Atatürk Dönemi ve Atatürk İnkılâpları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Ekim 2019, 04:16:14


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Atatürk Dönemi ve Atatürk İnkılâpları  (Okunma Sayısı 13891 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 25 Haziran 2015, 17:43:16 »

4 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla Türk milletinin cephelerdeki varlık-yokluk mücadelesi sona ermişti. Her ne kadar Fransızlarla Adana-Mersin demir yolu, dış borçlar, misyoner mektepleri; İngilizlerle Musul meselesi ve Yunanlılarla iskân anlaşmazlığı gibi meselelerin hâlli daha sonraya bırakılmış ise de bu asıl durumu değiştirmiyordu. Zaman içinde bu anlaşmazlıklar da ortadan kaldırılmıştı.

Anlaşmayı takiben Türkiye asırlardır tazyiki altında bunaldığı ve zaman zaman da çok müşkül durumlara düştüğü Batı karşısında güçlü olabilmek ve varlığını koruyabilmek için harp cephesindeki mücadelesini, iktisat, kültür, eğitim ve idare sahasında devam ettirmişti. Atatürk devrindeki (1923­1938) bu büyük mücadelenin ve çok hızlı icraatın temelinde devlet yapısını ve milletin varlığını, bir daha Batı karşısında benzer müşkül durumlara düşmeyecek bir seviyeye yükseltmek kararlılığı bulunuyordu.

Bu bakımdan bu on beş senenin belli başlı icraatının, sadece satırbaşlarıyla sıralanması bile, yapılan işlerin genişliğini göstermeğe kâfidir. Ancak bu devrin tam bir tablosu büyük taarruzun başarıya ulaşmasından itibaren yapılanları da dâhil etmek suretiyle çizilebilir.

1. İç Olaylar ve İnkılâplar

1.1. Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

30 Ekim 1922 Pazartesi günü, Meclis saat 17'de kapalı bir toplantı yapmaktaydı. Rasih Kaplan' konuşmasında "Babıâli ve Padişahın dayandığı istilâcı kuvvetlerin pek yakında yıkılıp gittiğini göreceğiz" demişti. İkinci grup ise, Tevfik Paşa'nın konferansa katılmak teklifinin reddedilmesini öneren bir takrir vermişti. 30 Ekim 1922 günü karar alınamamış ve çoğunluğun sağlanması için toplantı 1 Kasım'a ertelenmişti.

1 Kasım günü yapılan konuşmalar sonunda netice alınamayacağını anlayan Mustafa Kemal, müşterek encümene karar ve isteğini yazdırmıştı. Takrir o gün kânûn haline getirilmiş ve oy birliği ile saltanatın kaldırılması kabul edilmiştir.1 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nu 16 Mart 1923'te çıkararak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden başka hükûmet şekli tanımayacağı ilân edilmişti.

TBMM, Padişahlığa son verdikten sonra, İstanbul'daki idarî kadrolar Refet Bey'e (Refet Paşa), Millî Hükûmetin emrine girdiklerini söylemişler ve İstanbul il olarak Ankara Hükûmeti'ne bağlanmıştır.2

1.2. İzmir-Türkiye İktisat Kongresi(17 Şubat 1923/4 Mart 1923)

İktisat Vekili Mahmut Esat Bey "Türkiye İktisat Kongresi İktisat Vekâleti'nin teşebbüsü ve isteklendirmesi ile toplantıya çağrılmıştır. Vekiller Heyeti'nin kararı yoktur. Memleketimizin iktisatçılarının bir araya gelmesindeki ihtiyacı duyup, 21 Kasım 1922'de Mustafa Kemal Paşa'ya İzmir'den bir telgraf çekerek; meslek adamlarını dinlemek ve dileklerine göre bir ekonomik programı düzenlemek gereklidir" demekteydi.

Türkiye İktisat Kongresi, 17 Şubat 1923'te 1135 temsilcinin katılmasıyla saat on buçukta açıldı. Beş yüzü kadın olmak üzere, üç binden fazla dinleyici vardı.

Atatürk yapmış olduğu konuşmada "Bence, yeni devletimizin, yeni hükûmetimizin bütün temelleri, bütün programları İktisat Programı'ndan çıkmalıdır. Çünkü her şey bunun içindedir. Böylece, esaslı bir hükûmet programı yapıp uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti ahenkli olarak çalıştırmak gereklidir" dedikten sonra, bir iktisat programının yapılmasına değinmiştir. Daha sonra İktisat Vekili Mahmut Esat Bey bir konuşma yapmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, Kongre'nin tabiî başkanı idi, fakat o akşam Ankara'ya dönecekti. Kongre Başkanlığı'na, Kâzım Karabekir Paşa seçildi. Tüccar, sanayici, çiftçi ve işçi gruplarından da birer başkanvekili seçildi ki, bunlar aynı zamanda kendi gruplarının da başkanı oldular. Daha sonra grupların raporlarının okunmasına geçildi. Sonuçta dört grup delegelerinin de oy birliği ile kararlaştırdıkları esaslar tespit edildi ve bunlara Misâk-ı İktisadî denildi.3

İzmir İktisat Kongresi 4.3.1923 günü sona erdi. Kongre Başkanı Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa'ya iktisadî bağımsızlık ve gelişmeler yapıldığı yolunda bir telgraf çekerek, Kongrenin sevgi ve bağlılığını bildirdi.

Bu sırada TBMM'nin birinci döneminin dördüncü toplantı yılı başlıyordu. Bu nedenle Meclis'te bir konuşma yapan M. Kemal, ticaret okullarının açılacağını, ormanların çağdaş bir şekilde düzenleneceğini, demiryolu, liman, benzeri tesislerin yapılıp işletileceğini beyanla devleti yaşatmak için dışa başvurmadan, memleketin gelir kaynaklarıyla yönetimi sağlamanın çare ve tedbirlerini bulmak gerekli ve mümkündür. Bundan ötürü, maliyedeki usûlümüz; halkımızı zarara sokmadan ve ona baskı yapmadan, dışarıya ihtiyaç duymadan temin edileceğini söylemekteydi.4

1.3. Cumhuriyet'in İlânı: 29 Ekim 1923
 
Saltanatın kaldırılıp, hilâfetin alıkonulması, devlet başkanlığında tehlikeli bir belirsizlik yaratmıştı. Mustafa Kemal'in Ekim başlarında Cumhuriyet'i ilân edeceğine dair haberler dolaşmaya başladı ve bunlar ateşli bir muhalefet ve tartışma uyandırdı.

Mustafa Kemal, 28 Ekim 1923 akşamı, Çankaya'da vermiş olduğu yemek sırasında hazır bulunanlara "Yarın Cumhuriyet'i ilân edeceğiz" dedi. Gece, Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nun bazı maddeleri hakkında değişiklik teklifi hazırlamayı ve kanuna "Türkiye Devleti'nin şekl-i Hükûmeti Cumhuriyet'tir" kaydının konması kararlaştırıldı.

29 Ekim 1923'te, Halk Fırkası'nın toplantısında hükümet buhranına çare bulmak için "Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nun bazı maddelerinin tavzihi ve cumhuriyet ilânı teklifini kabul ettiren Mustafa Kemal, Meclis için gerekli hazırlığını yaptı. Artık Cumhuriyet'in ilânı bir formaliteden ibaret olmuştu. TBMM saat 18: 00'de toplandı. Teşkilât-ı Esâsiye Yasası'ndaki bazı değişiklikler ve Cumhuriyet İlânını'n görüşülmesine sıra gelmişti. Saatlerce süren görüşmelerden sonra Mustafa Kemal gece saat 8:30'da hiç aleyhte oy olmaksızın 158 oyla cumhuriyetin kabulüyle Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyetin ilânından on beş dakika sonra Cumhurreisi seçilen Mustafa Kemal,5 kürsüye gelerek Meclis'e teşekkürlerini bildirmiş ve "Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır" demiştir.

Cumhuriyet'in ilânı haberi, bütün ülkeye aynı gece yayıldı. 30 Ekim 1923'te Cumhurreisi Mustafa Kemal Paşa tarafından Başvekil seçilen İsmet Paşa, aynı gün kabinesinin programını Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde okumuş ve tam ittifakla güven oyu alınca, Meclis'te yaptığı konuşmada, Cumhuriyet Hükûmeti'nin Meclis'e ve millete güven vermek için elinden geleni yapacağını belirtmiştir.

1.4. Hilâfetin Kaldırılması: 3 Mart 1924

Mustafa Kemal, hilâfetin kalkmasını ve bu sıfatla Abdülmecid'in Türkiye Cumhuriyeti'nde bulunmasını önlemek istiyordu. Bu bakımdan hazineden Abdülmecid'in para istemesini çok sert bir tepkiyle karşılamıştı.

Başvekil İsmet Paşa, Halife Abdülmecid Efendi'nin başkâtibini Ankara'ya göndermiş, bazı isteklerde bulunmuş olması yolundaki bilgileri İzmir'de bulunan Mustafa Kemal'e bir telgrafla yollaması üzerine Mustafa Kemal bu duruma çok kızmıştı. Mustafa Kemal, bu bilgileri kendine veren Başvekil İnönü'ye vermiş olduğu cevapta, halifenin ve bütün dünyanın kesin olarak gerçekte halife ve hilâfet makamının ne din ne de siyaset bakımından hiçbir anlamı olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin, böyle boş şeylerle, mevcudiyetini, istiklâlini tehlikeye atmayacağını, hilâfet makamının yalnız tarihî bir hatıra olduğunu belirtmişti.6 Atatürk'ün 22 Ocak 1924 tarihinde İsmet İnönü'ye yazdığı cevaptan da anlaşıldığı üzere, Abdülmecid'in hilâfet hazinesi tabiri Atatürk'ü çok kızdırmıştır. Çünkü, gerçekte böyle bir şey yoktu ve yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin halktan topladığı vergilerle teşekkül eden bir bütçe mevcuttu.

1 Mart 1924'te ise, Mustafa Kemal Millet Meclisi'ni açış konuşmasında, İslâm dininin siyasî sahadan uzaklaştırılması ve onun yüceltilmesini savunmuştur.7 Mustafa Kemal, bu sıralardaki hazırlıklarını hilâfeti kaldırmak üzerine yapmaktaydı.

Henüz 1924 Şubatı'nın sonlarında iken bütçe konuşmaları sırasında halifeye ait tahsisat ve giderler münasebetiyle ihtilâlci konuşmalar başlamıştı. Prof. Yusuf Akçura ve daha sonra, Balıkesir'de mücadele yıllarında "İzmir'e Doğru" gazetesini çıkaran Vasıf Çınar, Sultanlıktan sonra hilâfetin ilgası gerektiği yolunda bir konuşma yapmıştı.8

Şubat ayındaki gelişmeler, 1 Mart'ta Gazi'nin nutkundan sonra vermiş olduğu direktif gereğince, Parti tarafından üç ana konu olarak 2 Mart 1924'te hazırlanmıştı. Bunlar, cumhuriyetin korunması ve istikrara kavuşması, millî eğitimin kurulması ve hilâfetin kaldırılmasıydı.

3 Mart 1924'te, Fethi Okyar'ın başkanlığında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı'nın Türkiye dışına çıkarılmasına dair Şeyh Saffet (Yetkin) Efendi ile 53 arkadaşının teklifini görüşmeye başladı. Teklifin gerekçesi şu idi "Türkiye Cumhuriyeti içinde hilâfet makamının bulunuşu, Türkiye'yi iç ve dış siyasette iki başlı olmaktan kurtaramadı" bu yüzden halifelik kaldırılmalıdır.9 Bundan sonra Meclis'te hilâfetin kaldırılması ve kaldırılmaması konusunda pek çok konuşma yapıldı. Rize Mebusu Ekrem Bey teklif lehinde konuşurken, Gümüşhane Mebusu ve Meclis'in tek bağımsız üyesi Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey aleyhte konuşmuş, Dadaylı Halit (Akmanisa) Bey "Halifelik gene Meclis'in manevî kişiliğinde saklı kalsın" tezini ortaya atmış ve konuşmalar bu şekilde sürüp gitmiş ve neticede 3 Mart 1924'te Meclis "Hilâfetin ilgâsına ve Hanedân-ı Osmanî'nin Türkiye Cumhuriyeti" hudutlarının dışına çıkartılmasını kabul etmişti.10 Ertesi şafakta, son halife Abdülmecid bir arabaya konup Doğu Ekspresi'ne (Orient Expres) bindirilmek üzere (Sirkeci'ye değil bir başka istasyona getirilmesi bir hadisenin çıkmasını önlemek içindir) ufak bir istasyona götürüldü. Böylece saltanattan sonra, halifelik de tarihe karıştı.11

Hindistan'daki Müslümanların lideri Chotani, halifeliği Mustafa Kemal'e teklif etmiş, Mustafa Kemal, Chotani'ye Halifeliğin bundan böyle Büyük Millet Meclisi'ne ve Türk milletine geçmiş olduğunu bildirmişti. 7 Mart 1924'ten itibaren de camilerde hutbeler "Türkiye Cumhuriyeti ve İslâm milleti" adına okunmaya başlamıştı.12 Hindistanlı Müslümanlar da yeni gerçeklere ayak uydurmuşlardı. Amerikalı tarihçi, Arnold J. Toynbee'nin belirttiği üzere, gerçekten de, Meclis'in bu tarihî karara varmak için üç gün aralıksız çalıştıktan sonra aldığı karara yalnız Hindistanlı Müslümanlar ters tepki göstermiştir.13

1.5. 23 Nisan'ın Çocuk Bayramı İlânı

23 Nisan 1921'de, 23 Nisan'ın millî bayram kabul edilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne iki önerge verildi. Birinci önergeyi, Manisa milletvekili, Sinop, Bitlis milletvekilleri, Samsun, Genç, Hakkâri, Afyon, Konya, Siverek, Ergani milletvekilleri vermişti. İçel Mebusu Şevket tarafından verilen önerge de hemen hemen birincinin aynısı idi.

Bu önergede "Yasama hakkımızın devamı ve bağımsızlığımız için Türk Ulusu'nun mücadele eylediği büyük devrine rastlayan 23 Nisan 1920 gününde TBMM kurularak milletin kaderine el koyduğu mutlu bir gün olduğundan milletin kalbinde ulaşılması için sözü edilen günün resmî bayram günlerinden sayılan bir bayram günü olmasını teklif ederim" denilmekteydi. Konu acele olarak gündeme alındı. Konuşmalar sonunda 23 Nisan'ın Millî Bayram kabul edilmesine karar verildi.14 Bu bayram aynı gün ilk defa, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önünde binlerce halk ve öğrenci tarafından kutlanmıştır.15 Aynı tarihte 23 Nisan Bayramı daha başka şehirlerde de kutlanmıştır.16

Demokrasi Yolunda Atılan İlk Adımlar

1.6. 1920 Kararları

Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandığı 23 Nisan 1920'de şu kararı almıştı: Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni seçilen üyeler ve İstanbul Meclis-i Mebusânı'ndan oluşur. 2 Mayıs 1920'de, 25 Nisan'da kurulan Layiha Encümeni'nin hazırladığı Büyük Millet Meclisi Bakanlarına Dair Kanun kabul edildi.

Bu kanun gereğince, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nde biri bakanlık niteliğinde Genel Kurmay Başkanlığı olmak üzere on bakanlık kurulacak, bakanlar arasında çıkacak anlaşmazlıkları Meclis bağdaştıracaktı, Bakanlıklar, Dahiliye, Adalet, Nafıa, Hariciye, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet, İktisat, Maliye, Maarif, Millî Müdafaa, Erkân-ı Harbiye Riyaseti ile ona ayrılmış olup, Vekiller Heyeti Başkanı Mustafa Kemal, aynı zamanda Meclis Başkanı olduğundan ayrıca seçim yapılmadan başkan kabul olunmuştu. Bakanların seçimi 3 Mayıs 1920'de yapılmıştı.17

1.7. 1921 Anayasası

1921 Ocak ayının başlarından itibaren Anayasa konusunda tartışmalar sürüp gidiyordu. Nihayet, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk anayasası Birinci Dönem'in 20 Ocak 1921 günlü oturumunda 85 sayılı kanun olarak çıktı. Bu anayasanın önemli maddeleri kısaca şunlardır.

Madde 1- Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

Madde 2- İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi'nde tecelli ve temerküz eder.

Madde 3- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve Hükûmeti "Büyük Millet Meclisi Hükûmeti" unvanını taşır.

Madde 4- Büyük Millet Meclisi vilâyetler halkınca müntehap âzâdan mürekkeptir.

Madde 5- Büyük Millet Meclisi'nin intihabı iki senede bir kere icra olunur. İntihap olunan âzânın âzâlık müddeti iki seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir. Sabık heyet lâhik heyetin içtimaına kadar vazifeye devam eder. Yeni intihabat icrasına imkân görülmediği takdirde içtima devresinin yalnız bir sene temdidi caizdir. Büyük Millet Meclisi âzâsının her biri kendini intihap eden vilayetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir.

Madde 6- Büyük Millet Meclisi'nin heyet-i umûmîyesi teşrinisâni iptidasında davetsiz içtima eder.

Madde 7- Ahkâm-ı şer'iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz'ı, tâdili, feshi ve muahede ve sulh akdi ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuk-ı esasiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelat-ı nâsa erfak ve ihtiyacat-ı zamana evfak ahkâm-ı fıkhiye ve hukukiye ile âdâb ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyet-i vekilenin vazife ve mesuliyeti kanun-ı mahsus ile tayin edilir.

Madde 8- Büyük Millet Meclisi, Hükûmeti'nin inkısam eylediği devairi kanun-ı mahsus mucibince intihap kerdesi olan vekiller vasıtası ile idare eder. Meclis icra-i hususat için vekillere veçhe tayin ve ledelhace bunları tebdil eyler.

Madde 9- Büyük Millet Meclisi heyet-i umumîyesi tarafından intihap olunan reis bir intihap devresi zarfında Büyük Millet Meclisi reisidir. Bu sıfatla Meclis namına imza vaz'ına ve heyet-i vekile mukarreratını tasdika salahiyattardır. İcra vekilleri heyeti içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak Büyük Millet Meclisi reisi vekiller heyetinin de reis-i tabiîsidir.18

1922 Temmuzu'nda ek kanunla, Hükûmet üyelerinin seçimine dair değişiklik olmuştur. Hükûmet Başkanı ve bakanlar, TBMM'de gizli oyla mutlak çoğunlukla ayrı ayrı seçileceklerdir. Hükûmet Başkanı Vekiller Heyeti arasından seçilirse, bakanlık işlerini de yürütür. Bir bakan görevden ayrılırsa, yerine geçici olarak bir başkası seçilir. 30 Ekim 1922'de Padişahlık kaldırılmış ve Osmanlı Devleti yerine TBMM'nin teşkil ettiği Hükümetin halk adına hareket edeceği ilân olunmuştu.

29 Ekim 1923'te, 1921 Teşkilât-ı Esasiyesi'nin Hükûmet şeklinin Cumhuriyet olduğu, Cumhurreisi'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından bir seçim devresi için seçileceği, aynı kişinin tekrar Cumhurreisi seçilebileceği, Cumhurreisi'nin devletin başı olarak Meclise ve Hükûmete başkanlık edebileceği, Başvekil Cumhurreisi tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçileceği, bakanların da milletvekilleri arasından, Başvekil seçildikten sonra, Cumhurreisi tarafından Meclis'in onayına sunulacağı belirtildi.19

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 25 Haziran 2015, 17:44:10 »

1.8. 1924 Kararları

20 Nisan 1924'te Anayasa daha mükemmel hale getirildi. Anayasa Sözcüsü Celâl Nuri (İleri) Bey, bu anayasa ile inkılâbın tamamlanmış olduğunu sandığını belirterek, bu Anayasa Tasarısı'nın beş yıllık millî mücadelenin bir zafer belgesi olduğunu belirtmişti.

Daha sonra Amerikan Anayasası'ndan ve İsviçre Anayasası'ndan yararlanmadan, kendi anayasalarını her kelimenin üzerinde durarak 108 esas madde ile bir ayrı ve bir geçici madde olarak hazırladıklarını beyan etmiştir. Daha sonra anayasa tasarısı hakkında konuşmalara ve arkasından da maddelere geçilmiştir. Sonunda hemen hemen maddelerin hepsi kabul edilmiştir. Bu anayasanın önemli maddeleri şunlardır:

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2- Türkiye Devleti'nin dini, dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir. Madde 3- Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir.

Madde 4- Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup millet namına hakk-ı hâkimiyeti istimal eder.

Madde 5- Teşri salâhiyeti ve icra kudreti Büyük Millet Meclisi'nde tecelli ve temerküz eder.

Madde 6- Meclis, teşri salâhiyetini bizzat istimal eder.

Madde 7- Meclis, icra salâhiyetini, kendi tarafından müntehap reisicumhur ve onun tâyin edeceği bir İcra Vekilleri Heyeti marifetiyle istimal eder.

Meclis, Hükûmeti her vakit murakabe ve ıskat edebilir.

Madde 8- Hakkî kaza, millet namına, usulü ve kanunu dairesinde müstakil mehâkim tarafından istimal olunur.

Madde 9- Türkiye Büyük Millet Meclisi kanun-ı mahsusuna tevfikan Millet tarafından müntehap meb'uslardan müteşekkildir.

Madde 10- On sekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk, mebusan intihabına iştirak etmek hakkını haizdir.

Madde 11- Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk, meb'us intihap edilmek selâhiyetini haizdir.

Sıkıyönetime ait 86. madde, Meclis'in tatilde bulunması halinde derhal toplantıya çağrılması kaydıyla kabul olundu. İlk Cumhuriyet Anayasası 491 sayı ile kanunlaştı.20

1924 anayasası iki kere dil bakımından değişikliğe uğramıştır. 1945'te ve 1952'de. 1960'tan sonra da Kurucu Meclis 1961 Anayasası'nı yapmıştır.

9 Ekim 1923'te İsmet Paşa ile on dört arkadaşı, Meclis Başkanlığı'na bir önerge verdiler: "Lozan Antlaşması'nın tamamlayıcılarından olan Boşaltma Protokolü'nün uygulanması tamamlanmış ve baştan başa yabancı işgâlinden kurtulan Türkiye'nin bütünlüğü tamamlanmıştır. Milletimizin en değerli malı olan İstanbulumuz İslâm Halifeliği'nin merkezi olmak durumunu, İslâm âlemi içinde sadece Türk milletinin savunma araçlarına emanet ederek, sonsuza kadar muhafaza edecektir. Öte yandan, Türkiye Devleti'nin idare merkezi için TBMM'de karar vermek zamanı da gelmiştir. Bir devletin merkezini tayinde esas olan düşünce, Yeni Türkiye Devleti'nin idare merkezini Anadolu'da seçmek ve Ankara olmak gereğini emreder. Sözü edilen düşünce; Antlaşma ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, Yeni Türkiye Devleti'nin temel varlığı memleketin güçlenme ve gelişme kaynağını Anadolu'nun merkezinde kurmak gereği, coğrafya ve stratejinin müsaadesi, iç ve dış güvenlik ve gelişme konusunda edinilmiş tecrübelerle özetlenebilir" tarzında olduğunu bir kanun maddesi altında bunu belirttiler.

Bu kanun maddesi, "Türkiye Devleti'nin idare merkezi Ankara şehridir olarak düzenlenmişti. Meclis Başkanlığı bu raporu Anayasa Komisyonu'na gönderdi. Anayasa Komisyonu da vardığı kararı aşağıdaki raporla Meclis Genel Kuruluna bildirdi: Yüce Başkanlığa 10.10.1923 günü komisyonumuza gönderilen Ankara şehrinin Türkiye Devleti'nin merkezi olmasına dair Malatya Mebusu İsmet Paşa ile arkadaşlarınca verilen ve Tasarısı komisyonunca görüşülmeye değer bulunan kanun teklifi komisyonumuzca da görüşülerek doğru ve uygun bulundu. Olaylar, Anadolu'nun hemen ortasında bulunan Ankara'yı zâten tabiî merkez gösterdiğinden bu kanun teklifi bir gerçeğin belirtilmesinden ibarettir. Teklifte yer almış olan kanun maddesini sonradan düzenlenecek ve kabul edilecek ayrıntılı Anayasamız'ın maddeleri arasında konması dileğinin Genel Kurul'a sunulmasına oy birliği ile karar verilmiştir."

Meclis Başkanlığı konuyu gündeme koydu ve 13 Ekim 1923 günü görüşülmesine başlandı.

Gümüşhane Mebusu Zeki Bey, İstanbul'un başkent olmasını ileri sürdü. Gelibolu Mebusu Celâl Nuri Bey, Ankara'nın merkez olmasını savundu. Ahmet Besim Atalay, Ankara'nın başkent olmasını savunan konuşmasında "Ne ise, biz burada tozlar içinde yaşarız, buranın tozu pudradan daha güzel gelir. Burada, bâzı gazetelerin dediği gibi çatıları sayarız" demekteydi. Daha sonra oylamaya geçildi. 13.10.1923 günlü Meclis'in toplantısında Ankara'nın Türkiye Devleti'nin idare merkezi olması büyük çoğunlukla kabul edilmiştir.21

1.10. Şapka, Kılık-Kıyafet İnkılâbı

Mustafa Kemal, 1925 Nisanı'nda Büyük Millet Meclisi tatile girince, düşündüğü inkılâbı gerçekleştirmek için, yurt gezisine çıktı. 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya hareket etti. 25 Nisan 1925'te, önce hastaneye, sonra kütüphaneye gitti. İlk defa gittiği kışlada ise Mareşal üniformasını giydi. Kütüphanede yalnız din adamlarının sarık giymesini belirterek "yetkisi olmayanlara sarık sardırılmamalı, yetkisi olanlar da ancak görevlerini yaparlarken sarmalıdırlar" dedi. Esnaflarla yaptığı konuşmada ve valilikte memurlarla yaptığı konuşmalarda kılık konusuna değindi. 25 Ağustos 1925 günü geç vakit İnebolu'ya geldi. 27 Ağustos günü, İnebolu'da halka hitaben yaptığı konuşmada "Bizim kıyafetimiz millî midir?" diye sorunca "Hayır" sesleri duyuldu. 29 Ağustos 1925'te yaptığı konuşmada tutumunu belli etmiştir.

Mustafa Kemal gittiği her yerde, Çankırı, Ankara, Balıkesir, Akhisar, Kemalpaşa, Konya'da yaptığı konuşmalarda kıyafet konusuna değindi. Vekiller Heyeti, 2 Eylül 1925 memurlara şapka giydirilmesi hakkında kanun niteliğinde kararlar vermişse de, Mecliste Vekiller Heyetinin buna hakkı olmadığı, bunun Anayasa'ya aykırı olduğu yolunda itirazlar olmuştu. Sonuçta Şapka Giyilmesi Hakkında 657 Sayılı Kanun, 25.11.1925'te kabul edildi.22

2 Eylül 1925'te, dinî makamlarda bulunmayan kişilerin dinî kıyafet ve işaret tanıması yasaklandı. 1934 Aralığı'nda bir kanunla, hangi dinden olursa olsun, ruhanîlerin ibadet yerleri ve dinî törenlerin dışında dinî kıyafet giymeleri yasaklandı.

Osmanlı Saltanatı'nda iş başında olan hâkimlerin çoğu okullardan yetişmeyen kişilerden oluşmaktaydı. Bu yüzden Yeni Türk Devleti, bir taraftan yeni kanunlarla çağdaşlaşma çabasını sürdürürken, diğer taraftan da bunları kavrayabilecek bir hukukçu nesli yetiştirmeyi düşünüyordu. Anadolu'nun ortasında bir üniversite ve buna bağlı bir hukuk fakültesi kurmak millî devletin önemli emellerinden biriydi. Bunun için 1922 bütçesine gerekli ödenek konmuştu. İstanbul'daki İstanbul Hukuk Fakültesi'nin yetiştirdiği hukuk adamları bütün Türkiye'ye yetmemekteydi. 5 Eylül 1925'te Ankara Hukuk Mektebi Mustafa Kemal'in başkanlık ettiği bir toplantıda konuşmalardan sonra merasimle açıldı. Diğer taraftan Adliye Bakanlığı'nın koyduğu esaslar içinde hukuk bilginlerinden kurulu heyetler, yeni kanunları hazırlamaya çalışıyorlardı.

Hâkimlerin ve bütün hukuk görevlilerinin fesli, sarıklı, cüppeli, setreli ve şalvarlı, pantolonlu karmakarışık giysileriyle gülünç bir manzara göstermesi dikkatleri çekmekteydi. 3 Nisan 1924 tarihli kanunla buna son verildi. Bir kıyafet düzenlemesi ile hukukla ilgili kişilerin giyecekleri resmî kıyafetler ayrı ayrı düzenlendi.

1.11. Tekkelerin, Türbelerin, Şeyhliklerin, Zaviyelerin, Dervişliklerin Kaldırılması: 2 Eylül 1925

Memlekette, ölmüş bazı kimseler daha sonra peygamber gibi gösterilmekte ve bunlar için yapılan türbeler, bazıları için geçim kaynağı olmaktaydılar. Halk türbelerden çağdışı inanışlarla mucizeler beklemekteydi. Gazi Mustafa Kemal, İnebolu'dan Kastamonu'ya dönüşünde, 30.8.1925'te şöyle diyordu: "Ölülerden medet ummak medenî bir cemiyet içindir... Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tâbi olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete mazhar kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümulüyle medeniyetin parlak ışıkları karşısında filân veya falan şeyhin irşadı ile maddî, manevî saadet arayacak kadar iptidâi insanların Türkiye medenî camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum" demekteydi. 31.8.1925'te, Gazi Mustafa Kemal, hoca ve imam gibi görevlere haiz olmayanların giydiği kıyafetler ile de ilgili olarak, Ankara'ya dönüşünde Çankırı'da İskilip halk heyetleri ile konuşmasında "... yalnız bir Diyanet İşleri Reisliği ve buna mensup müftü, imam ve hatipler vardır. Bu sınıfa ait kıyafeti tanırız. Bu işlerle muvazzaf olmayıp da hariçte kalanların aynı kisveyi giymeleri doğru değildir. Bu gibileri kimse tanımaz ve kabul etmez."


Nihayet, 30 Kasım 1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır.23

1938'de çıkan Cemiyetler Kanunu'yla din, mezhep ve tarikata dayanan cemiyetlerin kurulması kanunsuz sayılmıştır. Din propagandası yapma amacı ile siyasî parti kurulması da kanunsuz sayılmıştır. 1926 Ceza Kanunu'nun 163. maddesiyle dini siyaset aracı olarak kullanma eylemi yasaklanmıştır. Aynı kanunun 241. maddesi din görevlilerinin görevlerini yaparken devlet kanunları ve nizamlarına karşı söylev ya da dinî konuşma yapmalarının yasak olduğunu ortaya koymuştur. Din öğretimi ve ilgili okulları herkes açabilirdi. Ama, 1928'de Latin harflerinin alınması zamanında izinsiz olarak okul ya da kurs açarak Arap yazısının öğretilmesi yasaklanmıştır.

1.12. Milletlerarası Takvim ve Saatin, Yeni Rakamların Kabulü: 26 Aralık 1925

Takvim, saat, rakam ve tatil meseleleri, gerek memleketin iç hayatında, gerekse dünya ile olan ilişkilerimizde ortaya büyük güçlükler çıkarıyordu. Hicrî takvimin, devlet maliyesi işlerine uymaması sonucu güçlükler çıkmaktaydı. Meşrutiyet Dönemi'nde Batı'da yerleşmiş (Gregoire) düzeltmeli güneş takviminin yavaş yavaş yaygınlaşmasıyla beraber Hicrî, Malî-Rumî gibi takvimler kullanılmaya devam edildi. Meşrutiyet'te bunu çözümlemek için girişim yapıldıysa da Ayan Meclisi'nin tutuculuğu yüzünden, yine çağdaş takvim sistemine tam giriş olmadı.24

Ancak, 26 Aralık 1925'te kabul edilen kanunlarla Hicrî ve Rumî takvim bırakılarak milletlerarası takvim (milâdî) ve milletlerarası saat kabul edildi.

20 Mayıs 1928'de milletlerarası rakam kabul edildi. Böylece milletlerarası fikrî, siyasî, malî ve iktisadî temasların zamanında yapılması sağlandı. Yerli malların kullanılması da 9 Aralık 1925'te karar altına alındı.25

1.13. Belediye Konusunda YapılanYenilikler

1908 Devrimi'nden sonra, demokratik belediye kurumlarının geliştirilmesi için yeni bir çabaya girişildi. 1912'de, her biri bir Hükümet memuru tarafından yönetilen dokuz şubeli bir İstanbul Şehremaneti kuruldu. Her şubeden 6 üye katılmasıyla kurulan 54 üyeli bir Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Şehremini'ne yardım edecekti.

Bu, İstanbul'un şehir hizmetlerini düzeltecek, özellikle lağım, çöp temizliği, itfaiye ile uğraşacaktı. Cumhuriyet Hükümeti'nin ilk beledî tedbiri, Ankara'da yirmi dört üyeli bir umümi meclis ile Şehremaneti'ni 16 Şubat 1924'te bir kanunla kurmak olmuştur.26

3 Nisan 1930'da yeni bir belediye kanunu kabul edildi. Şehremini ve Şehremaneti adları kaldırıldı. Onların yerine belediye ve belediye reisi geldi. 1930 yılında Belediye Kanunu dolayısıyla kadına belediye üyesi seçmek ve seçilmek hakkının verilmesiyle, yüzyıllar boyunca ikinci plânda kalmış bulunan Türk kadını böylece siyasî alanda ilk hakkını kazanmış oldu.

1.15. Kadın Hakları

Kadın haklarının Cumhuriyetin ilk senelerinde değil de, daha sonraki tarihlerde kabul edilmesinin sebebi yüzyıllardır kafalara yerleşmiş olan muhafazakârlıktan ileri gelmiştir. 1923 yılının Nisan ayında kadınları da adet olarak sayalım teklifine karşı büyük bir reaksiyon doğmuş, değil siyasî hakkı tanımak, bu saymaya dahi razı olmayan bir düşünce Meclise hâkim olmuştur.27 20 Ocak 1924 yasasında mebus seçilme hakkının yalnızca erkeklere verilmesi de bunun bir delilidir. Kadın hakları konusunda en fazla Atatürk durmuştur. Mustafa Kemal, 21 Mart 1923'te Konya'da, Kızılay Kadınlar Şubesi'nin tertiplediği toplantıda kadın hak ve görevleri yönünden pek çok konuya temas etmişti.28 Ayrıca, Mustafa Kemal, 1925'te İnebolu'da, Kastamonu'da, İzmit Kız Öğretmen Okulunda bu çeşit konuşmalar yapmıştı.29

İstiklâl Savaşı sırasında, Büyük Millet Meclisi'nce "Hukük-ı Aile Kanunu Projesi" Millî Hükümet'çe üzerinde durulan bir konuydu. Bu kanun, 17.2.1926 Medenî Kanun olarak yürürlüğe girmiş ve kadınlar böylece pek çok hak elde etmişlerdi. 3 Nisan 1930'da ise 164 maddelik Belediye Kanunu kadınlara belediye seçiminde rey verme ve seçme hakkını getirmişti. Perşembe günü Meclis'te yapılan oturumda, 198 kişi oylamaya katılmış ve müspet oy vermiş, 117 kişi ise oylamaya katılmamıştı.30

Kadınlara bu hakların tanınmasında Atatürk'ün büyük çalışmaları mevcuttu. Atatürk, 1931 yılındaki uzun memleket dolaşmasında, İzmir'de yapmış olduğu sohbet toplantısında, vatandaşın siyasî seçimlerde oy kullanmasının bir hak olduğunu, erkek ve kadın arasında fark olmadığını, kadının siyasî haklara sahip olması gerektiğini söylüyordu. Atatürk bunları belirterek, siyasî haklar konusunda kadınların da erkeklerle eşit derecede tutulması gerektiğini ileri sürmüştü.31

5 Aralık 1934'te, uzun tartışmalardan sonra Teşkilât-ı Esasiye maddeleri düzenlenmiş ve "İntihâb-ı Mebüsân Kanunu'nun" maddelerini erkek kelimesi yanına kadını da ekleyerek, kadınların mebus seçilmesi sağlanmıştı.32

1.16. Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'yle Şer'iyye Mahkemelerinin Kaldırılması

1 Mart 1924'te Mustafa Kemal, Meclis'te vermiş olduğu nutukta, adliye düzeninin yüzyılın gereklerine uyması gerektiğini, her ulusta olan adlî ilerlemelerin acele ve kesin olarak yerine getirilmesinin milletin kendi isteği olduğunu ileri sürerek "Milletin arzu ve ihtiyaçlarına tâbi olarak adliyemizde her türlü tesirden cesaretle silkinmek ve ser'i terakkiyata atılmakta asla tereddüt olunmamasını" söylemişti. Mustafa Kemal devamla, aile hukukunda devam edilecek yolun medeniyet yolu olacağını, hurafelere inanılmamasını belirtmişti. Bu nutuk, Millet Meclisi'nde büyük heyecan uyandırdı. Bu daha çok yenilik isteyenlerin heyecanıydı.

2 Mart 1924'te, hilâfetin kaldırılması ile aynı zamanda Şer'iyye ve Evkâf Vekaleti'nin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi teklifleri fırka grubunda tartışıldı. Teklifler kabul edildi.

3 Mart 1924'te aynı teklifler Meclis'te tartışıldı. Çok hararetli olan bu tartışmalar beş saat sürdü. Nihâyet, bütün teklifler kabul olundu. Şer'iyye ve Evkâf Vekaleti'ni kaldıran kanundan sonra, bunların yerine iki ayrı teşkilât meydana getirildi: Diyanet İşleri Reisliği ve Evkâf Umüm Müdürlüğü.Diyanet İşleri Reisî, hem kendisini hem de makamının bağlı olduğu başvekil tarafından atanacaktı. Ödevleri camilerin yönetimi, müezzin, imam, müftü ve diğerlerinin gözetimi olacaktı.33

Evkâf Umum Müdürlüğü vakıfların yönetiminden, dinî binaların ve tesislerin bakımından sorumluydu. 1931'den beri Evkâf yönetimi, dinî görevlilerin aylıklarının ödenmesini de üzerine aldı ve böylece Diyanet İşleri Reisliği'ne vaizleri atamak, onların hutbelerini denetlemek ve ara sıra bir şeriat sorunu üzerinde açıklamalarda bulunmaktan başka bir şey kalmadı.

1924 kanunlarıyla medreseler kapatılmıştı. Bununla beraber, devlet dinî görevlilere daha fazla eğitim sağlamak için çabalar gösterdi. Maarif Vekilliği bazı imam ve hatip okulları kurdu. Ayrıca eski Süleymaniye Medresesi, İstanbul Üniversitesi içinde, İlâhiyat Fakültesi olarak kuruldu. Bu fakülte, laik ve Batılı bir cumhuriyete daha uygun, yeni, modernleşmiş ve Türkiye'nin bilimsel bir dinî merkezi olacaktı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 25 Haziran 2015, 17:45:11 »

1.17. Tevhid-i Tedrisat Kanunu: 3 Mart 1924

Osmanlılar devrinde öğretim kurumları üçe ayrılmaktaydı: 1- Medreseler 2- Yabancı okullar 3-Tanzimat okulları.

Ziya Gökalp, Türk Millî Eğitimi'nin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmesi için millî bir nitelik almasını uygun görüyordu. Türkiye'de, halk, medreseliler, mektepliler diye üç zümrenin bulunduğuna değiniyordu.

Mustafa Kemal de, öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve millî bir eğitim sisteminin uygulanmasını benimsemişti. 16 Temmuz 1921'de daha savaş yıllarında, Ankara'da toplanan Maarif Kongresi'ni açarken "şimdiye kadar takip olunan öğretim ve eğitim usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî eğitim programından bahsederken eski devrin hurâfelerinden ve fikrî vasıflarımızla hiçbir münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelebilen bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihimize uygun bir kültür kastediyorum. Çünkü, millî dehamızın tamamıyla inkişâfı ancak böyle bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür, şimdiye kadar takip olunan ecnebî kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir" demekteydi.34

31 Ocak 1923'te, İzmir'de halk ile yaptığı bir toplantıda medreseler hakkında sorulan bir sual üzerine, bu kurumlar hakkında geniş bilgi verdikten sonra, "milletimizin, memleketimizin irfân yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evlâdı, kadın ve erkek aynı surette oradan çıkmalıdır" diye öğrenimin birlikliğine işaret etmişti. TBMM'nin ikinci devre seçimleri için, 8 Nisan 1923'te yayınladığı dokuz prensip programında ilköğretimde öğretimin birleştirilmesi prensibi de yer almaktaydı.35

Osmanlı İmparatorluğu'nda ve cumhuriyetin ilk yıllarında Müslüman halkın eğitim gereksinmelerini karşılayan medreseler daha çok ahirete yakın kimseler yetiştiriyor, müspet ilimler yerine Kur'ân ve benzeri derslere yer veriyorlardı. Azınlık okulları kendi dilleriyle ve istedikleri gibi eğitim yapıyorlardı. Dinî kurumların ise yolları çok değişik bir görünüm arz etmekte idi. Bu kurumlar ise ancak kendi dil, din ve kültürlerini yaymak amacını güdüyorlardı.

Atatürk, eğitimin birleştirilmesi konusunda işbirliği yapılması önerisini ortaya koyarken, Şer'iyye ve Maarif Bakanlıklarının bir anlaşmaya varamayacaklarını biliyordu. Fakat, gene de, bu iki kurumun birbirleriyle anlaşmaları için girişimlere geçilmesini önerdi. Bu girişimlerden bir sonuç alınamayınca, konuyu kökünden çözmek için 1 Mart 1924'te, TBMM'de söylemiş olduğu nutukta milletin eğitim ve öğretimin birleştirilmesini istediğini, bunun için zaman kaybedilmemesini belirtmişti.

2 Mart 1924'te, Halk Partisi Grubu'nda hilâfetin kaldırılması ile Şer'iyye, Evkâf, Erkân-ı Harbiye-i Umümiye Bakanlıklarının kaldırılması konusundaki önergeler kabul edildikten sonra Tevhid-i Tedrisat hakkında Maarif Vekili Saruhan Saylavı Vasıf (Çınar) ve elli arkadaşının teklif ettikleri yasanın görüşülmesine geçilmişti. Önerge sahipleri görüşlerini şöyle açıklıyorlardı: "Bir devletin irfan ve genel maarif siyâsetinde, milletin fikir ve his itibarıyla birliğini sağlamak için öğretimin birleştirilmesi en doğru, en ilmî" her yere fayda getirecektir demekteydiler. Yasanın kabulü ile, bütün eğitim kurumlarının dayanacağı tek yerin Maarif Vekâleti olacağı ve tek bir eğitim olacağı açıklanmaktaydı. Parti grubunda kabul olunan önerge, 3 Mart 1924'te TBMM'ye getirildi. Kanun olduğu gibi kabul edildi.

Medreselerin kaldırılmasına karşılık, gene de, bu okulların açılmasını hesaplayanlar vardı. Atatürk'ün Rize gezisinde softalardan kurulmuş bir heyet Atatürk'e başvurarak medreselerin yeniden açılmasını önerdiler. Atatürk, bu heyete memleketin, milletin felâket sebepleri arasında medreselerin oynadığı yıkıcı rolü açıkladıktan sonra "Mektep istemiyorsunuz. Halbuki, millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu memleket evlâdı yetişsin! Medreseler açılmayacaktır. Millete mektep lâzımdır" demişti.

Bir kısım aydınlar bile, medresenin yeniden kurulamayacağını anlamış, fakat, medresenin millî eğitime etkisinin sürmesini sağlamak istemişlerdi. Atatürk, din terbiyesinin devlet eliyle verilmesinin zararlı olduğunu çok önceden anlamış olduğundan, 1925 yılında Samsun'a yapmış olduğu seyahatlerinden birinde "Dünyada her şey için maddiyat ve maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delâlettir" demekteydi.

Millî Eğitim Bakanlığı bir süre sonra İmam-Hatip okullarını, ilk, orta ve lise kitaplarında din derslerini kaldırdı. Azınlık ve yabancı okullarının Türk okulları gibi teftiş edilmesine karar alındı. İlkokulların ve liselerin sayısı artırıldı. Kız sanat okulları ve akşam sanat okulları açıldı.36

1928 yılında devletin bir dini olduğu maddesi Anayasa'dan çıkarıldıktan sonra, 1930 yılında şehir okullarında, 1933 yılında köy okullarında din dersleri kaldırıldı. 1928 yılında Arapça ve Farsça dersleri kaldırılmış, bu dillerin öğretimi üniversite düzeyinde bilimsel araştırma araçları olarak okutulması kararı alınmıştı.37 Atatürk 1937'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmasında, Doğu Anadolu'da bir üniversitenin kurulması gereğini belirtmişti. Atatürk'ün sağlığında malî olanaksızlıklar dolayısıyla bu üniversite açılamamış,38 ama daha sonra açılan Erzurum Atatürk Üniversitesi ile bu düşüncesi yerine getirilmişti. Bu konular yüksek okullar bahsinde etraflıca incelenecektir.

Eski Türk tarihi ile uğraşan Atatürk, eski Türk medeniyetlerini geliştirmek istemişti. Bu bakımdan, madde ile uğraşan kurumlara, işletmelere, Sümerbank, Etibank gibi adlar vererek görüşünü sembolleştirmişti.39

1.18. Hukuk Alanındaki Diğer Yenilikler

Medenî Kanun: 17 Şubat 1926'da kabul edilen Medenî Kanun, 1907'de İsviçre'de hazırlanıp, 1912'de orada yürürlüğe giren kanundan alınmıştır.

Ceza Kanunu: 1889'da yapılmış İtalya Ceza Kanunu'ndan alınmıştır. Kanun suçlar ve cezalar hakkında en medenî hükümleri kapsar. 1 Mart 1926'da yürürlüğe girmiştir.

Hâkimler Kanunu: 3 Mart 1926'da kabul edilen bu yasa, Cumhuriyet Savcı'sının bağımsızlık ilkesini, yargı organlarının bağımsız ve halkın çıkarlarını en uygun şekilde gözetmeyi yasal cezalarla yerine getirmeyi amaçlar.

Ticaret Kanunu: 29 Mayıs 1926'da ve 15 Mayıs 1929'da yayımlanan yasalar ile onaylanmıştır. 1926'da yayımlanan Ticaret Kanunu ve 1929'da çıkan "Deniz Ticaret Kısmı" birbirini tamamlar. 1926'daki bu yasa dünyanın en gelişmiş ticaret yasalarından, özellikle Alman ve İtalyan ticarî eserlerinden, ikincisi ise Alman kanunlarından yararlanılarak düzenlenmiştir.

İcra ve İflâs Kanunu: 24 Nisan 1929 yılında İsviçre'den alınarak düzenlenmiştir. Fakat, beklenilen yararı sağlayamadığından, çeşitli kuruluşların düşünceleri alınarak 30 Haziran 1932'de yeniden düzenlenmiştir.

Görüldüğü üzere, 1926'dan itibaren hukuk alanında büyük yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Ama, bunlar henüz yeterli değildir. Kadın erkek eşitliği konusunda önemli atılımlar ve yasalar, ancak 1930'dan sonra konuşulmaya ve yasa haline getirilmeye başlanacaktır.

Harf İnkılâbı'na kadar olan sürede, yazı konusunda pek çok tartışma olmuştu.

Sovyetler Birliği, kendi toplumundaki uluslararası Latin alfabesinin kabul edilmesini savunuyordu. 1 Mayıs 1925'te Azerbaycan'da Latin alfabesi kabul edilmişti. Sovyetlerin bu Latinleştirme siyasetinin amacı, İslâmlığın etkisini azaltmak ve Arap yazısı kullanan Türkiye Türkleri ile bağları koparmaktı.40

Meclis'te, yeni harflerin kabul edileceği ana kadar bu konuda girişimler olmuştur. Yazının Latinleşmesi fikri ilk defa 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde ortaya atılmıştı. 1927'de Türkiye'de genel nüfus, 13.642.870, okuma yazma bilenlerin sayısı 1.111.000 olup, okuma yazma oranı nüfusa göre yüzde 10.6 idi.41

İnkılâba 1927 yılında karar verildi. 8 Ocak 1928'de, Ankara Türk Ocağı'nda Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Latin harflerinin ulusun dilini güzelleştireceği yolunda bir konferans verdi. Bir hafta sonra, Dil Kurumu üyesi Köse Raif Paşazade Fuat ve Hamdullah Suphi Tanrıöver Latin harflerinin benimsenmesini ileri sürdüler.42 Bu arada bu konuda çalışmalar da hızlandırılmıştı. 25 Nisan 1928'de Milliyet gazetesinde Latin harflerinin kabulü konusunda ilerlemelerin olduğu açıklanıyordu.43

25 Mayıs 1928'de Alfabe Kurulu Vekiller Heyeti'nin onaylanması ile kuruldu. Alfabe Kurulu ilk toplantısını, 26 Haziran 1928'de yapmıştı.44 1927 Aralığı ile 1928 Mayısı arasında, Ahmet Cevat (Emre) bu konuda Atatürk'ün görüşünü yansıtan bir seri yazılar yazmıştı.45

Atatürk halkın içine girerek, Latin harflerini benimsetmek için büyük çaba göstermiştir. Bunun için, 23 Ağustos 1928'de Tekirdağ'a gitmiş46 ve Tekirdağlıların şimdiden yeni Türk harflerini okuyup yazabilmelerinden memnunluk duymuştu.47

Atatürk, 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu'nda halka bu inkılâbı açıkladıktan sonra,48 Dolmabahçe'de ders verilmeye başlanmıştı. 16 Ağustos 1928'de, CHP merkezinde yapılan toplantıda her mahallede bir dershane açılması kararlaştırıldı. Mustafa Kemal, Başöğretmen sanını aldı. Türk basını bütün bu çalışmalardan halkı haberdar etmekteydi. Gazeteler, yeni harfleri ve imlâ esaslarını yaymaya başladılar. Türkiye'nin bütün şehir ve kasabaları ve köylerinde halk yeni harfleri öğrenmeye
başladı.49

Mustafa Kemal ise gezilerine devam ediyordu. 1 Eylül'den 21 Eylül'e kadar, Çanakkale, Maydos (Eceabat), Gelibolu, Malatya, Sinop, Samsun, Kayseri ve Ankara'ya gitmiş, verdiği derslerle halkı aydınlatmıştı.50 16 Eylül 1928'de, Atatürk, halkın ve çeşitli kuruluşların yeni harfleri öğrenmek için gösterdikleri çabadan memnuniyetini demecinde de belirtmiştir.51

Lâtin harflerinin kabulü sorunu 1 Kasım 1928'de Meclis'e getirildi. Mustafa Kemal, çeşitli konuları kapsayan nutkunda buna da temas etti.52 Daha sonra bu konuda üç milletvekilinin takririne geçildi53 ve ikinci oturumda bununla ilgili komisyonun sunduğu layiha kabul edildi.54

Nihayet, 3 Kasım 1928'de Latin harfleri resmen kabul olundu. Daha sonra vergiler bütçesine yeni yazı için gerekli harcama ile ilgili olarak olağanüstü bir kanun layihası verilmiş ve kabul edilmiştir.55

Basın yeni harfler yasasının kabul edilmesini, henüz maddelerin bir kısmının ilk görüşülmeye başlanması ile aynı anda haber vermişti. 2 Kasım 1928'de Ankara'da yayımlanan Hâkimiyet-i Milliye, Harfler Yasası'nın kabul edildiğini halka duyurmuş ve görüşülebilen maddeleri yazmıştı. Aynı gazete, Büyük Millet Meclisi'nin tarihî günlerinden birini yaşadığını da belirtmişti.56 Hemen, Ankara'nın bazı camilerinde ve Fırka Binası'nda da derslere başlanmıştı.57

11 Kasım 1928'de Millet Mektepleri Talimatnâmesi kabul edilmiş ve yürürlüğe konmuştu.58 İstanbul'da 1208 mektep açılmış olup, 45.000 öğrenci mevcuttu.59

1 Ocak 1929 tarihinde millet mekteplerinin merasimle açıldığını ve bunun Millî Eğitim Bayramı olduğunu belirten basın, bundan sonra Arap harflerinin yerini Latin harflerinin aldığını açıklamaktaydı.60 Kocaeli'de millet mekteplerinin açılması büyük hayranlık uyandırmış ve 1 Ocak akşamı 350 okulun daha açılacağı duyurulmuştu.61

1 Ocak 1929'da, İstanbul'da harfler marşı ile açılan millet mekteplerinde,62 bazen birkaç şube birden açılmaktaydı. Kadınlar için açılan okullarda 3 Ocak'tan itibaren derslere başlanmıştı.63 Yunus Nadi, 5 Ocak'ta yazdığı makalesinde, binaların az olduğunu belirtmektedir.64 Millî Eğitim Bakanlığı, önümüzdeki senede 250.000 kişinin okuyacağının sanıldığını65 ve her yerde millet mekteplerinin açılacağını açıklamaktaydı.66

Gerek halkın, gerekse hükümetin uğraşıları sayesinde Türkiye'de okur-yazar sayısı iyice artmıştır. 1923-1924'te, ilkokullardaki erkek öğrenci sayısı 273.107 iken, 1970-1971'de bu 2.874.485'e çıkmıştı. Orta öğretimde bu, 1930-1931'de 20.148 erkek, 6945 kız iken, 1970-1971'de 565.360 erkek, 211.430 kız, liselerde 1930-1931'de 4333 erkek, 3115 kız iken, 1970-1971'de, 165.619 erkek, 63.893 kıza ulaşmıştır.67 Zamanında ise, okur yazar sayısı yüzde elliyi aşmıştır.

1.20. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi

Atatürk, Avrupalıların, Türkleri sarı ırka bağlamak, yıkıcı ve medenî yetenekten yoksun olarak, medenî eser yaratamamak gibi ilmî kalıplar ileri sürerek ortaya koydukları iddialara inanmıyor, Türk vatanının bizim olduğunu, tarihin bunu ortaya koyacak en büyük manevî destek ve delil olduğunu ileri sürüyordu. Bunun için, önce kütüphane kurmakla işe başladı.

Bunu büyük bir anket takip etti. Türkiye'de tarihle uğraşanlar, Türk tarihi ile ilgili kitapları incelemeye memur edildiler. Tercüme edilen kitaplar, raporlar halinde Atatürk'e sunuldu. Bu çalışmaların ilk ürünü olarak, Türk milletinin cihan tarihindeki yerini ve rolünü belirten "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı eser 1930 yılında bastırıldı. Bir sene sonra da Türk Tarihi üzerinde çalışmalar yapmak üzere "Türk Tarih Heyeti" kuruldu (15.4.1931). Atatürk, bu heyete, Türk tarihini belgelere dayanarak yazmalarını, gerçeklerin dışına çıkmamalarını, Türklüğü acuna duyurmalarını söyledikten sonra "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır" demiştir.

26.9.1932 tarihinde Ankara'da Türk tarih profesörleri ve öğretmenlerinin katılmasıyla ilk kez Türk Tarih Kongresi toplandı ve Türk Tarih Tezi bu kongrede bilimsel bakımdan tartışıldı.

Kültür alanımızda yeni bir tarih görüşü olan bu tez şöyledir: "Türk milletinin tarihi şimdiye kadar sanıldığı gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türkün tarihi çok daha eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri üzerine tesir etmiştir." Bu tez ile Türk tarihi, Etiler, Sümerlerden başlatılmakta ve en eski uygarlıkların Türklerden çıktığı ispat edilmektedir.68

1.21. Türk Dil İnkılâbı

Osmanlı Türkçesi, yüzyıllardan beri, yabancı dillerden alınan kelime ve kuralların etkisi altında çok şey kaybetmiştir. Bu dilin anlaşılabilmesi için Arap ve Fars dillerinin dilbilgilerinin ve birleşimlerinin bilinmesi gerektir. Bu da Türkçenin millî bir dil olmasına engel olmaktadır. Büyük halk kitlelerinin konuştuğu dil ile aydınların dili arasında büyük bir uçurum vardı. Atatürk zamanına kadar olan dili sadeleştirme çabaları başarılı olamamıştı.

Harf İnkılâbı'nın olumlu sonuçları alınmaya başlanmış olduğundan Atatürk dil çalışmaları ile uğraşmak için 12 Temmuz 1932'de, Türk Tarih Cemiyeti'ne kardeş olarak Türk Dili Tedkik Cemiyeti'ni kurdu. Cemiyetin amacı, Türkçenin sözlük, terim, dilbilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını incelemek ve Türkçenin gelişmesine, dilimizin dünya dilleri arasındaki yerini belirtmeye çalışmaktadır. Dil konusuna titizlikle eğilen Mustafa Kemal, 1929 Eylül'ünde Ertuğrul yatı ile İstanbul'dan Zonguldak'a giderken bir telsiz haberinin eski yazılarla kendisine verilmesine çok sinirlenmişti.69

Atatürk'ün direktiflerine göre, önce bir Dil Kurultayı toplanacak, Türk Dili Tetkik Cemiyet'in tezi orada Kurultay'a katılan uzmanların, yazarların, ozanların, basın yetkililerinin ve öğretmenlerin önünde açıklanacak ve onların düşüncesi de alınmak suretiyle dil işi ile olan ilgi genelleştirilecekti.

I. Türk Dili Kurultayı, 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda toplandı. Amerika Genelkurmay Başkanı General Mac Arthur, Atatürk'ü ziyaret anında Kurultay'daki tezleri, konferansları ilgiyle dinlemişti. Bu ilk kurultayda, Kurum Başkanı Samih Rifat, amacı "Türk dilinin kendi millî kudretleri içerisinde inkişâfını aramak" olarak nitelemişti.70 Çalışmaların sonunda, bir tüzük düzenlendi. Bunun 20. maddesinde "Türk Dili I. Kurultayı'nın toplandığı 26 Eylül Türk Dili Tetkik Cemiyeti azalarınca Dil Bayramı olarak her yıl kutlanır" denilmekteydi.71 26 Eylül'de başlayan Kurultay 1 Ekim'e kadar sürmüştü. Atatürk, Kurultayın ortaya koyduğu sonuçlardan çok memnun oldu. 1 Kasım 1932'de Büyük Millet Meclisi'ndeki açış nutkunda "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz" demekteydi. Türk Dili Cemiyeti daha sonra da Atatürk'ün koruyuculuğunda çalışmalarına devam etti. Bu devrede Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçeden tasfiye edilmesi fikrinden vazgeçen Atatürk bizzat kendi yazıları ve beyanlarıyla da bunu açıkça ifadeden çekinmemiştir.72 Atatürk, 18 Ağustos 1934'te II. ve 24 Ağustos 1936'da III. Dil Kurultaylarında hazır bulunmuş ve kurultayları izlemiştir. Daha sonra, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde, 1942, 1945, 1949, 1951, 1954, 1957, 1960 ve daha sonraki tarihlerde yapılan toplantılarda Dil Kurultayı çalışmalarına devam etmiştir.73

1.22. Ölçüler Kanunu: 28 Aralık 1931

28 Aralık 1931'de metre ile ilgili olarak çıkarılan yasada, bütün "mukâvele ve akitlerde, fatura, ticaret defterleri, ilân vesâir ticarî evrak ve vesikalarda bu ölçülerden maadasının kullanılması"nın yasaklandığı belirtilmekte ve böylece Avrupalıların kullandığı her birimi kabul etmekle inkılâplardan biri daha gerçekleştirilmiş olmaktaydı. Kilo sistemi de aynı yasayla getirilmiş olmaktaydı. Demiryolu, yük vagonları ve eşya satımları da bu ölçülere göre hesaplanacaktı. Bu yasanın uygulanması için İktisat Vekâletine bağlı "Ölçüler Umüm Müdürlüğü" kurulacaktı.74

1.23. Soyadı Kanunu: 21 Haziran 1934

Türkiye Cumhuriyeti'nde soyadı kullanılmadığından yalnızca şahsın isminin kullanılması karışıklıklara sebep olmaktaydı. Aynı isimden pek çok kişinin olması resmî yazışmalarda anlaşmazlıklar doğuruyordu. Bu yüzden 21 Haziran 1934'te TBMM'de "Her Türk öz adından başka soyadını taşımaya mecburdur" tarzında bir ifâde ile soyadı yasası kabul olundu. Mustafa Kemal de, İsmet Paşa ve arkadaşları tarafından TBMM'de yapılan teklifle 24 Kasım 1934'te Atatürk soyadını almıştı. Sonra, 17 Aralık 1934'te TBMM Mustafa Kemal'den başkasının Atatürk soyadını almamasını da karara bağlamıştır. Atatürk'ün İsmet Paşa'ya İnönü soyadını verdiğini bildiren mektup üzerine İsmet Paşa da 26.11.1934'te İnönü soyadını aldı.75

1.24. Genel Tatil: 27 Mayıs 1935

"Ulusal bayram ve genel tatiller hakkındaki kanun" 27 Mayıs 1935'te TBMM'ce kabul edilmişti. Bu yasa ile hafta tatili Pazar günü olarak onaylanmıştır.76 Eskiden Cuma günü idi.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 25 Haziran 2015, 17:45:39 »

1.25. Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'ndaki Değişiklik: 5 Şubat 1937

Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nun (Anayasa) ikinci maddesinde değişiklik yapılarak altı okun konması, "Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır" ve "Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir" kararı alındı.

1.26. Medenî Kanun'daki Değişiklikler: 16 Haziran 1938

Türk Medenî Kanunun'da evlenme yaşına ait maddenin değiştirilmesine dair yasa tasarısı onaylanmış ve evlenme yaşı kadınlar için 15, erkekler için 17'ye çıkarılmıştır. Daha sonra 18 yaşından küçüklerin evlenmesi ebeveynlerin iznine bırakılmıştır.

1.27. Lâkap, Nişan, Madalya veÖzel Kılıkların Kaldırılması

24.11.1934'te Mustafa Kemal Paşa'nın öz adının Kamal (sonra Kemal) ve soyadının Atatürk olması kanunlaşıp, 24.12.1934'te Soyadı Tüzüğü'nün kararname ile yürürlüğe girmesinden sonra, buna paralel diğer inkılâplara geçildi. Daha önce 3.12.1934'te din adamlarının tapınaklar ve törenler dışında özel kılık giymelerini yasaklayan ve ancak hükümetin izniyle tapınak ve dinî törenler dışında da geçici nitelikte özel kılıkların giyilebileceği, izcilik ve sporculuk gibi topluluk ve dernek ve kulüp mensuplarının ve öğrencilerin usüle uygun kılık giymelerini ve simgelerini taşımalarını yasaklayan, yabancıların kendi kılıkları ve simgeleri ile Türkiye'ye girmelerini hükümet iznine bağlayan kanun kabul edilmişti.77

26. 11.1934'te, ağa, hacı, hâfız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri gibi lâkap ve unvanların savaş madalyaları dışındaki madalya ve nişanların kaldırılması, müşir yerine mareşal, paşa yerine general ve amiral deyimlerinin kullanılması kabul edildi.78

1.28. Millî Bayramlar

27.5.1935'te, Millî Bayram ve resmî tatil günleri ile ilgili kanun kabul edilmişti. Bu yasaya göre, Cumhuriyet'in ilân edildiği 29 Ekim günü tören yapılacak, tek millî bayram olan Cumhuriyet Bayramı, 28 Ekim öğleden 30 Ekim akşamına kadar sürecekti. 30 Ağustos Zafer Bayramı bir gün, 23 Nisan Millî Hâkimiyet Bayramı bir buçuk gün, 1 Mayıs Bayramı (Bahar Bayramı) bir gün, 1 Ocak Yılbaşı Tatili bir buçuk gün, Ramazan Bayramı üç gün, Kurban Bayramı dört gün olacaktı. Hafta tatili de daha önce bahsettiğimiz gibi cuma yerine pazar günü olacaktı.79

Bu arada 15 Haziran 1938'de "Noterler Kanunu" kabul edildiği gibi, daha önce 8 Şubat 1937'de Orman Kanunu da onaylanmıştı.

1.29. Eğitim Alanında Yapılan Diğer Yenilikler

1926 yılında Maarif Vekâleti'nin bilimsel yetkisini artırmak için çalışmalar yapıldı. Yeni kuşakları güvenilir, karakterli ve şuurlu olarak yetiştirecek kuruluşları kurarken, öğretmenlere de geçim kolaylığı ve iyi bir gelecek sağlamak amacıyla 20 Mart 1926 ile 22 Mart 1926'da Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilâtı'na bağlı yeni kanunlar çıkarıldı. Her ilin kendi bütçesinden yardım etmesi ve böylece yeni öğretmen okullarının açılmasını sağlayabilecek olan kanun da 1926'da çıkarıldı. Süratle okulların sayısı artırılmaya başlandı.

1.30. Üniversitelerin Gelişmesi

1863 yılında İstanbul Darü'l-fününu adı altında açılan üniversitede öğrenim sürekli olmamıştı. 8 Şubat 1870'te üniversite resmen açılmıştı. Fakat, dar düşüncelilerin muhalefeti ile bir yıl sonra kapatılmıştır. 1898'de Vekiller Heyeti, Avrupa'ya giden gençlerin ahlâklarının ve fikirlerinin bozulduğunu ileri sürerek Avrupa'ya öğrenci gönderilmemesi ve İstanbul'da Darü'l-fünün açılmasını teklif etmişti. Fakat, Dar'ül-fünün (Üniversite) ancak, 19 Ağustos 1900'de yani Abdülhamid Il'nin tahta çıkmasının 24. senesinde açılabilmişti.80 1908 Meşrutiyeti ile Darü'l-fünün beş şube olarak çalışmasına devam etmiştir. 20 Nisan 1922 tarihli nizâmnâme ile Darü'l-fünün adı İstanbul Darü'l-fününu olmuştu. 1919'da Darü'l-fünün Nizâmnamesi yeniden yapıldı ve bu tarihte Darü'l-fünün ilmî muhtariyet kazandı. 1921 senesinde, Darü'l-fünün fakültelerince düzenlenmiş olan özel birer encümen vasıtasıyla 1921 bütçesinin düzeni ve tartışması başlamıştı. İki sene önce evvel "muhtariyet-i ilmiye"ye sahip olan Darü'l-fünün, ayrıca "şahsiyet-i hukukiye ve maliyeye" sahip olabilmek için Maarif Vekâleti'ne sunulmuş kanun layihasının çıkmasını beklemekteydi. 1928 Nisan'ında, Darü'l-fünün fakültelerince bazı derslerin kürsüye çevrilmek uğraşısı olmuş ve Edebiyat Medresesi'nin bazı yeni kürsüleri kurulmuştu. Tıp Fakültesi'nde de bazı dersler kürsüye çevrilmişti. 1921 bütçesine göre, Darü'l-fünün muallimlerince en az ve en çok 3500-2500, müderrislere de 3500-7000 kuruş maaş verilecekti.81

1924 yılına kadar idare ve teşkilâtında bir değişiklik olmayan Darü'l-fünün'da, tevhid-i tedrisat kanunuyla 3 Mart 1924'te bir İlâhiyat Fakültesi kurulması kararı alındı. Darü'l-fünün, 21 Nisan 1924 tarih ve 493 sayılı kanunla hükmî şahsiyetini kazandı. 7 Ağustos 1925'te İstanbul Darü'l-fününu Nizamnâmesi ile de ilmî ve idarî muhtariyetini kazanan Darü'l-fünün Avrupa üniversiteleri seviyesine yükseltildi. Medreselere de fakülte adı verildi.82 31 Mayıs 1933'te İstanbul Darü'l-fününu'nun kaldırılmasına ve Millî Eğitim Bakanlığı'nca yeni bir üniversite kurulmasına karar verildi. 31 Temmuz'da İstanbul Darü'l-fününu kapatıldıktan sonra, 1 Ağustos 1933'teki bu olayın hemen arkasından yeni bir İstanbul Üniversitesi kurulması kararı verilmişti. İstanbul Üniversitesi 18 Kasım 1933'te Maarif Vekili Hikmet Bayur'un konuşmasıyla öğrenimine başladı. Atatürk, 20 Kasım 1933'te, İstanbul Üniversitesi'nin açılışı nedeniyle Maarif Vekili'nden gelen telgrafı, başarı dilekleriyle cevapladı.83 Aynı yıl, Üniversite, yapısındaki Tıp, Hukuk, Fen, Edebiyat Fakülteleriyle faaliyetini sürdürmüş, daha sonra, İktisat, Orman Fakülteleriyle, Eczacılık, Diş Hekimliği okulları açılmış ve bu okullar fakülte haline getirilmiştir. Ayrıca, Üniversite'ye bağlı İşletmecilik Fakültesi de kurulmuştur. 1945'te çıkarılan Üniversiteler Yasası ile bütün üniversiteler ilmî ve idarî özerkliğe sahip olmuş, 27/10/1960'ta 115 sayılı yasa ile yeni bir şekil verilmişti.

1.31. İstanbul Teknik Üniversitesi

1774'te kurulan İstanbul Yüksek Mühendislik Okulu, 1914'te dört medrese ile büyütülmüştü. Bugün bünyesinde, elektrik, inşaat, maden, makine, mimarlık fakülteleri mevcuttur.

1.32. Ankara Üniversitesi
 
Atatürk, tarih ve dil tezleri ile Türk dili ve tarihi araştırmalarını Dil ve Tarih kurumlarından başka özel bir fakültenin sürdürmesini istiyordu. 14 Haziran 1935'te Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulması hakkındaki kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. 9 Ocak 1936'da da Atatürk'ün de hazır bulunması ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açıldı. Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan açılış söylevinde "Orta Asya'da kültür kurmuş ve bunu dünyanın beş bucağına yaymış bir ulus, çok tabiidir ki yarattığı kültür eserlerinin adını ve bu eserlerle bağlı fikir sistemlerini birlikte götürmüş ve içlerine girdikleri uluslara yaymıştır" demekteydi. Aynı gün ilk tarih dersini Afet (İnan) vermişti.84 Fakültede çağdaş yabancı dil bölümleriyle birlikte, tarihin birçok ölü diline yer verilmişti. Etice, Çince, Sanskritçe, Sümerce üzerinde çalışmalarla Türk dilinin karanlık devirleri ortaya çıkacaktı. Bunlar arasında Sümerce, Etice özel önem taşıyordu. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 1925'te kurulan Adliye Hukuk Mektebi ve 1935'te kurulan (10 Haziran'da Mülkiye Mektebi Siyasal Bilgiler Okulu adını alır) Siyasal Bilgiler Okulu'nun, 5 Kasım 1936'da İstanbul'dan Ankara'ya nakli ve bu üçünün birleştirilmesi ile Ankara Üniversitesi haline getirildi. 9 Haziran 1937'de Tıp Fakültesi kuruldu. Sonra, Eczacılık, Fen, İlahiyat, Ziraat, Diş Hekimliği, Veteriner Fakülteleri kuruldu.

1.33. Yüksek Tahsil ve İhtisas Okulları

1905'te askerî ve mülkî tıbbiyeler Haydarpaşa'ya nakledilince Kadırga'da boş kalan binada müstakil bir ebe okulu ile Kadırga Veladethanesi adı altında bir doğum kliniği açılmıştı. Bugünkü Ebe Mektebi'nin temeli böylece atılmıştır. 1928'de Kadırga'daki Ebe Mektebi ile Doğum Kliniği Haydarpaşa'ya taşınmış ve Evkaf İdaresi'nce yapılan bina da öğrenime açılmıştır. Öğrenciler Şişli Çocuk Hastanesi'nde kalarak, Haseki Kadın Hastanesi'nde de ders ve tatbikat görmekteydiler. 1939 yılında Şişli Çocuk Hastanesi'ndeki pansiyon kaldırılmış ve okul, üniversiteye bağlı yatısız hale getirilmişti. Öğrenim iki yıldır.85

1847'de İstanbul yakınlarında Yeşilköy havaalanı yerine yakın Ayamama Çiftliği binasında "Ziraat Talimhanesi" adı ile bir Ziraat Okulu açılmasına teşebbüs olunmuştur. Dört yıl kadar öğrenim yapılmıştır. 1889'da Mülkiye Tıbbiyesi içinde Mülkiye Baytar sınıflarının öğrencileri de yer almış, 1890'da da Ziraat öğrencileri bu okula naklolunmuş ve okula "Ziraat ve Baytar Mektebi" adı verilmiştir. Vilâyetlerde ise, ilk Ziraat Okulu 1887'de Selânik'te açılmıştır. Cumhuriyet devrinde ziraat öğretim kurumlarının yeniden teşkilatlandırılmasını hedef tutan 20 Haziran 1927 tarihli kanuna kadar süren ziraat okulları 1927'den itibaren yeni statü ile öğrenime devam etmiştir.

1857'de ilk defa İstanbul'da Ticaret Nezareti binasında öğrenime başlayan Ormancılık Okulu'nun süresi 1917'de iki yıldan üç yıla çıkarılmıştır. Ankara'da yüksek ziraat enstitülerinin kurulması ile okulun ilk sınıfları Ankara'da, son sınıfları İstanbul'da olmak üzere bu Enstitü Orman Fakültesi haline getirilmiş, 1933'te ise yeni bir statüye bağlanmıştır.86

İstiklâl Savaşı sırasında ve Cumhuriyet döneminde Türkiye'de zararlı çalışmalar yapan partiler bulunmaktaydı. Bunlardan biri Yeşilordu adıyla çalışmaktaydı. Yeşilordu'nun yayımladığı beyânnâmede, nizâmnâmede ve talimâtnâmede, Yeşilordu'nun İslâmiyet'in esaslarına dayandığı, Kızılordu, kızıl inkılâp orduları ile samimî bir kardeşlik bağı olduğu, Asya'nın Asyalılara ait olduğu, fukaranın iyiliğine iş görülmediği açıklanıyordu. Çalışmaları, özellikle, Ankara, Eskişehir, Bursa, Konya, Kayseri, Elaziz'de 8-9 ay sürdüğü anlaşılan Yeşilordu 1921 Ocak ayında olayların çıkmasına neden olmuştu. Yeşilorducuların yargılanmasına derhal girişilmiş, 9 Mart 1921'de Yeşilordu hareketi tamamen silinmiş ve tarihe karışmıştır. 1920 yılının 14 Temmuzu'nda Gizli Türkiye Komünist Partisi, Mustafa Suphi'nin 10 Eylül 1920'de kurduğu Türkiye Komünist Partisi, Mustafa Kemal'in danışıklı kurduğu (18 Ekim 1920) Türkiye Komünist Partisi, 7 Aralık 1920'de Türk Halk İştirakiyun Fırkası, 12 Haziran 1922'de Türkiye Sosyalist Fırkası ve 24 Haziran 1922'de Türkiye İşçi Sosyalist Fırkası, 11 Ocak 1923'te Sosyalist sözü çıkarılarak çalışmaya devam etmişti.87 Bunlar, karışık bir düzen içinde, İstiklâl Savaşı süresinde çalışmalarını sürdürmüşler, ama bir süre sonra kapatılmışlardır.

2.2. CH Fırkası ve TerakkiperverFırkası

Atatürk, Millî Mücadele'yi kazanan "Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukük-ı Milliye Cemiyeti"ni siyasî bir parti hüviyetine sokmak istedi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi mebuslarıyla toplanıp, 11 Eylül 1923'te Cumhuriyet Halk Partisi'ni kurdu. Parti Genel Başkanlığı'na Mustafa Kemal seçildi. Halk Partisi'nin altı ana özelliği şunlardı: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Lâiklik, Devletçilik, Halkçılık, İnkılâpçılık. Bu arada halifeliğin kaldırılması ile inkılâplara karşı hoşnut olmayan bir grup parti kurma hazırlığı içersinde idiler.

Atatürk'ün yurt içi gezilerindeki sözleri ile tutumundan bazı muhalifler onun diktatörlük hevesi içinde olduğu yolunda haberler yayarak ortalığı bulandırıyorlardı. Asıl arzuları parti kurarak ön plâna geçmekti. 6 Ekim 1924'te, Son Telgraf gazetesi, Rauf Orbay, İsmail Canbolat, Refet Paşa ve çevrelerinin bir muhalif parti kuracaklarını yazıyordu. Bu arada, inkılâpların aşamalarının ortaya koyduğu tepkiler de su yüzüne çıkmaktaydı.88 Vatan, Tevhid'i efkâr, Tanin gazeteleri iyice muhalefete başlamışlardı. Halk Partisi mensupları Cumhuriyet kelimesini de koyarak Cumhuriyet Halk Partisi adını aldıktan sonra (10 Kasım 1924), İsmet Paşa 20 Kasım 1924'te sıkı yönetim talebinde bulunmuş, fakat bu reddedilmişti. Bu arada 9 Kasım'da Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar ve bazı milletvekilleri Halk Fırkası'ndan istifa etmişlerdi. 21 Kasım 1924'te de İsmet Paşa Başvekillikten istifa etmiş ve 22 Kasım'da Fethi Okyar Başvekilliğe seçilmiş ve kabineyi kurmuştu.

Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan istifa edenler, 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurmuşlardı. Partinin beyannamesinde fırkanın geçici hareketlere göz yummayacağı, ne bir tek kişinin ne de birkaç kişinin hegemonyası ile oligarşinin kurdurulmayacağı açıklanıyordu. Partinin 36 madde ile de programı açıklanmıştı. Terakkiperver Fırkası'nın ilk şubesi Urfa'da açılmış, 1924 Aralık'ı sonunda da Sivas'ta teşkilâtını kurmuş, ayrıca, İstanbul ve İzmir'e de teşkilât kurmuştu.89

Cumhuriyet Terakkiperver Fırkası'na, istifa eden milletvekilleri, İttihat ve Terakki fırkası üyeleri, meşrutiyetçi gruplar ve Malta'dan gelenler katıldılar. Bu parti kurulduktan sonra İstanbul basını açıkça hükümete muhalefete başladı. Mustafa Kemal, İstanbul'da bulunan Times dergisinin muhabirinin 11.12.1924 tarihindeki sorularını, millî hâkimiyet esasına göre, Cumhuriyet yönetiminin bulunduğu yerlerde fırkaların arka arkaya kurulmasının olağan olduğunu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın gerçek bir fırka olarak kabul edip, etmediğine dair soru için de Türkiye'de yeni bir siyasî fırkanın kurulmasının bazı kanunlara bağlı olduğunu, yeni fırkanın bütün işlemlerini tamamlamış bir kuruluş olduğunu ve programında münakaşa etmeye değerli, esaslı bir prensibin olmadığını söylemiştir.

Gazi, aynı zamanda, İstanbul'da aleyhlerinde olan muhalefet için de İstanbul'da ekseri gazetelerin Cumhuriyet Halk Fırkası'nı ve onun Hükümeti'ni tenkit etmesi ve muhalefete yatkın olmasının kendisi tarafından izaha gerek duyulacak bir olay olmadığını belirterek, bu gazetelerin halkın ekseriyeti üzerinde yaptığı tesirin böyle yayın yapanların lehinde olmadığı yolundadır demiştir. Yazarın, diktatörlüğe gidiş ya da yöneliş hakkındaki sorusu üzerine de Gazi "Cumhuriyet Halk Partisi ve onun bütün liderleri ve mensupları milletin özgürlüğü için çalışmış olduğuna göre, işaret olunan diktatörlük herhalde yoktur" demiştir.90

Terakkiperver Fırkası'nın muhalefeti yüzünden Şeyh Sait adlı kişi cahil köylüleri başına toplayarak 11 Şubat 1925'te isyan etmiştir. Sonunda da Terakkiperver Fırkası kapanmıştır. Biz Fırka'nın kapatılmasından önce Şeyh Sait İsyanı'nı görelim.

2.3. Şeyh Sait İsyanı

Bu isyan, din işlerinin dünya işlerinden ayrılmasını tasvip etmeme amacında olanlar tarafından inkılâba karşı yapılmış bir isyandı. Ama, bu isyanda kişisel çıkarlar peşinde koşanlar, Kürtçülük isteyenler, komünist düşünceliler, yağmacılar da rol oynamışlardır. Olayı yaratanlar, başta Şeyh Sait Nakşibendi tarikatındandılar. Mustafa Kemal'in de belirttiği gibi olayın ana nedeni gericilik idi. Şeyh Sait İstiklâl Mahkemesi'nde de, "din elden gidiyor", "Tanrı Devleti" gibi sözlerle, dünya işlerinde de din kurallarına dayanan bir devlet idaresi istediğini belirtmiştir.

11 Şubat 1925'teki isyan, derhal Elazığ ve Diyarbakır yörelerine yayılmıştır. Hükümet bu durumda sıkı yönetim ilân etmeyi yerinde buldu ve doğu bölgelerinde bir ay, Malatya'da iki ay sıkı yönetim ilân etti ve konuyu Meclis'e de getirdi. 25 Şubat 1925'te Başvekil Fethi Bey, konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin o bölgede 800 kişiyi öldüreceği ve Şeyh Sait'in de bunlardan biri olduğu, bundan kurtulmak için de Sait'in niyet ettiği ayaklanmaya gittiği yolunda bir mektubu asilerin birinin üzerinde ele geçirdiklerini izah etti. Fethi Bey, gene ele geçen 17 Şubat 1925 tarihli rapora göre, ayaklanmanın amacının şeriatı sağlamak olduğunun anlaşıldığını ve "olay padişahlığı, hilâfeti, şeriatı ve Abdülmecid'in oğullarından birinin saltanatını sağlamak" için yapılan gericilik maskesi altında yapılan Kürtçülük hareketidir demekteydi.91

25 Şubat 1925'te, dinî ya da dinin kutsal kavramlarını alet ederek devletin şeklini bozmak isteyenlerin vatan haini olması hakkındaki yasa onaylandı. Böylece, isyan edenlerin sineceği sanılıyordu.

Doğudaki ayaklanma haberi kısa anda yurdun her yanından duyuldu ve gericiliği lanetleyen, Cumhuriyete bağlılığı belirten telgraflar gelmeye başladı. 4 Mart 1925'te, olağanüstü durumdan ötürü, milletin ve Cumhuriyet'in güvenliği için, askerî harekat bölgesinde çalışacak ve Meclis'in kararı olmadan idam kararı verebilecek İkinci İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Aynı gün, gericiliği ve ayaklanmayı çıkaranlar, memleketin sosyal düzeninin ve sükununun, güvenliğinin bozulmasına neden olanlar, kışkırtıcı yayınları yasaklayan Cumhurreisi'nin onayı ile ilgili Takrîr-i Sükün Yasası onaylandı. Ankara ve Elazığ'da iki İstiklâl Mahkemesi kurulması karara bağlandı. Daha sonra Şeyh Sait ve arkadaşlarını yok etmek için çalışma hızlandırıldı. 14/15 Nisan gecesi Şeyh Sait Varto'da teslim olmak zorunda kaldı. Şeyh Sait ve arkadaşları Diyarbakır'daki İstiklâl Mahkemesi'ne verildiler. Yargılanmalarından sonra, 29 Haziran 1925'te idam edildiler.92
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 25 Haziran 2015, 17:46:20 »

2.4. Terakkiperver Fırkası'nın Sonu

Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra muhalefet partisine ve basına karşı işleme geçildi. Bazı yazarlar tutuklandı. Terakkiperver Fırkası'nın Urfa, Siverek, Mardin'de kurulup kurulmayacağını inceleyen eski bir vali Şark İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklandı. Şark İstiklâl Mahkemesi doğudaki Terakkiperver Parti kuruluşlarının kapatılmasına karar vermişti. Vekiller Heyeti, 3 Haziran 1925'te, vatandaşların aldatılıp, kışkırtılmaktan korunması için Takrîr-i Sükun Yasası gereğince Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın bütün merkez ve şubelerini kapattı.

2.5. İzmir Suikastı

Mustafa Kemal'in muhalif ittihatçıları ve Terakkiperver Fırkası'nın bazı üyeleri Atatürk'ü öldürmek istiyorlardı. Bu işi tertipleyenlerden biri de eski milletvekillerinden Ziya Hurşit ile Kuvâ-yı Milliye komutanlarından Sarı Edip Efe ve arkadaşlarıydı. Mustafa Kemal, 10 Mayıs 1926'da Mersin'e gitmiş ve o bölgede beş gün kaldıktan sonra Ankara'ya dönmüştü. M. Kemal'in Ankara'dan ayrılışının ertesi günü suikast yapılacağı haberi ve suikastçıların yakalandığı İsmet İnönü'ye telgrafla duyuruldu. Suikast haberi yurdun her yanında üzüntü yarattı. Tutuklamalar yapıldı ve onlar İstiklâl Mahkemesi'ne gönderildiler. İzmir'deki davanın dışında, olayın sorumluları olan terakkiperver üyeleri Ankara'da tutuklandılar. 93

Suikastın kendi şehirlerinde olmasından üzüntü duyan İzmirlilerin sevgi gösterisinde bulunmaları ve Ata'ya bağlılıklarını göstermeleri üzerine İzmir'de Naim Palas'ın kapısının önüne çıkan Atatürk düşmanların hareketleri inkılâpları önleyemeyecektir demiştir. İstiklâl Mahkemesi Savcısı Necip Ali, İstanbul'da bulunan Meclis Başkanı'na çektiği telgrafta, Millî Meclis'te üyeleri bulunan Terakkiperver Partisi'nin ileri gelenlerinin olayda asıl suçlu olduğunu açıklaması üzerine tutuklamalar Ankara'da da başlamıştı. Mustafa Kemal, 22 Haziran 1926'da millete hitaben yayımladığı bildiride, şahsına yapılan sevgi gösterilerinin, ulusun gizli politik düzenler karşısında ve inkılâplar açısından ne kadar uyanık olduğunu gösterdiğini açıklamakta ve teşekkür etmekteydi.94

2.6. Serbest Cumhuriyet Fırkası

Mustafa Kemal ile Ali Fethi (Okyar) Bey, Yalova'da yaptıkları konuşmalarda yeni bir fırka kurulması konusunda anlaşmışlardı. 7 Ağustos 1930'da Mustafa Kemal "Serbest Cumhuriyet Fırkası" kurması yolunda, Fethi Bey'in Atatürk'ün isteği ve izni bulunduğuna dair bir yazılı teminat istemesi üzerine, 8 Ağustos 1930'da yanında İsmet Bey de olduğu halde bu metni hazırlayıp verdi. Sonra, Fethi Bey ile Mustafa Kemal arasındaki yazışmalar açıklanıp, yayımlandı. 12 Ağustos 1930'da, Genel Başkan Fethi Bey, Genel Sekreter Nuri (Conker) Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdular. Bu parti, programında, cumhuriyetçi, milliyetçi, laik, esaslara bağlı olduğunu, anayasadaki hak ve özgürlükleri koruyacağını ilân ediyordu.

Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulduğu aynı tarihlerde, Edirne'de Türkiye Cumhuriyeti Amele ve Çiftçi Partisi, Adana'da Ahali Cumhuriyet Partisi kuruldu.

4 Eylül 1930'da İzmir'de parti teşkilâtını kurmak için Fethi Bey İzmir'e gitti. Oradaki halk gergin havanın etkisinde kalarak olaylara neden oldu. 14 yaşında bir öğrenci öldü. Serbest Parti milletvekilleri, İçişleri Bakanı'nın güven oyu aldığı 15 Kasım 1930 günü görüşmelerinden hemen sonra toplanarak, Parti'nin kaldırılmasına dair karar aldılar ve böylece Serbest Cumhuriyet Fırkası 17.11.1930'da resmen kalktı. Böylece tek partili sisteme dönüldü.

2.7. Menemen Olayı

Menemen Olayı, gerici bir hareket olup din devleti kurulması amacı ile yapılmıştı. Olayın yaratıcıları, Manisa'daki dört günden beri toplandıkları Tatlıcı Mustafa'nın evinde, 6 Aralık 1930'da son defa toplanmışlar, nasıl silâhlanacaklarını hesaplamışlardı. Gece verilen karardan sonra bunların bir kısmı Paşaköy'e gitmişlerdir. Diğerleri arkadan gelecekti. Bozalan köyüne gelen asiler, iki hafta da orada kaldılar. 23 Aralık Salı gecesi yola çıkıyorlar.95

24 Aralık 1930'da Derviş Mehmet ve altı arkadaşı, Manisa üzerinden sabaha doğru dağ yolundan yürüyerek Menemen'e varır. Derviş Mehmed Menemen'de ilk gördüğü camiye girer ve oradaki bayrağı alır. Camide namaz kılan on beş kişiyle dışarıdakileri şeriat istemeye çağırır.

Hükümet olayı haber alır almaz Kubilay Bey'in kumandasında bir müfreze gönderir. Kubilay'ın asilere yapmış olduğu uyarı ve nasihatler bir işe yaramaz. Gözü dönmüş asiler tarafından Kubilay şehit edilir.96
Hükümetin yerinde müdahalesiyle ilk olarak Menemen'de şeriat isteriz diye ayaklananlardan 25 kişi, Manisa'da da 13 kişi tutuklanır. Hadisenin Menemen'de değil de Manisa'da hazırlandığı açıktı.

Kaçan iki kişi derhal ele geçirilir. 28 Aralık 1930 Pazar günü 7 Nakşibendi şeyhi ile 7 sivil daha tutuklanır.

Hükümet Menemen olayına büyük önem vermiş, gazeteler de bu olaya baş sayfalarında geniş olarak yer vermişlerdir. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Fahrettin Paşa bizzat Menemen'e gidip, olayı yerinde incelediler. Bu arada Menemen'de, Hoca Saffet, Balıkesir'de de Şeyh Halil geniş bir fesat çemberi hazırlamakla uğraşıyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa, olayın üzerinde titizlikle durmuş ve bunun Cumhuriyeti yıkmayı hedef tutan bir hareket olduğunu belirtmişti. Mustafa Kemal olaydan duyduğu üzüntüyü Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi Paşa'ya bir mektup yazarak duyurmuş ve olayla bizzat ilgilenmişti.97

Menemen olayının yalnız Manisa ve Menemen'e sirayet etmeyeceği, Türkiye'nin her yerinden bu olayın yaratıcıları olduğunu hesaplayan ve buralardan da bu olayın hazırlanmasına yardım yapıldığını düşünen hükümet, çalışmalarını buna göre hazırladı. İlk olarak 31 Aralık 1930'dan başlamak üzere Menemen ve Manisa'da bir ay müddetle örf-i idare ilân eden hükümet yurt çapında çalışmalarına başladı.

Menemen Olayı, bütün yurtta üzüntü ve nefret uyandırdığından yurdun pek çok yerinde aydınlar ve gençlik el ele vererek Menemen Olayını protesto eden mitingler düzenledi. 31 Aralık 1930'da Darülfünûn (Üniversite) Meydanı'nda Menemen Olayı münasebetiyle heyecanlı ve coşkun bir miting düzenlendi.

Mitingde, Darülfünûn Emini Muammer Raşit (Sevig), Müderris Maslâhattin Âdil (Taylan) Bey, Maarif Emini Ali Muzaffer (Göker) Bey birer konuşma yaptılar. Binlerce öğrenci Darülfünün Meydanı'nda "hainleri tel'in ederiz, kahrolsunlar" diye bağırdıktan sonra Taksim'e hareket etmişler ve oradan da sükûnetle dağılmışlardı.98

Ankara'da, saat 14.00'te Kubilay için Ankara Türk Ocakları Merkezi'nde büyük bir miting düzenlendi. 3 Ocak 1931'de yapılan bu mitingden başka, aynı gün Konya, İnegöl, Bergama, Bursa, Balıkesir'de de mitingler yapıldı. İzmir Vilâyet Meclisi'nde de olayı meydana getirenler lanetlendi.99 5 Ocak'ta ise Rize'de bir miting düzenlendi.100 Hükümet olayla ilgili çalışmalarını genişletip, olayın nedenleri ve olaya sebep olanları araştırmaya başladı. Bu çalışmalar sonunda, Avukat Hasan Fehmi Bey tutuklanarak Menemen'e gönderildiği gibi, Menemen'de yeniden 22 ve Alaşehir'de 25 kişi yakalandı ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Ordu Müfettişi Fahrettin (Altay) Paşa Menemen köylerinde araştırmalara başladılar.101 Başvekil İsmet İnönü ve mebuslar, Menemen olayını lanetleyen konuşmalar yaparak olayın korkunçluğunu etraflıca ortaya koydular ve bu olayın suçlularının muhakkak cezalandırılacağını belirttiler.

Olayın suçluları teker teker yakalanırken, bu arada kaçmayı başaranlar da kaçtıkları yerlerde ele geçirilmeye başlandı. Gelibolu'ya kaçan Derviş Mehmed'in arkadaşı, Manisa'nın Horoz köyünden Florinalı, Naşit Gelibolu'da kaldığı evde yakalandı.

İnkılâpların tutması için hükümetin çok sert tedbirler alması olağandı. Bu yüzden hükümet Menemen olaylarının suçlularını en ağır şekilde cezalandırmak istiyordu. Bu yüzden kurulmuş olan "Divan-ı Harp", 2 Ocak 1931'de işe başlamış ve iki yüz kişiyi tutuklamıştı. Suçlular Menemen'de mahkemeye sevk edildi. 14 Ocak'ta suçlulardan yüz kişi mahkemece duruşmaya çıktı, fakat, hepsi suçu birbirinin üstüne atmaktan başka bir şey yapmadılar.

Bir yandan, Menemen olayının Divan-ı Harp'te suçluları hesap verirken, diğer yandan da gericiliği körükleyen yobazların bertarafı için de çalışmalar sürdürülüyordu. Bu konudan olmak üzere, 15 Ocak 1931'de Aydın'da fes ve sarık satan İsmail Hoca'nın malları zapt olunmuş, vesikasız imamlık yapan bir kişi adliyeye verilmişti.

Vekiller Heyeti, 31 Aralık 1930'da "Suçun Cumhuriyet'e karşı geniş kapsamlı bir düzene dayandığı hakkında kesin belgeler olduğu" gerekçesi ile Menemen ilçesi ile Balıkesir, Manisa merkez ilçelerinde sıkı yönetim ilân etti. Bu, Meclis'te kabul edildi ve hatta sonra bir ay daha uzatıldı.102 Menemen'de çok sıkı tedbirler alındı, sarıklı hiçkimse kalmadı ve 14 kişi daha tutuklanarak mahkemeye gönderildi. 19 Ocak 1931'de İstanbul'da üçü erkek ve biri kadın, İzmir'de bazı kişiler, İzmit'te bir hoca, Aksaray'da da müezzin Hayrettin tutuklanmıştı.103 İdama mahkum edilenlerden Erbilli Şeyh Esad'ın yaşı ilerlemiş olduğunda (65 yaşını tamamladığından) idamdan kurtulmuş, cezası hapse çevrilmiş ve Askerî Hastane'de ölmüştür.104

Menemen'de Divan-ı Harb'in yargılamaları sonunda 105 kişiden 27'si beraat etmiş, 30 Ocak 1931'de yapılan duruşmadan sonra 37 kişi idama mahküm edilmiş ve karar Meclis'in onayına sunulmuştu.105 31 Ocak 1931'de Divan-ı Harb-ı Örfi Müddeiumumî Muavini karar hâkimliğine karşı olayı baştan sona yansıtan ve suçluları, suçları tespit eden evrakı hazırlamıştı.106 İdam kararları suçlulara bildirilmiş ve Meclis kararı beklenmeye başlamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi 2 Şubat 1931'de kararları kabul etti ve 3 Şubat 1931'de kararlar uygulandı. Menemen Olaylarının sorumluları sabaha karşı asıldılar. Derviş Mehmed Kubilay'ın şehit edildiği yerde asıldı. Kaçan bir mahküm ise daha sonra yakalandı.107

Menemen Olayı'ndan sonra artık inkılâplara engel olacak bir kuvvet kalmamıştı. Menemen Olayı'nın bu şekilde çok sert cezalar verilmek suretiyle kapatılması hükümetin inkılâp politikasına uygun düşüyordu. Türkiye'nin büyük çoğunluğu inkılâpları arzularken, birtakım gericilerin inkılâplar karşısında durması, hele şeriat fikri ile hareket etmesi muhakkak ki inkılâpları tehlikeye düşürürdü.

3. Ekonomik Gelişmeler

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki ilk yıllar içinde, malî yönden büyük sıkıntılar içinde bulunuyordu. Halkın vergi ödeme gücü zayıftı. Cumhuriyet hükümeti 17 Şubat 1925 günü bir kanunla aşar vergisini kaldırdı. Kökleri Ortaçağ'a kadar inen bu vergi pek çok suiistimalin kaynağı olmuştur. Aşar vergisinin kaldırılmasından sonra devlet tekel maddeleri, tütün, kibrit, alkollü maddeler vs. ile gelirini yükseltme yoluna gitti. Cumhuriyet hükümeti bu tedbirlerle köylülerin maddi durumuna destekçi oldu. 9 Aralık 1925'te, elbise, kumaş, başlık vb. eşyaları mensuplarına giydiren kuruluş ve şirketlerin bunları yerli kaynaklardan temini hakkındaki yerli malı kanunu ile yabancı sermayenin yurt içine girmesi önlenmiş oluyordu.


18 Mart 1926'da Karadeniz'in dağlardan aşağıya doğru alçalan kısmında kömür ve demir madenlerinin incelenmesi, araştırılması ve ilkel kuruluşların meydana getirilmesi için Demir Sanayii Kurulması Kanunu kabul edildi. Birkaç gün sonra da Petrol Kanunu, Veraset ve İntikal Kanunu çıkarıldı. 19 Nisan 1926'da Türk denizcilik ve deniz esnaflığı yapmak hakkını Türk bayrağını taşıyan deniz araçlarına ve Türk uyruklarına veren Türkiye Kıyılarında Deniz Taşımacılığı (Kabotaj) ve Limanlarla Karasuların içinde Sanat ve Ticaret Yapmak Kanunu çıkarıldı. Bir aşama daha yapılarak, Türkiye uyruğundaki şirket ve kuruluşların, bütün işlem, sözleşme, haberleşme, hesap ve defterlerini Türkçe tutma zorunluluğu kondu.

1926'da çıkarılan önemli bir kanun da, İstanbul ve ona bağlı yerlerdeki Balıkçılar Yardım Sandığı Kanunu'dur. Eskiden avlanmalar Padişah Buyruğu ile bazı kişilere verildiği halde, bu kanunla herkes bu haktan yararlanabilecekti. Bu arada, Kazanç Vergisi, Eğlence ve Hususî İstihlâk Vergisi, Maktu Vergi, Umümi İstihlâk Vergisi, Borçlanma, Şeker İnhisarı gibi maliyeyle ilgili kanunlar da çıkarıldı.108

1927 ve 1929'da topraksız köylüye toprak dağıtımı hakkında kanunlar çıkarıldı. Doğu illerinde büyük ölçüde dağıtımlar yapıldı. Böylece, hükümet, sosyal politikasına ek olarak 1925 ayaklanmasının önderliğini yapan, feodal aşiret şeflerinin güçlerini kırmak istiyordu. 1923 ile 1934 arasında 711.000 hektar toprak dağıtılmıştır.109

1929'da bütün dünyayı sarmış olan ekonomik bunalım, Türkiye'nin iktisadî ve sosyal gelişmesinde yeni bir devre açtı. İktisadî sıkıntının baskısı, Türk Devleti'nin gittikçe daha çok iktisadî eylem yapmasına neden oldu.

Kurtuluş Savaşı sırasında Bâb-ı Âli'nin yapacağı yeni emisyon, yani kâğıt para çıkarma işlemi satın alma gücünü, Marmara ve Ege Bölgelerinde yoğunlaştırarak, Kurtuluş Mücadelesi'nin Anadolu'daki kaynaklarına zarar verebilirdi. Millî Mücadele'de, para dolaşım hacminin değişmeksizin aynı noktada durma yani para basılmaması yararlı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'e geçen banknot "kâğıt para-kaime" tutarı 158 milyon liradır. Atatürk zamanında, Merkez Bankası kurulurken, 6 tonluk küçük bir altın rezervini sağlamak için on milyon liralık kâğıt para çıkarılmıştır. Sonraki yıllarda, para çıkarımı 168 milyon liranın üzerine çıkarılmıştır.110 Bu da enflasyonu yani aşırı sayıda kâğıt para bollaşmasını ve para çıkarma işlemini önlemiştir. Böylece ekonomide düzenlilik sağlanmıştır.

Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 1922 tarihli Üçüncü Toplantı Yılında iktisadî görüşlere yer verdiği nutkunda, Osmanlı Devleti'nde, serbest ticaretin Tanzimat'la başladığını, ama Türk üreticisi ve tüccarının, yabancılarla eşit savaşım yapamadığını, kapitülasyonların millî ekonomiyi bağladığını, yabancı şirketlerin, teknik eleman ve sermaye gücüne sahip olduklarına değinerek, "Millî piyasada egemen duruma geçmelerine ve yeni gelişen ekonomiyi baskı altında tutmalarına göz yumulmayacaktı" demiştir.

17 Şubat 1923'teki, İzmir İktisat Kongresi'nde ise, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadî sorunlara bağlı olduğunu, çağın ekonomi devri olduğunu, ekonomiye bugüne kadar gerekli önemin verilmediğini, ekonominin herşey demek olduğunu belirterek "Tam bağımsızlık için şu kural vardır: millî egemenlik, malî egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet, ekonomidir" demiştir.111

Çağırılan iki bin temsilciden 1135'inin katıldığı İzmir İktisat Kongresi'nde, Millî Türk Ticaret Birliği, İzmir İktisat Kongresi'nde şu kararları aldırmıştı:

a) Tekel sisteminin kaldırılması, b) Gümrük himâyesi c) Millî bir banka kurulması ç) Yabancı sermayenin memlekete zararlı olmayacak şekilde girmesi d) Kabotaj hakkının Türk gemilerine tanınması. Bunlardan yabancı sermaye konusuna, Mustafa Kemal açış konuşmasında "Yabancı sermayeye düşman olduğumuz sanılmasın. Memleketimiz geniştir. Çok sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza aykırı olmamak kaydıyla yabancı sermayeye güvence tanımaya hazırız" demiştir. Bu sermaye, özellikle petrol çıkarımında üstün araçlara sahip olan devletlerden alınmakla sağlanacaktır.

19 Eylül 1922'de Türkiye Millî İthâlât ve İhracat Anonim Şirketi'ni, 54 milletvekili, 37 tüccar ve yüksek dereceli memurlar kurmuştu. Bu tarihte, İstanbul Tramvay İşletmesi, Tütün Tekeli, Telefon İdaresi, Bomonti Bira Fabrikası yabancı şirketlerde idi. Feshâne, Beykoz ve Bakırköy'de bulunup, devletindi. 1924'te yabancı sermaye denetiminde 7 demiryolu şirketi, 6 maden imtiyazı, 23 banka, 12 sanayi teşebbüsü, 35 ticaret şirketi, 11 belediye imtiyazı bulunuyordu.112 1924'te bankalarda para azdı. Sermaye ve tasarruf birikimi zayıftı. Sanayici yok denecek kadar azdı.

1923'te çıkarılan yasa ile Ziraat Bankası, dışardan çiftçiye gümrüksüz makine dağıtımı kararını almıştı. Tarımsal krediyi sağlarken, sermayesini 1930'da 35.715 bin liraya yükseltildi. Bir yasa ile, "İtibarî Ziraî Birliği"ni 21 Nisan 1924'te kurmuş ve bu sonraki Tarım Kredi Kooperatiflerinin "ortaklarının" öncüsü olmuştur. İstanbul, buğdayının Trakya ve Orta Anadolu'dan sağlayamadığı kısmını ithalâtla karşılıyordu. Tarih boyunca Osmanlılar döneminde İstanbul'un buğday gereksinimi bir türlü sağlanamadığı gibi, İmparatorluğun pekçok yerinde hububat sıkıntısı çekilmişti. 1923'te 11 milyon 621 bin lira tutan buğday ithâlatı, 1927'de 971 bin liraya düştü. 1930'lardan sonra ise, buğday ithalâtı kalmadığı gibi, ipekliler bile dışarıya ihraç olunmaya başlandı. 1922-1927 arasında tütün üretimi 20.544 tondan 64.393 tona, üzüm 37.400 tondan 40.000 tona çıktı. İncir ise 28.200 tondan 23.000 tona indi. Diğer mallarda ise üretim alanında büyük artış oldu. 1925 bütçesiyle yetki alan Hükümet, köylüye toprak dağıttı. Bunun ücreti 20 yılda ödenecekti. Bu arada, millîleştirilme dönemine gidildi. 1924'te bazı demiryolları, Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı'nın satın alınması, 1925'te Reji (Tütün) yönetimi, 1928'de Anadolu ve Mersin-Tarsus-Adana demiryolu ile Haydarpaşa Limanları Şirketi, 1931'de Mudanya-Bursa, 1933'te İstanbul Su Şirketi, 1933'te İzmir Rıhtım Şirketi, 1934'te İzmir-Afyon ve Manisa-Bandırma hattı, İstanbul Rıhtım, Dok ve Antreposu, 1935'te Aydın Demiryolu, 1936'da İstanbul Telefon Şirketi, 1937'de Ereğli Şirketi (Liman-demiryolları), 1937'de İzmir Telefon, 1938'de Üsküdar ve Kadıköy Türk Anonim Şirketi, Elektrik Şirketi, 1939'da İstanbul Tramvay, Tünel, Ankara Elektrik, Havagazı şirketleri, Adana Elektrik, Bursa ve Müttehit Türk Anonim Şirketleri, Mersin Elektrik millîleştirildi. Zonguldak Kömür İşletmeleri, 1940 yılına kadar Türk, Fransız ve İtalyan işletmeleri ile İş Bankası'nca birlikte işletiliyor idi. 1940'ta devletleştirilip, Etibank'a bağlandı.113 Görülüyor ki, Atatürk devri devletçilik siyasetî, henüz 1923'te başlamış olmasına karşı, büyük bir hızla pek çok işletme ve kurum devletleştirilmiştir.

1923 Şubatı'nda, Mustafa Kemal "Türkiye ve Rusya arasında iç rejimler açısından ilişki ve benzerlik söz konusu olamayacağını" kesinlikle belirtmişti. O, çiftçi, tüccar, sanayici ve işçinin devletle iş birliği halinde başlatacağı seferberliği düşünüyor idi. Ticareti yabancılara bırakmamak gerektiğini savunuyordu.

Sanayi ve madencilikte üretim artmakla birlikte, gerçek anlamda sanayileşme hareketi başlatılamamıştı. 1929 Alî İktisat Raporunda, dışarıya ham madde yerine, işlenmiş eşya satılması en fazla tüketilen malların yurtta yapılması savunulmuştu. Üretim artar ve gelirler yükselirken, ithal maddelerinin isteği de arttı. Ancak, bunlar 1923'ten 1932'ye kadar olan sürede çok gerilemiştir. Örneğin, Sabun ithali 1929'da 675.000 kg'dan 1932'de 25.000 kg'a inmiştir. 1929-1934 yıllarında ihracat, 669 bin tondan 1 milyon 637 bin tona yükseldi. Miktar yönünden sağlanan büyük artışa karşılık, fiyatlar düştüğü için, döviz geliri 155 milyon liradan 92 milyon liraya düşmüştü. İhracat fiyatları, yarıdan fazla düştü.

Daha az dövizi, daha çok mal vererek elde eder duruma düştük. 1922-1 925 arasında üç yıllık fiyat artış oranı % 12,5, 1925-1927 arasında % 2 idi. 1924-1929 arasında hazinenin elinde para değerinin düzenliliğini koruyabilecek yeterli altın ve döviz rezervi yoktu. Ancak, zaferin kazandırdığı prestij kambiyo piyasasını etkilemekteydi. 1919'dan bu yana memleketi enflasyonsuz yöneten M. Kemal, Başvekilin para çıkarma isteklerini hep geri çevirdi. 1931'de 6 ton 127 kilo olan altın rezervleri, 1937'de 26 ton 107 kiloya yükseldi. 1938 Türkiyesi'nde açlık yoktu. Yoksulluk eskisi kadar değildi. Millî gelirin % 47,4'ü tarımdan, % 11,2'si imalat sanayiinden, % 4,6'sı inşaattan, % 10,2'si ticaretten ve % 4,1'i serbest mesleklerden sağlanıyordu.

1923'ten 1930'a kadar gümrük istatistiklerine bakacak olursak ithalâtımızın ihracatımızdan fazla olduğu görülür. Bunun sebebi, taşıma araçlarının kıt oluşu ve fabrikaların bulunmayışıdır. Gemi sayısı azdır. Bu yüzden 1931'e kadar, inşaat kerestesi, çam, çimento, taş, alçı, madeni makineler, vapurlar, vagonlar, arabalar için Türk Lirası olarak 376.865.000 lira ödenmiştir. Ama, kumaş, deri, şeker, çimento, çivi ve cıvata ithalâtında 1924'te 87.297.438 TL'si, 1932'de 23.746.428'e inmiştir. 1923'te 368 milyon kilo ihracat 1931'de 667 milyona yükselirken, aynı tarihlerde 1924 497 milyon olan ithalât milyon kiloya inmişti. Üstelik bu tarihlerde bütün dünyada ekonomik bunalım kendini iyice hissettirmekteydi.

1902 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nda birkaç bira fabrikası, 1500 kadın ve 500 erkek amelenin çalıştığı Hereke, Zeytinburnu'nda barut ve fişek, Beykoz'da askerî gereksinimler için Tabakhâne, Bursa'da ve Haliç'te kumaş yapan Feshâne, bunların dışında Karamürsel ve birkaç ipek fabrikası dışındakiler hep yabancıların elindeydi. Cumhuriyet Türkiyesi'nde, sanayi inkılâbı 1927'den itibaren başlar. 1927'de 197 olan fabrika sayısı 1933 sonlarında 3000'i aşmakta idi. 1930'da yün mensucat 1.680.000 metre iken, 1932'de 2.200.000 metreye yükselmiştir. Çimento yapımı ise, 1925'te 6.841 ton iken 1931'de 100.435'e yükselmiştir. 1924-1932 arasında Kırıkkale civarında kurulan fabrikalar ile sanayi yükselmiştir. 1926'da 62.971 ton şeker ithal edilirken 1932'de bu 29.336 tona düşmüştür. Alpullu Şeker Fabrikası 1928'de eklediği fabrika ile her sene üretimi artırarak ispirto yapmayı başarmıştır. 1928'de 414.926 litre olan ispirto üretimi, 1932'de 1.613.348'e yükselmiştir. Havza'da 1923'te 583 ton kömür çıkarılırken bu 1932'de 1.200.699'a yükselmiştir. Zonguldak'taki 63 ocağın sermayesi ile Kilimli, Kozlu'nun sermayeleri yükseltilmiştir.

1933 yılına kadar olan dönemde petrol araştırmaları da yapılmıştır. Ruslar Van Gölü'nün doğusunda Kürzot Köyü'nde on kuyu açmışlar ve sonra bunlar üzerinde çalışılmıştır. Özellikle, büyük masraf isteyen petrol araştırmalarının yabancılara verilmemesine özel bir çaba harcanmıştır. Ergani Bakır Şirketi'nin sermayesi 3.000.000 Türk Lirası olup, yarısı Türklere aittir. Maden üretimi de diğer üretimlerdeki gibi büyük bir artış göstermiştir.114
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #5 : 25 Haziran 2015, 17:46:59 »

Memleket, büyük bir savaştan çıkmış, Düyün-ı Umümiye yönetiminin borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyecek durumda ve bütün sanayi gereksinimini dışarıdan sağlarken, üretici duruma geçmişti. Elde yalnız birkaç fabrika varken, süratle fabrikalılaşmaya yönelinmiş, bankacılık ve kooperatifçiliğe, çağdaş sanayi usüllerine başvurulmuştu. Devletin yapmış olduğu demiryolları, satın aldığı ve devletleştirdiği şirketler ile halk hizmeti özel sektörden değil devletten sağlanır olmuştu. Durumu çok iyi olmamasına karşın, halk ilerlemeye gidildiğini görüyordu.

Hükümet ekonomik bunalıma karşı en iyi tedbirin milletçe fedakârlığa katlanmak olduğu kanısını taşıyordu. Bu yüzden yeni vergiler getirildi. 27 Haziran 1931'de Arazi Vergi Kanunu, 4 Temmuz 1931'de Bina Vergisi Kanunu, 6 Temmuz 1931'de Hayvanlar Vergisi Kanunu, 21 Temmuz 1931'de Muamele Vergisi Kanunu çıkarıldı. İktisadî sıkıntıyı önlemek için İktisadî Bunalım Vergisi de konulduğu gibi, 12 Aralık 1931'de gereksiz harcamalardan kaçınmak için Tasarruf Haftası başladı.115

3.1. Düyün-ı Umümiye Sorunu

Türkiye Cumhuriyeti'ni uğraştıran önemli bir mesele de "Düyün-ı Umümiye" Genel Borçlar sorunuydu. Abdülmecid zamanında başlayan borçlanma yüzünden Osmanlı Devleti iktisaden çökmüş idi. Ankara Hükümeti kurulduğunda 161.303.833 liralık genel borçla karşı karşıya kalmıştı. Lozan Konferansı'nda, borçların İmparatorluğun hâkimiyetinden çıkan tüm yerlere bölüştürülmesi kararı kabul edildi. Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra, 1 Temmuz 1925'te, Fransız Dış İşleri Bakanlığı'nda toplanan komisyon, Türkiye'nin payına 107.528.461 lira borç ayırmıştı. Bu konularda yani Türk Hükümeti'ne geri verilmesi gereken ve Türk Hükümeti'nin ödemeye zorunlu olduğu borçlar konusunda 14.12.1932'de Prensip Uzlaşması, daha sonra 1928 sözleşmesi imzalanmış ve Türkiye'nin payına düşen borç 8.578.343 altın lira olmuştu. Bu konuda, 22.4.1933'te Türk delegesi ile senetleri ellerinde olan temsilciler arasında anlaşma yapılmıştı. Cumhuriyet Hükümeti bunları taksitle ödemeye devam etmekteydi.116

3.2. Kadro Hareketi

Ekonomik bunalıma çare bulmak için Türkiye'deki aydınlar da çaba sarfetmekteydiler. 1932 ile 1934 arasında yayımlanan Kadro dergisinde, diplomat ve romancı Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve pek çok yazar bulunmaktaydı. Kadro dergisinde yazı yazan bu gruba mensup kişiler, iktisadî ve sosyal sorunların açık sözlü tartışmasını yapıyorlar, bazı teklif edilen çözümleri ortaya koymak için girişimlerde bulunuyorlardı. Fakat, Dergi'nin nazikçe yasaklanması ve başyazarının elçi olarak Arnavutluk'a sürülmesi çalışmaları büyük ölçüde etkiledi.

3. Devletçilik

Özel teşebbüsün ya şüpheli görüldüğü ya da yetersiz olduğu bir ülkede devletçilik, millî gelişme ve güvenlik adına, endüstri çalışmalarının öncüsü ve yöneticisi oldu. Cumhuriyetin ilk on yılında, özellikle demiryollarının artırılmasında ve tütün, kibrit ve alkol tekellerinin örgütlenmesinde bazı girişimlere geçilmiş bulunuluyordu. 1934'ten 1939'a kadar uygulanan ilk beş yıllık Türk Plânı büyük bir gelişmeyi hedef tutuyordu. Türk resmî raporunun deyimiyle "Programın ana hatları ve tasarlanan endüstrilerin kapsamı, sadece ülkeyi kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetenekli kılmak arzusuyla belirlenmişti". Bütün kusurlara karşılık, plânlar, Türkiye'nin sanayi üretimini 1927 ile 1939 arasında dünya üretimine göre, %14'ten %23'e çıkarmayı başarmıştır.117

3.4. Bankalar

Tezgâh devrinden süratle makineleşmeye geçilirken, 29 Ağustos 1924'te İş Bankası, Atatürk'ün adını vermiş olduğu Etibank 14 Haziran 1935, Sümerbank ise, ondan daha önce 3 Haziran 1833'te kurulmuş, Denizbank ve diğer bankaların kurulmasında devam olunmuştu. Devlet sermayesi ile bir bankanın kurulması ilk defa düşünülerek 1926 yılında 20 milyon itibarî sermayeli "Emlâk ve Eytam Bankası" çalışmaya geçirilmiş, sonra bu banka 1946 Haziranı'nda 100 milyon itibarî sermaye ile "Türkiye Emlâk Kredi Bankası" olarak çalışmalarına devam etmiştir. Mithat Paşa'nın kurmuş olduğu Ziraat Bankası'na ağırlık verilmiş 14 Haziran 1937'de Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu kabul edilmişti. 8 Haziran 1933'te Halk Bankası kurulduğu gibi, 10 Haziran 1933'te Osmanlı Bankası'nın imtiyaz süresi 1952'ye kadar uzatılmıştı. Daha sonra bankaların açılmasına hız verilmişti.

3.5. Sanayideki Gelişim

1942 yılında savaş nedeni ile ekonomik sıkıntılara girilmişti. Büyük bir bunalım vardı. 13 Ocak 1942'de ekmeklik hububat ve ekmek tüketimi sınırlandı, bazı yiyecek maddelerine ve yiyecek maddeleri taşıyan taşıtlara Doğu'da el kondu. 22 Ocak 1942'de şekere, 7 Şubat 1942'de hububata, 18.3.1942'de çay ve kahveye zam yapıldı. Bu ve bunun gibi pek çok düzenleme yapıldı. Savaş sonunda sıkıntılar giderildiğinden normal hayata dönülecekti. Bütün bu sıkıntılara karşılık savaş dışında kalmakla beraber, savaş ekonomisinin içeri girildiğinden, bütün dünyada sıkıntı olduğundan Saraçoğlu Hükümeti 5 Ağustos 1942'de güven oyu aldı.118

Cumhuriyet döneminde sanayinin hızla gelişmesine de önem verilmişti. 1915'te 264 olan sanayi kurumları, 1938'de 1.394'e yükseldi. 28 Mayıs 1927'de Teşvik-i Sanayi Kanunu'nun kabul edilmesiyle sanayi adamlarının harekete geçmesi hızlandırıldı. Bu arada İzmit'teki kâğıt fabrikası ile Karabük'te Ereğli Demir Çelik fabrikaları devletçe açıldı. Maden Tetkik Arama Enstitüsü kurularak Türkiye'deki maden araştırmaları hızlandırıldı. Özel teşebbüsün açtığı fabrikalar ise, özellikle 1940'lardan sonra artmaya başlamıştı. 1927'ye kadar açılmış fabrikaların sayısı 470 iken, 1927'den 1931'e kadar olan sürede açılan fabrikaların sayısı 1988'e çıkmıştır. 25 Haziran 1937'de "Âli İktisat Meclisi Teşkili Hakkında Kanun" kabul edilmiş, Âli İktisat Meclisi, 4 Aralık 1928'de İktisat Bakanı Rahmi Bey'in söylevi ile açılmış ve her yıl belirli zamanlarda toplanıp çalışmaya başlamıştır. Avrupa'nın ve Amerika'nın önemli iktisadî merkezlerinde ticaret mümessillikleri kurulmuştu.

3.6. Ziraat Sahasında Yapılan Yenilikler

Aşarın kaldırılması, köyleri merkeze bağlayan yolların yapılması, köy okullarının artması, sıtma savaşı, Osmanlı döneminde köylüye düşen genel vergi miktarının %40'tan %11'e indirilmesi, Köy Kanunu, işleyecek tarlası olmayan köylüleri toprak sahibi yapma işlemleri, hep Atatürk'ün 1 Mart 1922 söylevinin gerçekleşen sonuçlarıdır. Bataklıklar kurutuldu. Büyük Menderes'te sulama projesi yapıldı.

Ziraat işlerinin düzene konması için, 17 Haziran 1927'de "Ziraat Tedrisatı'nın İslahı" adlı kanun kabul edildi. 20 Haziran 1927'de "Ziraat ve Veteriner Enstitüleriyle Yüksek Mektepler Kurulması'na ve Ziraat Öğretiminin Düzeltilmesi'ne Dair Kanun", Ankara'da mükemmel laboratuvarlara sahip Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün 30 Ekim 19333'te törenle açılması ve Yüksek Baytar mektepleri ve enstitülerin kurulması ve Avrupa'ya ziraat öğrencisi ve öğretmenlerinin gönderilmesi zirâi alanda gelişmeyi artırmak için yapılan teşebbüslerdi.

29 Aralık 1931'de Ziraat Bakanlığı kurulurken, aynı sene Tarım Bakanlığı da kurulmuştu. 1889'da kurulan Ziraat Bankası'nın, 1921'de 11.5 milyon olan sermayesi 1931'de 26 milyona yükseltildi.

Bu çalışmaların amacı köylünün ziraatini geliştirmek oluyordu. Bu bakımından 1924 ile 1931 arasında daha pek çok teşebbüse girişilmiştir. Bu amaçla 1924'te Ziraî İtibar Birlikleri Kanunu çıkarıldıktan sonra, 1929'da köylüye kredi sağlamak için bu birliklerin daha kolay gelişmesini sağlayacak "Ziraî Kredi Kooperatifleri Kanunu" (1 Haziran 1929) çıkarıldı. 7 Haziran 1926'da köylünün daha iyi hayvan yetiştirmesini sağlamak amacı ile "Hayvan Islahı Hakkında Kanun" çıkarıldı.

5 Mayıs 1925'te, şimdiki Gazi Mahallesi yanındaki bir bozkır parçasına çadır kurularak iki traktörle şimdiki Atatürk Orman Çiftliği'nin kurulmasına başlandı. Altı yıl geçmeden dikilen ve tutan iki milyona yakın ağacı ile "Orman Çiftliği" ortaya çıktı.

1930 yılında pirinç ziraatini düzenlemek için altı çeşit çeltik tohumu getirildiği gibi, Orta Anadolu'da Yonca Tohumu Temizleme Kurumu açıldı. 1926 ile 1931 arasında traktör kullanan çiftçileri korumak için kanunlar çıkarıldığı gibi, kredi kolaylıkları da gösterildi. İklim şartlarını zamanında öğrenmek için 100 bölgede meteoroloji istasyonları açıldı.

Köylünün fazla ürününü alıp, depolamak için 24 Haziran 1938'de Toprak Mahsulleri Ofisi kurulması ile bir refahlık sağlanmıştı.

22 Nisan 1940'ta kurulan köy enstitüleri, Türk köylerinde büyük bir aşama meydana getiriyordu. Kanunun bu tarihte kabulünden sonra köy enstitüleri açılacaktı. 14 Mayıs 1945'te Halk Partisi'nin Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu 11 Haziran'da uzun görüşmelerden sonra kabul edildi.119

3.7. Atatürk Devrinde Açılan Fabrikalar

Cumhuriyetin ilk devirlerinde eğitime, sonraki tarihlerde sanayiye ağırlık veren Atatürk, özellikle 1933'te birinci beş yıllık sanayi plânından sonra bu konuya iyice eğilmiştir. Bu devirde yapılanları şöylece sıralayabiliriz:

1 Nisan 1924: Ergani (Diyarbakır) Bakır Madeni'nin devletçe işlenmesine ilişkin yasanın kabul edilmesi.
22 Aralık 1925: Alpullu Şeker Fabrikası'nın temelinin atılması.
24 Mart 1926: Türkiye'de petrol arama ve işletmesinin devletçe yönetilmesini öngören yasanın kabulü.
6 Ekim 1926: Kayseri'de uçak fabrikasının açılması.
26 Kasım 1926: Alpullu (Kırklareli) Şeker Fabrikası'nın açılması.
17 Aralık 1926: Uşak Şeker Fabrikası'nın açılışı.
28 Mayıs 1927: Teşvik-i Sanayi Kanunu.
6 Kasım 1927: Bünyan Mensucat Fabrikası'nın açılışı.
5 Aralık 1933: Eskişehir Şeker Fabrikası'nın açılışı.
20 Nisan 1934: Ankara, Konya, Eskişehir, Sivas'ta buğday silolarının inşasının onaylanması.
20 Mayıs 1934: Kayseri Bez Fabrikası'nın temelinin atılması.
16 Temmuz 1934: Bursa'da İlk Süt Fabrikası'nın açılışı.
13 Ağustos 1934: Bakırköy Bez Fabrikası'nın açılışı.
14 Ağustos 1934: İzmit Birinci Kâğıt ve Karton Fabrikası ile Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası'nın temelinin atılması.
15 Ağustos 1934: Zonguldak'ta Antrasit Fabrikası'nın temel atma merasimi ve kömür yıkama fabrikasının açılışı.
30 Eylül 1934: Keçiborlu'da kükürt, Isparta'da gülyağı fabrikalarının açılışı.
19 Ekim 1934: Turhal Şeker Fabrikası'nın açılışı.
20 Kasım 1934: Konya Ereğlisi Bez Fabrikası'nın temelinin atılışı.
14 Haziran 1935: Maden tetkik ve Arama Enstitüsü'nün Kurulması Yasası ve Etibank'ın kurulması.
23 Ağustos 1935: Nazilli Bez Fabrikası'nın temelinin atılması.

16 Eylül 1935: Kayseri Bez Fabrikası'nın açılışı.
28 Kasım 1935: Bursa'da Merinos Fabrikası ile Gemlik'te Sunî İpek Fabrikası'nın temellerinin atılması.
29 Kasım 1935: Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası'nın açılışı.
10 Aralık 1935: Zonguldak'ta Türk Antrasit Fabrikasının açılması.

İkinci Beş Yıllık Plân: 20 Ocak 1936

3 Kasım 1936: Çubuk Barajı'nın açılışı.
6 Kasım 1936: İzmit'te Kâğıt ve Karton Fabrikası'nın açılışı.
28 Kasım 1936: Ereğli Kömür Şirketi'nin satın alınması.
10 Aralık 1936: Zonguldak'ta İlk Taşkömürü Fabrikası'nın açılışı.
3 Nisan 1937: Karabük-Demir-Çelik Fabrikası'nın temelinin atılması, montajının başlaması:
1 Mart 1938, kısım-kısım çalışmaya girmesi Haziran 1939.
4 Nisan 1937: Ereğli Bez Fabrikası'nın açılışı.
17 Mayıs 1937: Divriği Demir Madenlerinin keşfi (Maden Tetkik ve Araştırma uzmanlarından Kowenko tarafından).
25 Mayıs 1937: Malatya Bez Fabrikası'nın temelinin atılması.
4 Haziran 1937: Ziraat Bankası'nın kuruluşu.
17 Haziran 1937: Kadıköy Su Şebekesi'nin yabancılardan satın alınması.
14 Ağustos 1937: Haliç'te ilk Türk denizaltısının omurgalarını koyma töreni.
1 Şubat 1938: Gemlik Sun'î İpek Fabrikası'nın açılışı.
2 Şubat 1938: Bursa Merinos Fabrikası'nın açılışı.
17 Mayıs 1938: Divriği Demir Madenlerinin işletime başlaması.
24 Haziran 1938: Toprak Mahsulleri Ofisinin kuruluşu.
10 Temmuz 1938: İzmit Klor Fabrikası'nın temelinin atılması.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #6 : 25 Haziran 2015, 17:48:11 »

3.8. Bayındırlık

Cumhuriyet ilân edildiğinde 4.072 km. demiryolu bulunuyordu. Bunların % 67,5'i Alman, % 15,3'ü Fransız, % 11,7 İngiliz ve % 5,2 diğer yabancı şirketlere aitti. Orta Anadolu'ya giden yolun sonu Ankara'da bitiyordu. Doğu ve batı vilâyetleri ve Orta Anadolu ve Akdeniz ve Karadeniz arasında demiryolu yoktu. Diğer hatların bitirilmesi için Atatürk'ün direktifleri ile yoğun bir çalışmada bulunuluyordu. Bu bitirilecek hatlar, Sivas-Erzurum, Ankara-Karadeniz Ereğlisi, Afyon-Antalya-Kütahya-Balıkesir, Samsun-Sivas, Fevzipaşa-Ergani hatlarıydı. Hızla demiryolu yapımına girişildi. Bunun sonucunda şu hatlar bitirildi: Samsun-Amasya demiryolu hattı 21 Kasım 1927'de, Kütahya-Tavşanlı 2 Eylül 1928'de, Irmak-Filyos 12 Kasım 1935'te, Fevzipaşa-Ergani 5 Ağustos 1935'te, Filyos-Çatalağzı 19 Kasım 1936'da hizmete girmişti. "Şark Demiryolları Hattı"nın Hükümetçe satın alınmasına dair sözleşme Ankara'da 25 Aralık 1936'da imzalanmış ve hat 10 Ocak 1937'den itibaren işletmeye açılmıştı. 17 Haziran 1937'de ise satın alma sözleşmesi imzalandıktan sonra, 2 Temmuz 1937'de "Kadıköy Su Şirketi" Hükümet tarafından işletilmeye başlanmıştı. 1 Temmuz 1937'de Hükümet tarafından satın alınan "Toprakkale-Payas" ve "İslahiye-Meydanıekbaz" demiryolu hattı işletmeye açılmıştı.

Bütün bunlardan sonra yabancıların elinde olan işletmeler satın alınıp, Millî Hükümetçe işletmeye açılmıştır.

14 Nisan 1925'te Limanlar Kanunu çıkarıldı. 1924'te başlayan Samsun Limanı 1926'da bitirildi. Karadeniz Ereğlisi Limanı 1933'te bitirildi. Ayrıca Mersin Limanı'nın inşasına başlandı.120

22 Nisan 1925'te ayrıca Kadastro Kanunu da çıkarıldı.

Yabancıların elindeki demiryolları satın alındıktan sonra, karayolu yapımına hız verildi. Özellikle Güney Anadolu'da sulama kanalları, su bentlerine ağırlık verildi.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde 34 adet olan gemiye 33 gemi daha eklendikten sonra, İzmit'te faaliyet gösteren tersaneler gemi sayısını artırmaya devam etti. 1923'te tonaj miktarı 34 bin iken, 1926'da 115 bin ve 1927'de 130 bine çıkarıldı.

Enerji üretimi Sarıyar, Bayındır, Çubuk, Kurtboğazı, Keban gibi barajlar kuruldu. Bataklıkların kurutulması için büyük bir çalışmaya girişildi.
Osmanlılar devrinde demiryolları yabancı şirketler tarafından yapıldığından kendi demiryollarımızı kendimiz yapmamız için, Sivas'ta vagon fabrikası kurulduğu gibi, Adapazarı'nda demiryolu ile ilgili tesisler yapıldı ve Eskişehir, İzmir, İstanbul'da demir atölyeleri açıldı. Ankara'da Devlet Demiryolları Okulu açıldı. 1937'de Hava Yolları Umum Müdürlüğü kurularak, hava alanı yapımı hızlandırıldı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet devrine kalan 4.083 km. demiryoluna, Cumhuriyetin 10. yılında 2.213 km eklendi. 1929 km de satın alındı. Demiryollarına Atatürk devrinden sonra önemli hatlar eklenemedi.

Atatürk Zamanında Yapılan Bayındırlık Hizmetleri:
16 Nisan 1925: Kütahya-Tavşanlı demiryolu inşası için yasa.
17 Nisan 1925: Ankara-Yahşiyan demiryolunun açılışı.
20 Kasım 1925: Yahşiyan-Yerköy demiryolunun açılışı.
13 Mart 1926: Kayseri-Ulukışla demiryolu yapımı yasası.
24 Mart 1926: Malatya-Ergani-Diyarbakır demiryolu yapımı yasası.
11 Eylül 1926: Ankara Otomatik Telefon teşkili.
29 Nisan 1927: Yerköy-Kayseri demiryolunun açılışı.
29 Mayıs 1927: Ankara-Kayseri demiryolunun açılışı.
1 Haziran 1927: Devlet Demiryolları ve Limanlar İdaresinin kuruluşu.
9 Eylül 1927: Samsun-Havza demiryolunun açılışı.
21 Kasım 1927: Samsun-Amasya demiryolunun açılışı.
23 Ağustos 1928: Amasya-Zile yolunun açılışı.

2 Eylül 1928: Kütahya-Tavşanlı demiryolunun açılışı.
5 Ocak 1929: Anadolu-Bağdat ve Mersin-Tarsus-Adana demiryolları ile Haydarpaşa limanının devletleştirilmesine (satın alınarak) ilişkin yasa.
8 Ocak 1929: Ankara'dan başka şehir ve kasabalara telefon teşkili yasası.
9 Eylül 1929: Fevzipaşa-Gölbaşı (Malatya) demiryolunun açılışı. 1 Şubat 1930: Kayseri-Sivas (Şarkışla) demiryolunun açılışı.
30 Ağustos 1930: Ankara-Sivas demiryolunun açılışı.
1 Haziran 1931: Mudanya-Bursa demiryolunun Hükümetçe satın alınması.
1 Şubat 1932: Malatya-Fırat demiryolunun açılışı.
23 Nisan 1932: Kütahya-Balıkesir demiryolunun açılışı.
30 Kasım 1932: Ulukışla-Niğde demiryolunun açılışı.
16 Aralık 1932: Samsun-Sivas demiryolunun açılışı.
3 Şubat 1933: İstanbul-Ankara arasında ilk uçak yolculuğu yapılması. 1 Nisan 1933: Afyon-Antalya demiryolu yapımı yasası.
15 Nisan 1933: Samsun-Çarşamba demiryolunun açılışı.
30 Haziran 1933: Sivas-Erzurum demiryolu yapımı için sözleşme.
20 Eylül 1933: Ulukışla-Kayseri demiryolunun açılışı.
27 Mayıs 1934: Menemen-Bandırma-Manisa demiryolunun devletleştirilmesi.
30 Haziran 1934: Demiryolunun Elazığ'a ulaşması.
30 Mayıs 1935: Aydın demiryolunun satın alınması için sözleşme izni.
5 Ağustos 1935: Fevzipaşa-Ergani demiryolunun açılışı.
18 Kasım 1935: Filyos-Çatalağzı demiryolunun açılışı.
25 Mart 1936: Afyon-Karakaya, Bozanönü-Isparta demiryollarının açılışı.
25 Aralık 1936: Şark Demiryolları Hattı'nın Hükümetçe satın alınması için sözleşme (1 Ocak 1937'den itibaren hat Devlet Demiryolları tarafından işletildi).
1 Ocak 1937: Şark Demiryolları (İstanbul-Edirne) devletleştirildi.
1 Temmuz 1937: Hükümet tarafından satın alınan "Toprakkale-Payas" ve "Islahiye-Meydanıekbaz" demiryolu hatlarının teslim alınışı ve işletmeye açılışı.
1 Temmuz 1937: Kadıköy Su Şirketi'nin Hükümet tarafından teslim alınıp işletmeye başlanması.
16 Ağustos 1937: Hekimhan-Çetinkaya demiryolunun açılışı.
27 Eylül 1937: İstanbul-Edirne-Londra yolunun Lüleburgaz'a kadar olan yolunun açılışı. 1 Ekim 1937: Çatalağzı-Zonguldak demiryolunun açılışı.
26 Ağustos 1938: Elazığ-Kemah demiryolunun açılışı.
8 Ekim 1938: Ankara-Erzurum demiryolu hattının Elazığ'a ulaşması.121

3.9. Sağlık

Cumhuriyet döneminde sağlık görevlerine de önem verilmiştir. 1926 yılında toplumun sağlığı ile ilgili teklif ve kanunlar görüşülmeye başlanmıştı. Bu konudan olarak 1926'da ilk olarak sıtma konusu ele alındı. Önce, doktorların Sıtma Enstitüsü'nde staj yapmalarını zorunlu kılan kanun kabul edildi. Sonra, kinin sağlanması ve satılması hakkındaki Kanun kabul edildiği gibi, Sıtma Savaş Kanunu ve şehir, kasaba, köylerin su ihtiyacı hakkında Sular Kanunu da kabul olundu.122

1927 yılında eczacılıkla ilgili sorunlara temas olundu. 23 Ocak 1929'da "Eczacılar ve Eczaneler Hakkındaki Kanun", 2 Mart 1927'de "Eczacılıkta ve Sanat ve Ticaret İşlerinde Kullanılan Zehirli ve Müessir Kimyevî Maddelerin Satışına Dair Kanun" yürürlüğe girdi.

Memleket hayvanlarının sağlığının korunması ve böylece gelirin artırılması yolunda 1929'da "Koyun ve Keçi Sürülerinin Ağıllarda Kışlatılması" hakkındaki Kanun da hayvan sağlığı yönünden önemliydi.

1921'de Ankara'da açılan Çocuk Esirgeme Kurumu'nun şubeleri artırıldı. Bundan başka Sağlık Şürası usülü konduğu gibi, Cumhuriyet devrinde, Ankara'da Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hilâl-i Ahmer, (Cumhuriyet devrinde Kızılay adını almıştır), Yeşilay, Yardımseverler, Veremle Mücadele Cemiyeti, Kanserle Savaş Kurumları gibi kurumlar açılıp, çalışmalarına devam ettiler.

3.10. Cumhuriyet Devrinde Musiki

(1923-1933) Cumhuriyet devrinde Hüseyin Sadettin Bey, Viyana Konservatuarı'ndan mezun olan Hasan Ferit Bey, Prag'dan Halil Bedi, o tarihlerde daha öğreniminde olan Necip Kâzım Bey, eserler vermeye başlamışlardır. Musa Süreyya'nın yönetimi altında iki kısımlı bir musiki okulu olan Darülelhan'ın ismi daha sonra İstanbul Konservatuarı olacaktır. Darülelhan Heyeti Union Francaise'de sekiz, Elhamra'da altı konser vermiştir.

Ankara'da Riyaset-i Cumhur Orkestrası ve Musiki Muâllim Mektebi mevcuttur. Cemal Reşit'in (Rey), on iki halk türküsü, halk dansları ve orkestrası eşliğinde uygulanmasını solist olarak yaptığı piyano konçertosu Paris'te başarı ile çalındı. Hasan Ferit (Alnar), Viyana'da konserler verdi. Batı ülkelerinde Ekrem Zeki, Ulvi, Refik, Necdet, Ferhunde eğitim görmektedir. 1923-1933 arasında pek çok yabancı İstanbul'da konser verdi. Münir Nurettin Selçuk Türk müziğini en iyi temsil edenler arasında bulunuyordu.

Yayın olarak Darülelhan Mecmuası Cumhuriyetin en iyi yayınıdır. Kitap olarak on yıl içinde Ahmet Muhtar'ın Musiki Tarihi, Rauf Yekta'nın biyografik eserleri, Türk Musikisi Nazariyetı ve Tarihi, makaleleri, Mahmut Ragıp'ın (Gazimihal) Halk Musikisi Tetkikleri, Suphi Bey'in eğitici eserleri görülmektedir.123

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #7 : 25 Haziran 2015, 17:48:39 »

3.11. On Yıllık Edebiyat

(1923-1933) Edebiyat dergileri süreklilik göstermemişlerdir. Ahmet Hamdi (Tanpınar) ile Ahmet Kutsi'nin (Tecer) çıkardıkları Görüş ancak dört-beş sayı çıkabildi. "Yedi Meşaleci"ler ise bu sıralarda henüz büyük bir varlık gösteremediler. Varlık Dergisi'nin bunları toplama etkinliği vardır. On sene içinde şair olarak Faruk Nafiz (Çamlıbel), Orhan Seyfi (Orhon), Yusuf Ziya (Ortaç), Halit Fahri (Ozansoy), Necil Fazıl (Kısakürek), Cahit Sıtkı (Tarancı), Ahmet Kutsi (Tecer), Kemalettin Kâmi (Kamu), Ahmet Hamdi (Tanpınar), Salih Zeki (Aktay), Nazım Hikmet büyük aşama kaydettiler.

Romancılardan ise, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Reşat Nuri (Güntekin), Şükife Nihal (Başar), Suat Derviş, Muazzez Tahsin (Berkant), Peyami Safa, Mahmut Yesari, Etem İzzet (Benice), Nizamettin Nazif (Tepedenlioğlu), Burhan Cahit (Morkaya), Falih Rıfkı (Atay), tiyatroculardan ise Cevdet Kudret, Nazım Hikmet, İsmail Hakkı'yı (Baltacıoğlu) sayabiliriz. İzmir'deki Fikirler Dergisi'nde de Hüseyin Rahmi'nin bir eseri yayımlandı. Çevirme dalında ise Ruşen Eşref (Ünaydın), Cami (Baykurt) Bey'i sayabiliriz. Ruşen Eşref "Virgilius"u, Cami ise "Renaissance"ı çevirdi. Eleştirilerde ise Nüzhet Haşim (Sinanoğlu), Aldülhak Şinasi, Nahit Sırrı (Örik), Elif Naci'yi sayabiliriz.124

4. Dış Olaylar

4.1. Hatay Sorunu

Türk Hükümeti'nin 9 Ekim 1936'da Fransız Hükümetine, Antakya-İskenderun Sancağı'na bağımsızlık tanınmasını isteyen notasına, 10 Kasım 1936'da Fransızlar bir nota göndermek suretiyle karşılık verince, bu notaya 17 Kasım 1936'da Türk Hükümeti cevap vermek zorunda kalmıştı. Fransızlar, buna karşılık olarak 1 Aralık 1936'da Türk Hariciyesi'ne bir diğer nota yollamışlardır.125

Mustafa Kemal, Hatay sorunu üzerinde dikkatle durmaktaydı. Atatürk Hatay sorunu ile ilgili olarak, 22-26 Ocak 1937 tarihlerinde Kurun Vakit gazetesinde Asım Us'a kendi tarafından dikte ettirilen, fakat, Asım Us'un imzasını taşıyan beş makale yayınlatmıştır. Nihayet, yapılan teşebbüsler başarıya ulaşmış ve 27 Ocak 1937'de Cenevre'de Milletler Cemiyeti'nin toplantısında Hatay'ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Cemiyet 25 Şubat'ta Anayasa Komisyonu kurmuştu.

Hatay'ın bağımsızlığa kavuşması nedeniyle Başvekil İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapmış olduğu konuşmada şöyle demiştir. "Büyük Şefin, insanlık yolunda millî bir davayı neticeye yaklaştırmaya matuf gayretlerini takdir borcumdur". Gerçekten de Atatürk'ün şahsi teşebbüsleri ile elde edilen bu sonuç, ilerde ister istemez Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanmasını temin edecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi "Hatay Davasının başarılması sebebiyle Atatürk'e, İsmet İnönü Hükümetine ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a teşekkür edilmesi" ve "Kahraman Ordu'ya selâm gönderilmesi" yolunda 29 Ocak 1937'de bir karar almıştır. Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne 1 Şubat 1937'de teşekkür etmiştir.126 Hatay'ın bağımsızlığa kavuşması nedeniyle yurdun her köşesinde coşkun gösteriler ve mitingler düzenlenmiştir. Bunlardan 31 Ocak 1937'de İstanbul Beyazıt Meydanı'nda büyük bir miting yapılmış ve mitingden sonra halk vapurlarla Dolmabahçe Sarayı önünde Atatürk'e büyük tezahürat yapmış ve Atatürk balkona çıkarak halkı selâmlamıştır. Aynı gün, Ankara'nın Ulus Meydanı'nda da bir miting yapılmıştır.

29 Mayıs 1937'de toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi'nde Hatay'ın bağımsızlığının ve Hatay Anayasası'nın tasdikinden sonra, 14 Haziran 1937'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Cenevre'de, Türkiye ile Fransa arasında "Sancağın (Hatay) tamamiyet-i mülkiyesini tekeffül eden Antlaşma" ile "Türkiye-Suriye Hududunun Teminine Dair Antlaşma ve Müşterek Beyanname ve bu Beyannameye bağlı Protokol"un imzası onaylanmıştır.

Milletler Cemiyeti Konseyi kararına göre, Hatay'da yeni rejimin (bağımsızlığın) yürürlüğe girişi, Hatay'daki Fransız temsilcisi Roger Garreau'nun karşı koyması ve bazı olaylar nedeniyle Türklerin 29 Kasım 1937'de yapmak istedikleri törenler önlemiş ve yeni rejimin yürülüğe girdiği resmen ilân edilmemiştir. Atatürk bu olaya çok kızmış ve bu konudaki düşüncelerini, Ulus gazetesi başyazarına şöyle ifade etmiştir: "Hatay'da Fransız Delegesi, Hataylıların çok şevk ve heyecanla bayram yapmaları tabii olan bir günde eğer Hatay Türklerinin serbestçe bugünü kutlamaktan menedecek tedbirler almış ise, buna yazık demekle iktifa ederim. Çünkü, böyle bir zihniyet, devletler arasında yüksek dostluk münasebetlerinin hal ve istikbâl için, müsbet yolda yürümek lüzumunun henüz anlaşılmamış olmasından ileri gelir."

Fransız temsilcisinin Hatay'da yapılacak mitingi önlemesi İstanbul'daki aydın ve gençleri üzmüş ve İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda, Türk Hatay'ın bağımsızlığını kastedenleri protesto amacıyla düzenlenen mitingden sonra, 2 Aralık 1937'de Atatürk'e yolladıkları telgrafta şöyle demişlerdir: "Şuurlu heyecanlarımızı bütün bağlılığımızla ulaştırıyoruz. Büyük Atamız". Bundan hemen bir gün sonra 3 Aralık 1937'de Türk Hükümeti, Fransız Hükümeti'ne gönderdiği notada, Milletler Cemiyeti'nin Hatay'la ilgili kararlarına sadık kalınmasını bildirmiştir. 6 Aralık 1937'de ise, Türk Hükümeti, Fransız Hükümeti'ne artık tatbik kabiliyetini kaybettiği gerekçesiyle, 1926 yılında Türkiye ve Fransa arasında Ankara'da imzalanan Türkiye-Suriye Dostluk Antlaşması'nın kaldırdığı ve zamanın gereklerine uygun şekilde yeniden düzenlenmesi için hazır olduklarını bildirmiştir. 15 Aralık 1937'de de, Hatay seçimleri için hazırlanan ve Hatay Türkleri aleyhinde uygulamalar taşıyan talimatname projesi dolayısıyla Milletler Cemiyeti protesto edilmiştir. 17 Aralık'ta, Ankara'da da Türk ve Fransız askerî heyetleri arasında Hatay ile ilgili görüşmeler başlamıştır.

Bu arada, Hatay'da Türklere baskıların yapıldığı yolunda haberler yoğundu. 27 Mayıs 1938'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Hatay'la ilgili konuşmalar yapılmış ve Hatay'da Türklere yapılan baskılar protesto edilmiş ve 21 Haziran 1938'de Türk Hükümeti, Milletler Cemiyeti'ne, Antakya'da (Hatay) faaliyette bulunan Milletler Cemiyeti Komisyonu'nun baskı hareketlerini protesto eden notasını yollamıştır.127

6 Haziran 1938'de Abdurrahman Melek Mandater Devlet adına Hatay Valiliği'ne başlamıştı. Fakat, Hatay'da devamlı olaylar çıkıyordu. Bunun üzerine Ankara Hükümeti Fransa'ya Hatay'daki Fransız kuvvetleri kadar Türk kuvvetlerinin bulunmasını teklif etti. Bu Fransa tarafından kabul edildi. 23/6/1938'de Orgeneral Asım Gündüz başkanlığında bir kurul Hatay'a geldi. Hatay Türkleri sokaklara dökülmüş sevgi gösterileri yapıyorlardı. Bu sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Hatay sorunu görüşülüyordu. Başvekil Celâl Bayar Hatay davasının mutlu bir sonuca bağlanması için bir konuşma yapmıştı. Bunun için de Fransızlarla dostluklarının çetin bir sınav geçirdiğini de beyan etmişti.

4 Temmuz 1938'de, nihayet, Ankara'da Fransa ile bir "Dostluk Antlaşması" imzalandı. Buna göre, taraflar birbirlerine karşı politik ve ekonomik harekete girişmeyecek, taraflardan biri saldırıya uğrarsa, diğeri bu saldırıya yardım etmeyecek, Hatay'ın bütünlüğünü garanti eden anlaşmalardan doğacak ödevlerde birbirlerine danışacaklar, tarafların yaptığı Umümi Tehkim Senedi gözönünde bulundurulacak, doğacak anlaşmazlıklar bu senede göre yoluna konacaktı.128

Bu anlaşma gereğince, Türk ve Fransız askerleri Hatay'da ortak çalışacaklarından, 5 Temmuz 1938'de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk alayı Hatay'a girdi. Yeniden seçim hazırlıklarına başlandı. 6 Temmuz 1938'de de Hatay'da sıkıyönetim ilân olundu.

Seçmen tespit işleri 1 Ağustos 1938'de bitti. Seçimlerde 22 Türk, 9 Alevî, 5 Ermeni, 2 Arap, 2 Ortodoks olarak 40 mebus seçilecekti. Anayasa oy kullanma hakkını yalnızca Hataylılara verdiğinden Gaziantep doğumlu Tayfur Sökmen Hatay'ın Kırıkhan nüfusuna geçirildi. 21 Ağustos 1938'de seçilen mebuslar ilk toplantılarını Hatay Gündüz Sineması'nda yaptılar. Hatay Millet Meclisi'nin Başkanlığı'na tek aday olan Tayfur Sökmen oy birliği ile seçildi. Böylece, 21 Ağustos'ta seçilen ve ilk toplantılarını 2 Eylül 1938'de yaparak devlet başkanlarını seçen Hataylılar artık müstakil olarak Türkiye'ye katılma mücadelesini sürdürmeye başladılar. Aynı gün, Tayfur Sökmen Hatay Devleti'nin bayrağını göndere çekmişti. Başvekil Celâl Bayar, olayları titizlikle izleyen Atatürk, 2 Eylül 1938'de kurulma işi tamamlanınca Cumhuriyet Hükümeti'nin başarısını kutlayan telgrafı çekti. Ayrıca, Tayfur Sökmen'e de bir telgraf çekerek kendisini kutladı. Beş kişilik Vekiller Heyeti'nin teşkilinden sonra, Başvekil Abdurrahman Melek, 6/9/1938'de programı okuyarak "Programımızın ruhu ve esası Kemalizm Rejimi ve bütün icabatıdır" demekle Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'e bağlılığını belirtmiş oluyordu.129

Bu sıralarda, Fransa ile yapılan görüşmelerde olumlu hava mevcuttu. 23 Haziran 1939'da, Ankara'da, Türkiye ile Fransa ve Suriye'nin Mandater Devleti arasında varılan anlaşmaya göre, Türkiye-Suriye sınırında yapılan değişiklikle Hatay Türkiye'ye bırakılıyordu.130 Esasen, sancak statüsüne göre, resmî dilin Arapça ve Türkçe olması gerektiği halde, milletvekillerinin yeminlerini Türkçe yapmaları, resmen olmasa bile Hatay'ın Türk olmak istediğini gösteriyordu. Aslında, Türk olan Hatay Devleti de her fırsatta Türkiye'ye katılmak istediklerini belirtiyordu.

Ankara'da yapılan anlaşmadan sonra, Hatay Millî Meclisi de 29 Haziran 1939 günü olağanüstü toplandı. Bütün milletvekilleri tarafından imzalanan bir önerge okundu. Oylanıp, kabul edilen bu önerge ile Hatay Devleti'ne son verme ve Ana vatana katılma kararı alınmış oldu. Hükümet görevi, Olağanüstü Türk Temsilcisi Cevat Açıkalın'a teslim etti ve göndere Türk bayrağı çekildi.

Ertesi gün, Hatay'ın Anavatan'a katılması konusundaki Türk-Fransız Antlaşması'nın onaylanmasına dair kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülmeye başlandı. Yedi maddelik antlaşmanın şartlarına göre, Hatay'da Türk olmayan kimse varsa altı ay içinde Hükümete başvuracak ve 18 ay içinde Hatay topraklarından çıkarılacaktır.

Altı ay sonra kimse bu hakkı kullanamayacaktır. Hatay'da bulunan bütün Fransız mallarını ve haklarını Türk Devleti 35 milyon franka satın alacaktır. Payas-İskenderun demiryolu derhal bize teslim edilecektir. Dış İşleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu diğer maddeleri de meclise getirdi ve maddeler görüşüldükten sonra, Antalya Mebusu Rasih Kaplan da Büyük Ata'ya ve Millî Şef'e teşekkür ve saygılarını sundu, daha sonra, 30 Haziran 1939'da antlaşma Meclisce kabul edildi.

Birkaç gün sonra da Hatay Vilâyeti kurulmasına dair Kanun çıkarıldı. Hatay Valiliği'ne Şükrü Sökmensüer atandı ve 23/7/1939'da Antakya ile İskenderun'da yapılan törenlerle, Hatay'ın Anavatan'a katılması kutlandı.131

4.2. İkili Antlaşmalar

Cumhuriyet döneminde, Atatürk'ün "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesine bağlı olarak dünya devletleri ile "Dostluk Antlaşmaları", "Ticaret ve Seyrisefain", "Ticaret ve İkâmet Antlaşmaları yapılmıştır. Türkiye her geçen gün dünya karşısında itibar kazanmaya devam etmiştir. 1926 senesinden itibaren çeşitli devletlerle antlaşmalar yapan Türkiye Cumhuriyeti, dünyaya kendini artık yepyeni ve güçlü bir devlet olarak tanıtmaya başlamıştır.


Türkiye Cumhuriyeti, 30 Mayıs 1926'da Suriye ile Ankara'da (Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onayı 7 Haziran 1926), Meksika Cumhuriyeti ile 25 Mayıs 1927'de Roma'da (TBMM onayı 5 Ocak 1928), 8 Eylül 1927'de Brezilya ile Roma'da (TBMM onayı 4 Aralık 1929'da), Suudî Arabistan'la Mekke'de 3 Ağustos 1929'da (TBMM onayı 15 Mayıs 1930'da) "Dostluk Antlaşmaları" imzalanmıştır. Bunun dışında kısa sürelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onayladığı ticaret ile ilgili antlaşmalar da yapmıştır. Bu antlaşmalar, 1926'da Finlandiya, Macaristan, 1927'de Federal Almanya, Çekoslovakya, Belçika-Lüksemburg, 1928'de İsveç, Bulgaristan, Estonya, Hollanda, 1929'da gene Finlandiya, Fransa, gene Estonya, İsveç ve 1 Ekim 1929'da Amerika ile Ankara'da imzalanmıştır.

5 Haziran 1926'da, Türkiye-İngiltere ve Irak Hükümetleri arasında Türk-Irak sınırını tespit eden anlaşmayı 7 Haziran 1926'da Türkiye Büyük Millet Meclisi onaylamış, 7 Ağustos 1927'de İsviçre ile Ankara'da "İkamet Sözleşmesi" imzalanmış ve bu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 5 Ocak 1928'de onaylanmış, 15 Haziran 1928'de, Tahran'da 22 Nisan 1926 tarihli Türkiye-İran "Emniyet ve Dostluk Antlaşması'na ek protokol" imzalanmış Türkiye Büyük Millet Meclisi 29 Kasım 1928'de bunu onaylamıştı. 17 Aralık 1929'da, Ankara'da, Türkiye ile Sovyet Rusya arasında, 1925'te Paris'te yapılan "Dostluk ve Tarafsızlık" Antlaşması'nın uzatılması hakkındaki protokol TBMM. tarafından 20 Şubat 1930'da onaylanmış, 23 Aralık 1929'da Türkiye ile Bulgaristan arasında Ankara'da Suçluların İadesi Antlaşması 26 Mayıs 1930'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştır.

30 Mayıs 1928'de Türkiye-İtalya tarafsızlık anlaşması ve 30 Ocak 1923'te Lozan öncesinde ve Lozan ek sözleşme protokolüyle, Rum ve Türklerin yer değiştirmesi anlaşmazlığı sonra uyuşmazlığa dönüşmüş, 6-7 ay sonra, 10 Haziran 1930'da Türk-Yunan anlaşması yapılmıştır.

En çok ticaret antlaşması 1930'da yapılmıştır. Bu antlaşmalar Macaristan, Federal Almanya, Bulgaristan, Danimarka, Japonya, İsviçre, 1933'te ise Almanya ile Berlin'de, gene Macaristan'la ve Yugoslavya ile 1933'te vuku bulmuştur.

1934'te Hollanda, 1935'te İspanya ile, 1936'da Finlandiya ile ticaret antlaşmaları yapılmıştır.

Bu antlaşmaların dışında 22 Aralık 1930'da Türkiye ile Çekoslovakya arasında Prag'da Suçluların İadesi ve Ceza İşlerinde Adlî Yardım Antlaşması yapılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu 2 Temmuz 1932'de onaylamıştı.

17 Eylül 1930'da ise Türkiye ile Litvanya arasında Moskova'da "Dostluk Antlaşması" imzalanmış ve TBMM bunu 23 Mart 1931'de onaylamıştı.

20 Ekim 1 931'de, İkinci Balkan Konferansı'nın İstanbul'da açılmasından kısa bir süre sonra, 28 Ekim 1931'de ABD ile "İkâmet Sözleşmesi" imzalanmış, TBMM bunu 4 Ağustos 1932'de onaylamıştı.
9 Temmuz 1932'de Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne giriş davetini Türkiye Büyük Millet Meclisi kabul etmiş ve 22 Ekim 1933'te Macaristan'la olan "Tarafsızlık Antlaşması" beş sene uzatılmıştır. 7

Nisan 1937'de Mısır ile Ankara'da yapılan "Dostluk Antlaşmasını" TBMM, 14 Haziran 1937'de onaylamıştı.132

Bundan sonra da sulh siyasetine devam olunmuş, çeşitli devletlerle antlaşmalar yapıp, eski antlaşmaları da zaman zaman yenileyen Türkiye Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı'na girmeyerek "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinden ayrılmamıştır.

4.3. Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne Girmesi: 13 Temmuz 1932

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra milletler arası barışın korunması ve iş birliğinin sağlanması için kurulan en önemli teşkilât Milletler Cemiyeti'ydi. Türkiye'nin 1930 yılına doğru milletler arası çalışmalara aktif olarak katılması üzerine, 6 Temmuz 1932'de Genel Kurul, Çin-Japon anlaşmazlığını görüşürken, Türkiye'nin teşkilâta çağrılmasını öngören bir tasarıyı ele almıştı. Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne üye olarak katılması ile ilgili işlem, Cemiyetin Genel Kurulu'nun 13 Temmuz 1932'deki toplantısında oy birliğiyle aldığı bir kararla tamamlanmıştır.133

4. Balkan Paktı

1930 Ekimi'nde Türk-Yunan Antlaşması'ndan sonra, Balkan ülkeleri arasında olumlu etkiler arttı. İtalya ve Almanya tehlikesi yüzünden, Balkan Devletleri Türkiye'nin önderliği altında bir ülkeler birliği kurmak istiyorlardı. 9 Şubat 1934'te üç devlet, (Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya) Türkiye ile bir başlangıç ve üç maddelik ortak bir antlaşma imzaladılar. Balkan Paktı ile sınırlarını garanti eden devletler, dışardan gelen hücumlara karşı birlikte savaşa katılacaklardı. Bulgaristan'ın pakta girmemesi yüzünden Balkan Paktı (Antantı) zayıflıyordu. Son olarak 1940'ta Belgrat'ta yapılan toplantıdan sonra üyeler birbirlerinden kopmuştur.134

4.5. Sâdâbad Paktı

8 Temmuz 1937'de dört devlet (Türkiye, İran, Afganistan ve Irak) Tahran'da Sâdâbad Sarayı'nda bir pakt imzalamışlardır. Bu antlaşmayla Türkiye doğusunun güvenliğini sağlamış, fakat bu pakt, II. Dünya Savaşı'ndan sonra unutulmuştur.135
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #8 : 25 Haziran 2015, 17:50:03 »

4.6. Montreux Sözleşmesi

Lozan Antlaşması, boğazlar üzerindeki Türk egemenliğini kısıtlıyordu. Bu yüzden, Türkiye Cumhuriyeti, 11 Nisan 1936'da, Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi için ilgili devletlere birer nota gönderdi.

Boğazlar rejimini değiştiren konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montreux şehrinde yapılmıştır. Yeni sözleşmeyi, 20 Temmuz 1936'da toplantıya katılan, Türkiye, Bulgaristan, Fransa, İngiltere, Japonya, Romanya, SSCB, Yugoslavya ve Yunanistan imzalamıştır. İtalya Boğazlar Sözleşmesi'ne 2 Mayıs 1938'de katılmıştır.

Bu antlaşma ile, Türkiye'nin bu bölgedeki tam egemenliği kabul edilmiş, savaş anında, Türkiye savaşa girmişse, savaş gemilerine boğazı kapatacak, savaşa girer ya da kendini tehlikede görürse boğazları istediği gibi kullanabilecekti. Ticaret gemileri her zaman serbestçe boğazlardan geçebilecek, Karadeniz'deki devletler de Akdeniz'e savaş gemisi geçirebileceklerdi. Montreux, Atatürk devrinin en büyük diplomasi zaferlerinden biridir.136

4.7. Türk-Fransız-İngiliz "Üçlü İttifakı": 19 Ekim 1939

Bu antlaşma daha önce bazı aşamalar kaydettikten sonra olmuştur. 4 Temmuz 1938'de Türkiye ile Fransa arasında "Dostluk Antlaşması" yapılmıştı. Buna göre, iki taraf, birbiri aleyhine siyasî, iktisadî anlaşmaya ve birbirine yönelen herhangi bir harekete karışmayacaklar ve birinin saldırıya uğraması halinde, diğeri karşı tarafa yardım etmeyecekti.

12 Mayıs 1939'da yayımlanan Türk-İngiliz Deklarasyonu ile üçlü ittifaka bir adım atılmıştı. 23 Haziran 1939'da da Türk-Fransız Deklarasyonu yayımlanmıştı. Nihayet II. Dünya Harbi başladıktan 49 gün sonra, 19 Ekim 1939'da, Türk-Fransız-İngiliz "Karşılıklı Yardım Anlaşması" Ankara'da imzalanmıştı. Antlaşmayı Türkiye Büyük Millet Meclisi, 8 Kasım 1939'da tasdik etmiş ve anlaşma 16 Kasım'dan itibaren yürürlüğe girmişti. Oysa 1 No'lu gizli protokol gereğince antlaşma imza tarihinde fiilen işlemeye başlamıştı.

5. Atatürk'ün Ölümü

Atatürk yapmış olduğu büyük çalışmalardan dolayı son zamanlarda rahatsızdı. Hastalığı nedeni ile ilk defa 17 Ekim 1938'de komaya girmiş ve bu koma 18 Ekim günü de devam etmiş, 19 Ekim 1938'de yavaş yavaş komadan çıkmıştır. Bu günlerde Fransa'da bulunan Prof. Fissenger ile telefonda irtibat kurulmuş ve tavsiyeleri alınmıştır.

Atatürk'ün geçirmekte olduğu rahatsızlığa ait Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tebliğlerinde, hastalığı karaciğer hastalığı olarak belirtmiş ve 22 Ekim 1928'e kadar sabah ve akşam olmak üzere iki defa tebliğ yayımlamıştır.

Atatürk 29 Ekim 1938'de, Cumhuriyetin 15. yıldönümü dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Ordusu'na yayımladığı mesajda "... Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an yapmaya hazır ve âmâde olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" demekteydi.
8 Kasım 1938'de ikinci defa ağır komaya giren Atatürk'ün ağır durumu 9 Kasım'da da devam etmiş, 9 Kasım günü Cumhurreisi Genel Sekreterliği saat 10.00, saat 20.00 ve 24.00'te yayımladığı tebliğlerde durumun kötüye gittiğini beyan etmiştir. Gösterilen bütün ihtimama rağmen Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım günü saat dokuzu beş geçe ölmüştür.

Atatürk'ün Türk bayrağına sarılı tabutu 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe'den büyük bir törenle alınmış, Sarayburnu Rıhtımı'na, oradan da Zafer Torpidesi aracılığıyla Yavuz Zırhlısı'yla İzmit'e nakledilmiştir. Atatürk'ün naaşı, saat 20.30'da trenle İzmit'ten Ankara'ya gönderilmiş, 20 Kasım 1938'de saat 10.00'da devlet ve ordunun ileri gelenleri tarafından İstasyonda törenle karşılanmıştır.

Atatürk'ün tabutu trenden alınarak top arabasına konulmuş, oradan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirilmiştir. 21 Kasım 1938 günü tabut, bir top arabasına yerleştirilerek büyük bir törenle geçici olarak Etnoğrafya Müzesi'ne getirilmiş ve hazırlanan mermer lâhdin üzerine yerleştirilmiştir. 10 Kasım 1954'te büyük bir törenle Anıtkabire nakledilmiş ve ölümsüz vücudu vatandaşlarına emanet edilmiştir.

Uluğ, Naşit Hakkı; Halifeliğin Sonu, İstanbul 1975, s. 64-84, Baydar, Mustafa; Atatürk ve Devrimlerimiz, İstanbul 1973, s. 143-144. Bu kanunla Vahideddin Padişahlık haklarını kaybetti. Hükümsüz kalan İstanbul Hükümeti 4 Kasım 1922'de istifa edince Türkiye'nin tek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi oldu.

Prof. Dr. Yücel Özkaya

2 Mustafa Kemal'in bu tarihi konuşması için bak: Uluğ, Naşit Hakkı; a.g.e., s. 177-187, Goloğlu, Mahmut: Cumhuriyet'e Doğru, s. 350-358.
3 Goloğlu Mahmut; Türkiye Cumhuriyeti, Ankara 1971, s. 97-104.
4 Goloğlu, Mahmut a.g.e., s. 105-107.
5 Goloğlu, Mahmut a.g.e., s. 305-314. Lewis, Bernard; Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara. 1970, Türk Tarih Kurumu Yayını, s. 261, Türk İstiklâl Harbi, IV. cilt, Batı Cephesi, 6. Kısım, 4. Kitap: İstiklâl Harbinin Son Safhası Ankara 1969, s. 225-226, Baydar, Mustafa: Atatürk ve Devrimlerimiz, İstanbul. 1973, s. 157-163. Duru, Orhan, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, s. 195.
6 Nutuk. II, s. 846-847.
7 Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi. Devre. II, c. VII, s. 3-6. Uluğ, Naşit Hakkı; Halifeliğin Sonu, İstanbul. 1975, s. 159.
8 Uluğ, Naşit Hakkı; a.g.e., s. 158-159.
9 Goloğlu Mahmut; Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Ankara 1972, s. 159-161.
10 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 14-23. Uluğ, Naşit Hakkı; Halifeliğin Sonu, s. 161-174, Uluğ, H. Naşit; Siyasî Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, İst. 1973, s. 429-439.
11 Lewis, Bernard; Modern Türkiye'nin Doğuşu (Çeviren: Metin Kıratlı), Ankara 1970, s. 264.
12 Uluğ, Naşit Hakkı, a.g.e., s. 176.
13 Ulagay, Osman; Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul 1974, s. 279.

14 Goloğlu, Mahmut; Cumhuriyet'e Doğru (1921-1922), s. 147-152.
15 Öğüd, Konya. 640 (24 Nisan 1921).
16 Öğüd, 646 (1 Mayıs 1923 tarihli gazete 23 Nisan'ın Diyarbakır'da da kutlandığını yazmaktadır.).
17 Goloğlu, Mahmut; Üçüncü Meşrutiyet: 1920, s. 170-172.
18 Neşet Halil (Atay), Büyük Meclis ve İnkılâp, Ankara 1933, s. 24-25, Goloğlu, Mahmut; Cumhuriyet'e Doğru, s. 70-71.
19 Neşet Halil, a.g.e., 28-29.
20 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Ankara. 1972, s. 25-49, Neşet Halil; a.g.e., s. 30-34, Gözübüyük, A. Şeref Sezgin, Zekâi, Ankara 1957, 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, s. 1 -468.
21 Goloğlu, Mahmut; Türkiye Cumhuriyeti, (1923), Ankara. 1971, s. 295-303, Türk İstiklâl Harbi, II. cilt, Batı Cephesi, 6. Kısım, IV. Kitap, İstiklâl Harbi'nin Son Safhası, Ankara. 1969, s. 264­265.
22 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Ankarab 1972 s. 137-156.
23 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 159-162, Berkes, Niyazi; Türkiye'de Çağdaşlaşma, Ankara 1973, s. 473, 28 Mayıs 1928'de bazı vakıf görevlilikleri de kaldırıldı.
24 Berkes, Niyazi; Türkiye'de Çağdaşlaşma, s. 473.
25 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, s. 161, 251.
26 Lewis, Bernard; a.g.e., s. 395.
27 İnan, Afet; Türk Kadın Haklarının Tanınmasının Kültür Devrimindeki Önemi (Atatürk Önderliğinde Kültür Devrimi adlı kitaptaki bir makale), Ankara 1972, s. 111-112.
28 İnan, Afet; Atatürk ve Türk Kadın Haklarının Kazanılması, İstanbul 1938. s. 103.
29 Taşkıran, Tezer; Cumhuriyet'in 50. Yılında Türk Kadın Hakları, Ankara. 1973. s. 85-90.
30 Taşkıran, Tezer; a.g.e., s. 131-134.
31 İnan, Afet; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s. 245-253.
32 Taşkıran, Tezer; a.g.e., s. 143-153, İnan, Afet; Atatürk ve Türk Kadını Hakkında, s. 137­151.
33 Uluğ, Naşit Hakkı; Halifeliğin Sonu, İstanbul 1975, s. 188-189; Mehmet Aksas, Şeyhülislamlıktan Bugüne, Köln, 1998, s. 50-61.
34 Turan, Şerafettin, Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) "Atatürk'ün Önderliği Altında Türkiye, RCD Seminer", Ankara. 1972, s. 82-83.
35 Kanun metni için bak. (3 Mart 1923) ve 430 No'lu Kanun: Uluğ. Naşit Hakkı; a.g.e., s. 189/190, İslâm Ansiklopedisi, Atatürk, s. 177-178.
36 Atatürk Maddesi, İslâm Ansiklopedisi, s. 780.
37 Berkes, Niyazi; Türkiye'de Çağdaşlaşma, s. 472.
38 Atatürk Maddesi, İslâm Ansiklopedisi, s. 781.
39 Hatipoğlu, Veciha; Atatürk'ün Dilciliği (Atatürk ve Türk Dili) Türk Dil Kurumu Yayını. No: 22, Ankara 1963, s. 15-16.
40 Lewis, Bernard; Modern Türkiye'nin Doğuşu, s. 423-426.
41 Eriş, Eyüp-Seçkin, Sami; Türkiye'de Lâtin Alfabesinin Elli Yılı ve Türk Kültürüne Etkisi, Milliyet Gazetesi. 1 Ağustos 1978.
42 Coşar, Ömer Sami; Elifbeden Alfabeye, Milliyet Gazetesi, 10 Kasım 1960.
43 Eriş, Eyüp-Seçkin, Sami: Türkiye'de Lâtin Alfabesinin Elli Yılı ve Türk Kültürüne Etkisi, Milliyet Gazetesi. 12 Ağustos 1978.
44 Eriş, Eyüp-Seçkin, Sami; aynı yazı. Milliyet. 12 Ağustos 1978.
45 Berkes, Niyazi; Türkiye'de Çağdaşlaşma, Ankara. 1973, s. 486-487.
46 Sungu, İhsan; Harf İnkılâbı ve Millî Şef İsmet İnönü, Tarih Vesikaları Dergisi, sayı 1, s. 12.
47 Arsan, Nimet; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, III, Ankara 1961, s. 82.
48 İslâm Ansiklopedisi, Atatürk Maddesi, s. 785-786, Eriş, Eyüp-Seçkin, Sami, aynı yazı, Milliyet, 12 Ağustos 1978.
49 Arsan, Nimet; Atatürk'ün Telgraf ve Beyannameleri, Ankara. 1964, s. 541. Gemlik esnafının gönderdiği yazıya Atatürk'ün cevabı. Goloğlu, Mahmut: (1924-1939), s. 255.
50 Arsan, Nimet; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, III, Ankara 1961, s. 82, İslâm Ansiklopedisi, Atatürk Maddesi, s. 786. M. Kemal 29 Eylül'de Sivas'tan Başvekilliğe gönderdiği yazıda bunu belirtiyordu: Goloğlu, Mahmut; (1924-1930). s. 254-255.
51 Arsan, Nimet; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri: III, Ankara 1961, s. 83-84.
52 Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, 5. cilt. Ankara. 1928, 1 Teşrin-i sâni 1928 (Kasım), Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri (1924/1930), Ankara 1972, s. 256-257.
53 Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, 5. cilt 1928, Ankara 1 Teşrinisâni, s. 7.
54 A.g.e., s. 9.
55 A.g.e., s. 10-13.
56 Hâkimiyet-i Milliye, 2628 (2 Teşrin-i sâni 1928).
57 Hâkimiyet-i Milliye, 2631 (5 Teşrin-i sâni 1928).
58 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972, s. 258-259.
59 Cumhuriyet Gazetesi (2 Kanûn-ı sanî 1929). No. 1672, (5. sene).
60 Cumhuriyet, 1671 (1 Kanûn-i sanî 1929-Salı), 5. sene.
61 Cumhuriyet, 1671.
62 Cumhuriyet, 1673 (3 Kanûn-i sanî 1929).
63 Cumhuriyet, 1674 (4 Kanûn-i sanî 1929).
64 Cumhuriyet, 1675 (5 Kanûn-i sanî 1929).
65 Cumhuriyet, 1680 (10 Kanûn-i sanî 1929-Cuma).
66 Cumhuriyet, 1681 (18 Teşrin-i evvel 1930 Cumartesi).

Harf Devrimi için geniş bilgi:

Özkaya, Yücel; 1926-1929 Seneleri Arasındaki Devrimlerin Tarihi Yönden Önemleri, Ankara 1981,

Yargıtay Dergisi, Sayı: 1-2 (Atatürk'ün 100. Doğum Yılı), s. 148-158.

67 Taşkıran, Tezer; Cumhuriyet'in 50. Yılında Türk Kadın Hakları, s. 150.
68 İslâm Ansiklopedisi, Atatürk Maddesi, s. 788; Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, s. 265-266.
69 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 267.
70 Aksoy, Ömer Asım; Atatürk ve Dil Devrimi, Ankara 1963, s. 36.
71 Aksoy, Ömer Asım: a.g.e., s. 29.
72 İslâm Ansiklopedisi, Atatürk Maddesi, s. 788; Ayrıca geniş bilgi için: Ahmet Cevat Emre,Atatürk'ün İnkılap Hedefi ve Tarih Tezi, İstanbul 1956 s. 43-44; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul1969 s. 467-480.
73 Aksoy, Ömer Asım; a.g.e., s. 29.
74 Cumhuriyet, 2418 (28 Kanûn-ı sanî 1931).
75 Goloğlu, Mahmut; Tek Partili Cumhuriyet (1931/1938), Ankara 1974, s. 131-132.

76 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 160.
77 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 137.
78 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 136.
79 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 160.
80 Karal, Enver Ziya; Osmanlı Tarihi, c. VIII, Ankara 1962, s. 394.
81 Öğüd. Konya. 644 (28 Nisan 1921).
82 Ergin, Osman Nuri; Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, c. III, s. 1219-1220; Bilsel, Cemil; İstanbul Üniversitesi Tarihi, İstanbul 1943, s. 25.
83 Goloğlu Mahmut; Tek Partili Cumhuriyet, Ankara 1974, s. 117.
84 Aksoy, Ömer Asım; Atatürk ve Dil Devrimi, Ankara 1963, s. 34.
85 Unat, Faik Reşit; Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış, Ankara 1964, s. 540-544.
86 Unat, Faik, Reşit; Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış, s. 540-544.
87 Tevetoğlu, Fethi; Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ankara 1967, s. 156-183, 184-379.
88 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972, s. 65-66.
89 Tunaya, Tarık Zafer; Türkiye'de Siyasî Partiler, s. 613-616.
90 Arsan, Nimet; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 77-78.
91 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, Ank. 1972, s. 101-103.
92 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 126-127.
93 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 189-206.
94 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 298-299.
95 Üstün, Kemal; Menemen Olayı ve Kubilay, İstanbul. 1978 (2. Baskı) s. 64-65.
96 Cumhuriyet Gazetesi (25 Kanun-ı evvel-Perşembe) Üstün, Kemal; Menemen Olayı ve Kubilây'ın 23 Aralık'ta öldürüldüğünü yazmaktadır: Devrimler ve Tepkiler, s. 303. Oysa olaylar 24 Aralık'ta başlamıştır.
97 Cumhuriyet Gazetesi (28 Kanun-ı evvel 1930-Pazar).
98 Cumhuriyet (1 Kanun-ı sâni 1931 -Perşembe).
99 Cumhuriyet (3 Kanun-ı sâni 1931 -Cumartesi).
100 Cumhuriyet (5 Kanun-ı sâni 1931 -Pazartesi).
101 Cumhuriyet (1 Kanun-ı sâni 1931 -Perşembe).
102 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, s. 305.
103 Cumhuriyet (16 Kanûn-ı sânî 1931); Cumhuriyet (20 Kanûn-ı sâni 1931); Cumhuriyet (28 Kanun-ı sani 1931 -Cuma).
104 Cumhuriyet, 2422 (1 Şubat 1931-Çarşamba).
105 Cumhuriyet, 29 Kanun-ı sanî, 1931-Perşembe; Cumhuriyet Gazetesi: 30 Kanun-ı sânî 1931-Cuma).
106 Üstün, Kemal; Menemen Olayı ve Kubilay, İstanbul 1978, s. 58-86.
107 Cumhuriyet; 4 Şubat 1931 -Çarşamba Cumhuriyet: 18 Şubat 1931 -Çarşamba.
108 Goloğlu, Mahmut, Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972, s. 178-179.
109 Lewis, Bernard, Modern Türkiye'nin Doğuşu, s. 462.
110 Ergin, Feridun, "Kurtuluş Savaşında Türk Ekonomisi", 9 Kasım 1980, İstanbul Milliyet Gazetesi.
111 Ergin, Feridun, Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, İstanbul 1977, s. 10-14.
112 Timür, Taner; Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara 1971, s. 80.
113 Timür, Taner, a.g.e., s. 169-170.
114 Sadrettin Enver; İktisadımızın 10 Yıllık Bilançosu, Milliyet Gazetesi, Sekizinci sene, Teşrin-i evvel, 1933, No: 2773; Ergin, Feridun: Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, İstanbul 1977, s. 30-64.
115 Goloğlu, Mahmut; Tek Partili Cumhuriyet, (1931-1936), Ankara 1974, s. 33-34.
116 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 106-108.
117 Lewis, Bernard; Modern Türkiye'nin Doğuşu, s. 463-465.
118 Goloğlu, Mahmut, Millî Şef Dönemi (1939-1945), Ankara 1974, s. 145-158.
119 Goloğlu, Mahmut; a.g.e., s. 65-73, 315-363 Lewis, Bernard, a.g.e., s. 467-471.
120 Halil, a.g.e., s. 81-87.
121 Ergin, Feridun, Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, İstanbul 1977, s. 29.
122 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, s. 183.
123 Mesut, Cemil; 10 Yıl Zarfında Türkiye'de Musiki Hareketleri (1923-1933) Milliyet, 29 Teşrin-i evvel 1933, s. 33-34.
124 Nurullah Ataç: Milliyet, 29 Teşrin-i evvel 1933, No: 2773 (On Senelik Edebiyatımız).
125 Nota metinleri için bak: Goloğlu, Mahmut, Tek Partili Cumhuriyet, Ankara 1974, s. 198­201.
126 Goloğlu, Mahmut; Tek Partili Cumhuriyet, s. 206-209.
127 Kocatürk, Utkan; Atatürk ve Devrimleri Kronolojisi, Ankara 1973, s. 394-400.
128 Goloğlu, Mahmut, a.g.e., s. 299 Sağay, Reşat; 19 ve 20. Yüzyıllarda Büyük Devletlerin Yayılma Siyasetleri ve Milletler Arası Önemli Meseleler, İstanbul 1972, s. 246.
129 Sağay, Reşat; a.g.e., s. 246, Goloğlu Mahmut; a.g.e., s. 302; Utkan, Kocatürk; Atatürk Devrimleri ve Kronolojisi, s. 402-403.
130 Soysal, İsmail; Türkiye'nin Dış Münasebetleriyle İlgili Başlıca Siyasî Antlaşmalar, Ankara 1965, s. 269-280 Sağay, Reşat; a.g.e., s. 244-247.
131 Goloğlu, Mahmut; Millî Şef Dönemi (1939/1945), Ankara 1974, s. 32-33.
132 Ökçün, Gündüz, Türkiye'nin Taraf Olduğu Milletlerarası Antlaşmalar, Ankara 1962.
133 Geniş bilgi için: Şükran Güneş-Ali Hikmet Alp, Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl. Cumhuriyetin ilk On Yılı ve Balkan Paktı (1923-1934), Ankara 1974, s. 287-307.
134 Geniş bilgi için: Ş. Güneş-A. H. Alp, a.g.e., s. 308-359.
135 İsmail Soysal. "1937 Sâdâbât Patkı", X. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1994, C. VI, s. 3129­3154.
136 Geniş bilgi için: Feridun Cemal Erkin, Türk Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Ankara 1968, s. 63-72.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.102 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.