Atatürk İlkeleri ( Kendi Ağzından )
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 12:35:46


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: Atatürk İlkeleri ( Kendi Ağzından )  (Okunma Sayısı 33426 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ŞamanisTürk
Ziyaretçi
« : 06 Mart 2009, 02:12:32 »

1.Cumhuriyetçilik:

Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlâkî değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.... (1925)

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilâtıdır ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)


2. Milliyetçilik:

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)


3. Halkçılık:

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)


4. Devletçilik:

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsî faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir. (1937)



5. Lâiklik:

Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

Lâiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)


6. Devrimcilik:

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Enver Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 28



« Yanıtla #1 : 15 Mart 2009, 02:44:00 »

"1960 ve 1980 darbeleri bir Atatürkçülük istismarıdır. Gazi ısrarla ordunun siyaset dışında kalmasını istiyor. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey'i Rusya'ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok"


Atatürk... Ölümünün üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen fikirleri, yaptıkları ve vizyonu anlaşılmaya çalışılıyor. Her fikir sahibi gibi onun da muhalifleri var. Sevgi ile nefret kavramları arasındaki Atatürk'ün istismar edildiği ise öteden beri konuşuluyor. Ancak Türkiye'deki sosyal ve siyasi şartların, Atatürk üzerine değerlendirmelerin sağlıklı yapılmasını zorlaştırdığı da bir gerçek. Atatürk'ün doğru ve yanlışlarıyla tartışmaya açılmasını düşünenlerin sayısı az değil. Bu görüşü savunan isimlerden birisi de şair Attilâ İlhan. İlhan'a göre, yeni bir Atatürk değerlendirmesine acilen ihtiyaç var.

Atatürkçülük, Kemalizm, yüceltmeler, Koruma Kanunu gibi konuları, Atatürk üzerine yıllardır araştırma yapan Attilâ İlhan ile görüştük. Sonuç, Atatürk hâlâ net olarak bilinmiyor.

Uzun yıllardır Atatürk konusunda çalışma yapıyorsunuz. Bu zamana kadar farklı bir bilgi ile karşılaştınız mı?


Farklı tespitlerim oldu. Son iki seçimdir halkın bazı partileri tasfiye etmesi, bu partilerin dış politikadaki başarısızlıklarından kaynaklanıyor. Milli bir politika yerine Batı'nın istekleri yerine getiriliyor. Bu durum Mustafa Kemal Paşa'da farklıdır. Gazi, Batı ile savaşmıştır; Batıcı değildir. Marksizm ile Atatürkçülük birbirine zıttır fakat Paşa, Marksizme karşı değildir. O zamanlar Bolşevizm vardı ve itibar görüyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kurulan ilk iki parti de komünisttir; Türkiye Komünist Fırkası ve Halk İştirak Fırkası. Bunlardan bir tanesinin üyesi de Mustafa Kemal'dir. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey'i Rusya'ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok. Falih Rıfkı Atay, 21 Mart 1931'de Cumhuriyet gazetesinde bu durumu yazıyor; 'Cumhuriyet Halk Fırkası sol bir devrim fırkasıdır. Solun unsurlarını sol dışında bırakarak kendini taşlaşmak tehlikesine atamaz' diyor. Bütün bunlar Atatürk'ün tam bir solcu olduğunu ortaya çıkarıyor.


Atatürk'ün solculuğu dış politika ile mi sınırlıydı?


Hayır. Mustafa Kemal Paşa bir Fransız devrimcisidir. Sovyet devrimcisi değildir. Demokrasiyi gerçekleştirmek istiyordu. Fransız devrimi olduğu zaman dünyada emperyalizm diye bir şey yoktu. Fakat Kemalizm hareketi başladığında dünyada emperyalizm vardı. Emperyalizme karşı savaş verdiğin zaman doğal olarak ulusal bir boyuta geliyorsun. Ancak buradaki mücadele daha çok kendini korumak içindi. Bunun için de Gazi, kuzey cenahı Ruslara veriyor, sırtını İran'a dayıyor. Sadabad Paktı'nı kuruyor; içinde Irak, İran, Afganistan var. Bir de kuzey meselesini Balkan Paktı ile çözmeye çalışıyor. Yani Osmanlı'ya bağlı kavimlerle yeniden bir birlik oluşturuyor. Suriyeliler gelip 'Bizi kurtarın' diyor ancak Gazi, 'Bizim gücümüz sadece kendimize yeter. Siz kendinizi koruyunuz. Sonra federasyon veya konfederasyon düşünebiliriz' diyor.


Ama Osmanlı'nın birleştiricilik vizyonu din birliğine dayanıyordu.

Gazi'nin İslamiyete karşı bir tavrı yoktur. Suriye için 'Bizim istediğimiz tam bağımsız bir Müslüman Suriye Cumhuriyeti'dir' diyor. Ancak kendisi laiktir. Çünkü Fransızlar o tarihlerde Lübnan'ı yarı Hıristiyan hale getirmişlerdi. Suriye için de böyle bir çaba vardı. İran, Irak için de aynı durum geçerliydi. Bir konfederasyon ortaya çıkacak, lakin İslamiyet üzerine oturan laik bir devlet anlayışı olacaktı. Başındaki güç ise Türkiye. Mustafa Kemal Paşa başından beri kurtuluşu Doğuda aradı. Batıyı hiç düşünmedi.


İslamiyet üzerine oturtulmuş bir laiklik anlayışı diyorsunuz. Laikliğin anayasaya alınmasıyla böyle bir ihtimal ortadan kalkmıyor mu?

Bir çelişki var. Ancak insanlar bilmedikleri için yanlış yorumluyor ve öyle tavır alıyorlar. Mustafa Kemal'in laiklik hareketinde İslamiyet'e direkt olarak bir taarruz yoktur, olamaz da. Laiklik Türkiye'nin anayasasına 1937'de girmiştir. Bu tarihe kadar parti tüzüğünde tutuluyordu. Gazi'nin ölümünden bir sene önce anayasaya sokuldu. Ve bunu da İsmet Paşa takımı ayarlamıştır. İsmet İnönü'nün uyguladığı program daha sonra Atatürkçülük olarak görülmeye başlanır.

Atatürkçülükle yakından uzaktan alâkası yoktur. İsmet Paşa'nın yanlış tatbikleri Türkiye'de yanlış bir Atatürkçülüğün oluşmasını sebep oldu. Mustafa Kemal Paşa'nın yaptıklarını, söylediklerini üç cilde sığdırmışlar. Gerisini dikkate almamışlar. Gazi'nin Kütahya'da yaptığı konuşma 70 sayfadan fazla; ancak Söylev ve Demeçler'de bu 6 sayfada veriliyor. Orada dine, İslamiyet'e dair bütün düşünceleri ortaya çıkıyor.

Bazı gerçekler ortaya çıkınca da en çok Atatürkçü olanlar sinirleniyor. Çünkü, havada oldukları ortaya çıkıyor.


**Gazi irtica kelimesini dış destekli Şeyh Said isyanı için kullandı. **

Yayımlanmayan metinlerdeki bilgiler çok mu önemli?


Özellikle İslami kesim için çok önemli. Gazi Müslümanları çok ezdi, astı-kesti deniliyor. 1950'lerde Fransa'ya ilk gittiğimde, Türkiye'de yeni yeni demokrasi havası esmeye başlamıştı. Bu tarihlerde radyolarda, 'Mevlid okutulsun mu okutulmasın mı?' diye tartışılıyordu. Laik geçinen kişiler hayır bunlar Kemalizme aykırı diyorlardı. Fransa laik olmasına rağmen o tarihlerde bütün Fransız radyolarında pazar günleri önce Katolik ayini, arkasından Protestan ayini, son olarak da Yahudi ayini veriliyordu. Bizde hâlâ bu yanlışlara düşülüyor. Mustafa Kemal 'irtica' lafını Şeyh Said'den sonra söylemeye başlıyor. İngilizler kışkırtıyor Şeyh Said ve yandaşları da 'Şeriat isteriz' diye bağırıyor. Emperyalizm ile şeriatın iç içe geçtiğini gören ve saldırıya dönüştüren bu durum karşısında Gazi mücadele etmek için irtica kelimesini kullanıyor.


Türkiye'de irtica kavramı çok daha geniş bir alana yayılarak kullanılıyor. Dindar insanlar da aynı daire içinde ele alınıp dışlanıyor. Siz Gazi'nin bu kelimeyi niçin ve nerede kullandığını söylüyorsunuz.

Gazi'de böyle bir şey yok. İstiklal Mahkemesi isyan olursa görev alır. İsyan yoksa böyle bir şey düşünülemez. Bütün bunlar İnönü'den sonra ortaya çıkan olaylar. Sadece bunlar değil. Bir noktaya dikkat çekeceğim ama üzerinde durmayacağım; Gazi sağken masonluk yasaktı ama İnönü zamanında serbesttir. İnanç bakımından düşünceleriniz farklı olabilir, kendi seçiminizi kendiniz yapma, kendi inancınıza göre hareket etme hakkı sizindir. Mustafa Kemal Paşa'nın başından beri savunduğu prensip budur.

Bugün ezan sussun diyenler var. Kaynak olarak da Atatürk'ü gösteriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? İster inan ister inanma bu bir inançtır, bin yıllık kültürdür ve saygı duymak zorunluluğu vardır.

Attila İlhan
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #2 : 15 Mart 2009, 03:55:21 »

Enver bu iletin doğrudan,Başbuğ'a hakaret içeriyor,değil Atilla İlhan babam söylese küfür ederim.Kaldırırsan daha iyi olur.Sırf Atilla İlhan söyledi diye yanlış fikirler verebilir bence.
Başbuğ ,KurtOluş Savaşı!nın en imkansız günlerinde,Buhara emirliğinin gönderdiği fakat sovyet şerefsizinin el koyduğu altınları alabilmek için zaten kapatacağı partiler kurdu.
Netice de yalnızca o altınların üçte birini silah olarak alabildi.
Çerkez Ethem yeşil ordu başkanı olarak biliniyor fakat yeşil ordu bu coğrafyanın kızıl ordusuydu.
Eğer Başbuğ solcu olsa destek verirdi,Zaten kurulmuş olana karşı mücadele edip gerektiğinde kurması ve gerekmediğinde kapatması onun millet menfaatini düşündüğünü gösterir.
Stalin,Kars civarını ve boğazları alacağını söylediği gece,rus elçiliğini basmış ,elçi Karahan'a 1sözü geri alsın" diye haber yazdırömış,cevap gelene kadar cihaz başında beklemiş,özür gelince elçilikten ayrılmıştır.
Karahan'a da dostu olduğu için siyasi iltica verebileceğini ,yoksa Stalin'in kendisini öldüreceğini söylemiştir.
Fakat Karahan kabul etmedi,bir süre sonra "vatana ihanet" suçundan moskovada fırında yakılarak idam edildi.
Gazi şeyh sait isyanı haricinde de irtica hareketlerine şahittir.Menemen olayı gibi..............

Başbuğ bir fransız devrimcisidir diyen ona hakaret eetmiş sayılır!Yratılışındaki tek yüksekliği Türklük olarak gören adama,fransız birşeyi demek hakarettir.Asıl fransızlar Atatürk devrimcisi olurlarsa adam olurlar.............
Başbuğ Türk'ün başbuğu ve yalnızca onun devrimcisidir!
Esen olsun!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Enver Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 28



« Yanıtla #3 : 15 Mart 2009, 12:44:39 »

Bence olaylara nesnel yaklaşabilme kabiliyetin zayıf.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Enver Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 28



« Yanıtla #4 : 15 Mart 2009, 12:49:34 »

O Gün, ´Mutlaka´ Gelecektir!..”
(...bunları Hasan 'la (Tanrıkut) uzun zaman tartışmışızdır. Osmanbey 'deki (Şişli) apartmanın, arka bahçeye bakan odası; o, müsveddeleri ve kitap öbekleri arasında, kayıp; bense, aralıksız ürettiğim, soru işaretleri arasında 'efendim İttihatçılar, Kayzer Wilhelm'in, bir derkenarında belirttiği gibi, 'Berlin'in adamları' mıydılar; yoksa, eski Rumeli'de 'münevverân'ı ele geçirmiş, ünlü İtalyan Mason Locası Macedonia Rissorta'nın, üyeleri mi?'
 
''Çok yıllar sonra, yapabildiğim bir 'tespit' i, Hasan 'a, (Tanrıkut), o tarihte Büyük Postahane binasındaki İstanbul Adliyesi 'nde; III. Ağırceza 'ya çağrılmamızı beklerken, anlatmaya çalışmışımdır:
 
''-... 'İttihatçılar'ın 'Almancı kanadı', -başta Enver Paşa- Berlin üzerinden, Karl Radek vasıtasıyla, Moskova yolunu tutmuyor mu; bunların 'Cihan Müslüman İhtilâli' teşebbüsü, Avrasya Türklerini kullanarak; İngiltere'yi -bilhassa Hindistan'da- zora düşürmek amacındadır; oysa 'İngilizci kanadı' -yâni 'maliyeci' Cavit Bey- İstanbul'da kalarak, -hin-i hâcette- Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne el koyup, Mustafa Kemal'i devre dışı bırakmayı; Anadolu'daki 'yeni' hükümeti, Osmanlı'nın -Tanzimatçılığın- bir uzantısına dönüştürmeyi düşünmektedir!..''
 
''Heyhat! Kıbrıs dönüşü, Siyasi Polis 'te geçirdiği karanlık dönem, Hasan 'ın (Tanrıkut) 'akli muvâzenesini' bozduğu için, bunları anlamıyordu; oysa, sadece 20 'li 30 'lu yıllara ait The Economist 'in Türkiye haberlerini ve yazılarını okumak, bunu anlamaya yeterdi; ama Hasan artık, o Hasan Tanrıkut değildi ki!'' ...)
 
'... Federasyon mu olur, konfederasyon mu?..'

(Belge/3. ''...Gâzi 'nin TBMM 'deki ilk gizli celse zabıtlarını okuyalı, handiyse otuz yıl oluyor; o gün bugündür, el altından Suriye ve Irak 'la ilişkisi olduğunu bilirim; başlattığı anti/emperyalist savaşa katılmak amacıyla, gizlice ona başvuran Suriye ve Irak 'ın (Prens Faysal dahil) liderlerine, aynı cevabı (1920) verdiği malûmdur: ''...gücümüz ancak kendimizi kurtarmaya yetecek kadardır; siz de bizim yaptığımızı yapıp, bağımsızlığınızı elde ediniz; bilâhara, Federasyon mu olur, Konfederasyon mu olur, bir örgütte birleşiriz...'' (bkz. Sadi Borak , 'Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları', Çağdaş Yayınlar, 1977)
 
''Bilinmez kaç sene sonra, Hasan Rıza Bey 'in (Soyak) 'Atatürk'ten Hatıralar' ında, 'Hatay Meselesi' yle ilgili satırlarını; okurken, o devirdeki davranışından Paşa 'nın adetâ üzgün olduğunu hissetmiştim. Olayı, zamanın (1937) Suriye Dışişleri Bakanı Cemil Mardam 'a anlatırken, bakar mısınız neler demiş: ''...ben, bir milletin mevcûdiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki Suriye'yi, Irak'ı, bütün İslâm Dünyası'nı, biraz müsamaha etmek mecburiyetinde kalmıştım; çünkü bütün bu âlemi kapsayan büyük imparatorluğun enkâzını, bizim kadar dostlarımızın ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyordum...''
 
'... Muayyen bir zamanın geçmesi lâzımdı...'

''... imparatorluğun idaresindeki dürüstlüğün doğurduğu, birçok hoşnutsuzlukları da nazar-ı itibara almak icâb eder. Şahsen, bütün câmia için gayret sarf etsem bile, bazı kütlelerde hâsıl olmuş zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar, mühim idi. Bu sebeple ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım...''
 
''... -buraya dikkat!- ancak, ben bu işi yaparken emindim ki, asırlardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız imparatorluğun yarattığı birtakım sui tefehhümlerin unutulabilmesi; ve nihayet, beraber yaşamış bu insanların birbirini anlayabilmesi için, muayyen bir zaman geçmesi lâzımdı. Bugünün gelmiş olduğuna, itiraf edeyim ki; henüz kani değilim; fakat o dediğim gün gelecektir; fakat bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız tazyiklerinden mülhem olmak için, daha fazla beklememeliyiz...'' (21/22 İkincikânun 1937)
 
''Biraz akl-ı selim, biraz iz'an sahibi, kim bu satırları okusa; Gâzi 'nin Devlet-i Aliyye-i Şahâne 'nin eski vilâyetlerinden oluşan, İslâm Ülkeleri 'ne 'elini uzattığını' görür. Zaten o zaman bile, temennileri, kuru lâftan ibaret kalmamış; elle tutulur somut tasarılara, ciddi önerilere dönüşmüştür. Şimdi sıra, onları gözden geçirmeye geldi; böylece Gâzi 'nin anti/emperyalist, 'hürriyet ve istiklâl' savaşçılığını, münhasıran gençlik yıllarına mahsus zannedenler; vefatına bir yıl kala dahi, nasıl bir inkılapçı muhârip olarak, yaşadığını göreceklerdir...''
 
''Tabii, bakarkör değillerse!..''







 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Enver Paşa
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 28



« Yanıtla #5 : 15 Mart 2009, 12:58:30 »

.Neden ´tek parti´ye geçilmiştir?..”
... Canım, tabii elbette hatırlayacaksınız; İsmet Paşa, Gâzi 'yle kendisini mukayese ederken, şöyle demiştir: ''...O, bir şeyde yüzde on başarı şansı görse, o işe girerdi; oysa ben, bir şeyde yüzde on başarısızlık ihtimâli görsem, girmem!..'' Sizi bilemem ama, bana göre 'tespit' doğrudur; doğrudur da, sonuçları neler olmuştur?
 
Önce doğruluğun tespiti: Gâzi , başarı ihtimali yüzde 10'dan bile düşük, Millî Mücâdele 'ye gözünü kırpmadan girmiş; neticede, yüzde yüz başarıyla çıkmıştır; kaç türlü ihanete, hesapsız dalavereye, her türlü maddî imkânsızlığa rağmen! İsmet Paşa , yüzde on dahi başarı ihtimâli görmediği için olacak; devletin başına geçer geçmez, Gâzi 'nin ilke ve uygulamasını terk etmiş; buna mukâbil, yüzde seksen başarı ihtimâli görmüş olacak ki, paldır küldür girdiği Batı 'yla ittifak Türkiye 'yi, -hepimizin gördüğü gibi,- içinde çırpındığı çıkmaza getirip bırakmıştır. Kararı siz verin!
 
Basit bir mukayese

Gâzi riske girerdi, riske girmekten korkmaz, belki biraz da hoşlanırdı; örnek çok, sadece bir ikisine dokunup geçelim;
 
a/ Üzerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey'eti Temsiliye Riyâseti nden başka unvan ve selâhiyet olmadığı halde; İngilizler 16 Mart 1335' te Meclis-i Mebûsan 'ı basıp, meb'usları derdest ederek, Bekirağa Koğuşu' na tıkınca; derhal, Anadolu 'daki 'bütün İngiliz zâbitlerinin tutuklanması' 'tâmimini yapmış' ; yaygın bir işgal ihtimaline karşı, Ankara/İstanbul demiryolu hattındaki 'bütün köprülerin atılmasını' emretmişti.
 
b/ Malûm ve mâhut 'Menemen Hadisesi' nin zuhurunda, Mustafa Fehmi Kubilay 'ın şehit edildiğini öğrenir öğrenmez; dudaklarından dökülen ilk emrin: ''-...Derhal Menemen 'i topa tutunuz!'' olduğu bilinmektedir.
 
Buna mukâbil, General Pangalos 'un Kütahya/ Eskişehir taarruzunda, kumandasındaki birlikler yenilgiye uğrayıp; son derece müşkül bir vaziyete düştükleri halde, İsmet Paşa , orduyu kurtarmak için verilmesi zorunlu Kızılırmak Kavsi içine ric'at (geri çekilme) emrini, bir türlü veremiyordu; onun yerine Gâzi vermiştir.
 
İyi de, bu mukâyese neden?

İç ve dış nedenler

Gâzi, Müdafaa-i Hukuk 'un ilk kumandanlarıyla, bir askeri yönetim (cunta) örgütleyerek, Kurtuluş Savaşı 'nı pekâlâ yürütebilecek iken; neden son derece zor ve zahmetli olan 'kongreler' yolunu seçmişti? Çünkü hedefi Cumhuriyet , aracı Demokrasi 'dir; nitekim, barış olunca, rejimi muhalefetsiz bırakmamak için, türlü çareye başvurmuş (Kadro Hareketi', Terakkiperver'lere müsamaha, Serbest
 
Fırka, vs.) ; daha sonra, İsmet Paşa/Recep Peker ikilisinin örgütledikleri totaliterlik teşebbüsüne (1935 CHP Program ve Tüzüğü) aynı sebepten karşı çıkmıştı. Böyle bir liderin, birdenbire yön değiştirip Takrir-i Sükûn Kanunu 'yla, ülkeyi 'tek parti' düzenine sokmasını, nasıl açıklarsınız?
 
Bunun bir iç nedeni var, bir dış nedeni - ki ikisi birbirini tamamlıyor: Önce isterseniz, dış nedene bir göz atalım: Savaş sona erdiği andan itibaren, Emperyalist Sistem ; yeni rejimi sarsmak, zora sokmak, kendi yandaşlarının eline geçirmek için, elinden geleni yapmıştı: Önce iç isyanlar, sonra Cumhuriyet'i engelleme teşebbüsü; bu arada, 'Açık Kapı Siyaseti 'ni kabul ettirebilmek, Musul 'a el koymak için Şeyh Sait ve Nastûrî İsyanları ; hepsinin üstüne tüy diken, İzmir Suikastı Teşebbüsü! Sistem 'in içine düştüğü 1929 Ekonomik Bunalımı, Türkiye 'nin, zaten çok zayıf devraldığı Ekonomisi 'ni, ciddi surette sarsmıştı. Ege Bölgesi , 'komprador' ecnebi şirketlerin geri çekilmesi, bir de 'Mübâdiller' yüzünden, bunalıyordu. Cumhuriyet Hükümeti , kısıtlı imkânlarıyla, zorlukların üstesinden gelemiyor.
 
Medeniyet Zirvesi sayılan Avrupa 'da, Cumhuriyet ve Demokrasi gözden düşmüş; ardı ardına, totaliter (tek partili) yönetimler kurulmaya başlamıştı; öyle ki, on yıl sonra kıt'ada sadece üç demokrasi kalacaktı: İngiltere, Fransa, İsviçre! Geri kalanlar, kapısını Sovyetler 'in açtığı, Faşist ve Naziler 'in yozlaştırarak izlediği, tek partili sistemi benimsemişti. Takrir-i Sükûn Kanunu bu koşullar altında çıkarıldı; Gâzi, diktatörlük heveslisi olduğundan değil!..
 
Salih Bozok'un tanıklığı

İsmet Paşa , daha Kadro Hareketi 'nden hoşnutsuzdur; Kadrocular, Fırka Kâtib-i Umumisi Recep Bey (Peker) 'in, alenen ve resmen, ''Onlar da kim oluyor? Fırkanın fikriyatını yapmak bize aittir!'' dediği malûm. Serbest Fırka 'dan itibaren, İsmet Paşa 'nın da, 'muğber' göründüğü, bir hakikat; bakar mısınız, Gâzi 'nin kıdemli yâveri, Salih Bey (Bozok) ne diyor:
 
''Kanaatimce İsmet Paşa, Serbest Fırka'nın teşkilinden itibaren, Atatürk'e karşı bir iğbirar ve infiâl hâsıl etmişti.(...) O zamanlar bir müddet için Atatürk'ün lâkayt ve sâkin görünmesinin, (yâni, 'müsâmaha ile karşılamasının) İsmet Paşa'nın canını sıktığına, hiç şüphe etmiyorum. Fakat Atatürk'e göstermek istemedikleri, teessür ve infiâllerini; zaman zaman, etraflarında bulunanlara izhardan, kendilerini men edemiyorlardı...'' ( Can Dündar /Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor', s. 127, Doğan Kitap. Nisan 2001.)
 
Galiba, 'tek parti' , Gâzi için bir 'zorunluluk' ; aslında özenen, İsmet Paşa!
 
 
Cumhuriyet, 14.03.2005
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
TAYMA
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 372

Ya tam susturacağız, Ya kan kusturacağız!


« Yanıtla #6 : 16 Mart 2009, 01:49:14 »

Can Dündar'dan yaptığın alıntıyı kabul etmiyorum.Aynı bilgiyi başkasından eklersen olur........
Başbuğ'un ,Irak-Suriye  gibi ülkeler hakkında ne düşündüğünü Hatay davasından biliyoruz biz.
Suriye,ırak,bulgaristan vs. onun gözünde farklı değidir ,ki aradaki ilişkiyi parkt kurarak belirlemiş zaten.
Federasyon,konfederasyon değil,paktlarda birleşilmiştir.
Senin böyle bir arzun olduğunu düşünüyorum,neden bunlara balkan paktını katmadın merak ediyorum.
Yukarıdaki yazıdan,İttihat Terakkinin almacılarının,yani Enver Paşa ekibinin ,islam ihtilalcilerinin Başbuğun arkasında olduğunu ima ettiğini düşündüm ;fakat ömür boyu anlaşamadıklarını da biliyorum,Yanıltıcı bilgi bence verdiğin,Köhne Osmanlı için,şahane devlet diyen birinin kaleminden.
Hatay'ı almak için neler yaptığı ortadayken,"buna üzülmüştü" demek hakarettir!
Bunu sürekli yapıyorsun,yaptığın sinsiliktir bence!
Yanlış bildiğin bir şey daha var:
Olaylara nesnel yaklaşabilme kaabiliyetim zayıf değil,YOK!
Ben Türkçü'yüm.Burdaki her kandaşım kadar.Ben taraf olduğum için öznel düşünmek işime geliyor.Türk'ün menfaati nasıl düşünmeyi gerektiriyorsa öyle düşünürüm!
Sen mhp'li değilsin bunu anladık,neci olduğunu bir anlatsan daha iyi olacak!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Adanalı_Türkçü
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 04 Eylül 2009, 22:57:29 »

Can dündar bir komünisttir..Komünist nerede görülürse başı ezilmelidir...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 04 Eylül 2009, 23:05:03 »

ATATÜRK VE BOZKURT

 

Atatürk bir Bozkurt'tur.

Yedi Düvel Türk topraklarını dört bir taraftan işgal etmiş iken o, Türk Milletinin önüne düşmüş, yol göstermiş ve Anadoluda bir kurtuluş yürüyüşünü başlatmıştır.

Yıllar süren Kurtuluş Savaşının sonunda düşman mağlup edilmiş ve Türk Milleti yeniden bir vatan cografyasına sahip olmuştur.

Bozkurt Atatürk bu vatan cografyasında yeni bir devlet kurmuş ve adını Türkiye koymuştur.

O bir Türk milliyetçisidir.O BİR BOZKURTTUR !...


Atatürk'e hediye edilen Bozkurt heykeli.


Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

 

Hatta küçük izcilere yavrukurt ismini bizzat kendisi taktı. Hakkında yazılan bazı kitaplarda kendisinden Bozkurt olarak bahsedildiğini biliyoruz...Bu belgelerden biri de aşağıda Ankara Ulus’ta bulunan Atatürk heykelinin kaidesindeki bozkurt başı dır.

 

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 04 Eylül 2009, 23:35:23 »

 

-) H.C. ARMSTRONG ADLI BİR İNGİLİZİN YAZDIĞI, BOZKURT İSİMLİ KİTAP MUSTAFA KAMAL'İN SAĞLIĞINDA YAYIMLANAN İLK BİYOGRAFİSİDİR. 1932 TARİHİNDE YAYINLANDIĞINDA BÜTÜN DÜNYADA OLDUĞU GİBİ, ÜLKEMİZDEDE BÜYÜK YANKILAR UYANDIRMIŞTIR ve İÇERİĞİNDEN DOLAYI YASAKLANMIŞTIR... BİZİM İÇİN ÖNEMLİ OLAN KİTABIN İÇERİĞİ DEĞİL İSMİDİR, YANİ ATATÜRK'Ü BİR İNGİLİZ YAZARIN BOZKURT OLARAK TANIMLAMASI ve ADINA KİTAP YAZMASIDIR...

 



Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.072 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.