elektrik, dinamo, metre, gram"
gibi terimleri olduğu gibi almak,
B. Bunların dışındaki terimlerin, elden geldiğince, Türk çocuğunun
kolayca anlaması için konuştuğu, bildiği Türkçe’nin köklerinden,
Türkçe eklerle türetilmesini sağlamak.
Atatürk ve Dil Kurumu bu amaçlarla, Üçüncü Türk Dili
Kurultayı'ndan beş ay sonra, 1937 yılının şubat ayında yayımlanan Türk Dili
(Belleten, sayı 21–22) dergisinin 2. sayfasında şöyle bir haber yaymışlardır:
“…Hâlâ üzerinde çalışmalar başlamış olan ilk ve orta öğretim ders kitapları
terimlerinin listeleri, Belletende, hem kendilerini tanıtmak, hem de ilgili
öğretmenlerle, ders kitapları yazanların düşüncelerini aksettirmek için,
değerli bir yer alacaktır". diyerek terim işinin önemle ele alındığı
belirtilmiştir.
Atatürk, matematiği iyi bildiği ve sevdiği için, terim devrimine matematikten
başlamıştır, denebilir. Çünkü Türk Dili (Belleten)'nin Şubat 1937
tarihli yayınından bir ay sonra, Atatürk, "tcyb" ve "teceyb"in Türkçe
karşılıklarının bulunması için, 29 Mart 1937 tarihli Ulus gazetesine ilân
verdirerek bir yarışma açtırmıştır.
Nihayet, hazırlanan bütün terimler, Türk Dili (Belleten) dergisinin
Ekim 1937 tarihli sayısında yer almıştır. Terimler, Türkçe-Osmanlıca,
Osmanlıca-Türkçe, Fransızca-Türkçe olmak üzere, sıralanmış ve ön sırayı
matematik terimleri almıştır.
Yarışmayı kazanan yazı Ulus gazetesinin 3 Nisan 1937 tarihli
sayısında yayımlanmıştır. Aynı yazı olduğu gibi Türk Dili'nin (Belleten)
İlkteşrin 1937 sayısının 140. sayfasında da yer almıştır.
Aynı derginin 19'uncu sayfasında "Terim Çalışmalarının İlk Verimleri"
başlığı altında şöyle denilmektedir: "Matematik, Fizik, Kimya,
Mekanik, Biyoloji, Zooloji, Botanik ve Jeoloji terimleri deneme olarak
ortaya, konuldu".
Bu arada, yazarı belli olmayan Geometri• adlı, küçük boyda, 48
sayfalık bir kitap yayımlanmıştır (İstanbul 1937, Devlet Basımevi). Türk Dil
Kurumu kütüphanesinde (Fil, A /3555 numarada kayıtlı) bulunan bu küçük
kitapta geometri sorunları, çizgilerle, şekillerle ve özellikle yeni terimlerle
anlatılmıştır.
  Atatürk terim çalışmalarının ülkedeki etkisini öğrenmek için, 1937 yılı
sonbaharında, Sivas'a giderek, vaktiyle Sivas Kongresini topladığı lise
binasında, 9. sınıfın geometri dersine girmiştir. Atatürk, derslerde izlenen
matematik kitabını istemiş, ağdalı terimlerle dolu eski kitap kendisine
verilmiştir. Atatürk, "Bu anlaşılmaz terimlerle, talebelere bilgi verilemez."
diyerek kitabı yırtıp atmıştır. Bu olaydan sonra, Atatürk tahta başına geçmiş;
"dıh" yerine "kenar", "müselles" yerine "üçgen", "müselles mütesaviyüladla"
yerine "eşkenarlı üçgen, "zaviye" yerine "açı" diyerek ünlü "Pisagor"
davasını öğrencilere anlatmıştır.
Aynı inceleme gezisinde bulunan Kültür Bakanı Saffet Arıkan'a
dönerek, bütün okul kitaplarının yeni terimlerle, hemen, yeniden yazılması
emrini vermiş ve iki ay içinde Türkçeleştirilmiş terimlerle hazırlanmış olan
kitaplar bütün okullara Kültür Bakanlığınca gönderilmiştir. Nitekim 1938
yılında yayımlanan, Türk Dili (Belleten) dergisinin (sayı 31–32) Ekim
(ilkteşrin) nüshasının 25'inci sayfasında şöyle denilmektedir:
"Yazı ve konuşma dillerinin elden geldiği kadar birbirine
yaklaştırılması ve yazılarımızın halkça kolaylıkla anlaşılması yolundaki
çalışmalar daha ileri götürülerek, ilk ve orta öğretimden kitaplarındaki
terimlerin karşılıkları da ortaya konmağa başlamış, geçen ders yılında
bunlardan matematik, fizik, mekanik, kimya, biyoloji, zooloji, botanik,
jeoloji derslerine ait dört binden fazla terim karşılıkları bütün öğretmenlerle
ders kitabı yazanlara broşür halinde dağıtılarak düşünceleri sorulduğu ve
önümüzdeki ders yılı kitaplarına bu terimler geçirildiği gibi, yeni ders yılı
için de coğrafya, kozmoğrafya, tarih, etnografya, filozofi ve psikoloji,
edebiyat, hukuk terimleri karşılıklarının da hazırlanmakta bulunmuş olduğu
bildirilmektedir.”
Ayrıca, Kültür Bakam Saffet Arıkan’ın okul kitaplarındaki terimlerle
ilgili çeşitli genelgeleri zaman zaman yayımlanmıştır (bkz. Türk Dili, Şubat
1938, s. 34).
Böylece, Türk çocukları, okullarda "aded-i silsile-i alelvilâ", "aded-i
gayri muntak", "adele-i murabba-i münharife", "adele-i tev'emiye-î sakiye",
"cereyan-ı galvani", "esmak-i azmiye" demekten kurtulmuştur.
Atatürk'ün ömrünün sonlarında başardığı terim devrimi, uzun yıllar
boyunca inceleyerek, yorularak ortaya koyduğu dil devriminin belli başlı bir
ürünüdür ve dil devrimi üzerinde yıllardan beri sürdürülen bütün ters
yorumları önleyecek güçtedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 28 Haziran 2011, 21:36:16 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRKÇÜLÜKTE DİL
  
          12 Temmuz, Atatürk’ün Türk Dil Kurumunu kurarak Türkçenin
özleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve güzelleştirilmesi yolunda etkin bir
çalışma dönemini başlatmasının yıl dönümü. Son yıllarda her türdeki
törensel toplantıların Atatürk ilke ve inkılâplarının ışığı altında açılması yeni
bir moda oluşturduğuna göre, bizim de 12 Temmuzun bu 56. yıl dönümünde
dil devrimini, ya da dil sorununu Atatürk’ün kendi söz ve eylemleri ile
irdelememizde yarar olsa gerekir.
Bir topluluğun “cemaat” ve “ümmet” anlayışından kurtulup “ulus”
niteliğini kazanabilmesi için kültür ve ülkü birliği zorunlu olup bunun da dil
birliği sağlanmadan kolaylıkla, gerçekleşmesine pek olanak yoktur. Bunu
vurgulamak isteyen Atatürk, “Ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile biri birine
bağlı vatandaşların oluşturdukları siyasal ve sosyal topluluktur” demiştir.
Bunun doğal bir sonucu olarak Atatürkçü ulusçuluk anlayışında dil çok
önemli bir etken olarak belirir. “Türk demek dil demektir. Ulusallığın en
belirgin özelliklerinden birisi dildir. Türk ulusundanım diyen insanlar, her
şeyden önce ve ne olursa olsun Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan
bir insan, Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını öne sürerse buna inanmak
doğru olmaz” sözleri onun dile verdiği değerin en büyük kanıtı değil midir?”
Türk kültürüne bağlılık, ancak öz dile, Türkçeye önem vermekle
ölçülebildiği için Atatürk’ün kültür kavramında dil başlı başına bir değer
taşır. Bu yüzden de onun kültür alanındaki çalışmalarında dil sorunu, tarihle
birlikte ön sıraları almıştır. 1934’te kendisi bunu şöyle belirtiyordu:
“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz.
Bu işlerin başında da, Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk
diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu
söylemeliyim”.
Ne var ki, dilin ulusal hayata ve kültürel etkinliklerde kendisinden
beklenen işlevi yerine getirebilmesi için, konuşulan ve yazılan dilin en
azından toplumun büyük çoğunluğunca anlaşılması ve kullanılması gerekir.
Oysa yüzyılların ötesinden gelen etkenlerle Osmanlı İmparatorluğu
döneminde dil, biri halkın, kırsal kesimlerdeki büyük çoğunluğun konuştuğu
“reaya dili Türkçe”, öteki okur-yazar sayılanların ve yönetici sınıfın
kullandığı “Osmanlıca” diye ikiye ayrılmış ve bunlar arasındaki başkalık
giderek bir uçuruma dönüşmüştü. Aşık Kamil: unuttum, bildiğim Türkçe
lisanı. Arabi, Farisi sohbet ederken diye bu çelişkiyi belirtirken, Ziya Paşa da
Osmanlıcanın anlaşılmazlığını şöyle dile getiriyordu:
“Garibi şu ki böyle anlaşılmayacak ibare yazabilmek, hüsn-i
kitabetten (güzel yazmadan) addolunuyor. Mesela Maliye aklamını
(bürolarını), Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) ve Meclis-i ‘yi dolaşıp nihayet
emirname-i sami (başbakanlık emri) yazılmak icabettirmiş, tımar ve aşar
maddesine dair mufassal bir mektub-ı sadaretpenahı (başbakanlık yazısı), ki
iki üç yüz satır sözdür, bu yolda melekesi olan en maruf zatın (en ünlü
kimsenin) eline verilsin okutulsun, hitamında (bittiğinde) ‘Şu okuduğunuz
maddeyi lisanen takrir ediniz’ (sözle anlatınız) denilsin; o vakit kitabetimiz
ne kitabet (yazım) ve katibimiz ne katiptir, meydana çıkar”.
Durum böylece sürüp giderken, ulusçuluk akımının da etkisiyle
imparatorluğun parçalanmasının hızlandığı XIX. yüzyılın ikinci yarısında
filizlenmeğe başlayan bir dil bilinci, Osmanlıca’nın artık büyük bir sorun
haline geldiği gerçeğini ortaya çıkarmıştı. Bu da giderek Türkçe’nin yabancı
dillerin kurallarından arıtılıp sadeleştirilmesi çalışmalarını doğurmuştu.
İşte Mustafa Kemal, Türkçecilik akımını da içeren bu dil tartışmaları
içerisinde büyümüştü. Kurtuluş savaşı ile ulusal yeni bir devlet kurduğunda
da ulus, ulusçuluk ve bağımsızlık anlayışlarının bir gereği olarak dil
sorununu da ele almak ve belirli bir amaç doğrultusunda yeni bir atılıma
girişmek zorunluluğunu duymuştu. Bu, Atatürkçü devrimin dil alanına da
yansıması demekti. Devriminin öteki alanlarında olduğu gibi Türkçe’nin
ulusal dil haline getirilmesi yolundaki atılıma da uzunca bir hazırlık
döneminden sonra geçilmişti. Arapça öğretim yapılan medreselerin
kapatılması, ekonomik kuruluşlarda Türkçenin kullanılmasını zorunlu kılan
bir yasanın çıkartılması, ibadette Türkçe’ye yönelinip ezanın ve hutbe’nin
Türkçe okunması gibi önemli girişimler arasında dilde yenilenmeye giden
yokla en büyük aşama, kuşkusuz ki 1928’de yeni Türk abecesinin kabulü
olmuştu. Bu ön hazırlıklardan sonra 1930’da Atatürk, “Ülkesini, yüksek
bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır” diye, dil çalışmalarının amacını açıkça
belirtmişti.
Saptanan bu amaca ulaşılabilmesi için, yeni bir programa ve yeni bir
örgütlenmeye gerek vardı. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak çalışan Dil
Encümeninden olumlu sonuç alınmadığı ve bir devlet dairesine dönüşmesi
kaçınılmaz olacak bir akademinin yararlı olamayacağı görüşünden hareketle,
özel ve özerk bir kuruluşta karar kılınmış ve bir yıl önce kurulan Türk Tarihi
Tetkik Cemiyetine koşut olarak 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik
Cemiyeti oluşturulmuştur.
Atatürk, ölümüne değin kurdurduğu bu derneğin koruyucu
başkanlığını yapmış ve dil çalışmalarına doğrudan doğruya katılarak yeni
terim ve sözcüklerin türetilmesine Öncülük yapmıştı. Bununla da
yetinmeyerek 1936’da adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilen bu özel
kuruluşun siyasal baskılardan uzak kalıp özerklik içerisinde çalışmalarını
sürdürebilmesi için düzenlediği vasiyetnamesi ile kendi mal varlığından bir
kısmını bağışlamıştı.
Ama Atatürk kendisinden 45 yıl sonra çabalarının ve
vasiyetnamesinin göz ardı edilerek bin bir özenle kurduğu Türk Tarih
Kurumu ile Türk Dil Kurumunun varlıklarına son verilip birer devlet
dairesine dönüştürüleceğini ve kendisinin de bu kuruluşlara alınacak “Şeref
Üyeleri” arasına sokulacağını herhalde düşünememişti
17 Ağustos l983’te yürürlüğe giren 2876 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu Kanunu, dernekler yasasına göre çalışan Türk Dil
Kurumunu “yeniden düzenleme” yoluyla bir kamu kuruluşuna dönüştürmüştü.
Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, 51 yıl 3 ay, 7 gün süren
özerklik çatısı altında ve yalnız dil bilginlerinin değil, sanatçıların, aydınların
ve halkın büyük kesiminin katkılarıyla Türkçe’nin özlemesi ve çağdaş kültür
ve tekniğin ortaya çıkardığı kavramları karşılayacak bir içeriğe, zenginliğe
kavuşması yolunda çok büyük aşamalara ulaşmıştı. Yayımlanan 646 yapıt ve
32 yıl boyunca düzenli olarak çıkartılan Türk Dili dergisi, düzenlenen
bilimsel kurultaylar ve bütün bunların ötesinde Türkçeyi önemseyen yeni
kuşakların yetişmesi alınan yolun somut kanıtlarıdır.
Bugünkü duruma gelince, aradan geçen 5 yıla yakın süre içinde yeni
TDK’nin sessizliğe gömüldüğü ve kimi kuruluşlar neye dayanılarak
düzenledikleri anlaşılmayan listelerle “devrim” ve “ulus” sözcükleri başta
olmak üzere bazı sözcüklere Abdülhamit sansürünü getirirlerken, durumu
perde arkasından seyre dalmış görünmektedir.
Gerçekten de büyük umutlarla devletleştirilen bugünkü TDK’nin bazı
yeni basılar dışında genellikle başkanının görüşlerini sergileyen kimi
yayınlar yapabildiği görülmektedir. Bunlardan ilki “Sözlük” kavramıyla
bağdaşamayan ve Servet-i Fünun Osmanlıcasını geri getirmeye yönelik
Anayasa Sözlüğü, ikincisi de, düzenleyenler arasında bile görüş birliği
sağlanamadığını gösteren İmla Kılavuzu’dur.
Olup bitenler, devlet dairesi niteliğindeki bir dil kuruluşunun beklenen
etkinliği gösteremeyeceğini çok açık bir biçimde gözler önüne sermiş
bulunmaktadır. Bundan 137 yıl önce Fransız Akademisine özenilerek
kurulan Encümen-i Daniş böyle olmamış mıydı? 0 başarısızlığı kuruluşta
etkin bir görev üstlenen Cevdet Paşa şöyle dile getirmişti:
“Encümen-i Daniş azasının birçok hatır için intihab olunmuş zatlar
olduğu cihetle Encümen ‘in teşkilinden me’mul (umulan) faide husule
gelmedi ve bi’l-fiil işe yarayacak azaya tevzi olunan telifat (üyelerin
yazmaları istenen yapıtlar) içinde, hisse-i fakire isabet eden (bana düşen)
Tarih-i Cevdet ‘ten başka eser görülmedi”.
Çünkü dil bilgini olmak dili özleştirme ve zenginleştirme çabalarında
tek başına yeterli olamamaktadır. Bu gerçek daha Atatürk hayatta iken
anlaşılmıştı. Onun önderliğinde yapılan III. Dil Kurultayında dönemin
Kültür Bakanı Saffet Arıkan bunu şöyle dile getirmişti:
“Türk Dil Kurumu, kimi bağnaz dilciler gibi, yalnızca bir alana
saplanıp kalınarak, yalnız koyu Türkolog olmak düşüncesinde değildir.”
Aradan geçen yıllar bu değerlendirmenin ne kadar yerinde olduğunu
göstermektedir. Atatürkçülükten söz ederken Türkçeyi “Türk - İslam
Sentezi” parolası ile yeniden yabancı dillerin boyunduruğu altına sokmak
için değil, ona tam bağımsızlığını sağlamak için çalışmak gerekmektedir. 12
Temmuz ruhuna bağlı kalanlar her zaman olduğu gibi bugün de bu yoldaki
çabalarını sürdüreceklerdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 28 Haziran 2011, 21:37:21 »

 ATATÜRK VE TÜRK DİLİ

  Türk ulusunun Kurtuluş Savaşına önderlik eden Atatürk, kurtuluşun
yalnızca düşmanları yurttan söküp atmakla gerçekleşemeyeceğini biliyordu.
Gerçek kurtuluş Türk ulusunun tam bağımsızlığındaydı. Tam bağımsızlık
ise; duygu, düşünce, dil yönünden de bir ulusun başka ulusların etki
alanından çıkmasıyla gerçekleşebilirdi.
Elbette, yüzyılların birikimini bir anda değiştirmek kolay bir iş
değildi. Yanlışla doğruyu birbirinden ayırmak, yeni bir aydınlanma
döneminin yaşanmasıyla gerçekleşecekti. Aydınlanma, duygu ve
düşüncelerde özümüze bağlı kalarak çağdaşlaşma demekti.
Özümüze bağlı kalmak, ulusal birliğimizi korumak, toplumsal yapımızı
oluşturan kurumları boyunduruktan kurtarmak demektir. Toplumsal
yapımızı oluşturan en önemli kurumlardan biri de dilimizdir. Emin
Özdemir'in belirttiği gibi, "Dil, bir toplumun ulusal benliğim biçimlendirir,
düşünce ve duygu yaşamına yön verir" (Özdemir, s. 36). Bir toplumu
değiştirmek, o toplumu kişi ve ayrıcalıklı kümelerin boyunduruğundan
kurtarmak için, önce o toplumun dilini boyunduruktan kurtarmak gerekir.
Atatürk bu konuda şöyle diyor (İmer, s. 182):
"Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin
olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en
zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin. Ülkesini,
yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı
dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır."
Atatürk, her zaman bilimin yol göstericiliğinde yürüyen bir devlet
adamıdır. Bu nedenle dil konusunda da bilimin önderliği temel çıkış noktası
olmuştur. Türk Dil Kurumu'nun kurulması bunun en güzel örneklerinden
biridir. Türk Dil Kurumu'nun örgüt yapısı, çalışmaları ile yakından
ilgilenmiş, çalışanları özendirmek için her türlü desteği sağlamıştır. Türk
dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması için bilimsel
çalışmalar yapan Türk Dil Kurumu da, Atatürk'ün güvenini kazanmıştır.
Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklar (İmer, s. 184):
“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Türk millî varlığını aydınlatan çok
kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek, hepimizi
sevindirici bir hadisedir (olaydır).”
Dil Kurumunun çalışmalarını yakından izleyen Atatürk, sık sık
mektuplarla, telgraflarla, verdiği söylevlerle Kurum çalışmalarını
desteklemiştir. Bunlardan birkaç örneği şöyle sıralayabiliriz (Deligönül, s.
28–34, Özerdim, s. 154-158):
"Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Sekreterliği'ne, Türk Dili
Araştırma Kurumu'nun üç yıl içinde yaptığı işler çok büyüktür. Kurum
içinde çalışan arkadaşlar bununla öğünebilirler. Kurumunuzu kutlar, tam
başarılar dilerim" (12 Temmuz 1935). "Birçok Avrupalı bilginlerin
katılmasıyla toplanan son Dil Kurultayı'nın ışıklı sonuçlarını kendim,
gözlerimle görmüş olmakla çok mutluyum" (l Kasım 1936).
"Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları övgüye yaraşık değer ve
nitelik göstermektedir. (...) Dil Kurumu en güzel ve verimli bir iş olarak,
türlü bilimlere ilişkin Türkçe terimleri saptamış ve böylece dilimiz yabancı
dillerin etkisinden kurtulma yolunda köklü adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda öğretimin Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla
başlamış olmasını kültür yaşamımız için önemli bir olay olarak belirtmek
isterim, (l Kasım 1938).
Gençliğin çabalarını öğerken de şöyle diyor:
"Ulusal ülküye ulaştıran öz dil yolunda durmadan şaşmaz büyük
adımlarla yürümeye verdiğiniz değerden dolayı sizi överim. Yürekten
sevgiler, çocuklarım" (27.3.1933).
Ve gençlerden şunu istiyor (Borak, s. 353):
"Milli Türk Talebe Birleştirme Heyetine,
Dilimiz çok zengindir, güzeldir. Bunu ortaya çıkaracaklar sizin gibi
duygusu derin, yorulmaz, Türk gençleridir. Türkçemizi günün en ileri bilgi
dili yapmak değerli araştırmacılarımızdan beklenir. Sizlere uğurlar dilerim"
(30.8.1932).
  Bu konuda devlet desteğinin de gerekliliğine inanan Atatürk,
"Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine
kavuşması için, bütün devlet örgütümüzün, dikkatli, ilgili olmasını isteriz"
demiştir (l Kasım 1932).
Atatürk Türk diline hizmet veren bilim adamlarını da desteklemiştir.
26 Nisan 1922 tarihinde, Basın ve Haberleşme Yüksek Müdürlüğüne
TBMM Başkanı ve Başkomutan imzasıyla yazdığı yazıda, bu konudaki
yaklaşımı açık seçik ortaya çıkmaktadır. (Deligönül, s. 27):
"Basın ve Haberleşme Yüksek Müdürlüğüne,
Bay Samih Rifat ile Veled Çelebi'nin, ulusun bilim ve kültürü
bakımından pek değerli çalışmalarda bulundukları yüksek kişiliklerinizce
bilinmektedir. Özellikle ulusun ve bütün Türklüğün gereksindiği köklü bir
Türkçe sözlük oluşturmakla uğraşmaktadırlar. Bu konuda gerekli gördükleri
kimi kitapların Avrupa'dan getirtilmesi gerektiği anlaşılmıştır.
Kendilerinden, sözü edilen kitapların hemen listesini istemenizi ve
ısmarlama buyruğunda bulunmanızı dilerim. Bu konu için harcanacak parayı
ben sağlayacağım, efendim."
Ayrıca, Afet İnan'a yazdığı mektuplarda da bu desteği ve ilgisi tüm
açıklığı ile görülmektedir (Deligönül, s, 31) :
“Ben, bildiğin gibi, dil ile uğraşıyorum. Sen giderken basılmış olan ilk
kitapçığı düzelttirip değiştirerek yeniden bastırttım. Bunun bir de ufak
özetini (bir) kitapçık biçiminde bütün Ulus (gazetesi) okurlarına dağıttılar.
Sen de almış olacaksın. Bunlardan sana yeniden beşer tane gönderiyorum.
Bunlarla birlikte şimdiye değin kuramın uygulaması olmak üzere Ulus'a
yazdığım yazıların da kesiklerini (kupürlerini) toplu olarak gönderiyorum.
Daha basılmamış olanların örnekleri de birliktedir. Buna ilişkin arada
çıkacak kimi arkadaşların yazıları da özgün olacaktır. Bunları izleyecek olan
yazıları sen toplar ve hepsini incelersin. Bence Güneş Dil Kuramı tutmuştur.
Hint-Avrupa dillerine de uygulanabilir. Sen kendin, gönderdiğim uygulama
notlarıyla kuramı kavramaya çalış. Anlaşılmayan yerleri sor, açıklayayım.
Ondan sonra belki dil bilim profesörünle birlikte inceler ve eleştirir, onun da
görüşünü bana bildirirsin. Kısaltılmış dediğim kitapçığı senin için
Fransızcaya çevirtiyorum, göndereceğim.
Biz yemek odasında her gece dilcilerle tahta başında dil uygulaması
yapıyoruz, ben gündüzleri buna hazırlanıyorum (...)" (1936).
  Atatürk Türk diline neden bu kadar önem vermekteydi? Afet İnan'a
yazdığı mektubun sonunda da değindiği gibi, neden gecesini gündüzüne
katarak dil ile uğraşıyordu? Bu sorunun yanıtını Emin Özdemir veriyor
(Özdemir, s. 38): "Devrimcilik gibi, halkçılık da dil devriminin yapılmasını
gerektiriyordu. Bunun nedeni açıktır. Halkçılık, bireyler arasında hiçbir
ayrıcalık kabul etmemektedir. Ne var ki Cumhuriyet dönemine değin halkla
aydınlar arasında büyük bir uçurum açılmıştı. Bu uçurum, kendini daha çok
dilde göstermişti. Aydınların diliyle halkın dili birbirinden ayrılmıştı.
Aydınların dili devletin dili demekti. Bu (...) Arapça ve Farsça ile yüklü
melez bir dildi. Halkın anlamadığı, konuşmadığı bir dildi. Öğretim dili
halkın diline, Türkçeye dayalı değildi. Bu yüzden halk yığınları eğitim ve
öğretimden payını alamamıştı. Nitekim Tanzimatla birlikte başlayan halkı
eğitme çabalan verimli olmamıştı. Okur-yazar oranı oldukça düşüktü."
Çağının koşullarını çok iyi değerlendiren Atatürk, geçmişten ders
alarak geleceği hazırlama ustasıydı. Hiçbir konuda işi rastlantılara bırakmak
istemiyordu. Kesinlikle biliyordu ki, Türk Ulusu için Dil devrimi gereklidir
ve gecikmeden yapılmalıdır.
Bugün duygu ve düşüncelerimizi anamızdan öğrendiğimiz, yani ana
dilimizle anlatabiliyorsak bunu Atatürk'e borçluyuz. Yüzyıllar önce
Karamanoğlu Mehmet Bey'in gördüğü gerçeği değerlendiren büyük devlet
adamı, bir ulusun kendi varlığını korumasının temel koşulu olarak, dil
bağımsızlığını öngörüyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2 3 ... 12
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.238 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.