Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini

TÜRKÇÜ IŞIKLAR => BAŞBUĞUMUZ ATATÜRK => Konuyu başlatan: İlteriş Kutluk Kağan üzerinde 18 Şubat 2009, 20:07:49



Konu Başlığı: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: İlteriş Kutluk Kağan üzerinde 18 Şubat 2009, 20:07:49
                                               Atatürk’ün Türkçülüğü
Ulu Başbuğ Atatürk ve onun kutlu ülkülemi (ideolojisi) olan Atatürkçülük, bugüne kadar budunumuza yanlış tanıtılıp, yanlış öğretilmiştir. Komünist kafalar, yıllar boyu, Ata'yı solcuymuş gibi göstererek, hem siyasal getiri elde edebilmek amacıyla istismar ettiler hem de Türkiye'yi kurtaracak tek ülkülem olan Atatürkçülüğün içini boşaltarak, genç kuşakların gerek Atalarını, gerekse bu kutsal ülkülemi doğru olarak tanımalarının ve anlayabilmelerinin önünde engel oluşturdular. Bu zihniyetin temsilcilerinin Atatürkçülük anlayışları; Atatürk'ün ilkelerinden, salt "laiklik ilkesi"ni benimsemekten ibarettir. Başbuğ Atatürk'ün diğer ilkelerini de yarım yamalak uygulayarak, Atamız'ın adıyla siyasal getiri elde etmeye çalışmaktadırlar. Bu eski komünist, şimdinin ise "Sosyal Demokrat" liboş takımı, sağlam temeli olan bir ülkülemleri ve Türkiye'yi esenliğe çıkaracak nitelikte bir siyasal programları olmadığı için yıllardır Atatürk istismarcılığı yapıp, Atatürk'ün milliyetçi yönünü, Türklüğe verdiği önemi görmezden gelmekle kalmayıp; bugüne kadar, kendi ülkülemlerine uygun tarzdaki -teslimiyetçi, edilgin- milliyetçilik anlayışlarının adını, "Atatürk Milliyetçiliği" koyarak; hem Ulu Başbuğ Atatürk'e hem de onun kutlu ülkülemine ihanet edegelmişlerdir. Bu bozuk, sözde Atatürkçülük anlayışlarını da doğruymuş gibi tanıtıp, uygulayarak; Türk insanının, dış düşmanlara karşı olduğu gibi, "içimizdeki" düşmanlara karşı da milli reflekslerini törpüleyip, köreltmişlerdir. Oysa Başbuğ Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, bu güruhun göstermeye çalıştığı gibi ne teslimiyetçi, ne de dar kalıplar içerisine hapsedilmiş sığ bir milliyetçilik anlayışı idi. Başbuğ Atatürk, milletinin ve ülkesinin bekasını ilgilendiren konularda; çok duyarlı, ciddi ve tavizsiz bir siyaset izlemiştir. Gerek dış düşmanlara karşı verdiğimiz bağımsızlık savaşındaki, gerekse iç düşmanlara karşı olan tavrı ve tutumu da; sert, tavizsiz ve sonuç alıcıydı.

Bugün, "Türk" kelimesini ağızlarına almaktan rahatsızlık duyan, Türk'ün ve onun ülkesi Türkiye'nin çıkarlarını savunmaktan aciz, soy ve vicdan kusurlu insanların ipliklerini tam anlamıyla pazara çıkarmak, gerçek Atatürkçü olan Türkçüler'in en önde gelen görevlerindendir.

― "Etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza Efendi ise, fikrimin babası Ziya Gökalp'tir." diyen bir "Türkçü"nün ülküleminin "Sol" olduğunu iddia etmek; attığını vuran keskin bir nişancının, âmâ/kör olduğunu iddia etmek kadar mantıksızdır.

Her ne kadar güneş balçıkla sıvanamasa da, Türklük şuuru açısından "mankurt"laştırılan ve gerçek Atatürkçülük konusunda cahil bırakılan Türk insanının; "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu yeterlidir." diyen Atası'nı doğru olarak tanıyıp, anlayabilmesi noktasında söz konusu güruhun yıllardır set oluşturduğu aşikardır.

― "Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."
diyen Türkler'in son bozkurdunun Türkçü-Turancı olmadığını iddia eden bir kişi art niyetlidir; ilk düşünülmesi gereken; o kişide soyca ya da vicdanen bir bozukluk olduğudur. Şayet art niyetli değilse o zaman, o kişinin cehaletinden ya da akılsal bir zaafından söz edilebilir.

Türkiye'de ilk olarak 1924 yılında başlayan antropolojik çalışmaların mimarı olan Başbuğ Atatürk, "Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi"ni kurdurmuştur. Türk Irkı'nın fiziksel özellikleri, ilk kez bu şekilde incelenmeye başlanmıştır. 1937 yılına gelindiğinde ise, Ulu Başbuğ'un isteği üzerine yurt genelinde Türk Irkı'nı karakterize eden tüm fiziksel özellikleri incelenirken, kafatası ölçümleri de yapılmıştır. Acaba hangi solcu bunları düşünür, ister ya da uygular? Atatürk'ün milliyetçiliği, gösterilmeye çalışıldığı gibi değil, işte böyle milliyetçiliktir!





Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ(En iyi belge)
Gönderen: İlteriş Kutluk Kağan üzerinde 18 Şubat 2009, 20:08:16
Ulu insan Atatürk, Türklüğü ilgilendiren ne varsa onunla ilgilenmiştir. "Mu Kıtası Teorisi" bunun en uç örneklerinden biridir. Meksika'lara kadar bilim adamı gönderip, acaba Türkler'in atalarıyla ilgili bir belge bulunabilir mi diye düşünüp; bu konuda, her türlü ipucunu önemseyerek, araştırmalar yaptırmıştır. Acaba biz ırkçı değiliz,Türkçü değiliz, Atatürk milliyetçisiyiz(!) diyenleri bu gibi belgeler heyecanlandırıyor mu veya onları hiç ilgilendiriyor mu?


Türkler'in tarihsel sembolü olan "Bozkurt"tan, bu söz konusu Atatürk milliyetçileri(!) acaba neden bu kadar rahatsızlık duyuyorlar veya "Bozkurt" kelimesi onlarda niçin alerji yapıyor? Bu kafalar, acaba gerçekten çok mu cahil yoksa çok mu art niyetliler? Oysa, tüm Türkçüler için olduğu gibi, Başbuğ Atatürk için de bozkurt ve bozkurt sembolü çok önemliydi. Atatürk, Adliye Eski Vekili Mahmut Esat'a "Bozkurt" soyadını verirken; 1935 yılında üretilmeye başlanan sigaraya "Bozkurt" adını koyarken ve bu sigaranın kapağındaki ongunun/amblemin "Bozkurt" resimli olmasını isterken; 1927'de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık kâğıt paralar üzerine bozkurt resmi koydururken; Türk bayrağını, Türk tarihinin, Osmanlı'dan ibaret olmadığına vurgu yaparcasına, "Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt başı" şeklinde olan Göktürk Bayrağı olarak değiştirmeyi düşünürken; "Türk İzci Ocağı" bünyesindeki çocuklara "Yavru Kurt" adını verirken, "Bozkurt"a ve Türk tarihine olan özel ilgisini göstermiştir. Bunlara ilaveten, Fuat Köprülü'nün Atatürk'e Türkiyat Enstitüsünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda Atatürk: "Karlı Tanrı Dağları'nın önünde elinde meşale tutan bir "Bozkurt" olsun, Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin." şeklinde cevap vermiştir. Başbuğ Atatürk'ün kendi eşyalarının arasında da bozkurt motifli olanları zaten her şeyi anlatmaya yetmektedir.

Ulu Atamız'ın, Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) girişine koydurduğu ve Atamız'ın uçmağa varışından/ölümünden sonra İnönü'nün kaldırtmış olduğu "Ergenekon'dan Çıkış Tablosu" da, Atatürk'ün katıksız bir Türkçü olduğunu yadsınamaz bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Eski Türkler'de, "Başkomutan" anlamına gelen "Başbuğ" kelimesi bu eski "kızıl kafalı", yeni Atatürk milliyetçisi(!) olan güruhun en çok rahatsız oldukları konulardan bir diğeridir. Atatürk gerçek anlamda bir "Başbuğ"dur. Bu yüzden, tüm Türkçüler de Atalarına "Başbuğ" derler. Bu da, sözde Atatürkçülere çok dokunur.  Atatürk, "Başbuğ" değildir, sadece bir "Önderdir" diyenler; acaba Atatürk'ün kendisinin kurduğu "Türk İzci Ocağı"nın kendisine yaptığı "Başbuğ"luk teklifinden, ulu Ata'nın bu teklifi kabul ettiğinden ve bunu da bir telgrafla şu şekilde bildirdiğinden haberleri var mıdır?
― "Vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetişmesini temenni eylediğim İstanbul Türk İzci Ocağı’nın, Başbuğ’luk teklifini büyük bir hissi iftiharla kabul ediyorum. Genç arkadaşlarıma teşekkür ve selamımın tebliğini rica ederim."
O tarihlerde yayınlanan "Cumhuriyet Gazetesi" de manşetini "Başbuğ" olarak atmıştı. Bunun yanında 10Kasım 1938 tarihli "Ulus "Gazetesi"nin manşeti de şu şekilde atılmıştı: "Atatürk başkumandan; Başbuğlar yetiştirilmezler, onlar başbuğ hasletleriyle doğarlar!"

Ulu Başbuğ Atatürk'ün Türkçülüğünü ispat eden aşağıdaki sözlerini bilmeyen veya bilmezden gelenlere inat, biz Türkçüler, Türk insanına, Atası'nın özdeyiş ve sözlerinin sadece "Ne Mutlu Türk'üm diyene" ve "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" - sözlerinden ibaret olmadığını öğreteceğiz. "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünün sadece Atatürk'ün 10'uncu yıl nutkunun son cümlesi olduğunu -başka yerlerde geçtiği söylense de ası yoktur- ve o metinin içeriğini göz ardı ederek, esas ifade edilmek istenenin beden ve ruh itibarıyla "Türk" olmak olduğunu görmezden gelenler ve bunu böyle göstermeye çalışanlar, bugün Atatürk milliyetçisi(!) geçinmektedirler.

Atatürk, hem kuramsal hem de uygulama açısından tam anlamıyla dört dörlük bir Türkçüydü. Atatürk milliyetçiliğinin içini boşaltmak isteyen ve Atatürk'ün Türklük'le ilgili sözlerini "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünden ibaret görerek ve bu sözünde aslında neyi ifade ettiğini saptırmaya çalışan sahte Atatürkçüler, Ulu Başbuğ'un bu sözlerini bilmezler, bilseler de işlerine gelmeyeceği için bilmezden gelirler.


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ(En iyi belge)
Gönderen: İlteriş Kutluk Kağan üzerinde 18 Şubat 2009, 20:09:39
Ulu insan Atatürk, Türklüğü ilgilendiren ne varsa onunla ilgilenmiştir. "Mu Kıtası Teorisi" bunun en uç örneklerinden biridir. Meksika'lara kadar bilim adamı gönderip, acaba Türkler'in atalarıyla ilgili bir belge bulunabilir mi diye düşünüp; bu konuda, her türlü ipucunu önemseyerek, araştırmalar yaptırmıştır. Acaba biz ırkçı değiliz,Türkçü değiliz, Atatürk milliyetçisiyiz(!) diyenleri bu gibi belgeler heyecanlandırıyor mu veya onları hiç ilgilendiriyor mu?



― "Eğer bende bazı fevkaladelikler görüyor, buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız." Başbuğ Atatürk

― "Ülkeniz sizindir, Türklerindir. Bu ülke, tarihte Türk’tü bugün de Türk tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, her şeyden evvel Türkiye'nin istikbaline, kendi benliğine, millî an’anelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." Başbuğ Atatürk

― "Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır." Başbuğ Atatürk

― "Türkiye bir maymun değildir ve hiç bir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." Başbuğ Atatürk (Ab'ci, ABD’ci Batı özentisi aydınlara(!) duyurulur!)

― "Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur." Başbuğ Atatürk

― "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Taş kırılır, Tunç erir, ama Türklük ebedidir" Başbuğ Atatürk

― "Türk aleminin en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir." Başbuğ Atatürk

― "Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz." Başbuğ Atatürk (Bölücü etniklerin, anadilde eğitim ve yayın istemlerine çanak tutan sözde Atatürkçüler bu sözü iyi öğrensin!)

― "Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda benim de milletime ettiğim birtakım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat, bunlardan, hiçbirini kendime maletmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur." Başbuğ Atatürk

― "Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur." Başbuğ Atatürk

― "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Yeni Türk yazısı, Türk'ün yaradılıştan gelen zeka ve kabiliyetini geliştirebileceğinden yeni yazımızı tarlalarında çalışan çiftçilerimize, sürüleri başında dağlarda dolasan çobanlarımıza kadar en az bir zamanda yaymaya çalışmak hepimizin vicdan ve milli haysiyet borcudur." Başbuğ Atatürk

― "Kanını taşıyandan başkasına inanma!" Başbuğ Atatürk (Etnikçi Atatürkçüler(!) bu sözü zaten bilmezler!)

― "Milletleri yükselten bu hususa bir amil daha ilave edelim; Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu alelade bir intikam değil, hayatına, istikbaline, refahına düşman olanların zararlarını dermeyi hedef tutan bir intikamdır." Başbuğ Atatürk

― "Bütün dünya bilmeli ki; karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet, aciz ve zaaftır; bu insaniyet göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu ilan eylemektir." Başbuğ Atatürk


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ(En iyi belge)
Gönderen: İlteriş Kutluk Kağan üzerinde 18 Şubat 2009, 20:10:04
― "Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir." Başbuğ Atatürk

― "Türk Milletinin karakteri yüksektir, Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir." Başbuğ Atatürk

― "Şu anda, büyük Türk Milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim." Başbuğ Atatürk

― "Türk, Türk olduğu için asildir. çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz." Başbuğ Atatürk

― "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır" Başbuğ Atatürk

― " Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır." Başbuğ Atatürk

― "Türk Milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlatlarından ibarettir. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır." Başbuğ Atatürk

Onuncu Yıl Nutku'ndan


― "Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir." Başbuğ Atatürk

― "Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz." Başbuğ Atatürk

― "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir." Başbuğ Atatürk

― "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. " Başbuğ Atatürk

― "Bana, insanlar üstünde bir doğuş yüklemeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük, Türk olarak dünyaya gelmemdir." Başbuğ Atatürk (Bu sözü, Atatürk'ün mirasını yiyen CHP’lilerin hep bir ağızdan söylemesini bekliyoruz!)

― "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır." Başbuğ Atatürk

― "Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı...'Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!' diyelim." Başbuğ Atatürk

― "Evvela, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu göstermeliyiz." Başbuğ Atatürk

― "TÜRK çetin işler başarmak için yaratılmıştır!" Başbuğ Atatürk

― "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki ASİL kanda mevcuttur!" Başbuğ Atatürk

― "Bir Türk, cihana bedeldir!" Başbuğ Atatürk

BAŞBUĞ ATATÜRK'ÜN KENDİ YAZDIĞI ŞİİRİ:

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

Başbuğ Atatürk'ün Türkçü olduğunu ispat eden, daha pek çok uygulaması, davranışı ve sözü vardır. Türkiye'de, bugüne kadar ilk ve son kez olmak üzere, Türkçü düşüncenin yaşama geçirildiği tek dönem Ulu Başbuğ Atatürk'ün dönemidir. O yıllarda, bitti denilen bir milletin yeniden şahlanarak, kıt imkânlarla yedi düveli alt edip; "Acun var oldukça, ben bitmem!" dercesine haykırıp, her alanda tam bağımsızlığını elde etmesi; yüzyıllar boyu ümmet anlayışıyla yaşamış insanlara milli bir kimlik kazandırılması; kendi öz dilini, alfabesini kullanmaya başlaması; Türk kadınının İslamiyet öncesi sahip olduğu hakları tekrar geri alarak, çağdaş bir yaşam tarzına kavuşması ve benzeri kazanımlar; gücünü, asil kanından, binlerce yıllık şanlı ve büyük tarihinden alan ulu bir Türkçünün, Türkçü ülkülemi yaşama geçirip, uygulamasının bir sonucu olarak elde edilmiştir.
Türk'üz Türkçüyüz Atatürkçüyüz!  


Konu Başlığı: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 22 Kasım 2009, 23:45:50
  (http://www.ressim.net/upload/7a08ee6b.jpg)


        BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ



Türkiye'de Yahudiler aleyhine hareketler olduğu sıralarda Atatürk Çanakkale'ye gelir. Kalabalığın arasından bir yahudi sıyrılarak: "Paşam, bizi kovuyorlar, biz ne yapacağız?" der. Bunun üzerine Atatürk yahudiye kim olduğunu sorar ve cevabını alır.
-Sizi kim kovuyor? der, polis mi, asker mi hükümet mi?
Yahudi şaşırır:
-Hayır, halk kovuyor!
Bunun üzerine Atatürk şu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken sözünü söyler:
-Halk isterse beni de kovar!
Ve uzaklaşır..”



“Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu
tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar
çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok
iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin."


“Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz.
Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri
ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet
de o kadar kuvvetli olur”


“Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek
olaganüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir”


--"Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle
öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır.
Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde
kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının
tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu
bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni
ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."


--"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir
müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu
sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın
rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın
yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden,
yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra
onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir
gün o tabiat çocuğu baba oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu.
Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”


“Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu
tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar
çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok
iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin."


“Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz.
Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri
ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet
de o kadar kuvvetli olur”


“Ülkeniz sizindir, Türklerindir. Bu ülke, tarihte Türk‘tü bugün de
Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yasayakcaktir”



“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu
ne olursa olsun, en evvel, herşeyden evvel Türkiye'nin istikbaline,
kendi benligine, millî an'anelerine düşman olan bütün unsurlarla
mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir”


“Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk
milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe
konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluğuna
bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz."


“Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine
karşı...'Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!' diyelim”


“Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve
mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır”

“Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o dâvalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet dâvası siyasî bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmî usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”

"Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti ölmüştür. Bütün dünya bilmelidir ki, Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini tanıtmağa kadirdir. Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet bir vücut olarak ayağa kalkar. Haysiyetinin bir zerresine, vatanın bir avuç toprağına vuku bulacak tecavüzün bütün mevcudiyetine vurulmuş darbe olacağını artık Türk milletinin farketmediğini sanmak hatadır."


“Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız ve şartsız millî egemenliği korumadan ibarettir. Millî egemenliğimizin hattâ bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların
kafalarını parçalayacağınızdan eminim”


“...Efendiler, arazi meselesi ve hudut meselesi Misak-i Milli'nin malim-i aliniz birinci maddesinin daireyi şümulüdür, Misak-i Milli şu hat bu hat diye hiçbir vakit hudut çizmemiştir, o hududu çizen şey milletin menfaati ve heyeti celilenin isabetli kararıdır. Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sonraki talik etmek demek ondan sarfi nazar etmek demek değildir. Belki bunun istihsali için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zaman intizardır. Bugün sulh yaparız, bir ay sonra iki ay sonra Musul meselesini haletmek için kıyam ederiz.”


1933 yılında, Amerikalı General McArthur'un "Sizin Türkiye'nin geleceği hakkında tasavvurlarınız nedir?" sorusuna, Büyük Önder Atatürk, "Allah, nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım" cevabını verir.


...İzmir'de 30 Ocak 1923'te basın mensuplarına beyanat veren M. Kemal Paşa görüşlerini kesin ifadelerle dile getirir:

"Musul vilayeti, Türkiye Devleti'nin milli sınırları içindedir. Buraları anavatandan koparıp şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyet-i Akvam ile bu meselenin münasebeti yoktur!"


''Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...”

“Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde birleşmeliyiz. Onların (Dış Türkler'in) bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...''

29 EKİM 1933
Mustafa Kemal ATATÜRK


ATATÜRK'ÜN YAZDIĞI ŞİİR

HAKİKAT NEREDE?

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karatıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?

Mustafa Kemal
Sinop, 25 Kânunu Evvel 321


“TÜRK MİLLETİ!.. Sen ANADOLU denilen yurda sonradan gelme değil; ilk yerleşip medeniyet kuranların çocuklarısın!..”


“Asla şüphem yoktur ki, TÜRKLÜĞÜN unutulmuş BÜYÜK MEDENİ VASFI ve MEDENİ KAABİLİYETİ âtinin yükselen medeniyet ufkunda bir GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR!.. (3) Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: BENİ HATIRLAYINIZ!.. (29.10.33)”


“Bugün bizim Sovyetler yönetiminde DİL bir, İNANÇ bir, ÖZ BİR KARDEŞLERİMİZ VARDIR... ONLARA SAHİP ÇIKMAYA, onları arkalamaya HAZIR OLMALIYIZ!..”


30 Ağustos 1922 tarihli Fransız Le Figaro gazetesinde ise Atatürk’ün şu ifadelerine vurgu yapılıyor:

“Avrupa’da, İstanbul ve Meriç’e kadar Batı Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın kuzeyi. Arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız.”


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Bağatur-Şad üzerinde 24 Ocak 2010, 01:47:35
Atatürk büyük bir önder ve gerçek bir Türkçü
Bu düşüncelerini biliyordum ama bir daha tekrarlayınca gözlerim doldu bana özellikle Turan için fikirleri hayatımda dahaçok mücadele şevki verdi...Başbuğların başbuğu Türk'ün en türkçü atası ruhu şad olsun.


Konu Başlığı: TÜRKÇÜ ATATÜRK
Gönderen: K A L K A N üzerinde 05 Mart 2010, 21:33:19
(http://www.ressim.net/upload/3c1db9c5.jpg)

ATATÜRK, 14 Eylül 1931 günü bir sohbet sırasında anlattığı
aşağıdaki hatırasıyla kendisinde milliyetçilik fikrinin gelişmesini çok net bir
şekilde dile getirmektedir:

"Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi.
İmparatorluk halkını meydana getiren Türk'ten başka milletlere, bu arada
yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri
arasında bulunan ırktaşlarının etkisiyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor,
onlardan söz edilirken 'kavmi necip' deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun
belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz
Türkler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.
Şair Mehmet Emin Yurdakul'un, ilk defa Manastır Askerî İdadisinde
öğrenci iken okuduğum 'Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur' mısrasıyla
başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı
bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu
çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra
Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu.
Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve
Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusunu kaptırmadım.
Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı,
Hayfa'da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve
piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap
gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolulu kıt'a çavuşları olan
Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş,
Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim
yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk.
Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli
görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına
gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe
bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış
hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe
davranışlarına yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten
kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten
sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım
komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan
çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri
fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu millî onurunu ağır
şekilde hançerleyen '...Türk!' sözleriyle azarlamaya başlamıştı. 'Sen nasıl
olur da kavmi necibi Arap'a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek
soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini
kırarsın? Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin...'
gibi gittikçe manasızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet
alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabîleşiyordu. Ben dikkatle çavuşun
yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının
içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri
gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi olan her Türk
askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından
dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak
bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu. Ben,
bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir
yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum: 'O
erin bağlı olduğu kavim, birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun,
yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavmin de tarihleri şerefle dolduran
büyük ve asil bir millet olduğu da bir an şüphe
götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise doğrudan
doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde
şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp
nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek,
Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak
gerekmektedir' dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin
inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim."


Konu Başlığı: ATATÜRK'ÜN TÜRK DÜNYASI
Gönderen: K A L K A N üzerinde 06 Mart 2010, 21:42:49
(http://www.ressim.net/upload/8137efde.jpg)

ATATÜRK'ÜN TÜRK DÜNYASI I

Dünya da insanlık tarihine göz attığımızda milletler, büyük ve dahî adamlar yetiştirmişlerdir.
Bu büyük adamlardan kimi liderlik, kimi teşkilâtçılık, kimi askerî bir
deha, kimi de devlet adamı olma özelliği ile ortaya çıkmışlardır. Bütün bu özellikleri
kendinde toplayan büyük adam sayısı ise dünyada o kadar fazla değildir. Mustafa Kemal
Atatürk belki de bütün bu özellikleri şahsında toplayan, Türk milletinin yetiştirdiği
ender şahsiyetlerden biridir. Atatürk’ün liderliği, teşkilâtçılığı, devlet adamı olma
vasfı, askerî dehası, düşünceleri ve fikirleri üzerine birçok eserler verilmesine rağmen,
O’nun Türk Dünyası hakkındaki düşüncelerinin ihmal edildiği görülmektedir.
Atatürk’ün Türk Dünyası’na olan ilgisi ve bu konudaki düşünceleri, şüphesiz,
O’nun Türklük ve Türk milliyetçiliği duygularıyla yakından alâkalıdır. Bilindiği üzere
siyasî manada milliyetçilik fikri, Fransız İhtilâli ile birlikte ortaya çıkmış; önce Avrupa
daha sonra ise bütün dünya uluslarını etkisi altına almıştır. Bu genel çerçevenin
dışında düşünemeyeceğimiz Osmanlı Devleti’nde de milliyetçilik fikri, önce yabancı
propagandası ve siyasî amaçlarla devletin Hıristiyan unsurları arasında yayılmaya
başlamıştır. Osmanlı Devleti’nde Türk milliyetçiliğinin doğuşu, Osmanlı tebaası
azınlıklarına göre daha sonraki devirlerde olmuştur. Şüphesiz bunun sebebi, Türklerin
Osmanlı Devleti’nin gerçek sahibi olmalarından dolayı, devletin dağılışını önlemek
maksadıyla Batıdan gelen milliyetçilik hareketlerine kayıtsız kalmalarıdır.1 Diğer yandan
milliyet şuuru en eski çağlardan itibaren Türk toplumunda mevcut olmakla birlikte,
bu şuur Osmanlı döneminde, İslâm dininin tesiri altında özelliğini yitirmiştir.2
Osmanlı Devleti’nde son yüzyıllarda görülen modernleşme çabaları, milliyetçilik
şuurunun Türk toplumunda da uyanmasına neden olmuştur. Fransız İhtilâli ve sonrasında
yayılmaya başlayan eşitlik, hürriyet, vatan ve millet gibi yeni kavramların
Osmanlı toplumunda yaygınlık kazanması ve sonrasında Hıristiyan tebaanın bağımsızlıklarını
kazanarak Osmanlı Devleti’nden ayrılmaları, Türk milliyetçiliğinin doğmasına
zemin hazırlamıştır. Diğer yandan Batılı tarihçi ve şarkiyatçıların Çin, İslâm
ve Türk kaynakları üzerinde yapmış oldukları çalışmalar ve neticede, Türk dili ve
tarihinin zenginliğinin anlaşılmasından sonra, Türk aydınlarındaki Türkçülük ve milliyetçilik
duyguları daha da kuvvetlenmiştir.3 Batıdaki Türkoloji çalışmalarından etkilenen
Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa ve Ali Suavi gibi ilmî Türkçülerin yanı sıra
Namık Kemal, Şemseddin Sami, Veled Çelebi, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet,
Hüseyinzâde Ali, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin
gibi Türk aydınları Türkçülük akımının yaygınlaşmasında etkili olmuşlardır.
Türk milliyetçiliğinin sistemleştirilmesinde, 20 Ocak 1911’de kurulan Türk
Ocakları’nın rolü büyük olmuştur.4 Dönemin önemli fikir adamlarını bünyesinde toplayan
Türk Ocakları, Ziya Gökalp’in de katılımıyla büyük bir güç kazanmıştır. Gökalp,
Türkçülük hareketinin de aynı zamanda sistemleştiricisi oldu. Bilim ve teknolojinin
Batı medeniyetinden, dini inançların İslâmiyet’ten ve kültürel unsurların Türk
geleneklerinden alınmasını savunan Gökalp, bütün düşüncelerini “Türk milletindenim,
İslâm ümmetindenim ve Batı medeniyetindenim” sözleri ile özetledi.5 Mustafa
Kemal ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadrolar, Türk milliyetçiliğinin bu gelişim
sürecinde, bu fikir atmosferi içinde yetişmişlerdir. Türk milliyetçiliğinin geçirdiği bu
önemli süreç, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ne de fikri açıdan temel teşkil etmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, daha Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesinde, Türklük duygusunu
kendisine rehber edinmiş ve başlattığı mücadeleyi, Türk milliyetçiliği temeli
üzerine oturtmuştur.6 Nitekim Millî Mücadele’nin esasını oluşturan “Kuva-yı Millîye
Ruhu”, Türklük duygusundan doğmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde şahlanan
Türk milliyetçiliği, beraberinde millî devlet anlayışını getirmiştir. Atatürk,
son dönem Türkçülük hareketlerinin kendisine vermiş olduğu deneyimden yararlanarak,
ümmet anlayışına dayalı imparatorluk sisteminden, Türk milletine dayanan
Türkiye Cumhuriyeti devletini kurma fikrine ulaşmış ve bunda da başarılı olmuştur.
Atatürk Türk milliyetçiliğini ilkelerinin temeli yapmış; yeni Türk devletinin siyasî,
sosyal ve eğitime dair bütün kurumlarını da Türk milliyetçiliği esasına uygun olarak
yapılandırmıştır.7
Türk olmakla gurur duyan Atatürk, aynı zamanda Türk milliyetçiliğine gönülden
inanmıştır. O’nun Türk milliyetçiliği hususunda ne kadar samimi ve köklü duygulara
sahip olduğunu bilmekteyiz.8 Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının kendisine has özel-
likleri vardır. Bu özellikleri şu şekilde sıralayabiliriz:9
a) Millî birlik ve bütünlüğe önem verir
b) Irkçılığı reddeder
c) Çağdaşlaşmayı amaçlar, medeniyetçidir
d) Laiklik ilkesiyle bağlantılıdır
e) Sınıf kavgasını reddeder; millî dayanışma ve sosyal adaletten yanadır
f) Vatan kavramıyla bağlantılıdır ve gerçekçidir
g) Demokrasiye yöneliktir ve millet egemenliği ilkesi ile bağlantılıdır
h) Saldırgan değil, barışçıdır
i) Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır
Atatürk Türk milliyetçiliğini, gerçek bir anavatan kavramı ile bütünleştirmiştir. Bu
anavatan, Misâk-ı Millî’de ifadesini bulan ve Türk çoğunluğun yaşadığı topraklardır.
Bununla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışında yaşamakta olan Türk toplulukları
ve onların meseleleriyle de yakından ilgilenmiştir.
Atatürk ve Türk Dünyası
Bilindiği gibi Türkiye’nin dış siyasetine dair temel prensipler, Mustafa Kemal
Atatürk’ün, 24 Nisan 1920 tarihli meclis oturumundaki konuşması ile şekillenmiştir
denilebilir. Bu konuşmasında Atatürk: “ Osmanlı Devleti’nin izlediği siyasetin millî
olmadığı gibi belirsiz ve istikrarsız” olduğunu belirttikten başka, Türkiye’nin takip
etmesi gereken siyasetin ise: “açık ve uygulanabilir”, aynı zamanda “ulusal ve millî”
olması gerektiğini de ifade etmiştir.10 Dış politika esaslarımıza “ulusal ve millî” bir
karakter veren Atatürk’ün, bununla birlikte bütün Pan-İslâmist ve Pan-Türkist kaygıları11
bir kenara bırakarak, gerek cumhuriyetin ilânından önce gerekse sonraki dönem-
lerde, Türkiye dışında yer alan Türk Dünyası ile de yakından ilgilendiğini görmekteyiz.
Nitekim Mustafa Kemal Atatürk TBMM’nde yapmış olduğu bir konuşmasında:
“Efendiler, bu dünyayı beşeriyette asgarî yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep
bir Türk milleti azimesi vardır ve bu milletin saha-i arzdaki vüs’ati nisbetinde saha-i
tarihte de bir derinliği vardır…En bariz ve en kat’î ve en maddî delâil-i tarihiyeye
istinaden beyan edebiliriz ki Türkler onbeş asır evvel Asya’nın göbeğinde muazzam
devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetine tecelligâh olmuş bir
unsurdur…”12 sözleri ile Türkiye dışında yer alan Türk Dünyası’nın varlığına işaret
ederken; yine başka bir konuşmasında ise: “Türkiye dışında kalmış olan Türklerin
kültür meseleleriyle yakından ilgilenilmelidir” ifadesi ile Türk Dünyasına ve Türk
Dünyasına ait meselelere kayıtsız kalınmaması gerektiğini önemle vurgulamıştır.
Atatürk bu çerçevede Türk Dünyasının “dil ve kültürel yönden birliği” konusunda
önemli çalışmalara imza atarken, Batı Trakya Türklerinin meseleleriyle yakından
ilgilenmiş; Kuzey Irak ve Azerbaycan Türkleri ile Buhara ve Hive Türk Hanlıklarının
ve Doğu Türkistan’ın bağımsızlıklarını kazanmaları yönündeki düşüncelerini açıkça
dile getirmiştir. Atatürk’ün Türk Dünyasına olan ilgisini birkaç örnek ile daha net bir
biçimde göstermekte fayda vardır. Atatürk daha 11 Ekim 1920’de mecliste alınan bir
karar ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Tevfik Rüştü, İsmail Suphi, Ali Fuat
ve Besim Atalay Beylerden oluşan bir heyeti Sovyet Rusya egemenliğinde bulunan
Türkler hakkında incelemelerde bulunmak üzere Moskova’ya göndermiştir. Nitekim
heyette yer alan İsmail Suphi Bey, 1921 yılı Temmuzunda Buhara’ya ulaşmış ve Eylül
ayında döndüğünde Sovyet egemenliğindeki Türkler hakkındaki tafsilatlı raporunu
Atatürk’e sunmuştur.13 Atatürk’ün 1 Kasım 1928’de büyük Harf İnkılâbı’nı gerçekleştirirken
ve yine Türk Dil ve Türk Tarih Kurumları’nı kurdururken Türk Dünyası
ile dilde ve kültürde birlikteliği sağlamak ve ortak bir mazi meydana getirmek
düşüncesiyle hareket etmiş olduğunu bugün daha iyi anlayabilmekteyiz.14 Nitekim
Atatürk bir konuşmasında konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Türkiye dışında
kalmış olan Türklerin ilk önce kültür meseleleriyle ilgilenilmelidir. Nitekim biz Türklük
davasını böyle müspet bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk
dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal
ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz”.15 Atatürk’ün bir
önsezisi ve aynı zamanda talimatı olarak ta tarihe geçen Sovyet Rusya egemenliğinde
bulunan Türkler ile ilgili yapmış olduğu konuşmayı da burada zikretmekte fayda
vardır. Atatürk bu konuşmasını cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları vesilesiyle 29 Ekim
1933 gecesi halk ile iç içe olduğu bir esnada, 24–25 yaşlarında ve mesleği doktorluk
olan Zeki isimli bir gencin “ideal olarak bize ne bıraktınız?” sorusu üzerine yapmıştır.
Genç doktoru sormuş olduğu soru üzerine kalabalıktan genel müdür odasına çeken
Atatürk, duvarda asılı olan haritayı göstererek şu açıklamayı yapmıştır:16
“Düşün bir kere Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-
Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan
bugün ne kaldı? Demek ki hiç bir şey sürgit değildir. Bugün Sovyet
Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa
ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez Tıpkı
Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu
gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından
kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne
yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı
bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız”.
Atatürk “Milletler buna nasıl hazırlanır?” sorusuna ise yine konuşması
içerisinde şu satırlarla cevap verir: “Manevî köprülerini sağlam tutarak!
Dil bir köprüdür; İnanç bir köprüdür; Tarih, bir köprüdür. Bugün biz
bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından
uzak düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi?
Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını
bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir. Tarih bağı kurmamız
lazım; folklor bağı kurmamız lazım… Bunları kim yapacak? Elbette biz.
Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz dil encümenleri, tarih encümenleri
kuruluyor. Dilimizi onların diline yaklaştırmaya böylece birbirimizi
daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz. Ortak bir mazi yaratmak
peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konularak yapılmaz, bunlar
devletlerin ve milletlerin düşünceleridir”.

Atatürk yapmış olduğu bu çalışmalar karşısında kendisini eleştirenlere ise şu cevabı
vermiştir: “İşitiyorum, benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli
vatandaşlar, Paşa’nın işi yok, dille, tarihle uğraşmaya başladı diyorlarmış… Benim
işim başımdan aşkın…Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam,
yarının Türkiyesinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum”. Atatürk başka
bir konuşmasında ise “bu yaptıklarımız hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan
yanayız, barıştan yana kalacağız…Ama durmadan değişen dünyada yarının muhtemel
dengeleri için hazır olacağız”17 demek suretiyle eleştirilere de cevap vermiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk Dünyası içerisinde yer alan, fakat bununla birlikte
esaret altında bulunan Türklerin bağımsızlıklarını kazanmaları yönündeki sami-
mi duygularını da zaman zaman ifade etmiştir. Bir konuşmasında bu konuda şöyle
demektedir: “Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile
mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık çabaları ile yakından ilgilenmeyi, o davalara
yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve
bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez.”18 Yine 1933’de
Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını kazanması üzerine Sovyet Büyük Elçisi Suriç’in
Pan-İslâmist ve Pan-Türkist suçlamalarda bulunması üzerine, dönemin Dışişleri Bakanı
Tevfik Rüştü (Aras) Bey resmî ağızdan Türkiye’nin Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını
kazanması ile ilgili görüşünü yazılı olarak şu şekilde izah etmiştir: “Siyasî
istiklâllerini kaybetmiş milletlerin bunu geri almak uğrundaki mücadelelerini suitelâkki
etmek prensiplerimizden çok uzaktır. Son seneler zarfında orta ve uzak şarkta
milliyetperverlik cereyanlarının kuvvetlenmesi tesiriyle Şarkî Türkistan’da tezahür
eden bu hareketleri de, bilhassa aynı ırktan olan bir cemaate taalluk etmesi itibariyle
memnuniyet ve takdirle karşılarız”.19

1 Bu dönemde Türkler, devletin yıkılışını hızlandıracağı endişesiyle “Türkiye”, “Türk milleti”
gibi sözleri kullanmaktan ve kendi ulusal benliklerini açıkça savunmaktan çekinmekte idiler.
Bkz. Ömer Seyfettin, Türklük Ülküsü, İstanbul 1977, s. 42. Atatürk Türk milliyetçiliğinin
doğuşundaki gecikmeyi ise şu sözlerle açıklar: “Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş
ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız.
Çünkü tarih, hâdiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin olduğunu
göstermiştir. Özellikle bizim milletimiz, milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir.
Osmanlı İmparatorluğundaki çok çeşitli toplumlar hep millî inançlara sarılarak, milliyetçilik
idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara
yabancı millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı
anda bizi hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahâtimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş”
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1981, s. 137–146).
2 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1984, s. 330.
3 Ayrıntılı bilgi için bkz. Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı imparatorluğu ve Modern
Türkiye, İstanbul 1983, s. 316–317.
4 Ayrıntılı bilgi için bkz. Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk
Ocakları (1912–1931), İstanbul 1994, s. 36–37.
5 Ayrıntılı bilgi için bkz. Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, İstanbul
1976, s. 1–13.
6 İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Londra’ya göndermiş olduğu 23
Haziran 1919 tarihli telgrafında bu durumu şu şekilde ifade eder: “Çanakkale Savaşları’nda
büyük ün kazanmış olan Mustafa Kemal Paşa bir ay kadar önce ordu müfettişi olarak Samsun’a
varışından bu yana kendisini milliyetçi duygunun merkezi haline getirmiş görünmektedir”
(Bilâl Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Ankara 1973, s. 26).
7 Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğinin devletin kuruluşu ve şekillendirilmesindeki
temel dayanak olma özelliğini şu ifadelerle anlatır: “Yeni Türkiye Devleti cihana hâkim o kâdir
fikrin Türkiye’de tecellisidir, tahakkukudur” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 142–143).
8 Atatürk Nutuklarında Türk milliyetçiliğine dair görüşlerini açık bir surette ifade etmiştir.
Bunlardan bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz: “Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten
başka bir şey değildir” (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara
1984, s. 168); “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz” (Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri (Tamim ve Telgrafları), C. V, Ankara 1972, s. 114); “Türk’ün saygınlığı,
onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun
daha iyidir” (Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, I. Kitap, İstanbul 1988, s.
49); “Türklük esastır. Bu mevcudiyeti tarih içinde araştırmak, birbirini izleyen bir tarih zinciri
içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur. Fakat bu övünmeye lâyık olmak
için bugün çalışmak lâzımdır” (Kocatürk, a.g.e, s. 168).
9 Ayrıntılı bilgi için bkz. Turhan Feyzioğlu, Atatürk ve Milliyetçilik, Ankara 1996, s. 44–97.
10 Atatürk, 1930 yılında Kırklareli Türk Ocağı’ndaki konuşmasında, Türkiye’nin takip etmekte
olduğu millî siyaseti şu sözlerle ifade etmiştir: “Bizim devlet hayatımızda bilindiği gibi Osmanlı
siyaseti, gayri mütecanis unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir harita yapmak
mümkün olmadığı için Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset, millî siyaset,
Türkçülük siyasetidir.”. Bkz. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, İstanbul 1971, s. 43.
11 Atatürk’ün Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm hakkındaki düşüncelerini şu sözlerle açıklamıştır:
“Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr
insanlardan değiliz. Efendiler, büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden
bütün dünyanın düşmanlığını, garazını, kinini bu memleketin ve milletin üzerine topladık.
Biz Panislâmizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da ‘yaptırmamak
için bir an önce öldürelim’ dediler. Panturanizm yapmadık. ‘Yaparız, yapıyoruz’ dedik, ‘yapa
cağız’ dedik ve yine öldürelim dediler!...Bizle böyle yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar
üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimizdeki Baskları arttırmaktan ise, tabîi sınıra,
meşru sınıra dönelim…” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, İstanbul 1981, s. 194–196).
12 Mehmet Saray, Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara 2006, s. 399.
13 Saray, a.g.e, s. 393.
14 Atatürk’ün bu konudaki düşünceleri şu şekildedir: “Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız
ki; dünyanın neresinde olursa olsun bütün Türkler temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün Türk
anavatanı, Rus işgali altındadır. Komünizm her yolu denemekte olan bir asimilasyon veya fenasit
tatbikatı içindedir. Bir gün yıkılacaklardır. Fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü ardlarında kalanlar
dillerini kökten kaybetmişler ve biz onlara hep birlikte anlayabileceğimiz bir dili veremezsek boşluk
doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum” (Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı, İstanbul 1998, s. 124).
15 Kocatürk, a.g.e, s. 186.
16 Bu olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü
Aras ve Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır. Bkz. İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası, İstanbul
1970, s. 26–27.
17 Bozdağ, a.g.e, s. 11–26.
18 Kocatürk, a.g.e, s. 186.
19 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30.10.0.0/258.735.5


Konu Başlığı: ATATÜRK'ÜN TÜRK DÜNYASI
Gönderen: K A L K A N üzerinde 06 Mart 2010, 22:00:15
(http://www.ressim.net/upload/8137efde.jpg)

ATATÜRK'ÜN TÜRK DÜNYASI II

Atatürk’ün Türk Dünyasına yönelik bu ilgisine karşılık, Türk Dünyası içerisinde
yer alan Türk topluluklarının da Atatürk’e ve onun kurduğu yeni Türk devletine
karşı büyük bir sevgi ve alâka duyduklarını görmekteyiz. Daha Ulusal Kurtuluş
Savaşı devam ederken gelen iki kişilik Buhara Elçilik Heyeti, Türkistan Türklerinin
selamlarını getirdikten başka, Atatürk’e bazı hediyeler takdim etmişlerdir. Bu hediyeler
arasında özellikle dört tanesi dikkat çekmektedir. Bunlardan biri Timur’a ait bir
Kur’an-ı Kerim, üç tanesi de Buharalı kılıç ustalarının yapmış oldukları pala şeklindeki
kılıçlardı. Atatürk 17 Ocak 1921 tarihinde konu ile ilgili olarak TBMM kürsünden
şunları söylemiştir: “Muhterem arkadaşlar! Türkistanlı kardeşlerimiz Sakarya Zaferi
münasebetiyle bize üç kılıç ve birde Kur’an-ı Kerim göndermişler. Türk milleti adına
kendilerine teşekkür ederim. Bu mukaddes kitabı Türk milletine emanet ediyorum.
Bu üç kılıçtan birini ben aldım, ikincisini İsmet Paşa’ya verdim. Üçüncüsünü de İzmir
fatihine saklıyorum. Bu kılıç İzmir’e ilk giren kumandanın beline takılacaktır”.20
Nitekim üçüncü kılıç daha sonra İzmir’e ilk giren süvari zabiti Şeref Beye verilecektir.
Sayı olarak herhangi bir bilgiye rastlanılmamakla birlikte, Türkistan Türklerinin
Türk istiklâl Harbine katıldığını ve şehit düşen Türkistanlılar için bir anıt mezarın
yapıldığını da bilinmekteyiz. Kitabesinde “Türkistan kurtuluş mücadelesinden sonra
Balkan, I. Dünya Savaşı ve Türk İstiklâl Harbi’ne katılan Türkistanlı kahramanlar,
bugün Kemalizm güneşinden nur alan Anadolu’da yatmaktadırlar” ifadelerinin yer
aldığı bu anıt mezar Tarsus’ta bulunmaktadır.21 Türkistan Türkleri, aynı zamanda Türk
İstiklâl Harbini kendi ulusal kurtuluşları için örnek olarak ta almışlardır. Nitekim Yaş
Türkistan dergisinin 1933 tarihli 45. sayısında bu konuda şu satırlar yer almaktadır:
“Bugün Türkiye’nin gitmekte olduğu yolu öğrenmek, özellikle millî kurtuluş mücade-
lesini yürütmekte olan biz Türkistanlılar için hayatî bir ihtiyaçtır. Şunu da belirtmek
gerekir ki Türk millî tarihinin bir bölümünü teşkil eden Türkiye’nin son millî istiklâl
mücadelesi, yalnız Rus esaretinde kalan Türkler için değil, belki diğer Asya ve Avrupa
milletleri içinde en faydalı ve ibretli ilham kaynağıdır”.22 Atatürk’ün ortaya koymuş
olduğu büyük inkılâp hareketleri de her zaman için Türk Dünyasının hayranlığını mucip
olmuştur. Konuyla ilgili Yaş Türkistan dergisinin 1938 tarihli 108. sayısında şöyle
denilmektedir: “Son onbeş yıl içersinde Atatürk tarafından gerçekleştirilen reformlar
sayesinde Türkiye’de olan değişimleri dünyada belki hiç bir devlet görmemiş ve yaşamamıştır.
Atatürk’ün ortaya koymuş olduğu bu reformlar, Türkiye Devleti’nin sadece
dış görünüşünü değil, hatta Türk halkının düşünüş tarzını da değiştirdi”.23
Atatürk’ün ölümü bütün dünyada olduğu gibi Türk Dünyasında da büyük bir yankı
yapmıştır. Özbek Türkleri adına Yaş Türkistan dergisine gönderilen bir telgrafta:
“Türk ırkı bugün en büyük oğullarından birini kaybetmiştir. Mustafa Kemal gibi dahi
bir askerbaşı, büyük bir reformatör ve devlet erinin 57 yaşında dünyaya göz yumuşunu
akıllarımız kabul etmiyor”24 denilirken; Paris’te Azerbaycan Millî Heyeti Reisi
olarak bulunan Doktor Mir Yakup Bey ise Başvekil Celal Bayar ile TBMM Reisi Abdülhaluk
Renda Beye, Azerbaycan Türklerinin hislerine tercüman olmak üzere göndermiş
olduğu taziye telgrafında şu satırlara yer vermiştir: “Büyük dâhimizin vefatı
dolayısıyla kalpleri parçalanan bütün Azeri Türkleri namına tarihi zafer ve asaletle
dolu ulu kardeş millete taziyelerimizi sunarız. Kaybı yalnız Türkiye’ye değil bütün
Azeri Türklerine elim gözyaşları döktüren ulu şefin zaferlerle dolu hatıraları kalplerimizde
ebediyen yaşayacaktır. Bugün Rus hâkimiyeti altında inleyen Azerbaycan, bu
en büyük mateme bütün varlığı ile iştirak etmektedir”.25
Görüldüğü üzere Atatürk’ün Türk Dünyası’nın meselelerine olan ilgisi karşısında,
Türk Dünyası içerisinde yer alan Türk toplulukları da Atatürk’e büyük bir sevgi beslemişler
ve reformlarını ilgi göstermişlerdir. Bu ilgi ve yakınlığın kuvvetlendirilmesi,
bugün için daha da zarurî hale gelmiş görünmektedir.
Bugün Türk Dünyası için Atatürk’ün düşünce ve fikirleri bir çağdaşlaşma modeli
olarak önerilebilir mi? Bu sorunun cevabını vermek bugün için zordur. Ülkelerin
kurtuluş mücadelelerinin verildiği tarihteki dünyanın politik yapısı, dünyaya egemen
olan güçlerin durumu, siyasî akımlar ve yayılma yöntemleri dikkate alınması gereken
unsurlardır. Bununla birlikte Atatürk ve Atatürkçülüğün evrensel etkileri incelenirken
görülecektir ki, her ülke, kendi şart ve ihtiyaçları yönünde Atatürkçülüğü değerlendirmeye
ve bu görüş ve uygulamalardan yararlanmaya çalışmıştır. Bir kısım Güney Amerika
düşünürleri, Atatürk’ün ulus devlet kuruculuğundan milletleşmek, devletleşmek,
millî devlet olabilmek için yararlanmayı düşünmüşlerdir. Onların gözünde Atatürk,
millî devletler kurucusudur. Bazı Güney Afrika düşünürleri ise, kendi kültürlerinin
bütünü ile yok olmasından endişelenmekte, Atatürk’teki batılılaşmayı kabullenmeyip
yalnız modernleşme ilkesini savunmaktadırlar.26 Atatürkçülük II. Dünya Savaşından
sonra dünya toplumları tarafından daha fazla ilgi görmüş ve Atatürk bir dünya değeri
haline gelmiştir. Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilân ederek
çağdaş değerler arayışına giren Türk Cumhuriyetlerinin dikkatlerini çeken ilk model
ülke Türkiye olmuştur. Bu seçimin yapılmasında, bizimle benzer değerlere, ortak
kültür unsurlarına sahip olmalarının, çağdaşlaşma girişimlerine daha önce başlamış
olmamızın etkili olduğu görülmektedir. Türkiye diğer evrensel inkılâp hareketlerini
ve sanayi inkılâbını yaşamamış olduğu halde, bu atılımları gerçekleştirmiş olan
ve çağdaş uygarlığı temsil eden batının değerlerini yaşama geçirme yolunda büyük
mesafeler almış bulunmaktadır. Atılımları yaparken inanç sisteminden vazgeçmemiş,
inanç konusunu insan vicdanında yüceltmiş, diğer temel kültür öğelerinden de önemli
ödünler vermemiş olması Türkiye’yi, Türk Cumhuriyetleri gözünde çekici kılmaktadır.
Atatürkçü Düşünce Sistemi milliyetçiliği çağdaşlaştıran açıklaması, inançları
kişi vicdanına bırakan laik yapısı ve diğer ilkeleri ile Türk Cumhuriyetleri ve Türk
toplulukları için en güvenli düşünce ve eylem aracı ya da programı olabilir. Günümüzün
yükselen değerleri yönünde bir çağdaşlaşmayı yüzyılımızın başında benimsemiş
olan Türk çağdaşlaşması, bütün özellikleri ile Türk Dünyasının yeni bağımsız üyeleri
dâhil Türk topluluklarının çağdaşlaşma amaç, özlem ve uygulamalarına örnek olma
değerine sahip bulunmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk,
Türkiye dışında yer alan Türk toplulukları için: “ulu bir Türk komutanı” ve
“büyük bir devlet eri” dir. “Dirayetli bir teşkilâtçı” ve yine “büyük bir yolbaşçı” dır.
“Büyük bir reformisttir” ve onun bütün reformları, Türkiye Tarihi’nin akışını değiştirmiştir.
“Sevgi doludur” ve kendi halkını büyük bir sevgiyle sevmiştir. “Kurtarıcıdır”;
Mondros Mütarekesi ve Sevr Muahedesinden sonra Türkiye’nin düştüğü aşağılık durumdan
Türkiye’yi ve Türkleri kurtaran Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. “O büyük
bir mefkûrecidir*”; kendi uhdesine aldığı vatanı kurtarmak, onu müstakil devlet olarak
yeniden diriltmek vazifesini ve Türkiye’yi modern bir devlet konumuna getirmeyi
başarmıştır.
Bugün Türkiye ile Türk Dünyası içerisinde yer alan topluluklar arasında ki temaslar,
devletler ve topluluklar düzeyinde siyasî, ekonomik, askerî ve sosyo-kültürel
alanlarda devam etmektedir. Tarihî kökleri, Asya’nın derinliklerinde yer alan bugünün
Anadolu Türklüğü ile Türkistan Türkleri arasındaki tarihî, kültürel ve hissi bağlar
fazlasıyla kuvvetlidir. Bu durum Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlarda yer alan Türk
toplulukları içinde geçerli bulunmaktadır. Bugün değişen dünya dengeleri ve bahse
konu bölgelerde gelişmekte olan olaylar, Türkiye’nin farklı coğrafyalarda yer alan
Türk topluluklarıyla ilgilenmesini zorunlu kılmaktadır.[/color*:İdeal, İdeoloji, Ülkü

20 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 33–34; E. B. Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk
Kültürü, sa. 35, Kasım 1965, s. 86.
21 Dr. Salihcan, “Şehitlerimize Abide ve Matem Merasimi”, Yaş Türkistan (Dergi), Aralık
1933, sa. 49, s. 25.
22 Yaş Türkistan, “Türkistan Türk Gençler Birliği”, Yaş Türkistan, Ağustos 1933, sa. 45, s. 7.
23 Yaş Türkistan, “Atatürk’ün Ölümü”, Yaş Türkistan, Kasım 1938, sa. 108, s. 4.
24 Yaş Türkistan, Atatürk’ün Ölümü…, s. 4.
25 “Atatürk’ün Ölümü Münasebetiyle Taziyeler”, Yaş Türkistan, Aralık 1938, sa. 109, s. 40.
26 Suat İlhan, Evrimleşen Türk Dünyası, Ankara 1998, s. 248.


                            KAYNAKÇA
1- Atatürk, M. K., Nutuk, İstanbul 1981.
2- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1981.
3- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Tamim ve Telgrafları), C. V, Ankara 1972.
4- “Atatürk’ün Ölümü Münasebetiyle Taziyeler”, Yaş Türkistan, Aralık 1938, sa. 109.
5- Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30.10.0.0/258.735.5.
6- Feyzioğlu, T., Atatürk ve Milliyetçilik, Ankara 1996.
7- Gökalp, Z., Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, İstanbul 1976.
8- İlhan, S., Evrimleşen Türk Dünyası, Ankara 1998.
9- İnan, A. İ., M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, İstanbul 1971.
10- Kocatürk, U., Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984.
11- Kutay, C., Atatürk Olmasaydı, İstanbul 1998.
12- Lewis, B., Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1984.
13- Salihcan, Dr., “Şehitlerimize Abide ve Matem Merasimi”, Yaş Türkistan (Dergi), Aralık
1933, sa. 49.
14- Saray, M., Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara 2006.
15- Sarınay, Y., Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları (1912–1931), İstanbul
1994.
16- Shaw, S. J.-Ezel Kural Shaw, Osmanlı imparatorluğu ve Modern Türkiye, İstanbul 1983.
17- Şimşir, B., İngiliz Belgelerinde Atatürk, Ankara 1973.
18- Şapolyo, E. B., “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, sa. 35, Kasım 1965.
19- Yaş Türkistan, “Türkistan Türk Gençler Birliği”, Yaş Türkistan, Ağustos 1933, sa. 45.
20- Yaş Türkistan, “Atatürk’ün Ölümü”, Yaş Türkistan, Kasım 1938, sa. 108.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: SELENGA üzerinde 07 Mart 2010, 03:22:05
b) Irkçılığı reddeder

i) Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır


Yukarıdaki iki madde kendi içerisinde tezat oluşturuyor..

Irkçılık Milli bilinç demektir, Irk'a dayalı Milliyetçilik demektir..Dolayısı ile Milliyetçiliği ret eden akımlara karşı olan bir düşünce, hiç bir zaman Irkçılığı ret edemez..

Türkçülük ve Türk Irkçılığı tezat ve tavizkar değildir..

Baturalp Kardeşim'e dikkatinden ötürü teşekkür ederim..


 


Konu Başlığı: Millet Düşüncesinin Osmanlı Devleti'ndeki Gelişimi ve ATATÜRK'e Etkileri
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Nisan 2010, 21:15:40
(http://www.ressim.net/upload/d68fa4a0.jpg)

Millet Düşüncesinin Osmanlı Devleti'ndeki Gelişimi ve ATATÜRK'e Etkileri
 Milliyet düşüncesinin Fransız ihtilâlinden sonra sistematik bir hâlde
dünyaya yayılması ile çok milletli devletlerin, bünyesinde bulunan unsurların
her biri kendi millî devletlerini kurmak girişimlerine başlamışlardır. Bu
girişimlerden en çok etkilenen Osmanlı Devleti ise topraklarını en geniş hâli
ile koruma gayreti içinde ve Osmanlı milleti yaratma düşüncesi ile Osmanlılık
diye adlandırılan bir siyaset uygulamaya çalışmıştır. Ülkeyi oluşturan tüm
unsurların Osmanlı hanedanı şemsiyesi altında bir arada tutulmasına
çalışılmıştır. Ancak, milliyet düşüncesinin diğer düşüncelerin önüne geçtiği
bir ortamda, birbirleri ile hiçbir bağlantısı olmayan unsurları hanedan gibi
hiçbir birleştirici özelliği olmayan sembollerle bir arada tutmanın mümkünü yoktu.
Ülkedeki Hristiyan unsurların dışardan da destek alarak
gerçekleştirdikleri bağımsızlık savaşları sonucu birer birer kendi devletlerini
kurarak Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları, artık Osmanlılık politikasını
sürdürmenin imkânsız olduğunu göstermiştir. Topraklarını en geniş şekli ile
koruma amacındaki devlet yöneticileri, bunun ancak Müslüman unsurları bir
arada tutmakla olacağını düşünmüşler ve adına İslamcılık dediğimiz
politikaya ağırlık vermişlerdi. Bu politikayı bir din milliyetçiliği yani ümmetçilik
olarak niteleyebiliriz.
İslamcılar toplumların temel direğini din olarak görmektedirler. Onlara
göre "Dini İslâm'la müşerref bütün akvam, hiçbir kavmiyet farkı
gözetmeksizin merkezi muallâyı hilâfet ve halifei ruyi zemin etrafında geniş
bir İslâm camiası teşkil ederler. Bir gün gelecektir ki hakaiki İslâmiye
Müslümanlığa karşı gelen delâletlere bir defa daha galebe çalacak,
hükümdarı yeryüzündeki Müslümanların halifesi bulunan bu memleket bir
defa daha akvamı İslâmiye'nin başına geçecek, onları semti saadete doğru
sevk edecektir. Alemşümul mahiyette hakikatlerle insanî sınıftan birtakım
hissiyat, hem ırk nazariyesine ait hurafeleri hem milliyet hodkâmlığını
devirerek yerlerine kendisi kaim olacaktır... İslâm beynelmileliyeti en
mükemmel ve en nihaî şekildir." İslamcıların bu tarzını benimseyip dini
birleştirici bir unsur olarak gören ve halife unvanı sayesinde bütün
Müslümanların kendilerine sadık kalacağını düşünen Osmanlı Devleti bu
düşüncesinde yanıldığını Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş
sırasında yaşadığı acı tecrübelerle anladı.
Örneğin, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını en geniş haliyle korumaya
çalışan bu politikaların başarılı olması ülkeyi oluşturan unsurların milliyet
bilinçlerinin yok edilmesine bağlı idi. Bu yönde büyük gayretler sarf edilmiştir.
Doğaldır ki, bu gayretler en büyük etkisini ülkenin hâkim unsuru olan Türk
milletinde göstermiştir.
Osmanlı topraklarına Avrupa'da Türkiye denmesine kızan millî
kimlikten yoksun Osmanlı-Türk aydınları "Memaliki Osmaniye" adını
kullanmakta ısrar etmişlerdir. Türk adı ise bir hakaret olarak kullanılmıştır.
"1802'de Paris'e giden Halet Efendi bile kendisine Türk elçisi' denmiş
olmasından üzülmüş görünür ve kendisini hasım bir manevra ile karşı tertibe
girmekle kutlarken 'amma bu defa sanıyorum ki inşallah istedikleri Türk
elçisine -yani cahil köylüye- düşmediler' diyerek..."kendisine Türk
denmesinden dolayı girdiği aşağılık duygusunu belirtmiştir.
Bu ortamda batılı yayılmacılar (emperyalistler) de boş durmamışlardır.
Türkiye'yi paylaşmak için yaptıkları plânları tarihsel bir temele dayandırmak,
bu yolla yayılmacı emellerini haklı çıkarmak amacıyla çalışmışlardır. Bu
amaçla ön yargılı araştırmalar yayımlamışlar, bu yayınlarla Türklerin sarı ırka
mensup, uygarlık yaratma yeteneğinden yoksun, ikinci sınıf insanlar
olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, Türkler gittikleri yerlerde bulunan
medeniyetleri yok etmişlerdi. Üzerinde yaşadıkların toprakların asıl sahipleri
başkalarıydı. Bu nedenle Türkler geldikleri yerlere yani Orta Asya'ya
sürülmeli hatta en iyisi yok edilmeli idi.
Batılıların çarpıtılmış bu çeşit tarihi iddialarla dünya kamuoyunu
kandırıp Türklere karşı kışkırtmaları ve paylaşma anlaşmalarına zemin
hazırlamaları karşısında Osmanlı tarihinden başka tarih bilmeyen ve
atalarının tarihte yarattığı uygarlıklardan, dünya uygarlığına katkılarından
haberi olmayan Osmanlı aydınları cevap verememişlerdir. Bunun yanında o
iddialara kendileri de inanmış, Türk olarak kendini yönetme yeteneğinden
yoksun oldukları kanaatiyle, kurtuluşun, bir medenî devletin himayesi ile
mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Amerikan ve İngiliz mandacılığı ülkenin
en popüler politikaları olmuştur.
Bu durumdaki Türk unsurunun ülkedeki diğer unsurlar ayrıldıktan
sonra kendi başına millî bir devlet kurması düşünülemezdi.
Gerçi devletin son dönemlerinde özellikle Rusya'dan gelen Türklerin
büyük katkıları ile İttihat ve Tarakki Partisi durumu anlamış görünüyor ve
milliyet ekseninde politikalar uygulamaya çalıyordu ise de onların bu
politikaları daha çok Alman çıkarlarına uygun Panturanist bir şekilde
gelişmiştir. Orta Asya da dâhil dünyadaki tüm Türkleri bir bayrak altında
toplamayı amaçlayan bu politika, Orta Asya'da kuzeyden Rusya'yı,
güneyden ise Hindistan yolu ile İngiltere'yi tehdit etmesi nedeniyle Almanlar
tarafından da uygun görülmüştür. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlar,
bu politikayı kendi çıkarlarına kullanmak amacıyla özellikle Enver Paşa
vasıtasıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Avrupa cephesinde Alman-Avusturya
üzerindeki Rus baskısını, onları Türk ordusunun üzerine çekerek hafifletmek
amacıyla, zamanı ve şartları oluşmamış olmasına rağmen, Enver Paşayı
Panturanist amaçlarını gerçekleştirmek için bir an önce Ruslara saldırması
gerektiğine inandırmışlardır. Bunun sonucunda da on binlerce Türk askerinin
bir tek kurşun bile atmadan şehit olduğu Sarıkamış felâketine sebep
olmuşlardır.
Ancak İttihat ve Terakkinin bu millîci hareketleri halka mal olmamıştır.
Halk asırlarca uygulanan millî değerleri yok eden politikalar nedeniyle
kimliğini unutmuş ve Müslümanlıktan başka değer tanımaz olmuştur. Birinci
Dünya Savaşı sonucunda sahip olduğu son kalesi olan Anadolu'yu da
kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Türk milleti ATATÜRK'ün
bilinçlendirici ve cesaretlendirici çalışmaları ile kendine gelerek millî devletini
kurmayı başarabilmiştir. Bu işi başarabilmek için önce Türk milletine millî
birlik ve beraberlik bilinci aşılamak, sonra da batının yönelttiği suçlamalara
cevap vermek durumunda kalan ATATÜRK milliyetçilik düşüncesine nasıl
kavuşmuştur sorusuna cevap aramak gerekmektedir.


Konu Başlığı: ATATÜRK'te Millî Devlet Anlayışının Ortaya Çıkışı
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Nisan 2010, 21:21:51
(http://www.ressim.net/upload/2f693240.jpg)

ATATÜRK'te Millî Devlet Anlayışının Ortaya Çıkışı
 ATATÜRK, 14 Eylül 1931 günü bir sohbet sırasında anlattığı
aşağıdaki hatırasıyla kendisinde milliyetçilik fikrinin gelişmesini çok net bir
şekilde dile getirmektedir:
"Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi.
İmparatorluk halkını meydana getiren Türk'ten başka milletlere, bu arada
yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri
arasında bulunan ırktaşlarının etkisiyle Arnavutlara özeJ bir değer veriliyor,
onlardan söz edilirken 'kavmi necip' deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun
belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz
Türkler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.
Şair Mehmet Emin Yurdakul'un, ilk defa Manastır Askerî İdadisinde
öğrenci iken okuduğum 'Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur' mısrasıyla
başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı
bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu
çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra
Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu.
Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve
Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusunu kaptırmadım.
Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı,
Hayfa'da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve
piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap
gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolulu kıt'a çavuşları olan
Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş,
Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim
yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk.
Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli
görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına
gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe
bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış
hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe
davranışlarına yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten
kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten
sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım
komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan
çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri
fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu millî onurunu ağır
şekilde hançerleyen '...Türk!' sözleriyle azarlamaya başlamıştı. 'Sen nasıl
olur da kavmi necibi Arap'a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek
soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini
kırarsın? Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin...'
gibi gittikçe manasızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet
alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabîleşiyordu. Ben dikkatle çavuşun
yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının
içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri
gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi olan her Türk
askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından
dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak
bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu. Ben,
bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir
yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum: 'O
erin bağlı olduğu kavim, birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun,
yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavmin de tarihleri şerefle dolduran
büyük ve asil bir millet olduğu da bir an şüphe
götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise doğrudan
doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde
şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp
nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek,
Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak
gerekmektedir' dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin
inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim."5
Bu sözlere eklenebilecek çok az şey var. Ancak, ATATÜRK'ün
çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği çevre ile kendisini etkileyen fikir
akımlarından bahsetmekte yarar bulunmaktadır.
Selanik'te dünyaya gelen ATATÜRK, çocukluğunu ve gençliğinin
önemli bir bölümünü Makedonya'da geçirmiştir. Özellikle Selanik çeşitli
milletlerden oluşan karışık yapısı ile çeşitli fikirlerin ve ayrılıkçı
ayaklanmaların yer aldığı bir merkezdi. ATATÜRK bu fikirlerden ve
ayaklanmalardan çok etkilenmiştir. O dönemden itibaren devletin düştüğü
durumun nedenleri ve kurtuluş çareleri hakkında düşünmeye başlamıştır.
Makedonya ve Balkanlar'da yaşayan Türkler, XVII. yüzyıla değin
Viyana'ya kadar ilerleyen muhteşem Osmanlı Devleti'nin evlâdı fatihanları
yani fatihlerin çocukları olarak gururlu bir hayat sürdürmüşlerdir. Bu
yüzyıldan sonra bozulmaya başlayan Osmanlı Devleti'nin durumu en çok
buraları etkilemiştir. Uzun savaşlar sonucu toprak kaybedilmiş, Osmanlı
Devleti'nin Balkan toprakları ya başka ülkelere verilmiş ya da yeni devletlere
bırakılmıştır. XIX. yüzyıl sonlarına doğru artık iyiden iyiye zayıflayan Osmanlı
Devleti'nin en zayıf yeri yine Balkanlar olmuştur. Balkanlar'da elde kalan
topraklar üzerinde de emelleri olan ülkeler Rusya, Avusturya-Macaristan,
Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan kendilerine hak iddia etmekteydiler.
Osmanlı Devleti'ne sınırı olmayan, Osmanlı topraklarını kendi topraklarına
katma şansı olmayan büyük devletler de buralarda kendilerine bağlı küçük
devletçikler oluşturmak amacıyla ayrılıkçı ayaklanmaları destekliyorlardı.
Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri dağlarda serbestçe gezerken Türkler
kaybedilen yerlerden ezik bir şekilde geri çekiliyorlardı. Balkanlar sürekli
korku içindeydi. İşte ATATÜRK çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir
bölümünü bu ortamdaki Balkanlar'da geçirmiştir.6
Selanik ise Makedonya'nın en gelişmiş şehri idi. Çeşitli din mezhep ve
ırk bir arada yaşamakta idi. Deniz ve demir yolu bağlantısı bulunması, ticaret
merkezi olması, renkli etnik yapısı şehirde batı tesirlerine açık çeşitli fikir
akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştı. Dolayısıyla Mustafa
Kemal çok genç yaşta her türlü yeni fikirle tanışma olanağı bulmuştur.
Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisinde öğrenci olduğu sırada
gerçekleşen 1897 Türk-Yunan Savaşı'ndan oldukça etkilenmiştir. Türk
ordusunun savaş meydanında zafer kazanmasına rağmen büyük devletlerin
baskısı karşısında barış masasında zararlı çıkması onu derinden
yaralamıştır. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal'de coşkun
bir yurt sevgisi uyandırmıştır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak
için girişimde bulunmuşsa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını
bulamamıştır. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan sonra
Mustafa Kemal'in en belirgin özelliklerinden biri olarak kendini göstermiştir.
ATATÜRK'Ü bu denli etkileyen 1897 Türk Yunan Savaşı Türklerde
millî birlik duygusunun gelişmesinde önemli bir etken olmuştur. Bu ortamda
Mehmet Emin (Yurdakul) adında genç bir ozan "Türkçe Şiirler" adlı bir şiir
kitabı yayınlamıştır. Mehmet Emin, Osmanlı divan şairlerinin resmî dilini ve
aruz veznini terk ederek sade halk Türkçesiyle ve halk şiirlerinde kullanılan
hece vezniyle yazmıştır. Daha da dikkati çekici olarak günlük Türkçede
kaba, cahil köylü anlamında kullanılan bir sözcüğü benimsemiş ve kendinin
bir Türk olduğunu "Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur" "Biz Türk'üz, bu
kanla ve bu adla yaşarız" mısralarıyla gurur duyarak ilân etmiştir.
Rusya'da yaşayan ve millî haklarına kavuşabilmek için çaba harcayan
Türkler arasında millî bilinç daha erken dönemlerde ortaya çıkmıştı. Buradan
gelen Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet ve Hüseyinzade Ali gibi göçmenler
aracılığıyla Pantürkist görüşler Osmanlı Devleti'nde yayılmaya başlamıştır.
Daha sonra Ziya Gökalp, sosyolojik değerleri de katarak Osmanlıda
gelişmeye başlayan Türk milliyetçiliğini yeni ve pozitivist bir aşamaya
gelmesini sağladı.
Ancak Osmanlı Devleti'ndeki bu Pantürkist milliyetçilik anlayışı, belli bir
vatan ile sınırlı olmayıp Turancı ve yayılmacı amaçlar güttüğünden
uygulanabilirliği olanaklı olmayan bir anlayıştı. ATATÜRK'ün belirttiği gibi
yapamayacağı şeyleri yapacakmış gibi söylüyordu ve büyük devletlerden
tepki alıyordu. Ayrıca aydınlar arasında ve İttihat ve Terakki Partisinde
gelişen bu fikirler, halk için bir anlam taşımıyordu. Halk, hâlâ kendilerini bir
arada tutan en önemli değer olarak dini görüyordu. Ümmet bilinci her konuda
egemendi.


Konu Başlığı: ATATÜRK'ün Millî Mücadele Dönemindeki Çalışmaları
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Nisan 2010, 21:26:09
(http://www.ressim.net/upload/da22cd59.jpg)

ATATÜRK'ün Millî Mücadele Dönemindeki Çalışmaları
 Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ile bir parçalanma dönemine
girmiş, Türk milleti son dayanağı olan Anadolu'dan da atılmak isteniyordu.
Anadolu parsellenmiş ve uydurma bahanelerle uydu devletçiklere
bölünmekte idi. ATATÜRK için tek kurtuluş yolu, Türk insanının millî
haklarına sahip çıkıp topyekûn bir kalkışma ile kendi kaderini kendi eline
almasında idi. Bunun için de Anadolu'ya geçer geçmez halkın millî
duygularını harekete geçirmek amacıyla çalışmalarına başlamıştır.
İzmir'in Yunan işgaline uğraması Anadolu'da büyük bir tepki
uyandırmıştır. Yahya Kemal 1922 yılında "Tevhidi Efkâr" gazetesinde çıkan
yazısında İzmir'in işgalinin yarattığı acının büyüklüğünü anlattıktan sonra bu
olayın bir yönüyle de hayırlı olduğunu belirtmiş, "yoksa istiklâlsizliği kızgın
demirden tadacağımıza, morfin gibi uyuşturucu, bayıltıcı bir usulde tatsaydık
çok fena olurdu" demiştir.
Mondros sonrası işgallerin başlaması, özellikle Yunan işgali ve Doğu
Anadolu'nun Ermenilere verileceği haberleri Türk milletini derinden
sarsmıştır. Bu ortam, ATATÜRK'ün milletin desteğini almasında ve birlik ve
beraberlik içinde başarıya ulaşılmasında önemli etken olmuştur.
"Milletin esaretten kurtarılması, hâkim ve bağımsız olarak
topraklarımızda yaşayabilmesi ancak azimkar ve namuslu ellerin milleti kısa
ve doğru yoldan hukukunu ve bağımsızlığını müdafaaya yöneltmesiyle
mümkün olacaktır."sözleri ile mücadeleye başlayan ATATÜRK, Amasya
Tamimi'nde "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
ifadesi ile artık Türk milletinin kendi geleceğini kurtarmak için harekete
geçtiğini belirtmiştir. Aynı tamimde bütün vilâyetlerin her livasından milletin
güvenini kazanmış üç delegenin Sivas'ta toplanacak kongreye gelmeleri
istenmiştir. Bu yönleri ile Amasya Tamimi, Anadolu'da millî ihtilâlin başlangıcı
ve bildirgesi sayılabilecek öneme sahiptir. Bunu Erzurum ve Sivas
kongrelerinde millî bilinci harekete geçirme çabaları izlemiştir.
ATATÜRK bu arada bizzat kendi hazırlamış olduğu Misakımillî ile Türk
milliyetçiliği fikrini sınırları belli bir vatan kavramı ile birleştirmiştir.Bu vatan,
Millî Mücadele'nin bir amacı olarak millî düşüncenin daha güçlenmesini
sağlamıştır.
Büyük Millet Meclisinin açılışı ise egemenliğin millete geçmesi
yönünde atılmış en önemli adımdır. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,
düsturu doğrultusunda atılan bu adım ile Türk milleti kendi kararlarını kendi
vermenin hazzını yaşamaya başlamıştır. Bu adımın doğal sonucu olarak
saltanat kaldırılmış ardından Cumhuriyet rejimine geçilmiştir.


Konu Başlığı: ATATÜRK'ün Milliyetçilik Anlayışının Özellikleri ve Amaçları
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Nisan 2010, 21:26:18
(http://www.ressim.net/upload/2b86622a.jpg)

ATATÜRK'ün Milliyetçilik Anlayışının Özellikleri ve Amaçları
 ATATÜRK'ün milliyetçilik anlayışını Millî Mücadele dönemi ve sonrası
olarak iki aşamada değerlendirmek mümkündür.
Millî Mücadele döneminde, batılı emperyalist devletlerce bölüşülmeye
çalışılan Türkiye'de milliyetçilik emperyalizme karşı direnmenin bayraklığını
yapmıştır. Ümmet bilincinden millet bilincine geçiş Türk toplumuna
emperyalizme karşı direnme gücü aşılamıştır. Millî Mücadele'nin başarıya
ulaşmasında en önemli etken olmuştur.
Yayılmacı düşman yurttan atıldıktan sonra ise ATATÜRK milliyetçiliği,
tam bağımsızlık, lâiklik, çağdaşlık ve bilim temellerine oturtularak
uygulanmıştır. Bunda amaç saldırgan batıyı vatan topraklarından kovduktan
sonra batılılaşmaktır. Çünkü anlaşılmıştır ki, batı kendi gibi olmayan ülkelere
sömürülecek ülke gözüyle bakmaktadır.
ATATÜRK, Türk milletini oluşturan tarihî gerçekleri "siyasî varlıkta
birlik", "dil birliği", "yurt birliği", "ırk ve menşe birliği", "tarihî yakınlık" ve "ahlâkî
yakınlık" olarak sıraladıktan sonra Türk milletinin oluşumunda yer alan bu
şartların diğer milletlerin çoğunda olmadığını belirtmiştir.Bu kadar birlik
noktasının olmasına rağmen Türk insanının millî bilince ulaşmakta gecikmiş
olmasının zararlarını gördüğünü belirterek şunları söylemiştir:
"Biz, milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş
bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki,
milliyet kuramını, milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan kuramların
dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar,
hadiseler ve gözlemler insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim
olduğunu göstermiştir ve milliyet ilkesi aleyhindeki büyük ölçüde fiilî
tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle
yaşadığı görülmektedir."
Böyle düşünen ATATÜRK, temellerini attığı yeni Türk Devleti'nde
gerçekleştirdiği tüm devrimleri iki temel üzerine inşa etmiştir. Bunlar
milliyetçilik ve lâikliktir. Bunların ikisinin bir arada olduğu toplumların
bağımsız ve çağdaş bir yapı kazanması en doğal sonuçtur. ATATÜRK'ün
amacı da budur.
Millî Mücadele ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti'nin
milletler topluluğu görünümünden sıyrılmış ve Türklerden oluşan bir millî
devlet hüviyetine kavuşmuştur. Yapılan nüfus mübadelesi ile bu yapı daha
da pekiştirilmiştir. Böyle bir ülke kuran ATATÜRK "Diyarbakırlı, Vanlı,
Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın
evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır."sözleri ile bu özelliği dile
getirmiştir.
Irkçılığı ve dinî farklılıkları reddeden ATATÜRK milliyetçiliği millî birlik
ve beraberliği sağlayıcı bir anlayışa sahiptir. ATATÜRK, Türkiye'yi
parçalamak için din ve milliyet gibi farklar ileri sürülerek yapılan
propagandaların millet fertleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yapmadığını
belirterek milletin bu fertlerinin de ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka
sahip olduklarını, geleceklerini ve talihlerini Türk milleti ile birlikte gören
insanlara ayırım yapılamayacağını belirtmiştir.
ATATÜRK millî birlik ve beraberlik konusunu "Bir yurdun en değerli
varlığı, yurttaşlar arasında millî birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve
kabiliyetlerinin olgunluğudur. Millet varlığını ve yurt erginliğini korumak için
bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş
olmak, bir milletin en yenilmez silâhı ve koruma vasıtasıdır. Bu sebeple, Türk
milletinin idaresinde ve korunmasında millî birlik, millî duygu, millî kültür en
yüksekte göz diktiğimiz idealdir."şeklinde anlatmıştır.
Lâiklik anlayışı da, devletin bütün din ve mezheplere aynı mesafe ile
yaklaşmasını sağlayarak, fertlerin devleti benimsemelerine yardımcı olmuş,
millî birlik ve beraberliğin oluşmasında önemli rol oynamıştır.
Ortak kültürü geliştirme ve toplum fertlerinin kendi geçmişleri ile
övünüp geleceği güvenle bakması da ATATÜRK için önemli bir amaç idi. Bu
amaçla Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kültür kurumlarını
oluşturarak, bunlar aracılığı ile millet olmanın iki önemli faktörü dil ve tarih
konularında bilimsel çalışmalar yaptırmıştır. Bu çalışmalarla Türk insanının
millî bilince kavuşması yolunda önemli adımlar atılmış olmasının yanı sıra
tarihî gerçekleri göz ardı ederek Türklere karşı yapılan haksız saldırılara da
cevaplar verilmiş ve Türk milletinin ve yarattığı uygarlıkların gerçek değerleri
ortaya konmuştur.
ATATÜRK'ün milliyetçiliğinde belli bir vatan anlayışı vardır. Bunu
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir."sözü ile
ifade etmiştir. Kendinden öncekilerin uygulamaya çalıştığı gibi
yapılamayacak işlerin peşinden koşan bir hayalperest gibi davranmamıştır.
"Hiçbir hudut tanımayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet
hâlinde birleştirmek, erişilmesi imkânsız bir hedeftir. Bu, asırların ve asırlarca
yaşamış olan insanların çok acı, çok kanlı hâdiseler ile meydana koyduğu bir
hakikattir." demiştir.
ATATÜRK milliyetçiliği "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine bağlı barışçı
ve insancıl bir anlayışa sahiptir. Türk insanı önce kendi milletinin ilerlemesi
ve mutluluğu için çalışacak fakat başka milletlerin iyiliğini de düşünecektir.
Bencil olmayacaktır. ATATÜRK bu düşüncesini de şöyle dile getirmiştir.
"Dünyanın filân yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne? dememeliyiz. Böyle bir
rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alâkadar olmalıyız.
...Bencillik şahsî olsun, millî olsun daima, fena sayılmalıdır." "Vatandaşların,
bir milletin bireyleri olmak itibarıyla millete, onun devlet ve hükümetine ve
mensup olduğu milletin medenî insanlığın bir ailesi olması açısından da
bütün insanlığa karşı birtakım görevleri vardır."


Konu Başlığı: Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavramlar
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Nisan 2010, 21:36:12
(http://www.ressim.net/upload/361536af.jpg)

Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavramlar


ATATÜRK milliyetçiliği, yok olmak üzere olan bir milleti yeniden var
etmiş, onun dünya milletler ailesi içinde saygın yerini almasını sağlamıştır.
Ancak bu işleri yapan ATATÜRK, gerçekleştiremeyeceği işlerin peşinde
koşarak milletini macera peşinde sürüklememiştir. Bunu şu sözleri ile ifade
etmiştir: "Büyük hayaller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar
gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayalî şeyleri yapmadan
yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini,
kinini bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz Panislâmizm yapmadık;
belki 'Yapıyoruz, yapacağız!' dedik. Düşmanlar da 'Yaptırmamak için bir an
evvel öldürelim!' dediler. Panturanizm yapmadık, 'Yaparız, yapıyoruz!' dedik,
'Yapacağız!' dedik ve yine 'Öldürelim!' dediler. Bütün dava bundan ibarettir.
Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavram bundan ibarettir. Biz böyle,
yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak
düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını artırmaktan ise tabiî
duruma, meşru duruma dönelim; haddimizi bilelim. Biz yaşama ve
bağımsızlık isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı
esirgemeden veririz!"
ATATÜRK'ün bu milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin bağımsız, mutlu,
zengin ve çağdaş bir şekilde yaşamasını amaçlayan ancak bunu yaparken
de millî çıkarlarına bir saldırı olmazsa diğer milletlerle uyum içinde çalışan,
diğer milletlerin haklarına saygı gösteren bir milliyetçilik anlayışıdır.


Konu Başlığı: ATATÜRK’ÜN DEVLET ADAMLIĞI VE GELECEĞİ ÖNGÖRÜSÜ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 13 Nisan 2010, 19:13:19
(http://www.ressim.net/upload/9861f969.jpg)

ATATÜRK’ÜN DEVLET ADAMLIĞI VE GELECEĞİ ÖNGÖRÜSÜ
 Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasî bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu varlığa devlet denir. Devlet adamı ise, ileriyi görebilen, çağdaş, zeki, dürüst, azimli, dirayetli, vatanını milletini seven, milli kültürüne sahip çıkabilen, engin bir tarih bilgisi ve şuuruna vâkıf olan kişidir. Bütün bu özellikleri haiz Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin çağdaş toplumlar seviyesine yükselmesi için, başta lâiklik olmak üzere her alanda köklü ve radikal değişiklikleri hayata geçirmiştir. Özellikle Türk dilini, tarihini, kültürünü öğretmek ve Türk gençliğinin milli şuurunu güçlendirmek üzere yaptığı yenilikler, bu köklü değişikliklerin ana nüvesini oluşturmuştur. Onun takip ettiği eğitim-öğretim ve kültür politikası, Türk tarihinin bölünmez bütünlüğü fikrini genç kuşaklara aşılamış ve yaptığı yeniliklerle Türk milletinin çağdaş dünyada hak ettiği yeri almasının yolunu açmıştır. Şu halde bize düşen görev, eşsiz devlet adamı Atatürk’ün açtığı yoldan sapmadan yürümektir.


Konu Başlığı: BÜYÜK DEVLET ADAMI ATATÜRK
Gönderen: K A L K A N üzerinde 13 Nisan 2010, 19:21:17
(http://www.ressim.net/upload/22e5553c.jpg)

BÜYÜK DEVLET ADAMI ATATÜRK
     Atatürk, Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biridir. O, tarihî görevini tamamlayan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında baş mimarlık görevini üstlenmiştir. Atatürk, her şeyden önce Türk vatanını düşman işgâlinden kurtaran bir millî kahramandır. Meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nden ise O’nun Mete Han, Bilge Kağan, İlteriş Kağan, Selçuk Bey, Osman Bey gibi devlet kurucusu vasfını taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca devleti kurduktan sonra, onu çağdaş devletler seviyesine ulaştırmak, modern, güçlü ve dinamik yapıya kavuşturmak için bir dizi ıslahat ve inkılâbı gerçekleştirmiştir. Özgüveni sarsılmış ve içtimaî yapısı zedelenmiş milletle, yanmış, yıkılmış, tahrip edilmiş ülkede, bu ıslahatlarla inkılâpların başlatılıp gerçekleştirilmesi oldukça zordur. Bunun için, uygun bir ortamın sağlanması lâzımdı. Yani mükemmel iç politikanın uygulanması ve tavizsiz bir dış politikanın takip edilerek barış döneminin yaşatılmasına ihtiyaç duyuluyordu. Bu ise, dirayetli devlet adamı niteliğine sahip olmakla, ileri görüşlülüğe, yüksek teşkilâtçılığa ve ince diplomasiye dayalı, kararlı, şahsiyetli iç ve dış siyasetin uygulanmasıyla mümkündü. Atatürk bu konuya değinirken:
“... Haricî siyaset bir heyet-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) teşekkül-i dâhilisi (iç oluşumu - iç kuruluşları) ile sıkı surette alâkadardır. Çünkü teşekkülü dâhiliye istinat etmiyen (dayanmayan) haricî siyasetler daima mahkûm kalırlar. Bir heyet-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) teşekkül-i daimisi (devamlı oluşumu) ne kadar kuvvetli, metin (sağlam) olursa, siyaset-i hariciyesi (dış siyaseti) de o nispette kavi (güçlü) ve rasîn (dayanıklı) olur.”
“... Siyaset-i hariciye (dış siyaset), teşkilât-ı dâhiliye (iç teşkilâtlanma) ve siyaset-i dâhiliyeye (iç siyasete) istinat ettirilmek (dayandırılmak) zaruretindedir (mecburiyetindedir), yani teşkilât-ı dâhiliyesinin tahammül edemeyeceği derece-i vüs’atte (genişlik derecesinde) olmamalıdır. Yoksa hayalî, haricî siyasetler peşinde dolaşanlar, nokta-i istinatlarını (dayanak noktalarını) kendiliğinden kaybederler.”demek suretiyle iç politikayla dış politikanın bir bütünün ayrılmaz parçaları olduklarını, dış politikadaki başarının ise iç yapılanma ve iç politikaya bağlı bulunduğunu belirtmiştir. Böylece, akılcı ve gerçekçi olan Gazi Mustafa Kemal, dışa yönelik hedeflerin hayalî ve devlet gücünün üzerinde olmaması gerektiğini, aksi hâlde bu teşebbüslerin dayanağı bulunmadığından başarısızlıkla sonuçlanacağını hatırlatmaktadır.


Konu Başlığı: YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 13 Nisan 2010, 19:57:50
(http://www.ressim.net/upload/048bba8d.jpg)

YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKİYE CUMHURİYETİ
    Türk İstiklâl Harbi’nin kazanılmasından sonra, Atatürk’ün kararlı tutumu sonucunda, 29 Ekim 1923 günü saat 20:30’da, TBMM, yeni Türk Devleti’nin bir Cumhuriyet olmasına karar vermiştir. Aynı tarihte Gazi Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile yeni Türk Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın devlet adamlığı bu yüce görevle başlamamıştır. O, Harp Akademisi öğreniminden sonra, 1905’ten 1923 yılına kadar önemli mevkilerde görev yapmıştır. Örneğin Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde, Merkezi Şam’da olan 5. Ordu kıtalarında, Selânik’teki 3. Ordu Kurmay Heyeti’nde, katıldığı Trablusgarp Harbi’nde, Sofya ateşemiliterliği gibi diplomatik görevlerde, I. Dünya Savaşı’ndaki cephelerde, olağanüstü yetkilerle donatılmış 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmesiyle birlikte başlayan Millî Mücadele döneminin ağır şartları içinde, Erzurum ve Sivas kongreleri başkanlıkları, TBMM Başkanlığı gibi görevlerde yetişerek tecrübe kazanmıştır. Demek ki, daha önceki ortam ve siyasî şartlar, Atatürk’ün bir devlet adamı olarak yetişmesinde başlıca etkenler olmuştur. Atatürk’ün büyük devlet adamlığı, O’nun Türkiye’nin meselelerine bakış açısıyla ve bunların çözümüne dair yaklaşım tarzıyla görülmektedir. Bu durum devletimizin çağdaş bir yapıya ulaşması için köklü değişikliklerin yapılması ile Türk milletinin mutluluk ve refahına yönelik alanlarda direktifler vermesiyle daha açık bir tarzda belirmektedir. Atatürk’ün devlet kuruculuğu ve devlet adamlığı vasfı O’nun askerî yönünden ayrı değişik bir özelliğidir. Hele O’nun profesyonel alanda askerliği seçmiş oluşu göz önünde bulundurulduğunda, “devlet adamlığı” yönünün önemi daha fazla artmaktadır.
Devlet adamlarında bulunması gereken vasıfların en önemlilerinden biri, yapılması düşünülen işlerin, önceden hazırlanacak plân ve programa göre yürütülmesidir. Ayrıca alınacak tedbirlerin öncelikle halkın acil ihtiyaçlarına çare bulacak tarzda olmasıdır. Atatürk, buna uygun bir liderdir. Devlet işlerini plân ve program dâhilinde yapmaktaydı ve öncelikle halkın menfaatlerini düşünmekteydi. Henüz cumhuriyetin kurulmasından önce, 6 Aralık 1922’de Ankara’da, gazetecilerle yaptığı bir konuşmada, bu görüşünü şu şekilde ifade etmektedir:
“Çalışmalarımız, senelerce takip ve tatbik edilecek bir programa dayanmadıkça başarısızlığa mahkûmdur. Objektif olduğu kadar, milletimizin acil ihtiyaçlarına çare bulacak bir programa dayanmayan ıslahat teşebbüsleri, şahsî ve keyfî olmaktan kurtulamaz. Herhangi bir programın uzun bir çalışma devresine rehber olması için, memlekette bütün vatanseverlerin ona yardımcı olmaları gerekir.”
 Atatürk, milletimizi çağdaş toplumların, ülkemizi de gelişmiş devletlerin düzeyine çıkarmayı temel hedef olarak tespit etmiştir. Söz konusu hedefe en kısa zamanda ulaşmak amacıyla ise yoğun bir faaliyete başlayarak siyasî, idarî, sosyo-kültürel, iktisadî, hukukî ve diğer alanlarda köklü değişiklikler yapmıştır. Bu çerçevede, geleneksel Türk devlet idare etme tarzına uygun olan “lâiklik” ilkesini benimsemiştir. Bunun sonucunda 5 Şubat 1937 tarihinde, (3115 Sayılı Kanun ile) Anayasamızın ikinci maddesine “Türk Devleti’nin lâik olduğu” ifadesi eklenerek bu ilke resmileştirilmiştir. Bu suretle lâiklik ilkesi, anayasamıza Türk İnkılâbı’nın temel taşı olarak girmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin idarî yapısını belirleyen ana unsurlar arasında yer almıştır. Böylece devlet yönetimi ile dinî işler kanunlarla birbirinden ayrılmıştır. Halkımız da kendi dinî inanışlarını uygulamada serbest bırakılmıştır. Fakat son yıllarda olduğu gibi, Atatürk döneminde de kökleri dışarıda bulunan bazı aşırı dinî unsurlar, ateistler veya Marksist Leninistler gibi yabancı ideoloji mensupları, “lâikliğin dinsizlik olduğu”(!) imajını vererek konuyu istismar etmeye çabalamışlardır. Bu yüzden Atatürk, çeşitli tarihlerde, farklı yerlerde yaptığı konuşmalarla lâiklik anlayışıyla din konusuna açıklık getirmeye, yanlış anlamaları gidermeye ve tahriklere sed çekmeye çalışmıştır. 1923 ile 1930 yılları arasında din ile lâikliğe dair yaptığı konuşma ve açıklamalardan bazıları şöyledir:
 “Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”
“Lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, hakiki dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, terakkinin (gelişmenin) ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış şark kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.”
“Din vardır ve lâzımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’nde, her reşid dinini intihabda (seçmekte) hür olduğu gibi, muayyen (belirli) bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ayin hürriyeti masundur (koruma altındadır). Tabiatı ile ayinler, asayiş ve umumî adaba mugayir (aykırı) olamaz; siyasî nümayiş (gösteri) şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere, artık Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez.”
“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes, vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve tefekküre (düşünce ve düşünmeye) muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyor, kaste ve fiile dayanan taassupkâr (tutucu) hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermiyeceğiz.”
  “Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne icbar edebilir (zorlayabilir). Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
Yukarıdaki ifadelerden de görüldüğü gibi Atatürk, lâikliğin bilimsel ve çağdaş tanımını yaparak konuyu millet ve devlet açısından ele almıştır. O’nun anlayışına göre lâiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve vatandaşların din, vicdan ve ibadet özgürlüğüne sahip olmasıdır. Lâiklik asla dinsizlik değildir. Tam tersine gerçek dindarlığın gelişmesine, bireylerin özgürce din seçebilmesine ve halkın dinî ibadet ile merasimlerini yerine getirmesine imkân vermektedir. Hatta dinsiz milletlerin varlıklarını sürdürmekte zorluklarla karşılaşacaklarını, dolayısıyla dinin gerekli bir müessese olduğunu da belirtmektedir.
Ancak din ve mezheplerin; hiç bir zaman siyasî vasıta olarak kullanılmalarına, istismar edilmelerine, gerici faaliyetlere zemin teşkil etmelerine, ibadetlerin de genel asayiş ve ahlâk kurallarına aykırı olmalarına veya siyasî gösteri şeklinde yapılmalarına izin verilmeyeceğini belirtmektedir. Özetle millet ve devlete zarar verecek nitelik kazanmalarına, diğer bir ifade ile “dinin siyasallaştırılmasına” müsaade edilmeyeceğini kararlı bir tarzda vurgulamaktadır.
Memleketimizdeki kıyafet kargaşalığına son vermek ve Batı medeniyetindeki gelişmeleri bir bütün olarak ülkemize aktarılabilmek için, çağdaş toplumların kullandığı medenî kıyafeti de benimsemek gerekliydi. Bu amaçla Ulu Önder, Kıyafet Kararnâmesi’ni yürürlüğe koymuş ve Kıyafet İnkılâbı’nı gerçekleştirerek bugünkü modern giyime öncü olmuştur. Türklerin taktığı fes, Avrupalılar tarafından bir başlıktan ziyade Osmanlıların ve değişmez doğu zihniyetinin bir sembolü olarak kabul edilmekteydi. Bu yüzden Ulu Önder, öncelikle fesin değiştirilmesine dair talimat vermiştir. Zaten Atatürk, 25 Ağustos 1925’te Kastamonu ve 27 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde halkı başı açık ve elinde şapkayla selâmlamıştır. Böylece şapka inkılâbının ilk işaretini kamuoyuna vermiştir.
Büyük Kurtarıcı, 27 Ağustos 1925 tarihinde, İnebolu’da, söylemiş olduğu nutukta, giyilmesi uygun olan kıyafet ve şapkaya dair fikrini şöyle ifade etmiştir:
“Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye (canlandırmaya) mahal (gerek) yoktur. Medenî ve beynelmilel (milletlerarası) kıyafet bizim için çok cevherli (değerli), milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve tabii bunların tamamlayıcısı olmak üzere siperli serpûş (başlık), bunu açık söylemek isterim, bu serpûşun ismine şapka denir.”
25 Kasım 1925’te “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun” çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra şapka ve kasket, Türk milletinin başlıkları olmuştur. Bu yenilik ve medenî kıyafet değişimi halk arasında kısa bir zaman içinde benimsenmiştir. Bundan sonra cübbe, sarık ve fesin giyilmesi de yasaklanmıştır.
30 Kasım 1925 tarihinde (677 Sayılı Kanun’la) tekke, zaviye, türbe ve benzerleri kapatılmış, bunlarla ilgili ünvanların kullanılması yasaklanmıştır. Aynı şekilde milletin inancının istismarının önlenmesi için bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek, murada kavuşturmak maksadıyla muskacılık gibi ünvan ile sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili elbiselerin giyilmesi engellenmiştir.
Bu arada kadınların çarşaf ve peçeyi atarak modern bir kıyafete geçmeleri, inkılâpların genel gelişimi içinde ve halkı zorlamadan olmuştur. Kadınlarımız, haklarına kavuştukça, ortaçağ kıyafetini atmışlardır. Modern ve rahat edebilecekleri biçimde giyinerek ülkenin kalkınması ve toplum yapısının gelişmesi için yürütülen çabalarda erkeklerin yanındaki yerlerini almışlardır. Bu da Türk İnkılâbı’nın akılcı, gerçekçi ve modern yönünü gösteren başka bir somut örnektir.
3 Aralık 1934 tarihli kanunla, din adamlarının, dinî kıyafetlerini yalnız ibadet yerlerinde ve dinî törenlerde giyebilecekleri belirtilmiştir. Bu kanuna istinaden İslâm, Hıristiyan ya da Musevî din adamları, dinî kıyafetlerini her günkü hayatta kullanamayacaklardı. Yalnız her dinin en yüksek dinî temsilcisi, örneğin Diyanet İşleri Başkanı veya Patrik, dinlerinin kıyafeti ile dolaşabilecekti. Böylece lâik devlet anlayışıyla, hem dine karşı olan saygı gösterilmiş, hem de kıyafet kargaşası kesin biçimde sona erdirilmiştir.
Büyük Önder Atatürk’ün direktifiyle, milletlerarası ilişkilerde zorluklara yol açan, iktisadî ve ticarî işlemlerde uyumsuzluk yaratan uzunluk ve ağırlık ölçüleri, tarih ve saat birimleri de değiştirilmiştir. Yerlerine gelişmiş devletler tarafından kullanılan ve milletlerarası ilişkilerde benimsenen esaslar getirilmiştir. Örneğin:
26 Aralık 1925 tarihinde kabul edilen kanunlarla, Hicrî ve Rumî takvimler kaldırılarak Milâdî takvim getirilmiş ve alaturka saat yerine milletlerarası saat usulü uygulanmıştır. Ayrıca 1 Haziran 1935’te yürürlüğe giren bir kanunla hafta sonu tatili Perşembe ve Cuma’dan, Cumartesi ve Pazar’a alınmıştır.
20 Mayıs 1928’de Arap rakamları terkedilerek milletlerarası ilişkilerde kullanılan rakamlar kabul edilmiştir.
1 Nisan 1931 tarihinde eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiştir. Öyle ki; arşın, okka, endaze, dönüm, kantar, çeki, batman, kile gibi belirli olmayan ve bölgeden bölgeye farklılık gösteren eski birimler kaldırılmıştır. Çağdaş ölçü birimleri olan ve onlu usule göre düzenlenmiş metre ile kilo esası kabul edilmiştir. Böylece hem ülke dâhilinde ağırlık ve uzunluk ölçülerinde tek bir sistemin uygulanması sağlanmış, hem de milletlerarası ilişkilerde ticarî ve iktisadî işlemlerde mevcut olan zorluklar ortadan kaldırılmıştır.
Milletimizin gelişmesi ile çağdaşlaşması, elbette ki yalnız ağırlık ve uzunluk ölçüleri gibi bazı birimlerin alınması veya dış görünüş ve kıyafet değişikliğiyle gerçekleşemezdi. Esas itibarla kültür ve bilgi düzeyinin yükseltilmesi gerekiyordu. Bu ise ancak Türk dilinin, Türk tarihinin, Türk kültürünün öğrenilmesi ve millî şuurun güçlenmesiyle mümkündü. Atatürk bu yönde köklü çalışmaların yapılması için talimat vererek 15 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu)’ni ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdurmuştur. Ancak bugün olduğu gibi, o dönemde de, sosyal alanlardaki çalışmaların, özellikle dil ve tarihin, milletimiz ve memleketimiz için önemini anlayamayacak seviyede bulunanlar vardı. Aynı şekilde millet ile devletimize zarar vermeyi hedefleyenler, yüksek bilgi düzeyinin, gelişmiş millî şuurun, güçlü millî birlik ve beraberliğin, kendi art niyetli emellerine engel teşkil ettiğini düşünerek karşı gelmişlerdir. Bunların yersiz tenkitleri üzerine, Gazi Mustafa Kemal 29 Ekim 1933 tarihinde, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nde yaptığı bir konuşmada Türk dili ve tarihiyle meşgul olmasındaki amacını şöyle açıklamıştır:
“İşitiyorum, benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli vatandaşlar, ‘Paşa’nın işi yok, dil ile, tarih ile uğraşmaya başladı.’ Diyorlarmış ... Yağma yok ... Benim işim başımdan aşkın... Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.”
Mustafa Kemal; din, coğrafî bölge, rejim veya hanedana bağlı olan tarih anlayışının kaldırılmasını, bunun yerine ilmî esaslara dayalı ve Türk milletini temel alan millî tarih bakış açısının getirilmesini sağlamıştır. Bu çerçevede Türk tarihinin, anavatanımız olan Orta Asya’dan başlatılarak, Büyük Hun İmparatorluğu, Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular, Osmanlılar, Türkiye Cumhuriyeti paralelinde, bir bütünlük içinde, ele alınmasının gerektiğini şöyle vurgulamıştır:
“Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüzyıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine müsavi olan büyük Türk devletlerine kavuşturur.”
Atatürk, atalarımızın tarih boyunca kurdukları devletleri ve yarattıkları büyük medeniyetleri tetkik ederek Türklüğe ve dünyaya bildirmenin bir borç olduğuna işaret etmiştir. Çocuklarımızın zengin tarihî geçmişimizi ve ecdâdımızın başarılarını öğrendikçe gelecekte daha büyük işler yapmak için kendilerinde manevî kuvvet bulacaklarını da belirtmiştir. Ayrıca “Türk’ün unutulmuş büyük medenî vasfı ve kabiliyeti”nin bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir medeniyet güneşi gibi doğacağını şu sözlerle dile getirmiştir:
 “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümûllü medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır.”
“Asla şüphem yoktur ki, Türk’ün unutulmuş büyük medenî vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır… Ne mutlu Türküm diyene.”
Yukarıdaki ifadelerden de Atatürk’ün takip ettiği kültür politikasının, “Türk milletinin, Türk tarihinin ve Türk kültürünün Türklerin tarih sahnesine çıktıkları günden itibaren günümüze kadar bölünmez bir bütünü” teşkil ettikleri temeline dayandığı açıkça görülmektedir. Nitekim bu görüşünü ebedileştirmek amacıyla, tarihte kurulan Türk devletlerinin sembolü olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun yürürlüğe girmesini emretmiştir. 1934 yılında kanunlaşan bu forsta tarihte kurulan Türk devletleri (Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Akhun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Avar İmparatorluğu, Hazar İmparatorluğu, Uygur Devleti, Karahanlılar Devleti, Gazneliler Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Harezmşahlar Devleti, Altınordu Devleti, Büyük Timur İmparatorluğu, Babür İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu) 16 yıldızla ve Türkiye Cumhuriyeti güneşle gösterilmişlerdir.


Konu Başlığı: YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKÇE EĞİTİM
Gönderen: K A L K A N üzerinde 13 Nisan 2010, 20:03:25
(http://www.ressim.net/upload/f92572f0.jpg)

YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKÇE EĞİTİM
 Atatürk’ün talimatıyla, eğitimle öğretimin kolaylaştırılması ve yaygınlaştırılması için, 23 Mayıs 1928’de Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde bir “dil encümeni” kurulmuştur. Bu bilim heyeti, Türkçe’nin özellikleri ile ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran incelemeler yapmıştır. Sonuçta kullanımı zor olan ve Arap harflerinden meydana getirilen Osmanlıca’nın yerine, yeni bir Türk Alfabesi hazırlanmıştır. Türkçe’nin yazılıp okunması için daha elverişli olan bu Türk Alfabesi, Latin esasına dayalı olmakla birlikte, Türk dilinin özelliklerini karşılayan harf ve işaretleri de içermiştir. Böylece 1 Kasım 1928’de (1353 Sayılı Kanun’un TBMM’de kabul edilmesiyle) yeni Türk Harfleri Hakkındaki Kanun yürürlüğe girerek Harf İnkılâbı gerçekleşmiştir. Kanun uyarınca bütün devlet yazışmaları 1 Ocak 1929’dan itibaren yeni Türk harfleri ile yapılacak ve 1929 Haziran ayından sonra da ülkemizde Arap harfleri kullanılmayacaktı. Böylece büyük başarılar elde edilen okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Ocak 1929’da açılan (16-45 yaş arası herkesin katılabileceği) Millet Mektepleri sayesinde bir milyona yakın vatandaşımız aynı yıl içerisinde okuma yazma öğrenmiştir. Türk harflerinin kabulü, büyük inkılâbımızın en önemli gelişmelerinden birisidir. Türkçe’nin zenginleşmesi, okuma-yazma kolaylığının sağlanması, basılan kitap sayısının birden bire artması hep bu inkılâbın sayesindedir.
Türkçe’nin sesli yapısına uygun bir şekilde hazırlanan yeni Türk Alfabesi, dilimizdeki yabancı kelimelerin arındırılmasında da etkili olmuştur. Millî tarih anlayışıyla birlikte, kültürümüzün temelini, meydana getiren, ifade ve düşünce tarzını oluşturan dilin de millîleştirilmesi zorunluydu. Dildeki millîleşme, inkılâp anlayışına da güç kazandıracaktı. Bu yüzden dil inkılâbı, Türk İnkılâbı’nın temel prensiplerine de uygundur. Gazi Mustafa Kemal, dilimizi büyük ölçüde etkileyen ve halkımız tarafından benimsenmeyen Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen kelimelerin yerine, Türkçe karşılıklarının kullanılması taraftarıdır. Çünkü O’na göre, Türkçe en zengin dillerden biridir. Her çeşit ilmî metin Türkçe’nin üstün ifade gücü ve akıcı üslûbuyla yazılabilir. Ayrıca dilin millî ve zengin olması millî duyguların gelişmesini de sağlamaktadır. Bu çerçevede, Türk milletine, dilini bütün yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasına dair talimat vermiştir. Böylece 1932 yılında gerçekleştirilen dil inkılâbı ile millî bir dil politikası takip edilmeye başlanmıştır. Bu konuda, Gazi M. Kemal imzasını taşıyan ve Atamızın kendi el yazısı ile kaleme aldığı (Sadri Maksudî Arsal’ın “Türk Dili İçin” başlıklı çalışmasına dâhil edilen) 2 Eylül 1930 tarihli görüş ve direktifleri şöyledir:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında (gelişmesinde) başlıca müessirdir (etkendir). Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesinin yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Gazi M. Kemal”
Atatürk, dildeki bağımsızlığın, bilim ve kültürün gelişmesini sağladığını, bu gelişmenin ise siyasî bağımsızlığı pekiştirdiğini bilmektedir. Dolayısıyla dilde yapılacak inkılâpla, tam bağımsızlığa kavuşmanın mümkün olacağı kanaatindedir. Bu yüzden 1 Kasım 1932 tarihinde TBMM’nin “Dördüncü Dönem İkinci Toplanma Yılını Açarken” yaptığı konuşmada:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.” şeklinde verdiği talimatla, anadilimizin yabancı kelimelerden arındırılarak aslındaki güzelliği ile zenginliğine kavuşturulması için, yasama ve yürütme organları dâhil olmak üzere, bütün kamu kurum ve kuruluşlarını görevlendirmiştir.


Konu Başlığı: YENİ TÜRK DEVLETİ-BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ POLİTİKA
Gönderen: K A L K A N üzerinde 13 Nisan 2010, 20:16:53
(http://www.ressim.net/upload/b8b4ac6e.jpg)

YENİ TÜRK DEVLETİ-BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ POLİTİKA
   Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu 1923 yılından itibaren, millî menfaatlerimiz doğrultusunda bağımsız ve tarafsız bir dış politika takip etmiştir. Ancak bu politikada, diğer devletlerin tutum, davranış, siyasî tercih ve hedeflerinin değişebileceğini göz önünde bulundurarak sadece kendi milletine ve devletinin gücüne güvenmiştir. Konuyla ilgili olarak:
“... Bu dakikada güvenmeye değer olan politika, kendi varlığımıza dayanmaktadır ...” diyerek devletimizin kuvvetli bulunmasının gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim NATO çerçevesinde yer almamıza rağmen, 1990’lı yıllardan itibaren müttefiklerimizin ülkemize karşı takip ettikleri politikalardaki değişiklik, kendi varlığımıza dayanarak millî menfaatlerimizi savunabilecek güce ulaşmamızın zorunlu olduğu tarzındaki Atatürk’ün değerlendirmesini doğrulamaktadır.
Mustafa Kemal Paşa, Meclisin açılışı nedeniyle 1 Mart 1922’de yaptığı diğer bir konuşmada:
“... Dış politikamızda, başka bir devletin haklarına bir saldırı yoktur. Ancak halkımızı, yaşayışımızı, memleketimizi, namusumuzu savunuyoruz. Savunacağız ...”23 ifadesini kullanarak bütün milletlere dostluk elini uzatmıştır. Dost olmayanlara da boyun eğilmeyeceğini, memleketimizi, vatandaşlarımızı ve millî çıkarlarımızı her ne pahasına olursa olsun koruyacağımızı belirtmiştir.
9 Eylül 1922 tarihinde, Yunan Ordusu’nun İzmir’de denize dökülmesiyle sonuçlanan İstiklâl Savaşı, bugünkü millî sınırlarımızın temel hatlarını belirlemiştir. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’yla ise askerî alanda kazanılan zafer, milletlerarası platformda tasdik edilmiş ve Türk milleti siyasî, iktisadî bağımsızlığını kazanmıştır.
   Atatürk’ü lider ve büyük devlet adamı yapan en belirgin özelliklerinden birisi mantığını, heyecanının önüne alabilmesidir. Nerede durulacağını çok iyi bilen Atatürk, maceralara atılmadı, gerçekleşmesi şüpheli olan ve zararlı sonuçlara yol açabilecek hedeflere yönelmedi. O, bütün imkânları kullanarak ve yalnız kendi milletinin gücüne dayanarak Mîsâk-ı Millî sınırlarımızı gerçekleştirmeye çalışmış, ülkemizin siyasî bağımsızlığını sağlamış ve birçok alanda baskı unsuru olan kapitülasyonların kaldırılmasında etkili rol oynamıştır.
Gazi Mustafa Kemal, ülkesini kalkındırmak, halkının iktisadî seviyesini yükseltmek, milletine daha mutlu bir hayat ve daha güvenli bir gelecek temin etmek için komşu ve diğer devletlerle dostluk antlaşmaları yapma taraftarıdır. Bu çerçevede Türkiye, 1921’de Afganistan, 1923’te Arnavutluk, 1921 ve 1925’te Sovyetler Birliği, 1925’te Bulgaristan ve Yugoslavya, 1926’da Fransa, 1926 ve 1930’da Yunanistan ile dostluk anlaşmaları imzalamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğundan itibaren, dünya barışının sağlanması maksadıyla milletlerarası işbirliğine aktif bir tarzda katılmıştır. Bu politikanın etkisi ile ülkemiz, 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye olmuştur. Böylece devletimiz için milletlerarası platformda en önemli gelişmelerden biri gerçekleşmiştir.
Türkiye’nin barışsever ve iyi ilişkiler kurma yönünde takip ettiği aktif dış politikasının sonucunda ise, 1934’te (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında) Balkan Antantı ve 1937’de (Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında) Sadabad Paktı da imzalanmıştır.
  Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurduktan sonra, 1938 yılına kadar takip ettiği barışçı, tutarlı, yapıcı millî siyaset ile ülkemizi bölgesinde ve dünyada güvenilen, sözü dinlenilen, saygı duyulan bir devlet haline getirmiştir. Türkiye’yi dünya devletleri arasında itibarlı, onurlu bir üye yapmış ve devletin sonsuza kadar yaşaması için gerekli olan önlemleri almıştır.
Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma süreci gibi, Türk tarihinin en buhranlı dönemlerinden birinde eğitim-öğretimini tamamlamış ve önemli görevlerde bulunmuştur. Bu yüzden, ülkeyi felâkete sürükleyen, halkını hüsrana boğan savaşlardan daima kaçınmıştır. Hayat tecrübesi, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllarında yaşanan (1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, 1911-12 Trablusgarb Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1914-18 I. Dünya Savaşı gibi) feci mağlubiyetler ve büyük acılar, O’na bu konuda tedbirli olmasını öğretmiştir. Bu yüzden, bütün anlaşmazlıkların barış yolu ile çözümü, Atatürk’ün takip ettiği temel ilke olmuştur. Bu ilke doğrultusunda “Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.” anlayışına önem vererek diğer devletlerle olan anlaşmazlıkları öncelikle barış içinde, ama millî menfaatlerden taviz vermeden, millî politikalar çerçevesinde çözüme çalışmıştır. Bununla birlikte, milletin bağımsızlığı ve yüksek çıkarlarının gerektirmesi hâlinde, savaşı göze almaktan dahi çekinmemiştir. Örneğin ülkemizin can damarını teşkil eden Boğazlar ile yurdumuzun ayrılmaz bir parçasını oluşturan Hatay’ın devletimize dâhil edilmesinin aşamaları incelendiğinde bunu açıkça görmekteyiz. 1923’te Lozan Barış Antlaşması’yla Boğazlara konulan bütün sınırlamalar, Atatürk’ün yürüttüğü dâhiyane siyaset ve üstün gayretleri sonucunda, 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile kaldırılmış ve Türkiye’nin bölge üzerindeki hâkimiyeti kabul edilmiştir. Aynı şekilde Atatürk’ün talimatı doğrultusunda sürdürülen faaliyetler sonucunda, 23 Haziran 1939’da Fransa ile yapılan Ankara ve Paris antlaşmalarına istinaden Hatay da Anavatan’a katılmıştır. Böylece, Büyük Önder Atatürk’ün barışçı, azimli, kararlı tutumu ve yüksek dış politikası sayesinde, tam bağımsızlık ile çelişen bu ihtilâflar barışçı yollarla, ama Mîsâk-ı Millî ilkeleri ve millî menfaatlerimiz doğrultusunda çözümlenmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, XIX. ve XX. yüzyıllarda (Enver Paşa gibi), ileri gelen bazı önemli şahsiyetlerden farklı olarak, devletimizi ilgilendiren hususlarda hissî hareketlerden kaçınmıştır. O, Türkiye’nin siyasî, iktisadî, malî, askerî ve diğer imkânlarıyla orantılı olarak kararlar alıp yürürlüğe koymuştur. Devlet gücünün üzerindeki emellerin peşinde koşmanın veya uygulanamayan politikaları uygular gibi görünmenin milletimizi perişan edebileceğini ve vatanımızı felâketlere sürükleyebileceğini bilmektedir. Bu konuda Atatürk, 1 Aralık 1921’de, Bakanlar Kurulu’nun görev ve yetkisini belirten kanun teklifi münasebetiyle yapılan görüşmelerde:
“Efendiler;... Büyük hayaller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Efendiler; büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husûmetini (düşmanlığını), garazını (nefretini), kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik (çektik). Biz Panislâmizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da, ‘yaptırmamak için bir an evvel öldürelim!’ dediler. Panturanizm yapmadık! ‘Yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik’ ve yine ‘öldürelim’ dediler! Bütün dâva bundan ibarettir. Efendiler, bütün cihana havf (korku) ve telâş veren mefhûm (kavram) bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhûmlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan tazyîkâtı (baskıları) tezyîd etmekten ise (arttırmaktansa) haddi tabiîye (tabiî duruma), haddi  meşrua (meşru duruma) rücu edelim (dönelim). Haddimizi bilelim. Binaenaleyh (bundan dolayı) Efendiler, biz hayat ve istiklâl isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzâl ederiz (esirgemeyiz)!” şeklinde yaptığı konuşmadan akılcı, mantıklı ve gerçekçiliğiyle bir devlet adamında bulunması gereken en önemli hasletlere sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte tespit edilecek millî hedefler ve millî siyaset çerçevesinde hareket edilmesinin gerektiğini de her vesilede vurgulamıştır. Ayrıca millî siyasetimizin; hırslı emellerden kaçınarak, dâhili teşkilâtlanmaya uygun, kendi kuvvetimize dayalı ve milletimizle ülkemizin menfaatleri doğrultusunda belirlenerek uygulanmasının mecburiyetine işaret etmektedir. O, daha 1920 yılında:
“Bizim vuzûh (açık) ve kabiliyet-i tatbîkiye (uygulanabilme kabiliyeti) gördüğümüz meslek-i siyasî (siyasî yol), millî siyasettir. Dünyanın bugünkü umumî şerâiti (şartları) ve asırların dimağlarda (hafızalarda) ve karakterlerde temerküz ettirdiği hakikatler (biriktirdiği gerçekler) karşısında hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur; ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.”
“Milletimizin, kavi (güçlü), mesut ve müstakarr (istikrar içinde) yaşayabilmesi için, devletin tamamen millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilât-ı dâhiliyemize tamamen mutâbık (uygun) ve müstenid (dayalı) olması lâzımdır. Millî siyaset dediğim zaman, kasdettiğim mâna ve medlûl (kavram), şudur: Hudûd-ı millîyemiz dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden (dayanarak) muhafaza-i mevcudiyet ederek (varlığımızı koruyarak) millet ve memleketin hakiki saâdet ve umrânına (bayındırlığına) çalışmak ... Alelıtlak (genel olarak) tûl-i emeller (hırslı, hayalî emeller) peşinde milleti işgâl ve  ızrâr (zarar) etmemek ... Medenî cihandan, medenî ve insanî muâmeleye ve mütekabil (karşılıklı) dostluğa intizâr etmektir (bakmaktır).” sözleri ile inkârı mümkün olmayan bu gerçekleri dile getirerek millî siyasetin oluşturulmasında temel alınması gereken ana prensipleri kamuoyuna ve yeni nesillere aktarmaktadır.
Ancak Atatürk, 1919’da başlattığı Millî Mücadele’nin, hem Türkiye’nin geleceğini belirleyeceğini, hem de bütün mazlum milletlere örnek teşkil edeceğini bilmektedir. Dolayısıyla emperyalistlerin, kendi sömürgelerine emsâl teşkil etmemesi için, bütün güçleriyle direnecekleri kanaatindedir. Bu görüşünü 1922 yılında şöyle ifade etmiştir:
“Türkiye’nin bugünkü mücadelesi, yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi ... Çünkü savunduğu fikirler, bütün mazlum milletlerin, bütün doğunun davasıdır.”
Atatürk, yalnız devletine bağlı, milletini seven, hayatını Türk varlığı için adayan bir lider değil, aynı zamanda gerçekçi, önder ve dirayetli bir devlet adamıdır. O, bilgili, ileri görüşlü, hadiseleri önceden tahmin edebilecek ve gelişmeler karşısında sağlıklı değerlendirmeler yaparak çözümler üretebilecek yüksek zekâ seviyesine sahiptir. Nitekim Atatürk, toplumların sosyo-kültürel yapılarını, milletlerin psikolojik durumlarını ve ülkelerin jeopolitik-jeostratejik konumlarını incelemiş, siyasî ve iktisadî gelişmeleri yakından takip etmiştir. Bunun sonucunda, XX. yüzyılın sonlarında meydana gelebilecek, hatta XXI. yüzyılda da devam edebilecek gelişmeleri öngören Atatürk, II. Dünya Savaşı’nın çıkacağını ve bu savaşın galip taraflarını çok önceden tahmin etmiştir. Hatta bu savaşta Almanya’nın ikiye bölüneceğini ve Sovyetler Birliği’nin en kazançlı çıkacağını söylemiştir. Örneğin, Amerika’lı General Mc. Arthur, yayınladığı “Hatıralarında”, “Büyük devlet adamlarından biri” olarak tanıdığını ifade ettiği Atatürk’le, 1933’te Ankara’da yaptığı görüşmeden bir kısmını şöyle anlatmaktadır:
“Atatürk, Ankara’da karşılaşmamızda bana: ‘Almanya’ya dikkat edin, eğer diğer devletler akıllı davranmazlarsa bu haliyle Almanya ikiye bölünecek ve bundan en fazla Rusya kazançlı çıkacak.’ dedi.”
Tarihî gelişim içinde, devletlerle imparatorlukların dağılma sürecine girebileceklerini veya ortadan kalkabileceklerini ve dünyada yeni dengelerin oluşabileceğini de çok iyi bilmektedir. Buradan hareket ederek, 1930’lu yıllarda, Rus İmparatorluğu bünyesinde 60 yıl sonra meydana gelecek gelişmeleri de görebilmiştir. Ayrıca bu gelişmeler karşısında yetkililerin, ülkemizin millî menfaatleri doğrultusunda, soydaşlarımızla ilgili nasıl bir plân, politika ve strateji takip etmelerinin zorunlu olduğunu belirtmiştir. Yani devletimiz açısından isabetli bir millî hedef, millî politika ve millî stratejiyi tespit ederek bunların hassasiyetle uygulanmasının mecburiyetini de vurgulamıştır. Bu konuya dair şu örneği vermek faydalı olacaktır:
1933 yılının 29 Ekim gecesi yaşanıyordu. Cumhuriyetimizin kuruluşunun onuncu yıldönümü büyük şenliklerle kutlanıyordu. Türkiye bir sevinç havasına bürünmüştü. Ankara’ya bu önemli günü kutlamak için yabancı ülkelerden heyetler gelmiş, oteller, elçilikler bunlarla dolup taşıyordu. Ankara Palas’ın koca salonları, Ziraat Bankası’nın giriş holü, Türk Ocağı (bugünkü Etnografya Müzesi)’nın salonu kutlama vesilesiyle yerli ve yabancı davetlilerin ağırlandığı mekânlardı. Atatürk önce Türk Ocağı’nın salonunda, bunu takiben Ziraat Bankası’nın holünde yapılan kutlamalara katıldı. Sonra Ziraat Bankası Genel Müdürü’nün odasına geçti. Burada beraberindekilerle oturdu. Odada, Atatürk’ün başı üzerinde bir Türkiye haritası vardı. Karşısında oturanlara haritayı ve kuzey komşumuzu göstererek:
 “Benim başımın üstündeki haritayı görüyor musunuz?” diye sordu.
“Evet Paşam ...” cevabını alınca:
“O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, onu da görüyor musunuz?” diye ekledi. Bu sorusuna da:
“Evet, görüyoruz, Paşa Hazretleri ...” cevabını alınca konuşmasına şöyle devam etti:
“Hah, işte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için ben konuşmam. Düşünün bir kere, Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek ki hiç bir şey sürgit değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden ilerde belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını hiç kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.
Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onların ki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli ... Tarih bağı kurmamız lâzım, folklor bağı kurmamız lâzım ... Bunları kim yapacak? Elbette biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hâle gelmeye çalışıyoruz ... Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mâzi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konarak yapılmaz, bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.
İşitiyorum, benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli vatandaşlar, ‘Paşa’nın işi yok, dil ile, tarih ile uğraşmaya başladı.’ Diyorlarmış ... Yağma yok ... Benim işim başımdan aşkın... Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum*.
Bu yaptıklarımız hiç bir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız... Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız...”
Atatürk’ün gerçekleri yansıtan bu sözleri, XX. yüzyılın sonlarında cereyan eden hadiseler ve milletlerarası ilişkiler hakkında bizleri büyük ölçüde aydınlatmaktadır. Yaptığı değerlendirmelerin isabet derecesinin büyüklüğü ise, bu bilgiye ulaşanlarda adetâ bugünleri yaşamış ve olaylarla gelişmeleri görmüş gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Soydaşlarımızla bütünleşmeyi sağlamak üzere dil, inanç, tarih ve sosyo-kültürel sahalardaki temasların kurulmasını önermesi de ilmî bir yöntemi teşkil etmektedir. Nitekim dil, inanç, sosyo-kültürel yapı ve tarih anlayışı gibi hususlar milletleri yaratan temel özelliklerdir. Bugün gelişmiş devletlerin, bu alanlardaki faaliyetlerini sürdürmek için özel enstitü veya araştırma merkezleri kurduklarını ve büyük çaba harcadıklarını görüyoruz. Ayrıca 1991 yılında bağımsızlıklarını ilân eden Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan cumhuriyetleri ile Türkiye arasında, yıllarca, hatta asırlarca birbirinden ayrı kalmış Türklerin ortak bağlarını kuvvetlendirmek için, ilk adımlar Türk dili ve tarihi üzerine atılmıştır. Yani söz konusu çalışma; bütün Türkler tarafından tek alfabenin kullanılması, Türk ağız, şive ve lehçelerinin tamamını kapsayacak bir sözlüğün hazırlanması ve Türkçe’ye ortak niteliğin kazandırılması yönünde yoğunlaşmıştır. Aynı şekilde ortak tarihin yeniden yazılmasına ve sosyo-kültürel temasların en yüksek bir seviyede sürdürülmesine de önem verilmiştir. Buradan da, Atatürk’ün tavsiye ve talimatlarından bir kısmının 60 yıl sonra uygulanmaya başlandığı görülmektedir.
Atatürk’ün 1933 yılında yaptığı söz konusu değerlendirmesinden ise şu sonuçları çıkarmak mümkündür:
1. Atatürk, konuşmasını yaptığı 1933 yılında, 60 yıl sonra Sovyetler Birliği’nde meydana gelecek gelişmeleri ve bu imparatorluğun dağılabileceğini tahmin etmiştir.
2. Muhtemelen cereyan edecek gelişmelerin karşısında nelerin yapılması gerektiğini ve soydaşlarımızla ilgili yürütülecek temaslarda öncelikle hangi tedbirlerin alınmasının lâzım olduğunu açıklamıştır.
3. Dış ilişkilerin ve soydaşlarımızla ilgili politikaların, iç kamuoyuna yönelik propaganda tarzında değil, millî amaçlara ulaşmak için, hedef toplum ve devletlere karşı yürütülmesinin gerektiğini işaret etmiştir.
4. Milletlerarası faaliyetlerin açıkça değil, gereken gizlilik derecesinde ve devlet ciddiyeti çerçevesinde sürdürülmesinin mecburiyetini vurgulamıştır.
 Bu hususlar ise Ulu Önderimizin ileri görüşlülüğünü, büyük devlet adamı niteliğini ve yüceliğini inkâr edilemeyecek tarzda yeniden gözler önüne sermektedir.
Atatürk’ün 1933 yılında işaret ettiği gibi, devlet yetkilileri tarafından, milletimizin geleceği düşünülerek iç ve dışa yönelik millî amaç ve millî hedefler belirlenmelidir. Bunlara ulaşmak için ise millî politika ve millî stratejiler sağlıklı bir tarzda tespit edilerek uygulanmalıdır. Dünyadaki gelişmeleri yabancı radyo, televizyon, gazete haberlerinden öğrenmek, medyanın yönlendirmesine göre politikalar takip etmek veya gelişmeler karşısında sadece seyirci kalmaktan kaçınmalıyız. Devletlerarası ilişkilerin yürütülmesinde, komşularımız ve soydaşlarımızla ilgili meydana gelebilecek muhtemel gelişmeler karşısında, varsayımlardan hareket ederek çeşitli çözümler düşünülmeli, bunlara göre tedbirler alınmalıdır. Türkiye, değişen şartlar karşısında, ihtimaller dâhilinde önceden ne yapacağını belirlemelidir. Millî menfaatlerimizi ilgilendiren olaylar karşısında gafil avlanacak yerde, diğer devletleri yönlendirebilecek ve inisiyatifi elinde tutacak duruma gelmelidir. Türk milletinin kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve Türk İnkılâbı’nın önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün icraatları, direktifleri ve değerlendirmeleri dikkate alınır ve uygulanırsa, Türkiyemiz, XXI. yüzyılda dünyanın önde gelen devletlerinden biri olacaktır. Bunun için de, başta Ulu Önder Atatürk’ün ülkü ve ilkelerinden aldığımız ilham ve büyük Türk milletinin tarihî derinliklerinden gelen bitmez tükenmez enerjisi olmak üzere her şeyimiz mevcuttur.


Konu Başlığı: TÜRKİYEDE MİLLİYETÇİLİK
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 07:08:01
(http://www.ressim.net/upload/97afb733.jpg)

TÜRKİYEDE MİLLİYETÇİLİK
Batıda siyasi bir akım olarak ortaya çıkan milliyetçiliğin Osmanlı
toplumuyla buluşması Türkçülük akımının doğuşu şeklinde
gerçekleşmiştir. Türkçülüğün gelişimi ilmi, edebi ve siyasi olmak üzere
üç safhada gerçekleşmiştir. İlk iki safhada birçok milliyetçilik akımında
olduğu gibi Türkçülük kendini dil, edebiyat ve tarih alanındaki
çalışmalarla göstermiştir. Bu çalışmalar sonucunda II. Abdülhamit
döneminde Türk kavramı, ırkî ve lisanî manada artık şerefli ve gurur
duyulan bir kavram olarak değişmiş, Türk tarihinden bölümler gün
ışığına çıkarılarak, Türk tarih görüşü zaman ve mekan itibariyle genişlik
kazanmaya başlamıştır. Artık imparatorlukta yaşayan Türkler, dil,
edebiyat, tarih ve kültürlerinin hem Osmanlı hem de daha geniş bir Türk
mirası olduğunu açıkça görmüşlerdir. Osmanlı Devleti dışında Türkçe
konuşan Müslümanlar milletdaş olarak kabul edilmiş, yavaş yavaş Türk
Birliği fikri, kültürel terimlerle ifade edilmeye başlanmıştır. Anadolu,
Türklerin vatanı olarak önem kazanmaya başlamış, Türk milliyetçiliğinin
temeli olarak Türk dil ve kültürünün rolü ve bunları canlandırmak ve
geliştirmek ihtiyacı da kuvvetlenmiştir.
Türkçülüğün Türk millliyetçiliğine, yani siyasal bir akıma
dönüşmesi ve örgütlenmesi ise II.Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve
Terakki ile gerçekleşmiştir. Bu örgütlenme girişimleri arasında Türk
Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi derneklerin
kurulması sayılabilir. Bu derneklerin önemi imparatorluktan vazgeçmiş
görüntüsü vermemek için İttihat ve Terakki’nin Türkçülüğü açıkça
savunmadığı dönemlerde bu hareketin canlı tutulması ve gelişmesi için
başarılı bir şekilde çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Bu dönemde
Türkçüler, Osmanlı insanlarına bir “Yeni Hayat” vaat ediyorlardı. Bu
kurtuluş reçetesinin dayandığı fikir ve eylem temeli Türk milliyetçiliği
olacaktı. Türkler her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunda milli bir
bilince sahip olacaklardı. Türkçülük klasik ve gerçek anlamda
milliyetçilik demekti. Amaç Osmanlı İmparatorluğu’nda şuursuz bir
hayat geçiren Türkleri milletleştirmekti. Türkçülüğün teorisini hazırlama
işini İstanbul Üniversitesi Türk Medeniyeti Tarihi profesörü, Ergani
mebusu ve İttihat Terakki genel merkez üyesi Ziya Gökalp ve ekibi
üstlenmişti. Bu ekip “Yeni Hayat” adını verdikleri doktrinle Türkçülüğün
sosyal siyasal ve ekonomik yönlerini belirlemişlerdi. Ancak Türkçülük,
Tunaya’nın deyimiyle dar ve klasik anlamı içinde kalmamış ve ikinci bir
safhaya geçmişti. Bu ikinci safhada ülke dışı Türklerle birleşilecek ve
“Turan” adlı büyük ülke gerçekleştirilecekti. Türkçüler çöken bir
imparatorluk karşısında milli bir devletin kuruluşunu düşünmeyerek yeni
bir imparatorluk tezini işlemişler, bunun için de milliyetçilik akımını
“uzak Türkçülüğe” ve Turancılığa dönüştürmüşlerdi. Ancak Turancılık
fikri de Birinci Dünya savaşı sonucunda ortadan kalkmış daha doğrusu
geçerliliğini yitirmiş gözükmekteydi.
Osmanlı döneminden farklı olarak Milli Mücadele sonrasında
kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olma amacındaydı. Bu
yüzden imparatorluktan Cumhuriyete geçiş, Osmanlıcılık, Pan-İslamizm
ve Pan-Türkizm gibi her çeşit “uluslararası” kardeşlik hayallerini sona
erdirdi. İlk defa Balkan savaşları sonunda imzalanan barış antlaşmalarıyla
çizilen ve Misak-ı Milli ile teyit edilen sınırlar, yeni Türkiye
cumhuriyetinin değişmez sınırları oldu. İlk amaç bu sınırlar içerisinde
milli bir devlet kurmaktı. Milliyetçilik de bu devletin temel ilkelerinden
biri olarak belirlendi. Ancak zaman içerisinde milliyetçiliğin farklı
aydınlar ve gruplar tarafından telifleri yapılmaya başlandı. Başta millet
tanımı olmak üzere laiklik ya da başka bir deyişle dine bakış, etnisite,
irredenta, vatan kavramları üzerinde farklılıklar oluştu ve ortaya çeşitli
milliyetçilik akımları çıktı.

SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Bilimler Dergisi
Aralık 2007, Sayı:16, s.s.113-140.


Konu Başlığı: ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 07:15:05
(http://www.ressim.net/upload/6b26e09e.jpg)

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
 Milliyetçilik konusundaki sınıflandırmalardan en etkin
olanlarından biri Milliyetçiliğin Fransız ve Alman tarzı olarak ikiye
ayrılmasıdır. Alman tarzı milliyetçiliğin en önemli özelliği etnik ve
kültürel temele dayanmasıdır. Fransız tarzı olarak kabul edilen daha
erken milliyetçilik ise devlet temelli bir milliyetçiliktir. Bu anlayışa göre
devletin yurttaşı olmak ve kader birliğini benimsemek o milletten olmak
için yeterlidir. Etnik köken ve din gibi unsurlar ikinci plandadır. İşte
Türkiye Cumhuriyetinin ilk döneminde görülen milliyetçilik anlayışı da
Fransız örneğindekine benzer nitelikler taşır. Ancak burada tam bir
eşdeğerlilik söz konusu değildir. Zaten millet ve devlet olgularının ortaya
çıkışındaki sıralama açısından bakıldığında da ne Fransa’daki gibi
milliyetçilik ve ulus devlet olgularının eş zamanlı olarak ortaya çıkması
ne de Almanya’da olduğu gibi milliyetçiliğin ulus devletten yarım asır
önce ortaya çıkması durumu söz konusudur. Bununla birlikte Türkiye’de
Almanya’daki gibi “devletini arayan bir millet” değil aksine “milletini
arayan bir devlet”ten söz etmek daha anlamlıdır17. Hal böyle iken de
milliyetçilik devlet eliyle ikame edilen bir olgu olarak Atatürk
milliyetçiliği şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Atatürk milliyetçiliği tıpkı
milliyetçilik kavramı gibi değişik tanımlamalara ve isimlendirmelere tabi
tutulmuştur. Atatürk milliyetçiliği için Resmi milliyetçilik ya da Kemalist
milliyetçilik tanımlarını görmek mümkündür. Ancak biz burada Atatürk
milliyetçiliğini, Atatürk’ün görüşlerini temel alan, moderniteyi amaç
edinen ama bunun yanında kendine özgü yanları ağır basan bir ulus
devlet ideolojisi olarak ele almaya çalışacağız. Nasıl tanımlanırsa
tanımlansın, adına ne denilirse densin burada açıklamaya çalışacağımız
milliyetçiliğin oluşumundaki ana referans Atatürk’ün bizatihi kendisidir.
O halde evvela Atatürk’ün milleti ve milliyetçiliği nasıl algıladığına
bakmak yerinde olacaktır.

SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Bilimler Dergisi
Aralık 2007, Sayı:16, s.s.113-140.


Konu Başlığı: ATATÜRK'ün MİLLET ve MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 07:18:42
(http://www.ressim.net/upload/0dde44ee.jpg)
      
  ATATÜRK'ün MİLLET ve MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

         Atatürk’ün benimsediği millet anlayışı subjektiftir. Bu anlayışa
göre millet bir takım subjektif bağlar ile birbirine bağlanmış insanların
oluşturduğu bir topluluktur. Bu bağlar manevi niteliktedir. Bu bağlar
arasında mazi, hatıra, amaç, ideal, istikbal ülkü birliği gibi unsurlar yer
almaktadır. Geçmişte yaşanılan ortak acılar veya birlikte kazanılan
başarılar, ortak amaca varmak için girişilen mücadeleler, ortak tehlikelere
karşı birlikte karşı koyma isteği gibi faktörler insanları birbirine bağlar ve
milleti oluşturur18. Subjektif bir millet anlayışını benimseyen Atatürk de
milleti şu şekilde tarif eder: Zengin bir hatıra mirasına sahip olan,
birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan; ve
sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve
dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı
verilir.”19 Milliyetçilik ise Atatürk’e göre “İlerleme ve gelişme yolunda
ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve
onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk milletinin özel karakterini
ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.”20
Millet tanımında olduğu gibi Türk kimliği konusunda da Mustafa
Kemal’in sözleri ya da tanımları o dönem için bir pusula vaziyeti
gördüğünden Onun bu konuyla ilgili görüşlerine bakmak faydalı
olacaktır. Mustafa Kemal, Türk milletinin oluşumunda etkili olan tabi ve
tarihi olguları şu şekilde sıralar: a)Siyasal varlıkta birlik b) Dil Birliği
c)Yurt Birliği d)Irk ve köken Birliği e)Tarihi yakınlık e)Ahlaki Yakınlık.21
Atatürk’ün millet olmada ilk aradığı şart görüldüğü üzere bir üniter
devlettir. Siyasal varlıkta birlikle bunu kastetmektedir. Dil birliğine yine
aynı şekilde önem vermektedir. Ancak Türk milletini oluşturan unsurlar
arasında ırk ve köken birliğini saymasına rağmen Atatürk’ün Türk milleti
için hiç bir zaman ırki ölçütler kullanmadığını görmekteyiz. Nitekim ırki
bir temele dayandırmadığını şu açıklamalarından anlamak son derece
kolaydır.
“Bugünkü Türk Milleti siyasal ve sosyal topluluğu içinde
kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya
Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız
vardır. Fakat geçmişin despotluk devirleri ürünü olan bu yanlış
adlandırmalar, birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka hiçbir
millet bireyi üzerinde üzüntü ve tasadan başka bir etki yapmamıştır.
Çünkü, bu millet bireyleri de bütün Türk toplulukları gibi aynı ortak
geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.
Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlara kader
ve talihlerini Türk milliyetine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra,
kendilerine yan gözle yabancı bakışıyla bakılmak, medeni Türk milletinin
asil ahlakından beklenebilir mi?”22.
Aynı açıklama da yine açıkça görülmektedir ki Atatürk milleti
ırka dayandırmadığı gibi dine de dayandırmamaktadır. Yani
milliyetçiliğinin vasıflarından biri laikliktir. Teokratik bir devlete ve
mezhep çatışmalarına karşıdır. Atatürk millet tanımına din öğesini dahil
etmemesini ise şöyle açıklar: “Türkler İslam Dinini kabul etmeden önce
de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların,
ne aynı dinde bulunan Acemlerin ne de sairenin Türklerle birleşip bir
millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli
bağlarını gevşetti, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabi idi. Çünkü
Muhammed’in kurduğu dinin amacı bütün milliyetlerin üzerinde hepsini
kapsayan bir ümmet siyaseti idi.”23
Atatürk milliyetçiliğinin bir başka özelliği ise milli vatan
kavramını benimsemesi ve irredentayı reddetmesidir. Bu aynı zamanda
Atatürk milliyetçiliğinin barışçı yanını da ortaya koymaktadır. Onun
hedefi şartlara uygun, sadece kendi sınırları içerisinde bağımsız bir Türk
devleti ve onun izlediği milli siyaseti hayata geçirmekti ve bu amacını şu
sözlerle dile getiriyordu: “Panislamizm..Panturanizm siyasetinin
başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte
tesadüf edilmemektedir. Irk ayrılığı gözetmeksizin bütün insanlığı içine
alan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihe
yazılmıştır. İstilacı olma hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her
türlü şahsi duygu ve bağlılıklarını unutturup onları tam bir kardeşlik ve
eşitlik içinde birleştirerek, insancı bir devlet kurma teorisinin de kendine
göre şartları vardır.
Bizim kendisinde açıklık ve uygulama imkanı gördüğümüz siyasi
ilke milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları yüzyılların
dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci
olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın,
mantığın ifadesi böyledir.
Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin
bütünüyle milli bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilatımıza tam
olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Milli siyaset dediğim zaman
kastettiğim anlam ve öz şudur: milli sınırlarımız içinde her şeyden önce
kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve
memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun
emeller peşinde yorarak zora sokmamak… Medeni dünyadan, medeni,
insani karşılıklı dostluk beklemektir24”.
Atatürk’ün ortaya koymuş olduğu milliyetçilik anlayışı ırk ve
kanı değil kültürü temel alan bir anlayıştır. Irka dayanmadığı gibi her
hangi bir irredenta siyasetine karşı çıkar. Bu yönüyle de vatan kavramını
öne çıkarır ve barışçıdır. Laik bir milliyetçilik anlayışıdır. Dini millet
kavramının dışında bırakır. Bu özellikleri itibariyle Atatürk milliyetçiliği
realisttir. Çünkü Anadolu gerçeğini göz ardı etmemiştir. Anadolu’da
yaşayan nüfusu kapsayacak bir millet ve milliyetçilik anlayışı
oluşturmuştur. Onun bu kapsayıcı tavrı “Türkiye Cumhuriyetini kuran
Türkiye halkına Türk Milleti denir” söyleminde kendini bulmuştur.
Nitekim Atatürk’ün bu yaklaşımı devletin de resmi yaklaşımı
halini almıştır. Cumhuriyetin temel esaslarını belirleyen anayasada bunu
görmek mümkündür. 1924 Anayasasının 88. maddesinde tartışmalar
sonucunda belirlenen Atatürk’ün ortaya koyduğu millet tanımına uygun
olan bir Türk tanımı 1924 Anayasasında şu şekilde yer almıştır: “Türkiye
ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk itrak
olunur. Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan
veyahut Türkiye’de mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye’de
doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen
Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık kanunu mucibince Türklüğe
kabul olunan herkes Türktür25.”
Ayrıca millet ve milliyetçilik kavramları dönemin iktidarı ve tek
partisi olan CHP’nin de ilgi alanındaydı. Milliyetçilik CHP’nin ilk
açıklanan ilkelerinden biridir. CHP ilk kez 1927’de yayınlanan
nizamnamesinde milliyetçi olduğunu deklare etmişti. Ancak ilk
programını 1931’de yayınlayan CHP ilk kez bu programda milleti resmi
olarak tanımlamıştı. 1931 tarihli CHP programı milleti “dil, kültür ve
mefkure birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve
içtimai heyet” şeklinde tanımlamaktadır26. CHP programındaki bu tanım
CHP’nin dönemin tek siyasi aktörü olması bakımından önemlidir. Çünkü
bu tanım devletin izleyeceği milliyetçik politikasının temelini teşkil
etmektedir ve bu dönemdeki pek çok uygulama, bu tanıma uygun bir
biçimde gerçekleşmiştir.

SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Bilimler Dergisi
Aralık 2007, Sayı:16, s.s.113-140.


Konu Başlığı: ANAYASALARIMIZDA MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 20:50:28
(http://www.ressim.net/upload/ca7f51de.jpg)

ANAYASALARIMIZDA MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

1921 Anayasasında Milliyetçilik ilkesine yer verilmemiştir. Sadece
Anayasanın 1. maddesinde,Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu
belirtilmiştir.
Kurtuluş savaşı döneminde,milliyetçilik önemli bir rol oynamış,
ulusal bağımsızlığa kavuşmamızda etkili olmuştur. Kurtuluş savaşı ile
birlikte,Türk milliyetçiliği, ırkçı olmayan, ölçülü, barışçıl, insancıl ve Misakı
Milli sınırları içinde kalan bir milliyetçilik olarak gelişmiştir.
Milliyetçilik 1924 Anayasasına, 1937 yılında yapılan değişikliklerle
girmiştir. 1924 Anayasasında 3115 Sayılı ve 5.2.1937 günlü Kanunla yapılan
değişiklikle, Anayasasının 2. maddesinde, CHP’nin altı oku olarak bilinen
ilkeler düzenlenmiştir. Bu maddeye göre,’Türkiye Devleti Cumhuriyetçi,
Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimcidir‘. Ancak belirtmek gerekir ki,
CHP parti programında Anayasaya aktarılan milliyetçilik ilkesinin,ırkçı
olmayan, ölçülü, ılımlı, barışçı ve her milletin insanlığa değerli hasletlerini
takdir ve teşvik eden bir iyilik unsuru olduğu açıklanmıştır. Ayrıca, 1924
Anayasasının 88. maddesinde de ‘Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin
vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir ‘ hükmüne yer verilmiştir.
1924 Anayasasında, Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan
milliyetçilik ilkesi yerine,1961 Anayasasında “Milli devlet” kavramına yer
verilmiştir. 1961 Anayasasının başlangıç kısmında aynı zamanda “Türk
Milliyetçiliği” kavramına yer verilmiştir. Buna göre Türk milliyetçiliği, ‘Bütün
fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, milli
şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit
haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi
amaç bilen ‘ bir milliyetçiliktir.
1961 Anayasasının Kurucu Mecliste görüşülmesi sırasında bu konu
uzun tartışmalara neden olmuştur. ‘Milli devlet’ kavramı taraftarları,
milliyetçiliğin anlamı açık olmayan bir kavram olduğunu, mesela Almanya ve
İtalya’da kurulmuş olan Nasyonal Sosyalist ve Faşist rejimlerin de kendilerini
milliyetçi olarak adlandırdıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu tartışmalar sonucunda,
ortalama bir yol kabul edilmiştir. Buna göre, 1961 Anayasasının 2. maddesinde
‘Milli devlet’ kavramının kullanılması kabul edilmiş, buna karşılık Anayasanın
Başlangıç bölümünde Türk Milliyetçiliğinin uzun ve ayrıntılı bir tanımının yer
alması benimsenmiştir. Bu yolla milliyetçilik ilkesinin, yanlış anlama ve
yorumlara yol açması önlenmeye çalışılmıştır.
1982 Anayasası, herhangi bir yanlış yoruma yer vermemek için, ikinci
maddesinde cumhuriyetin nitelikleri arasında ‘Atatürk Milliyetçiliği’
kavramının kullanılmasını benimsemiştir. Bu madde uyarınca, ‘Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir’.
1982 Anayasasının hazırlık çalışmalarından ve ikinci madde
gerekçesinden anlaşılacağı gibi, ‘Atatürk Milliyetçiliği’ ile ‘Türk Milliyetçiliği
eş anlamda kullanılmıştır. Nitekim, 1982 Anayasasının ikinci madde
gerekçesinde belirtildiği gibi, ‘Türkiye Cumhuriyeti her şeyden önce Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı; yani bütün fertlerinin kaderde, kıvançta ve tasada ortak,
bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, milli dayanışma ve adalet anlayışı
içerisinde yaşayan bir toplumdur.’
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, 1982 Anayasasının Başlangıç
bölümünde de çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Buna göre Türk Milleti, ‘dünya
milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesidir. Yine
 ‘Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve
iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde,
nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu,
birbirinin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik
duygularıyla ve ‘Yurtta sulh, cihanda sulh ‘ arzu ve inancı içinde, huzurlu bir
hayat talebine hakları bulunduğu’ belirtilmiştir.


Doç. Dr. Hasan TUNÇ
Arş. Gör. Faruk BİLİR


Konu Başlığı: ANAYASAL MİLLİYETÇİLİK
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 21:10:25
(http://www.ressim.net/upload/b62cce1d.jpg)

ANAYASAL MİLLİYETÇİLİK
 1982 Anayasasında, ‘Atatürk Milliyetçiliği’
ile ‘Türk Milliyetçiliği‘ eş anlamda kullanılmıştır. Atatürk Milliyetçiliğinden,
1982 Anayasasının giriş kısmında belirtilen Türk Milliyetçiliğini anlamak
gerekir. Yine şunu ifade etmek gerekir ki, 1982 Anayasası bu düzenlemeleri ile,
Türkiye Cumhuriyetine hakim olan milliyetçilik anlayışının niteliği üzerinde
gereksiz tartışmalara gidilmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştır.
Yine bu düzenlemeler gösteriyor ki, 1961 ve 1982 Anayasalarının
benimsedikleri milliyetçilik anlayışı Anayasal milliyetçilik anlayışıdır.
Çünkü,her iki Anayasada da milliyetçilik anlayışı, ırk, dil ve din gibi objektif
benzerliklere göre değil; kader, kıvanç ve tasa ortaklığına ve birlikte yaşama
arzusuna dayanan sübjektif milliyetçilik anlayışı olduğu görülmektedir.
Bu anlayışın doğal sonucu da, 1961 ve 1982 Anayasalarına yansımıştır.
Nitekim, 1982 Anayasası, 1961 Anayasası gibi ‘Türk devletine vatandaşlık bağı
ile bağlı olan herkes Türk’tür‘ hükmüne yer vermiştir (An.md.66 ).
Dolayısıyla, Türk anayasa sisteminde ve Atatürk milliyetçiliğinde federal bir
devlet yapısı ve farklı vatandaşlıklar söz konusu olamaz. Devletin temeli tek
ulus ve tek millet gerçeğine dayanır. Yani Türkiye Cumhuriyeti, tek millete;
Türk milletine dayanan üniter devlettir. Başka bir ifadeyle, Türkiye
Cumhuriyeti geçmişteki çeşitli imparatorluklar gibi birçok milletleri biraraya
getiren çok -milletli bir devlet değildir.
Bu düzenlemelerin bir başka sonucu da, Türk devletine vatandaşlık bağı
ile bağlı olan herkesin Türk kabul edilmesi ve bunlar arasında ırk, dil, din,
kabile, sınıf ve zümre farkı gözetilmemesidir. Bu düzenlemeler, kader, kıvanç
ve tasada ortaklık ile, birlikte yaşama arzu ve iradesini esas kabul eder. Hatta,
Atatürk Milliyetçiliğine göre, bir kimsenin ‘Türküm’ demesi, Türk milletine
mensup olması için yeterlidir ve ona devletin Türklere millet olarak sağladığı
bütün hakları sağlar.
Anayasamızın benimsediği Atatürk Milliyetçiliği, aynı zamanda,
‘akılcı, çağdaş, medeni, ileri dönük, demokratik, insani ve barışçıdır’. Yine
Atatürk milliyetçiliği, sosyalizm ve komünizm gibi milliyetçiliği reddeden
akımlara karşı olduğu gibi, faşizm ve nasyonel sosyalizmdeki gibi, ırkçılığa,
şovenizme ve saldırganlığa da karşıdır.
Atatürk milliyetçiliği birleştirici ve bütünleştiricidir. Atatürk’ün
tanımıyla, ‘Bir harçtan yani aynı kültürden olan insanların oluşturduğu
topluluğa ya da cemiyete millet ‘ denir. Atatürk’e göre, geçmişte beraber ya da
birlikte yaşamış, halen beraber yaşayan, tarihsel süreç içinde kazanmış oldukları
zengin miras ve ortak değerleri korumak, gelecekte de birlikte yaşamak arzu ve
iradesini gösteren toplumlara millet denir. Anayasa Mahkemesi de,
Anayasamızın bu milliyetçilik anlayışını şu görüşleriyle ifade etmiştir:
‘Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kavram
anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus
bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk
Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş
anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir.
Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu
tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet
edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği,
sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar’.
‘Anayasa, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi
resmiyette Türk adıyla tanıtan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik
anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş
milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır ‘ .
Anayasa Mahkemesi kararlarından anlaşıldığı gibi, Anayasamızda
düzenlenen Atatürk milliyetçiliği eşitlikçidir; eşitlik fikrine dayanır. Milleti
meydana getiren fertler arasında herhangi bir ayrım gözetmez. Atatürk
milliyetçiliğinin hedefi, imtiyazsız ve sınıfsız bir millet oluşturmaya çalışmaktır.
Atatürk milliyetçiliğinin eşitlik anlayışı, sadece hiçbir ferde, aileye, sınıf veya
zümreye imtiyaz tanınamayacağını kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda milleti
meydana getiren fertler arasında bir refah eşitliği kurmayı da amaçlar.
Anayasamızda düzenlenen bu milliyetçilik anlayışını Anayasal
Milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz gibi, Modern Milliyetçilik olarak da
nitelendirebiliriz. Çünkü ‘Modern milliyetçilik, kişilerin aile şeceresi ile
uğraşmaz, kişinin iradesini esas alır. Kendi milletinin başka milletleri tahakküm
altına alacağı iddiasını da yapmaz, ancak milli haysiyetine olacak tecavüzleri
en iyi şekilde bertaraf edebileceği inancını taşır. Bir yerde modern milliyetçilik
yalnız kendi içinde değil, dışında da eşit şartları ve saygıyı telkin eder. Irkçılıkla
ilgisi olmaz. Üstün ırk, aşağı ırk ayrımı da yapmaz. Bu şekilde milletlerarası
barışın sağlanacağı inancını taşır. Atatürk’ün, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
prensibi de, bu modern milliyetçiliği benimsediğini göstermektedir. Modern
milliyetçilik kişileri otomatlaştıran teorileri reddeder, insanı insan olarak
yüceltir’ . Bu sebepledir ki, milliyetçilikte hürriyet ve demokrasi esas
alınmıştır. Yani milliyetçiliğin esasını, hürriyet ve demokrasi teşkil eder.
Anayasamızda bu anlayışa uygun olarak,ikinci maddesinde,Türkiye
Cumhuriyetinin demokratik bir devlet olduğunu, altıncı maddesinde de
Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu belirtmiştir.
Milliyetçilik ilkesinin pratik olarak en önemli sonuçlarından biri de
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Bu ifade, Anayasamızın
başlangıç dahil bir çok maddesinde yer almıştır. Bunlar: Devletin bütünlüğü,
resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkentinin belirtildiği 3. madde, devletin
temel amaç ve görevlerini belirten 5. madde, temel hak ve hürriyetlerin
sınırlanmasına ilişkin genel hüküm olan 13. madde, temel hak ve hürriyetlerin
kötüye kullanılması yasağına ilişkin 14. maddedir. Ayrıca bu ilke,siyasi partilere
ilişkin 68 ve 69. maddelerde, olağanüstü yönetim usullerine ilişkin 122.
maddede, Üniversitelere ilişkin 130. maddede yer almıştır.
    Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi, Türkiye
Cumhuriyetinin bir tek devlet olduğunu, tek bir millete dayandığını belirtir. Bu
ilke, ülke veya millet unsurlarında bölünme tehlikesi yaratabilecek olan her
türlü ayrılıkçı akımın yasaklanmış bulunduğunu ifade etmektedir. Aynı
zamanda bu ilke dış bağımsızlığın ve ülke bütünlünün korunması unsurlarını da
içerir.
     Yine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi, azınlık
yaratılmasının önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılık yasağı ve eşitlik ilkesinin
korunması hususlarını içermektedir. Bu ilke, federal bir devlet yapısını ve
ülkede farklı vatandaşlıkları da yasaklamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye
Cumhuriyeti hem bağımsız ve hem de egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk
milletine ait olduğu bir devlettir. Yani Türk milletine dayanan üniter bir
devlettir.
     Atatürk milliyetçiliği ile devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü arasındaki bu ilişki, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu
kararlardan da açıkça anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesine göre, ‘Etnik
farklılıkları kaldıran, değişik uygulamaları olanaksız kılan, birleştirici ve
bütünleştirici, Türkiye Cumhuriyetinin vazgeçemeyeceği en temel ilke olan
Atatürk milliyetçiliği, vatana ve devlete bağlılığı; yurtta ve dünyada barışı
öngörür. Bu ilkeye karşı olan bir görüşün ülke ve ulus bütünlüğüne de karşı
olacağı kuşkusuzdur’.

      Doç. Dr. Hasan TUNÇ
      Arş. Gör. Faruk BİLİR


Konu Başlığı: TÜRK BİRLİĞİ ATATÜRK’ÜN EN BÜYÜK HAYALİYDİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 21:43:27
(http://www.ressim.net/upload/a0a7af70.jpg)

TÜRK BİRLİĞİ ATATÜRK’ÜN EN BÜYÜK HAYALİYDİ

Mustafa Kemal ATATÜRK DİYOR Kİ:
‘‘Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız
vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı
Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir.
Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir
dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun
idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır
olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır.
Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir
köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde
bütünleşmeliyiz. Onların (soydaş Türk kardeşlerimizin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz.
Bizim onlara yaklaşmamız gerekli’’
‘‘Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile
gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK Birliği'ne inanıyorum. Onu
görüyorum. Yarının tarihi yeni fasıllarını TÜRK Birliği ile açacak. Dünya sükûnunu bu
fasıllar içinde bulacaktır. Türkülüğün varlığı bu köhne áleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne
demek, ufuk ne demek o zaman görülecek. Hayatta yegane varlığım ve servetim TÜRK
olarak doğmamdır’’
Türk takviminin Çinlilerce kabul edilişinin 4640’ıncı yılına girdiğimiz bu günlerde; bir
millet olarak dünyanın en geniş yüz ölçümlü topraklarına hükmeden ve buna rağmen yabancı
yönetimler altında yaşama savaşı veren milyonlarca soydaşı daha bulunan Türklerin,
önümüzdeki yıllarda dünyanın siyasi,iktisadi ve coğrafi şartlarında yapacağı değişiklikleri
düşünmek Türk Birliği’ni candan isteyenlerin gönüllerini sarhoş etmektedir.
Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte
çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu
tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir? Bir insan
topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır.
Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu
eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar
vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili
konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil
konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap
milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar
bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.
Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki,
artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan
Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek
Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden
oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.
Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına
yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart,
ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve
geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü
benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet
sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte
samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda
iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte
sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir
insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir
düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın
baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin,
pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten
akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka
ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine
bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur. Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve
insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet
kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve
mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları
milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.
Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet
için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini
mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile
yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme
yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum
içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini
koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir.
Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur.
Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman
kullanacaktır".
Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona
göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet
yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü
çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir
milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir;
"Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını
sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve
bütündür". Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı diye
ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda
olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta
yaşatmak için feyizli kalacaksın". Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok
durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır. Türklerin
dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki,
Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam
bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı.
Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi
devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor,
dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı
olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik
veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına
uyarak yaşıyordu. XVII. yüzyıldan itibaren Batıda iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda
milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin
diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine
bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batıda gelişerek
siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük
inkılâpla, milli devlet ve dolayısıyla milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.
Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik
akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk
sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar.
Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede
yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir
büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede
yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli
devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı. Bu durum karşısında bazı Türk
düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması
gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli
devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip
çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son,
Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.


Konu Başlığı: TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞU
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 21:51:29
(http://www.ressim.net/upload/f706d67c.jpg)

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞU
  Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet
olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların
Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan
vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir. Atatürk,
yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak,
göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı
Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk,
Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin
ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler.
Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini,
kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu
Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün
simgesidir.
   Atatürk'ün Milliyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri:
   • Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930);
   • Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin
damarlarıdır. (1923);
   • Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin
dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu
olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923);
   • Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız.
Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her
halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)7
     Konuya yabancı olanlar veya bu fikre bir takım ideolojik sebeplerle düşman
olanlar,neden Türk Birliği’ni arzuladığımızı merak edebilir.Tarihte çeşitli zaman aralıklarıyla
iki kez gerçekleşen ve her gerçekleştiğinde dünya tarihini kökten etkileyen gelişmeleri
doğuran Türk Birliği,geçmişine sıkı sıkıya bağlı olan Türklerin bir kez daha fakat bu kez
kıyamete kadar sürecek dünyaya hakim ve sözü geçen millet olma arzusunun dışa
yansımasıdır.Duygusal bir bakışla Türk Birliği’ne bakan bazı kişiler; güçlü,egemen ve adaletli
olmayı bir arada başarabilen yegane milletin Türkler olduğunu görerek bu birliği
isterler.Sadece faydacı (pragmatik) olarak konuya yaklaşanlar bile görebilir ki; Türk Birliği
esir yada hür, yer yüzündeki tüm Türklerin çıkarınadır.Bizim Türkçülük anlayışımızı besleyen
ana atar damar olarak Türk Birliği, yukarıda saydıklarımızın da ötesinde bir çok güzelliği
içerisinde barındıran bir terkip,Türklüğün ebed-müddet varlığını kesinleştirecek bir
ölümsüzlük şerbetidi.
   Ziya Gökalp; Türkçülüğün Esasları isimli eserinde Turancılığı 3 safhada meydana
gelebilecek bir ülkü olarak tanımlıyordu.Oğuz Birliği,Türk Birliği ve Turanlı diğer milletlerle
sağlanacak birliği çizgisel bir yol olarak tarif etmişti.Büyük Türk düşünürü İsmail Gaspıralı9,
Türk Birliği’ne giden yolun dilde,işte ve fikirde birliğin sağlanması ile aşılabileceğini
söylemişti.Günümüzde Türk Birliği aynı anda ve birlikte gerçekleşebilecek düzeyde fırsatları
barındırmaktadır.Türk Birliği’nin Türkiye eksenli olması yanlış etkiler doğurabilir.Birlik hissi
kişiler içerisinde öyle büyük bir ateştir ki; bu ateşi tek bir elin tutmaya kalkışması zarar verici
olabilir.Türk Cumhuriyetleri’nin hepsi birden birliğe doğru hareket ederse aşılmaz denilen
dağlar eritilebilir.
   1991 yılında esir Türklerin büyük çoğunun hürriyete kavuşarak bağımsız
cumhuriyetlere ayrılmaları büyük bir coşku ile karşılanmıştır.Türk Cumhuriyetlerinin
hürriyete kavuşmalarında, mahalli demokratik muhalefetlerin etkisi nerede ise sıfırdır.ABD
eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger’ın söylediği gibi; Sovyetler Birliği silahlanma
yarışında dayanamayarak ekonomik alanda iflas ettiğinde, Sovyetler Birliği’nin yönetimi
süresince Türk topraklarının sömürülmesinin baş aktörleri olan Rusya,Ukrayna ve Belarus’un
yöneticileri kafa kafaya verip birliği sonlandırmaya karar verdiler.Adeta bir oldu bittiye gelen
bağımsızlık mücadelesi özellikle Türk Cumhuriyetlerinde çok sancılı günler yaşadı.Mahalli
Komünist idareciler yeni şartların ne gibi faydalar sağlayacağından habersiz olarak statükoyu
koruma kaygısıyla olmayacak hareketlere giriştiler. Azerbaycan’da Muttalibov,düzenlenen
halk toplantıları ve yığılışların(miting) baskısıyla Rusya’dan siyasi destek istedi.Ruslar ise
siyasi desteği boş verip askeri destek gönderdi.General Dimitri Yazov komutasındaki
birliklerle günlerce mücadele eden Türk Milliyetçileri sonunda Muttalibov’u Moskova’ya
kaçmak zorunda bıraktı.
    Aynı akıbete uğraması neredeyse kesinleşen Özbekistan Faşisti Kerimov, o dönemde
milliyetçi muhalefetin önderi Abdurrahim Polat’a yönelik suikast girişiminin ardından
,muhalefet içine soktuğu etki ajanlarını kullanarak,düzenlenecek yığılışları iptal ettirmeyi
başardı.Yığılışların iptal edilmesi ise Kerimov’un koltuğunu sağlamlaştırdı. Kazakistan ve
Kırgızistan sancılı demokratik yaşayışa uyum sağlamaya çalışırken,Türkmenistan’da tam
olarak totaliter diyemeyeceğimiz fakat otoriter olduğu kesin bir yönetim anlayışını
görmekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 23 yıl sonra demokrasi ile tanıştığı göz
önüne alındığında Türk Cumhuriyetlerinin modern öçlülerde demokrasiyi yaşama geçirmeleri
için bir kuşak sonraki yönetici sınıfı beklemeleri gerekiyor.
   Komünizmle sadece ilkokul çağında karşılaşan ve yurdunun demokrasiye geçişindeki
sancıları genç ruhunda hisseden geleceğin yöneticileri; oturmuş ve sağlıklı işleyen bir
demokrasinin kazançlarını bugün ki idarecilere nazaran daha bilinçli olarak algılayıp,
uygulamak isteyeceklerdir. Türkiye’deki milliyetçilerin vazifesi de işte tam bu noktada
başlıyor.Türk Birliğinin sağlanması yaşadığımız çağda ancak kamu yönetim araçlarının
kullanımı ile mümkün olacaktır.Kamu yönetim araçları ise bilindiği gibi dernekler,vakıflar ve
partilerdir. Türkçülüğü benimsemiş dernekler; iktisadi uyum,eğitim ve alfabe birliği,strateji
birliği gibi daha pek çok sahada fikir üreterek etkili çalışmalarda bulunacaktır. Türkçü
vakıflar,başta halk kitleleri üzerinde Türklük bilinci ve birlik arzusunun gündelik gayeler
nedeniyle zayıflamasını engelleyecek çalışmalar içindeyken bunun yanı sıra Türk
Cumhuriyetlerinde milliyetçi kadroların toplanması ve Türkçülük yolunda eğitilmesi ile
demokratik teşkilatlanmanın tesis edilmesiyle görevli olacaktır.
   Bu araçların etkili çalışmaları neticesinde Türkçü Partiler,mahalli siyasetin içerisine
yüksek güçlerle donatılmış olarak girecektir. Bu noktada yeni bir soru akıllara geliyor ve
doğru yanıtı bulmak Türkçülere düşüyor.Türk Cumhuriyetlerinde kurulacak milliyetçi
partiler,Türkiye’deki milliyetçi partiye veya Komüntern benzeri bir merkeze bağlı olacak mı
Yerinden müdahale yapılmış olsaydı; yığılışa katılan pek çok gencin okudukları
üniversite ve liselerde hatta yığılışların düzenleyicisi olan dernek ve kurumlarda konferanslar
düzenlenerek etki çalışması yapılırdı.Tabii bu konferanslar,patates nutukların atıldığı türden
konferans olmayıp aynen bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ya da Birleşmiş Milletler
Görüşmeleri öncesi yapılan istişare toplantılarında olduğu gibi doyurucu bilgiler aktarabilen
ve ikna edici nitelikte olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti; PKK ile mücadele döneminde merkezi
müdahalenin başarısızlığını görüp, yerinden müdahale ve yerinden yönetim anlayışını
uygulamaya geçirmiştir.Askerlik vazifesini ifa eden öğretmenlerin köy okullarında derslere
girmeleri,üniversite çağına gelmiş gençlere ücretsiz ÖSS hazırlık dersleri vermeleri,askeri
hekimlerin halk sağlığı ile görevlendirilmeleri,Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin kurulması ve
hatta koruculuk sisteminin oluşturulması birer yerinden yönetim uygulamasıdır.İl
valiliklerinin kaldırılıp tek bir bölge valisinin gelmesinin neresi yerinden yönetim diyenler
olabilir fakat Ankara’dan emir gelmeden kıpırdayamayan il valiliği yerine üstün yetki ve
salahiyetlerle donatılmış bölge valiliği,dönemin şartları da göz önüne alındığında gerçek bir
başarı kazanmıştır.
   Yerinden yönetim anlayışının Türk Cumhuriyetlerinde kurulacak Türkçü Partilere
uygulanışı konusunu biraz daha açıklamak gerekiyor.Siyasi partilerin kuruluş sebebi halka
hizmettir.Kurulacak Türkçü Partilerin de asli vazifesi milletin güvenlik,eğitim,sağlık,adalet ve
refah ihtiyacını tam manası ile sağlamak olacaktır.Milletin yüzünü bu saydığımız alanlarda
güldürecek; rüşvet,iltimas ve bürokratik ahlaksızlıkları ortadan kaldıracak Türkçü Partiler
böylelikle halkın sevgisini ve güvenini kazanacaktır.Bu sayede Türkçü Partilerin,Türk
Cumhuriyetleri ile iktisadi uyum,enerji ve su politikalarında uyum,eğitim birliği,askeri eğitim
sisteminde birlik ve sair konulardaki icraatları vatandaşlar tarafından desteklenecektir.Yolun
sonu ise Meclis kararı ya da halk oylaması yoluyla Türk Birliği’nin birinci ve belki de en
kolay basamağının çıkılması olacaktır.İkinci basamak ise esir Türklerin hür kılınması ve Hür
Türklerin Vatanı’na iltihakları olacaktır.Bu ise apayrı bir çalışmanın konusudur.
Yerinden yönetim konusu içerisinde,teşkilatlanma ile ilgili sorunlar çıkabilir.Kadro
bulma noktasında zorluklar olabilir.Bu tür sıkıntıları aşmakta Türkiye’de yüksek öğrenimini
tamamlamış kişilerin önemli katkıları olacaktır. Eğer sorunlar aşırı boyutlara varırsa
Türkiye’deki yetişin teşkilatçı kişiler çifte vatandaşlıkla ya da TC vatandaşlığından ayrılıp
sorunlu cumhuriyetin vatandaşlığına geçmek suretiyle parti idaresini ele almalıdır. Türkçü
Partiler her koşul ve şart altında iktidarı ele almalı,millete hizmet etmeli ve birliğin tesisi için
çalışmalıdır. Tanrı Türk’ü Korusun!


Konu Başlığı: GÜNÜMÜZ TÜRK DÜNYASINDAKİ TÜRKÇÜ OLUŞUMLAR
Gönderen: K A L K A N üzerinde 14 Nisan 2010, 21:54:28
(http://www.ressim.net/upload/19c2d45a.jpg)

GÜNÜMÜZ TÜRK DÜNYASINDAKİ TÜRKÇÜ OLUŞUMLAR
  Türk Ocaklarının kapatılmasının ardından 1940'lı yıllarda Türkiye'deki milliyetçilerin
tekrar bir araya gelmeleri ilk olarak Milli Oyunları Derleme ve Yayma Derneği'nin
kuruluşuyla sağlanmıştır.Bu mütevazi derneğin oluşmasından günümüze ulaştığımız yer göz
önüne alındığında,şu an için birer kültür teşkilatı olarak örgütlenen Türk Cumhuriyetlerindeki
Türkçü hareketlerin ileride yeterli toplumsal ve siyasal tabana erişeceği muhakkaktır.Bu
sürecin hızlanması için,Türkiye'deki yetişkin teşkilatçı kadroların tecrübe ve birikimlerini
diğer cumhuriyetlerdeki Türk milliyetçilerine her seviyede aktarmaları gereklidir.
Siyasal alanda Türk milliyetçilerinin etkili olduğu Azerbaycan ve Özbekistan'daki
teşkilatlarımıza güven ve cesaret verilmeli,maddi yönden yardımlar yapılmalı ve özellikle
basın-yayın araçları kullanılarak güçlenmelerine destek verilmelidir. Türkçülerin kültür
teşkilatları biçiminde örgütlendiği bağımsız veya özerk cumhuriyetlerde ise Türkiye'deki
dernek ve vakıflarımız ihtiyaç duyulan altyapı çalışmalarına katkı sağlayarak sürekli-bol ve
tatmin edici düzeyde konferans,gezi ve etkinlik tertiplemelidir. Kazakistan ve Özbekistan
arasında kurulan bu birliğe üçüncü olarak Kırgızistan katılmıştır. Ocak 1998'de toplanan
olağanüstü Orta Asya Liderleri Zirvesi’nde Tacikistan bu birliğe dahil olma talebinde
bulunmuş ve Temmuz ayındaki toplantıya katılarak fiilen topluluğa dahil olmuştur. Tacikistan
Türk Cumhuriyeti olmamakla beraber, tarihi,coğrafi ve kültürel olarak Orta Asya’nın bir
parçasıdır.Türkmenistan gözlemci statüsünde kalmakta ısrar etmektedir.
Kerimov topluluğu şöyle değerlendirmektedir: “Merkezi Asya Topluluğunun geleceğe
ümitle bakması için her türlü şart mevcuttur. Gerekli yasal ve organizasyon koşulları
sağlanmıştır. Devletlerarası Konsey, Topluluk Programlama Genel Komitesi, Merkezi Asya
İşbirliği ve Kalkınma Bankası kurulmuştur. Ekonomik entegrasyon 2000 yılını hedefleyen 53
projeyi içermektedir.” Kerimov bu birliği B.D.T.’ye rakip olarak kurmadıklarını
söylemektedir. Ona göre teşkilat zaten varolan Orta Asya ülkeleri arasındaki dayanışmanın
yasal ve siyasi şekle dönüşmesidir. Orta Asya tabirinin içinde yer almamakla birlikte,
Azerbaycan da diğer dört Türk Cumhuriyeti gibi bölgesel entegrasyona ihtiyaç duymaktadır.
Ve bu konuda diğerlerinden eksiği değil fazlası bulunmaktadır. Kafkaslarda Rusya gibi tarihi,
Ermenistan gibi güncel düşmanlar ile siniri olan Azerbaycan’ın güney komşusu İran ile de
Azeri azınlık problemi vardır. Bu ülkenin geleceği Anadolu ve Orta Asya ile ilişkilerine
bağlıdır. Ermeni meselesinde uğradığı zarara ve bu meselenin hala çözülememiş olması da
bunu ispatlamaktadır. Çeçen Savaşı esnasında Çeçenlere yardım ettiği gerekçesi ile
Azerbaycan'a ambargo uygulayarak sınırını kapatmış olan Rusya, bu ülkeyi ciddi manada
ekonomik zarara uğratmıştır ve Azerbaycan için potansiyel bir tehlike olduğunu göstermiştir.
Türkistan Birliği Azerbaycan’a ihtiyaç duymadan kurulabilir, fakat Azerbaycan için diğer
cumhuriyetlerin desteği hayati öneme sahiptir.
Orta Asya Cumhuriyetleri’nin bağımsızlık sonrası karşı karşıya kaldıkları sorunların
çözülebilmesi için kendi aralarında birlik kurmaları tam olarak yeterli görünmemektedir.
Yukarıda değindiğimiz çevre kirliliği gibi meselelerin yanı sıra yapılması gereken altyapı
yatırımları için de ciddi dış kaynaklara ihtiyaç bulunmaktadır. Türk Cumhuriyetleri enerji
kaynakları ve maden zengini olmalarına rağmen zenginliklerini işleyip para kazanabilmeleri
için sermayeye ihtiyaç duymaktadırlar.Bu durum bir kısır döngü meydana getirmekte ve ülke
ekonomileri bir türlü düzelmemektedir. Finans sağlayacak en azından aracı olacak ortaklara
ihtiyaç duymaktadırlar. Bölge dışı bir ortağa ihtiyaç duydukları bir başka alan da bilgi ve
teknoloji transferidir. Komünist sistem boyunca rekabet, verim, piyasa,teşebbüs gibi
kavramlara uzak kalmış olan bu ülkelerin mesleki eğitim ve iş tecrübesi yönünden
desteklenmesi gerekmektedir.Teknoloji transferi hem doğrudan eğitim yoluyla hem de
yabancı sermaye yatırımları yoluyla yapılmalıdır. Serbest piyasa ekonomisinin yerleşmesi için
tecrübe eksiğini biran önce kapatmalıdırlar. Aksi takdirde uluslararası rekabette başarı
sağlamaları mümkün olmayacaktır. Son 25 yılda Orta Asya ülkelerinin nüfusu ikiye
katlanmıştır. Bugün nüfusun % 70'i otuz yaşının, % 40'ı on beş yaşının altındadır.Genç nüfus
yetiştirildiği takdirde ülkelerine büyük bir dinamizm kazandıracaktır.
Bölge dışı ülkelerle işbirliğini zorunlu kılan diğer bir alanda ulaşımdır. Kara ülkesi
olan Türk Cumhuriyetleri’nin hiçbirisinin açık denizlerle irtibatı bulunmamaktadır. Özellikle
enerji nakil hatları başkalarının topraklarından geçmek zorundadır. Açık denizlere ulaştıracak
ortaklar olmadığı takdirde ambargo krizleri yaşamaları mümkündür. Henüz ciddi bir orduya
sahip olmamaları toprak bütünlüklerini iç ve dış tehlikelere açık hale getirmektedir. Bu
konuda birleşmeleri gereklidir, fakat yeterli değildir. Kısa vadede güvenliklerine yardım
edecek, uzun vadede ise subay yetiştirmelerine ve sistem kurmalarını sağlayacak ortaklarla
entegre olmalıdırlar.
Türkiye, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin açıkladığımız ihtiyaçlarını karşılayacak, yeni
bir sömürüye yol açmayacak, bu ülkelerin bağımsızlıklarına, uluslaşma ve tarihi kimliklerine
yönelme süreçlerini engellemeyecek ve ayrıca çağdaş bir ülke olma yolunda ilerlemelerine
katkı sağlayacak en uygun alternatif olarak görünmektedir. Türkiye, iyi bir strateji tespit ettiği
takdirde, bu boşluğu doldurmaya ve Orta Asya ülkelerinin ihtiyaç duydukları bölge dışı ortak
olmaya adaydır. Akılcı politikalarla Merkezi Asya Topluluğu’nu ilerde kendisinin de üye
olacağı bir birliğe basmak haline getirebilir. Fakat önümüzdeki yıllarda Türkiye iyi politikalar
uygulayamadığı takdirde bu teşkilat Türkiye’nin ikinci planda kalması hatta dışlanmasına da
sebep olabilir. Türk Birliğinin kurulabilmesini sadece Türkiye ve Türk Cumhuriyetlerinin
şartları açısından incelemek mümkün değildir. Gittikçe önemi aratan Orta Asya bölgesi
üzerinde menfaatleri ve bunlara bağlı hedefleri bulunan ülkeleri de hesaba katmak
gerekmektedir.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kindoğan üzerinde 11 Mayıs 2010, 22:48:09
Bugün gerek üniversite programlarında, gerek lise programlarında milliyetçilik konusu yanlış anlatılır. Atatürk milliyetçiliği denilen bir kavram türetildi. Bu kavram Atatürk zamanında yoktu. Atatürk'ün kendisi zaten "Ben Türk milliyetçisiyim" diyor. Bunun üzerine bir de Atatürk milliyetçiliği diye bir kavram türetilmesi, akılda soru işareti bırakır. Sebeplerini analiz edelim :

1- Atatürk milliyetçisiyim diyenler ne der aynı zamanda? "Türkiye'de yaşayan tüm ırklar benim kardeşimdir, bölemezsiniz".


Öyle mi? O zaman neden Atatürk, askeri okullara ve maden tetkik enstitülerine Türk ırkından olmayanları almadı? Çünkü ordu ve maden tetkik çok stratejik kurumlardır. Ülkenin önemli hadiselerinin yabancılar tarafından bilinmesi istenmez, alınmayışlarının sebebi de budur. Bunun adı da ırkçılıktır. Atatürk milliyetçileri bilmezler bunu.. Bir de derler : "Kanıt var mı kanıt?" Var tabii , ne sandın.. Biz sizin gibi atmıyoruz!

(http://i41.tinypic.com/264p8oh.jpg)


2- Atatürk milliyetçiliği, ırkçılığı reddeder ve ırk birliğini öngörmez!

Bu ifadeyi üniversitelerde okutulan Atatürk ilke ve İnklapları 2 adlı ders kitabında gördüm. Hemen ekleyeyim ki bu ifade tamamen sallamasyondur ve yine Atatürk milliyetçileri tarafından sallanmıştır. Böyle birşey yoktur. Kanıt mı? Buyurun.. D şıkkına dikkat edin. Ne kadar da çelişiyor değil mi ortaya atılan iddia ile? Birileri, tarihi tekrar yazmaya çalışıyor belli ki.. Yemezler..

(http://i39.tinypic.com/5ccdw2.jpg)



Sonuç olarak :

Atatürk milliyetçiliği diye birşey yoktur. Atatürk'ün kendisi Türk milliyetçisi olduğuna göre, Türk milliyetçiliği vardır. Atatürk milliyetçiliği diye bize sunulan şey, Türk milliyetçiliğinin değiştirilmiş formudur.

Ha bu arada şunu eklemek gerekir ki, tarihteki diğer sadist milliyetçiler ile Atatürk karıştırılmamalıdır. Hitler, Mussolini gibi adamlar da milliyetçi olarak anılsa da, izledikleri yollar doğru değildir. Ülkelerinde başarılı olarak yükselmişlerdir fakat diğer ırkları ezip yok etmek bizim yolumuz değildir. Belki böyle düşünmemişlerdir bilemem, ama kulağımıza gelenler böyle, orası tartışırılır farklı bir konuda.

Hakkımızı istiyoruz. Türk'ün ayak bastığı yerler Türkler için kutsaldır. Başkalarının yurtlarını yakıp yıkmak istemiyoruz, bizim hedefimiz Turan'dır. Bu yolda, önümüze çıkanlara gereken dersi veren bir milliyetçilik anlayışımız var. Fakat durup dururken birilerini zevk için öldüren bir milliyetçilik anlayışımız yoktur.

TTK!


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Çiçi üzerinde 11 Mayıs 2010, 23:03:47
Eline sağlık Kindoğan.
Yaşasın Türk Budunu
Yaşasın Turan.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 06 Haziran 2010, 13:51:19
Gönderen: Kindoğan
Alıntı
   Atatürk milliyetçiliği diye birşey yoktur. Atatürk'ün kendisi Türk milliyetçisi olduğuna göre, Türk milliyetçiliği vardır. Atatürk milliyetçiliği diye bize sunulan şey, Türk milliyetçiliğinin değiştirilmiş formudur.

Ha bu arada şunu eklemek gerekir ki, tarihteki diğer sadist milliyetçiler ile Atatürk karıştırılmamalıdır. Hitler, Mussolini gibi adamlar da milliyetçi olarak anılsa da, izledikleri yollar doğru değildir. Ülkelerinde başarılı olarak yükselmişlerdir fakat diğer ırkları ezip yok etmek bizim yolumuz değildir. Belki böyle düşünmemişlerdir bilemem, ama kulağımıza gelenler böyle, orası tartışırılır farklı bir konuda.

Hakkımızı istiyoruz. Türk'ün ayak bastığı yerler Türkler için kutsaldır. Başkalarının yurtlarını yakıp yıkmak istemiyoruz, bizim hedefimiz Turan'dır. Bu yolda, önümüze çıkanlara gereken dersi veren bir milliyetçilik anlayışımız var. Fakat durup dururken birilerini zevk için öldüren bir milliyetçilik anlayışımız yoktur.

" NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE " sözü Atatürk milliyetçiliğini en güzel şekilde açıklar..
 Atatürk milliyetçiliği;o nu yalnız bırakmadan varlığında ve yokluğunda tüm duygu ve düşüncelerini paylaşma olgusu içinde olmaktan geçer. Ancak bu paylaşımın o nu sevenlerin  birbirine yaklaşma ideoli içinde olmalıdır.Ulus'unu esir etmeyi düşünen bir zihniyet bu arzusundan vazgeçinceye kadar düşmandır.Ulusu'nu mutlu edecek diye onları birbirine boğazlatmak, İnsanlık dışı bir sistemdir. Ulus'unu yükselten bir derin vatan ve millet savunuculuğu  vardır.O yüzdendir ki "MUSTAFA KEMAL ATATÜRK" kendi ırkrı ve dilinin üstünlüğünü savunurken Türk olarak doğduğnun gururu içinde tüm acuna "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE" diyebilmişti.

 


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Irkçı Militan üzerinde 14 Ekim 2010, 19:28:20
AtaTürk en büyük Türk ırkçısıdır.
Türk demek Atatürk demektir.
O bütün Türklerin atası ve başbuğudur..
İlk ve Son Türk KEMAL ATATÜRK..


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: ANKARALI GÖKTÜRK üzerinde 14 Ekim 2010, 19:55:49


               Irkçı Militan hoşgeldin Kandaşım Otağımıza esenlikler getirdin. Atamız tabiki herşeyimizdir. Esen olsun Başbuğuma.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: K-til üzerinde 20 Aralık 2010, 05:58:54
Millet Düşüncesinin Osmanlı Devleti'ndeki Gelişimi ve ATATÜRK'e Etkileri yle baslayan Bir baslik var ve  icinde ittiat ve terakki diye bir parti geciyor bu yazida  bu '' Ittiat ve terakki" iyimi gosteriliyor yoksa Kotumu bana bunu aydinlatirsaniz sevinirim cunku  tam anlayamadim Esen kalin :)


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: oguz sad üzerinde 20 Aralık 2010, 06:28:33
Millet Düşüncesinin Osmanlı Devleti'ndeki Gelişimi ve ATATÜRK'e Etkileri yle baslayan Bir baslik var ve  icinde ittiat ve terakki diye bir parti geciyor bu yazida  bu '' Ittiat ve terakki" iyimi gosteriliyor yoksa Kotumu bana bunu aydinlatirsaniz sevinirim cunku  tam anlayamadim Esen kalin :)

Yazı da geçen İttihad ve Terakki kötü gösterilmektedir. İttihat ve Terakki'nin bir çok hatası vardır. Başbuğ Atatürk'ün tek başına başlattığı kurtuluş mücadelesine ayak bağı olmalarından tutun da, azınlıkların ülke yönetiminde söz sahibi olabilmeleri için yaptıkları propagandalara kadar bir çok örnek verilebilir. Atsız Ata'da bir çok yerde İttihad ve Terakki'yi sert bir şekilde eleştirmiş, hatta ''Gök Sultan'' makalesinde ''İttihad ve Terakkki'' ileri gelenlerini tabir-i caizse yerden yere vurmuştur.

Yalnız, bir de olayın şu boyutu var ki; 700 senelik ümmetçi Osmanlı'dan sonra milliyetçilik akımına öncülük etmiş kadronun partisidir. Osmanlı'nın etrak-ı bi idrak'' diyerek aşağıladığı Türklüğü, bir çok alana sokan partidir. En basitinden örnek vermek gerekirse; mehter marşlarında geçen ''Türk'' lafzı, İttihad Terakki'nin eseridir. Can pazarına dönmüş yurt'da düşman ile savaşırken; içimizde ki kanayan yara Ermenilere yaptırım uygulayıp ''Ermeni Tehciri''ne imza atan yine İttihad Terakki'dir.

Bir çok eksikleri olmuş olsa da İttihad ve Terakki değerli vatan evlatlarini sinesinden çıkarmış partidir. Başbuğ Atatürk'ün de İttihad Terakki'ye katılıp daha sonra bağlarını kopardığını da ayrıca belirtelim.

Özetle; bir dönem Cumhuriyet'in bekaası amaçlı İttihad Terakki haddinden fazla eleştirilmiş olduğu doğrudur. Yalnız, artık devir o devir değildir. Zira, mevcut yönetimlere bakınca İttihad Terakki'yi bile mumla arar hale gelmiş durumdayız.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: K-til üzerinde 21 Aralık 2010, 06:56:34
Oguz Sad cevabin icin tesekur ederim ben ittiat ve terakkiyi cok iyi taniyorum Kisaca sen onlara Masonlar de Her ne pislikleri Ortada !! Anlamadigim Bu yazida  iyimi kotumu gosterildikleriydi bu dusuncemi aydinlattigin icin Tesekurlerimi sunuyorum :) Esen kalin


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Ca_Mu_Ka üzerinde 06 Ocak 2011, 00:32:54
Başbuğumuz hakkında yazılan bu yazıları okudukça yerimde duramıyorum..Uyumak bile zaman kaybı gibi geliyor...Sana minnettarız başbuğum...


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Güney üzerinde 15 Ocak 2011, 01:45:06
Atatürk'ü olduğundan başka birisi gibi göstermeye çalışan ve kendi kafasında kurduğu çizgiye oturtmaya çalışan bir yığın güruh var. Bunlara verilecek en güzel cevap Başbuğ Atatürk, Türk Milliyetçi Hareketinin Lideri, Tarihi Gerçeklerler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk gibi Yusuf Koç ve Ali Koç'un yazdığı kitaplar var. Atatürk hümanistti gibi zırvalar saçanlar bu kitapları alıp okumalıdırlar.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Gumus Kurt üzerinde 15 Ocak 2011, 12:49:16
Atatürkçü'yüm diye ortalarda dolaşan humanist piçler ve ümmet batağına düşmüş kürdofil ülkücüler! Alın okuyun...

Türkiye Türklerindir.

Ne Mutlu Türk'üm diyene!

Kanını taşıyandan başkasına inanma. Seçtiğin yöneticilerin kanındaki cevherine bak.

Hayattaki yegane üstünlüğüm Türk doğmaktır.

Taş kırılır, tunç erir. Ama Türklük ebedidir.

Bir Türk, dünyaya bedeldir.


Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.

Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.

Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.

Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır!

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Tanrı nasip eder, ömrüm vefa ederse; Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Bati Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım!

Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.



Bizzat Atatürk Tarafından Kendilerine Bozkurt soyadı verilen, Adalet Bakanımız Mahmut Esat Bozkurt Diyor Ki;

Türksen övün, değilsen itaat et.

Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.


Ayrıca; Atatürk zamanında Türk olmayanların Askere giremediğini biliyor musunuz? Ama yok, sizin gibi mankurtlaşmış yavşaklar yine bir çıkış yolunu bulurlar ve Atatürk, Türk Irkçısı değildi derler...


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Onbaşı Yamtar üzerinde 20 Ocak 2011, 00:13:59
31 Temmuz 1932' de Türkiye güzeli Keriman Halis' in, Belçika' da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O'na "Ece" ünvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

"Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."

Emekli Amiral Çetinkaya Apatay
Atatürk Türkiye'sinin Türk Kadını'na Kazancı



Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Denizhan üzerinde 27 Nisan 2011, 16:17:04
Çok iyiler, teşekkürler kandaşım. :)


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: YigitKam üzerinde 13 Haziran 2011, 22:02:44
Türkiye'de Yahudiler aleyhine hareketler olduğu sıralarda Atatürk Çanakkale'ye gelir. Kalabalığın arasından bir yahudi sıyrılarak: "Paşam, bizi kovuyorlar, biz ne yapacağız?" der. Bunun üzerine Atatürk yahudiye kim olduğunu sorar ve cevabını alır.
-Sizi kim kovuyor? der, polis mi, asker mi hükümet mi?
Yahudi şaşırır:
-Hayır, halk kovuyor!
Bunun üzerine Atatürk şu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken sözünü söyler:
-Halk isterse beni de kovar!
Ve uzaklaşır..”



ANLAYANA!


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: BUMİNKAĞAN üzerinde 13 Haziran 2011, 22:07:39
Neyseki ATA' mızın yolunda giden bizler varız o derki bir TÜRK dünyaya bedel bunu bizler başaracağız.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Bozca üzerinde 02 Kasım 2011, 08:30:47
''Beyler sırası gelmişken, saygıdeğer Ulusuma, şunu öğütlerim ki: Bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, duyuncundaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!'' 1920 Bilecik görüşmeleri


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: tanrının_kırbacı üzerinde 28 Ocak 2012, 14:22:43
Bugün bilinçli olarak yapılan Türklüğü yok etme çabaları aslında Atatürk'ün milliyetçi kişiliğini yok etmektir.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Ne Mutlu TÜRK Doğana! üzerinde 05 Nisan 2012, 22:45:58

   
   
BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
« : 22 Kasım 2009, 23:45:50 »
   Bu iletiyi alıntı ile cevaplaAlıntı
 


        BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ



Türkiye'de Yahudiler aleyhine hareketler olduğu sıralarda Atatürk Çanakkale'ye gelir. Kalabalığın arasından bir yahudi sıyrılarak: "Paşam, bizi kovuyorlar, biz ne yapacağız?" der. Bunun üzerine Atatürk yahudiye kim olduğunu sorar ve cevabını alır.
-Sizi kim kovuyor? der, polis mi, asker mi hükümet mi?
Yahudi şaşırır:
-Hayır, halk kovuyor!
Bunun üzerine Atatürk şu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken sözünü söyler:
-Halk isterse beni de kovar!
Ve uzaklaşır..”



“Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu
tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar
çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok
iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin."

Ah ah...


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 14 Ağustos 2015, 05:46:06
Başbuğ Atatürk Türkçü idi. Atatürkçüyüm deyip de, soysuz humanistlik yapan ahmaklara duyurulur.


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ
Gönderen: Başkurdistan üzerinde 14 Ağustos 2015, 08:29:39
Atatürk'e humanist diyen bile var. Tamam hiçbir şey bilmiyorsun da bi subayın bir askerin humanist olduğu nerede görülmüş.  Komik şeyler bunlar.


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ
Gönderen: Tengere Kayra Khan üzerinde 15 Ağustos 2015, 21:14:19
Atatürk, ayyıldızlı bayrağı, Osmanlı'yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığı gerekçesiyle değiştirmeyi düşünmüş ve bunu dönemin başbakanı Celal Bayar'a söylemişti. Yerine düşündüğü, Göktürkler'in bayrağıydı: Mavi fon üzerinde profilden görünen yeşil bir kurt...

Atatürk'ün sağlığında yazılan tek biyografisi H.C.Amstrong'a aitti ve "Bozkurt" başlığını taşıyordu. Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı'nda Mustafa Kemal'den söz ederken "Sarışın bir kurda benziyordu" diye yazmıştı.
"Kurt", Türklük ile olduğu kadar onunla da özdeşleştirilmiş bir simgeydi adeta...

"Ayyıldız, Osmanlı'nın bayrağı"
Geçen hafta 10 Kasım belgeseli için Bayar ailesiyle görüşürken, Celal Bey'in damadı Ahmet İhsan Gürsoy çok ilginç bir bilgi verdi.
O da bunu bizzat Celal Bayar'dan dinlemişti.
Bilgi şuydu: Atatürk, kendini tarih araştırmalarına verdiği 30'lu yıllarda Türkler'in alfabesinden, giysisinden, müziğinden sonra bayrağını da değiştirmek istemiş, bunu da son başbakanı Celal Bayar'a söylemişti.
Nedeni basit: İnternete girip (http://www.tccb.gov.tr/gunes.htm) Cumhurbaşkanlığı forsunu süsleyen 16 Türk imparatorluğunun bayraklarını incelerseniz, şu andaki kırmızı fon üzerine beyaz işlenen ayyıldızlı bayrağın Osmanlı İmparatorluğu'na ait olduğunu görürsünüz.
Atatürk, bu bayrağın hem genç Cumhuriyet'in geçmişten kopuş çabasını engellediği kanısındaydı, hem de üzerindeki ayyıldızın ilk bakışta Arap dünyasını akla getirdiğine inanıyordu. Oysa o, yeni Türk devletine bir ulusal kimlik kazandırma çabasındaydı.
Bu bayrakla o kimliği kanıtlamak mümkün değildi.

Paralardaki bozkurt
Daha 1927'de Türkiye Cumhuriyeti'nin piyasaya çıkardığı 5 ve 10 liralık ilk banknotların üzerine, karlı dağlarda koşturan bir bozkurt resmi konmuştu.
Atatürk 1930'da tarihçilere "Türk tarihinin ana hatları"nı yazdırmaya başladığında da istediği şey, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türkler'e ait pek şanlı bir mazi bulunduğunu kanıtlamaktı.
Bu amaçla okullar için hazırlanan ders kitapları, bir bozkurt önderliğinde Orta Asya'dan çıkan Türkler'in dünyaya nasıl yayıldıklarını gösteren haritalarla doldurulmuştu.
Atatürk, bu yolla halkına bir ulusal gurur ve tarihi özgüven aşılamak niyetindeydi.
Bu eğilim, bütün dillerin Türkçe'den türediğini öne süren "Güneş Dil teorisi"ne kadar varacaktı.

Göktürkler
Peki ayyıldızlı bayrak yerine nasıl bir bayrak düşünüyordu?
Ahmet İhsan Gürsoy, bu konuda da son derece ilginç bir ayrıntı veriyor:
"Atatürk, ecdadımız olarak Göktürkler'i benimsemiş. Türklüğü öne çıkarmak için onların bayrağını benimsemeyi düşünmüş ve bunu Bayar'a söylemiş."
Yukarıda sözünü ettiğim internet sitesindeki 16 Türk imparatorluğu içinde Göktürk İmparatorluğu'nun bayrağı hemen dikkati çekiyor:
Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili...
Meydan Larousse, Çin kaynaklarına atfen, bayrağın aslındaki kurt başının altın rengi olduğunu yazıyor.
Aslında Anadolu'da Göktürkler'e gösterilen bu ilgi yeni değil...
19. yüzyılın sonunda Orhun Yazıtları'nın şifresini çözen Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen'e Danimarka'daki Türk sefirinin önerisiyle, 29 Aralık 1915'te "Türk kavminin kökenlerini aydınlattığı için" saray tarafından imparatorluk nişanı verilmişti.
İşte şimdi İmparatorluğun ardından kurulan Cumhuriyet de, kendi ulusal kimliğinin kökenlerini o kavmin kalıntıları arasında arıyordu.

"Bayrakları bayrak yapan..."
Peki sonra bu öneri ne oldu?
Celal Bayar'ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy, sonrasına ilişkin bir bilgi hatırlamıyor.
Muhtemelen, Atatürk'ün zihninde parlayıp sönen ve kimi gerçekleşip kimi gerçekleşmeyen yüzlerce projeden biri olarak rafa kaldırıldı.
Ve Cumhuriyet, bu durumdan habersiz nesillerin okuduğu "kırmızı-beyazlı/ ayyıldızlı bayrağım" şiirleriyle kutlanmaya devam etti.                   


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ
Gönderen: Bögü:Alp üzerinde 15 Ağustos 2015, 21:21:47
Atatürk, ayyıldızlı bayrağı, Osmanlı'yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığı gerekçesiyle değiştirmeyi düşünmüş ve bunu dönemin başbakanı Celal Bayar'a söylemişti. Yerine düşündüğü, Göktürkler'in bayrağıydı: Mavi fon üzerinde profilden görünen yeşil bir kurt...

Atatürk'ün sağlığında yazılan tek biyografisi H.C.Amstrong'a aitti ve "Bozkurt" başlığını taşıyordu. Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı'nda Mustafa Kemal'den söz ederken "Sarışın bir kurda benziyordu" diye yazmıştı.
"Kurt", Türklük ile olduğu kadar onunla da özdeşleştirilmiş bir simgeydi adeta...

"Ayyıldız, Osmanlı'nın bayrağı"
Geçen hafta 10 Kasım belgeseli için Bayar ailesiyle görüşürken, Celal Bey'in damadı Ahmet İhsan Gürsoy çok ilginç bir bilgi verdi.
O da bunu bizzat Celal Bayar'dan dinlemişti.
Bilgi şuydu: Atatürk, kendini tarih araştırmalarına verdiği 30'lu yıllarda Türkler'in alfabesinden, giysisinden, müziğinden sonra bayrağını da değiştirmek istemiş, bunu da son başbakanı Celal Bayar'a söylemişti.
Nedeni basit: İnternete girip (http://www.tccb.gov.tr/gunes.htm) Cumhurbaşkanlığı forsunu süsleyen 16 Türk imparatorluğunun bayraklarını incelerseniz, şu andaki kırmızı fon üzerine beyaz işlenen ayyıldızlı bayrağın Osmanlı İmparatorluğu'na ait olduğunu görürsünüz.
Atatürk, bu bayrağın hem genç Cumhuriyet'in geçmişten kopuş çabasını engellediği kanısındaydı, hem de üzerindeki ayyıldızın ilk bakışta Arap dünyasını akla getirdiğine inanıyordu. Oysa o, yeni Türk devletine bir ulusal kimlik kazandırma çabasındaydı.
Bu bayrakla o kimliği kanıtlamak mümkün değildi.

Paralardaki bozkurt
Daha 1927'de Türkiye Cumhuriyeti'nin piyasaya çıkardığı 5 ve 10 liralık ilk banknotların üzerine, karlı dağlarda koşturan bir bozkurt resmi konmuştu.
Atatürk 1930'da tarihçilere "Türk tarihinin ana hatları"nı yazdırmaya başladığında da istediği şey, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türkler'e ait pek şanlı bir mazi bulunduğunu kanıtlamaktı.
Bu amaçla okullar için hazırlanan ders kitapları, bir bozkurt önderliğinde Orta Asya'dan çıkan Türkler'in dünyaya nasıl yayıldıklarını gösteren haritalarla doldurulmuştu.
Atatürk, bu yolla halkına bir ulusal gurur ve tarihi özgüven aşılamak niyetindeydi.
Bu eğilim, bütün dillerin Türkçe'den türediğini öne süren "Güneş Dil teorisi"ne kadar varacaktı.

Göktürkler
Peki ayyıldızlı bayrak yerine nasıl bir bayrak düşünüyordu?
Ahmet İhsan Gürsoy, bu konuda da son derece ilginç bir ayrıntı veriyor:
"Atatürk, ecdadımız olarak Göktürkler'i benimsemiş. Türklüğü öne çıkarmak için onların bayrağını benimsemeyi düşünmüş ve bunu Bayar'a söylemiş."
Yukarıda sözünü ettiğim internet sitesindeki 16 Türk imparatorluğu içinde Göktürk İmparatorluğu'nun bayrağı hemen dikkati çekiyor:
Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili...
Meydan Larousse, Çin kaynaklarına atfen, bayrağın aslındaki kurt başının altın rengi olduğunu yazıyor.
Aslında Anadolu'da Göktürkler'e gösterilen bu ilgi yeni değil...
19. yüzyılın sonunda Orhun Yazıtları'nın şifresini çözen Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen'e Danimarka'daki Türk sefirinin önerisiyle, 29 Aralık 1915'te "Türk kavminin kökenlerini aydınlattığı için" saray tarafından imparatorluk nişanı verilmişti.
İşte şimdi İmparatorluğun ardından kurulan Cumhuriyet de, kendi ulusal kimliğinin kökenlerini o kavmin kalıntıları arasında arıyordu.

"Bayrakları bayrak yapan..."
Peki sonra bu öneri ne oldu?
Celal Bayar'ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy, sonrasına ilişkin bir bilgi hatırlamıyor.
Muhtemelen, Atatürk'ün zihninde parlayıp sönen ve kimi gerçekleşip kimi gerçekleşmeyen yüzlerce projeden biri olarak rafa kaldırıldı.
Ve Cumhuriyet, bu durumdan habersiz nesillerin okuduğu "kırmızı-beyazlı/ ayyıldızlı bayrağım" şiirleriyle kutlanmaya devam etti.                   


Bu yazı Can Dündar'a mı ait?


Konu Başlığı: Ynt: Atatürk'ün TÜRKÇÜLÜĞÜ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 30 Ağustos 2016, 17:10:40
Başkomutan Atatürkün Türkçülüğü.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Buga Yaktu üzerinde 06 Eylül 2016, 19:55:55
Düşmanlarının da itiraf ettiği gibi Atatürk Turancı ve Türkçüdür. Eğip bükmeye, zırvalamaya gerek yok.
Solaklar anladı :)


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 29 Ekim 2016, 18:32:50
Harp Akademisinde, her cuma akşamı bir sınıfta toplanır, kapıları kapattıktan sonra Mustafa Kemal kürsüye çıkardı. Tıpkı bir konferansçı gibi, Paris’ten gelen Türkçe ve Fransızca gazetelerden öğrendiklerini bizlere aktarırdı. O zamana dek ‘padişahım çok yaşa’ demekten başka bir şey bilmeyen bizler için, Mustafa Kemal’in söyledikleri çok dikkat çekiciydi. Vatan, millet, Türklük gibi düşünceleri ilk kez, Harp Akademisi sıralarında ondan duymuştuk.

Orgeneral Asım Gündüz,Hatıralarım


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 10 Mayıs 2018, 21:52:27
Sarayların içinde Türk’ten gayrı unsurlara dayanarak, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.

Mustafa Kemal Atatürk


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 01 Kasım 2018, 13:35:55
"Ordumuz,Türk birliğinin,Türk kudret ve kabiliyetinin,Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.Ordumuz,Türk topraklarının,Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır."

ATATÜRK!


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 13 Kasım 2018, 22:23:19
Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından, büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi ondan daha büyük acıdır. Bu kalp ve vicdanlar için onulmaz ( iyileşmez ) yaradır...

Mustafa Kemal ATATÜRK


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 10 Mart 2019, 00:25:08
‪"Bütün cihan bizi Milliyetçi olarak bilir."

Başbuğ Atatürk ‬


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 02 Nisan 2019, 15:22:11
Atatürk’ün Türkçe, Farslaşma, Araplaşma ve Ümmetçilik Hakkındaki Düşünceleri

Farslaşma

İdareyi ellerine aldılar. Türkü hakir görmeye ve göstermeye çalışan bu yabancı unsurlardır. Acemleri Taklit: Selçuk hükümdarları, zamanla milli şiarlarını kaybettiler. Acemleri örnek tutmak hatasına düştüler. Sasanileri taklit ettiler, Acem’in harsını, bilhassa debdebe ve sefahatını aldılar. Saraya Acem dilini soktular. Edebiyatı Acemce yaptılar. Devlet dili Arapça ile karışık Acemce oldu.

Teşekkür olunur ki sarayın bu Acemleşmesi millete o kadar tesir edemedi. Millet yine Türk kaldı. Dilini adetini bırakmadı. Fakat şüphesiz hanedanın Acemleşmesi, Türklüğün ilerlemesine çok zarar verdi. Eğer Acem dili böyle revaç görmeseydi Celalettin Rumi’nin Mesnevisi, Ömer Hayyam’ın Rubaiyatı Türkçe yazılmış olacaktı…

Zengin Türk Kütüphaneleri

Türklerin tesis ettikleri büyük kütüphaneler dikkate şayandır. Merv’de on kadar kütüphane vardı. Dünyanın hiçbir yerinde kitapları bu kadar seçme kütüphane yoktu. Yalnız birinde 12.000 kitap vardı. Büyük alimler bu kütüphanelerde tetkikat icra ederlerdi. Maveraünnehir kütüphaneleri pek meşhurdu. Bu kütüphanelerden birini ziyaret eden İbni Sina diyor ki: “Öyle eserler tesadüf ettim ki isimlerini bile kimse işitmemişti; hatta ben de ilk defa görüyordum.”

Din, Ümmetçilik ve Araplaşma

Yüz binlerce Türk, kitleler halinde Anadolu’ya, Irak’a ve Suriye’ye geçip yerleşmişlerdir. Irak ve Suriye’de evvel ve sonra yerleşmiş olan Türkler, oralarda din ve Araplık tesiri altında kalarak Araplaşmış bulunuyorlar. Bu tesirler olmasa idi, bugün oraları baştan aşağı Türk olurdu.

Görülüyor ki din, milliyetçilik yerine ümmetçiliği koyduğu için buna muvaffak olunamamıştır. Çünkü Müslümanlık Arap’ın malı sayılmış, Arap’a hürmeti mucip olmuştur. Türk’te milliyet duygusunu silmiştir. Bunun neticesi olarak, Irak ve Suriye’dekiler Türk olmadıktan başka, oralarda yerleşmiş olan milyonlarca Türk Araplaşmış gitmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk

Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt (ATASE) Dairesi Arşivi


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Motun Yabgu üzerinde 02 Nisan 2019, 16:49:42
Ne kadar doğru tespitler.
Acem uşakları Türk’ün ve törenin en yakın tehdidi olmuştur.
Mevcut coğrafyamızda bir numaralı tehdidimiz hala irandır, devamında rus çin Ermeni ve rumlara dikkat etmekte fayda var.
Atatürk’ün de dediği gibi acem etkisi çok şükür halka inemedi Saray’la sınırlı kaldı.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Tanrıkut Tuna üzerinde 02 Nisan 2019, 17:34:05
Ne kadar doğru tespitler.
Acem uşakları Türk’ün ve törenin en yakın tehdidi olmuştur.
Mevcut coğrafyamızda bir numaralı tehdidimiz hala irandır, devamında rus çin Ermeni ve rumlara dikkat etmekte fayda var.
Atatürk’ün de dediği gibi acem etkisi çok şükür halka inemedi Saray’la sınırlı kaldı.

Öyle olmasına öyle de,Pehlevi Hanedanı'nın lideri Rıza Pehlevi ile yakın dostluk ve ilişkiler kurmuştur.Aslen de Pehlevi'ler zaten Türk'tür.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Motun Yabgu üzerinde 02 Nisan 2019, 18:23:04
Ne kadar doğru tespitler.
Acem uşakları Türk’ün ve törenin en yakın tehdidi olmuştur.
Mevcut coğrafyamızda bir numaralı tehdidimiz hala irandır, devamında rus çin Ermeni ve rumlara dikkat etmekte fayda var.
Atatürk’ün de dediği gibi acem etkisi çok şükür halka inemedi Saray’la sınırlı kaldı.

Öyle olmasına öyle de,Pehlevi Hanedanı'nın lideri Rıza Pehlevi ile yakın dostluk ve ilişkiler kurmuştur.Aslen de Pehlevi'ler zaten Türk'tür.

Atatürk siyaset ilminden çok iyi anlayan biriydi.
Onun hayatını tek yönlü yorumlamamız bizi doğrudan uzaklaştıracaktır .
Yazarını ve kitaplarını beğenmesem de Taha Akyol bu konuda Ama Hangi Atatürk diye kapsamlı bir kitap yazmıştı. Oradaki örneklere bakacak olursak Atatürk dönemin koşulları gereği bir birine taban tabana zıt  çok sayıda eylemde bulunmuştur.
O yüzden o aile ile çok yakın ilişki kurması tek başına hiç bir şey ifade etmeyecektir.
Milli mücadelenin veya cumhuriyetin O ilişkiden kim bilir ne faydaları vardı da kurdu.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Buga Yaktu üzerinde 03 Nisan 2019, 12:04:48
Pehlevi hanedanı farstır. İranda Selçukludan bu yana süren Türk idaresini kırmıştır. Pehlevi hanedanı her yerde kadim aryan motiflerini canlandırmıştır.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 14 Mayıs 2019, 02:50:52
Ulu Hakanımızı, Başbuğumuz olan Atatürk, solcu yapamazsınız. O sonuna kadar Türk milliyetçisi, hata Türkçü idi.


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 04 Eylül 2019, 03:07:23
Bizim milletimiz, milliyetini bilmezden gelişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli kavimler hep millî akidelere sarılarak, milliyet ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, anlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bize hakaret ettiler, hor gördüler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak önce bizim kendi benliğimize hürmet edelim. Benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün fiilerimizle ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.

Mustafa Kemal Atatürk
1923


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 10 Kasım 2019, 19:20:30
“Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

Başbuğ ATAÜRK


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 03 Aralık 2019, 21:07:15
"Türk ve Türkçülük aleyhinde bulunanları ezeceğiz!​" 

Başbuğ ATATÜRK


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 10 Ocak 2020, 16:10:56
Türkçü fikir adamı Yusuf Akçura 1928 yılında yayınlanan Türk Yılı adlı eserde şöyle der:

"Türkiye Cumhuriyeti... Türkçülük idealinin tahakkukudur.
Türkçülük fikri yarım asır evvel nihayet birkaç kişinin dimağ ve kalplerinde düşünceler duygular ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden müphem ve muhteriz bir surette çıkan bir nazariyeden ibaretti...
Halbuki Türkçülük fikri bugün tahakkuk etmiştir...
Türk aleminde Türk idealini tahakkuk ettiren dâhi ve kahraman, Türk Devleti'nin bânisi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir."

Görüleceği üzere Türkçüler Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu Türkçülüğün gerçekleşmesi olarak görmüşlerdir. Atatürk'ü de bu cumhuriyetin kurucu önderi olarak kabul etmişlerdir.

Öncelikle bir Türkçü'nün ve tabi ki Türk milletinin cumhuriyete ve Atatürk'e böyle bakması gerekir.
İşte bunun için Türk düşmanları, kozmopolitler, yobazlar, masonlar; cumhuriyeti yıkmaya ve Atatürk'ü gözden düşürmeye çalışırlar!
Bizim cumhuriyeti kuruluş ilkelerine göre düzeltmemiz ve korumamız; Atatürk'ü savunup sahiplenmemiz gerekir!
Oyunlara gelmemek lazım!

Hayri Yıldırım


Konu Başlığı: Ynt: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Gönderen: AtsızcıTürk üzerinde 10 Ocak 2020, 16:45:21
"Türk olmak üstün olmak için kâfidir."
Başbuğ Atatürk