BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Kasım 2017, 07:33:27


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 6
  Yazdır  
Gönderen Konu: BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün TÜRKÇÜ,TURANCI,MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ  (Okunma Sayısı 105732 defa)
0 Üye ve 9 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
SELENGA
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 : 07 Mart 2010, 03:22:05 »

b) Irkçılığı reddeder

i) Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır


Yukarıdaki iki madde kendi içerisinde tezat oluşturuyor..

Irkçılık Milli bilinç demektir, Irk'a dayalı Milliyetçilik demektir..Dolayısı ile Milliyetçiliği ret eden akımlara karşı olan bir düşünce, hiç bir zaman Irkçılığı ret edemez..

Türkçülük ve Türk Irkçılığı tezat ve tavizkar değildir..

Baturalp Kardeşim'e dikkatinden ötürü teşekkür ederim..


 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #11 : 12 Nisan 2010, 21:15:40 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


Millet Düşüncesinin Osmanlı Devleti'ndeki Gelişimi ve ATATÜRK'e Etkileri
 Milliyet düşüncesinin Fransız ihtilâlinden sonra sistematik bir hâlde
dünyaya yayılması ile çok milletli devletlerin, bünyesinde bulunan unsurların
her biri kendi millî devletlerini kurmak girişimlerine başlamışlardır. Bu
girişimlerden en çok etkilenen Osmanlı Devleti ise topraklarını en geniş hâli
ile koruma gayreti içinde ve Osmanlı milleti yaratma düşüncesi ile Osmanlılık
diye adlandırılan bir siyaset uygulamaya çalışmıştır. Ülkeyi oluşturan tüm
unsurların Osmanlı hanedanı şemsiyesi altında bir arada tutulmasına
çalışılmıştır. Ancak, milliyet düşüncesinin diğer düşüncelerin önüne geçtiği
bir ortamda, birbirleri ile hiçbir bağlantısı olmayan unsurları hanedan gibi
hiçbir birleştirici özelliği olmayan sembollerle bir arada tutmanın mümkünü yoktu.
Ülkedeki Hristiyan unsurların dışardan da destek alarak
gerçekleştirdikleri bağımsızlık savaşları sonucu birer birer kendi devletlerini
kurarak Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları, artık Osmanlılık politikasını
sürdürmenin imkânsız olduğunu göstermiştir. Topraklarını en geniş şekli ile
koruma amacındaki devlet yöneticileri, bunun ancak Müslüman unsurları bir
arada tutmakla olacağını düşünmüşler ve adına İslamcılık dediğimiz
politikaya ağırlık vermişlerdi. Bu politikayı bir din milliyetçiliği yani ümmetçilik
olarak niteleyebiliriz.
İslamcılar toplumların temel direğini din olarak görmektedirler. Onlara
göre "Dini İslâm'la müşerref bütün akvam, hiçbir kavmiyet farkı
gözetmeksizin merkezi muallâyı hilâfet ve halifei ruyi zemin etrafında geniş
bir İslâm camiası teşkil ederler. Bir gün gelecektir ki hakaiki İslâmiye
Müslümanlığa karşı gelen delâletlere bir defa daha galebe çalacak,
hükümdarı yeryüzündeki Müslümanların halifesi bulunan bu memleket bir
defa daha akvamı İslâmiye'nin başına geçecek, onları semti saadete doğru
sevk edecektir. Alemşümul mahiyette hakikatlerle insanî sınıftan birtakım
hissiyat, hem ırk nazariyesine ait hurafeleri hem milliyet hodkâmlığını
devirerek yerlerine kendisi kaim olacaktır... İslâm beynelmileliyeti en
mükemmel ve en nihaî şekildir." İslamcıların bu tarzını benimseyip dini
birleştirici bir unsur olarak gören ve halife unvanı sayesinde bütün
Müslümanların kendilerine sadık kalacağını düşünen Osmanlı Devleti bu
düşüncesinde yanıldığını Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş
sırasında yaşadığı acı tecrübelerle anladı.
Örneğin, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını en geniş haliyle korumaya
çalışan bu politikaların başarılı olması ülkeyi oluşturan unsurların milliyet
bilinçlerinin yok edilmesine bağlı idi. Bu yönde büyük gayretler sarf edilmiştir.
Doğaldır ki, bu gayretler en büyük etkisini ülkenin hâkim unsuru olan Türk
milletinde göstermiştir.
Osmanlı topraklarına Avrupa'da Türkiye denmesine kızan millî
kimlikten yoksun Osmanlı-Türk aydınları "Memaliki Osmaniye" adını
kullanmakta ısrar etmişlerdir. Türk adı ise bir hakaret olarak kullanılmıştır.
"1802'de Paris'e giden Halet Efendi bile kendisine Türk elçisi' denmiş
olmasından üzülmüş görünür ve kendisini hasım bir manevra ile karşı tertibe
girmekle kutlarken 'amma bu defa sanıyorum ki inşallah istedikleri Türk
elçisine -yani cahil köylüye- düşmediler' diyerek..."kendisine Türk
denmesinden dolayı girdiği aşağılık duygusunu belirtmiştir.
Bu ortamda batılı yayılmacılar (emperyalistler) de boş durmamışlardır.
Türkiye'yi paylaşmak için yaptıkları plânları tarihsel bir temele dayandırmak,
bu yolla yayılmacı emellerini haklı çıkarmak amacıyla çalışmışlardır. Bu
amaçla ön yargılı araştırmalar yayımlamışlar, bu yayınlarla Türklerin sarı ırka
mensup, uygarlık yaratma yeteneğinden yoksun, ikinci sınıf insanlar
olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, Türkler gittikleri yerlerde bulunan
medeniyetleri yok etmişlerdi. Üzerinde yaşadıkların toprakların asıl sahipleri
başkalarıydı. Bu nedenle Türkler geldikleri yerlere yani Orta Asya'ya
sürülmeli hatta en iyisi yok edilmeli idi.
Batılıların çarpıtılmış bu çeşit tarihi iddialarla dünya kamuoyunu
kandırıp Türklere karşı kışkırtmaları ve paylaşma anlaşmalarına zemin
hazırlamaları karşısında Osmanlı tarihinden başka tarih bilmeyen ve
atalarının tarihte yarattığı uygarlıklardan, dünya uygarlığına katkılarından
haberi olmayan Osmanlı aydınları cevap verememişlerdir. Bunun yanında o
iddialara kendileri de inanmış, Türk olarak kendini yönetme yeteneğinden
yoksun oldukları kanaatiyle, kurtuluşun, bir medenî devletin himayesi ile
mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Amerikan ve İngiliz mandacılığı ülkenin
en popüler politikaları olmuştur.
Bu durumdaki Türk unsurunun ülkedeki diğer unsurlar ayrıldıktan
sonra kendi başına millî bir devlet kurması düşünülemezdi.
Gerçi devletin son dönemlerinde özellikle Rusya'dan gelen Türklerin
büyük katkıları ile İttihat ve Tarakki Partisi durumu anlamış görünüyor ve
milliyet ekseninde politikalar uygulamaya çalıyordu ise de onların bu
politikaları daha çok Alman çıkarlarına uygun Panturanist bir şekilde
gelişmiştir. Orta Asya da dâhil dünyadaki tüm Türkleri bir bayrak altında
toplamayı amaçlayan bu politika, Orta Asya'da kuzeyden Rusya'yı,
güneyden ise Hindistan yolu ile İngiltere'yi tehdit etmesi nedeniyle Almanlar
tarafından da uygun görülmüştür. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlar,
bu politikayı kendi çıkarlarına kullanmak amacıyla özellikle Enver Paşa
vasıtasıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Avrupa cephesinde Alman-Avusturya
üzerindeki Rus baskısını, onları Türk ordusunun üzerine çekerek hafifletmek
amacıyla, zamanı ve şartları oluşmamış olmasına rağmen, Enver Paşayı
Panturanist amaçlarını gerçekleştirmek için bir an önce Ruslara saldırması
gerektiğine inandırmışlardır. Bunun sonucunda da on binlerce Türk askerinin
bir tek kurşun bile atmadan şehit olduğu Sarıkamış felâketine sebep
olmuşlardır.
Ancak İttihat ve Terakkinin bu millîci hareketleri halka mal olmamıştır.
Halk asırlarca uygulanan millî değerleri yok eden politikalar nedeniyle
kimliğini unutmuş ve Müslümanlıktan başka değer tanımaz olmuştur. Birinci
Dünya Savaşı sonucunda sahip olduğu son kalesi olan Anadolu'yu da
kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Türk milleti ATATÜRK'ün
bilinçlendirici ve cesaretlendirici çalışmaları ile kendine gelerek millî devletini
kurmayı başarabilmiştir. Bu işi başarabilmek için önce Türk milletine millî
birlik ve beraberlik bilinci aşılamak, sonra da batının yönelttiği suçlamalara
cevap vermek durumunda kalan ATATÜRK milliyetçilik düşüncesine nasıl
kavuşmuştur sorusuna cevap aramak gerekmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #12 : 12 Nisan 2010, 21:21:51 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK'te Millî Devlet Anlayışının Ortaya Çıkışı
 ATATÜRK, 14 Eylül 1931 günü bir sohbet sırasında anlattığı
aşağıdaki hatırasıyla kendisinde milliyetçilik fikrinin gelişmesini çok net bir
şekilde dile getirmektedir:
"Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi.
İmparatorluk halkını meydana getiren Türk'ten başka milletlere, bu arada
yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri
arasında bulunan ırktaşlarının etkisiyle Arnavutlara özeJ bir değer veriliyor,
onlardan söz edilirken 'kavmi necip' deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun
belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz
Türkler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.
Şair Mehmet Emin Yurdakul'un, ilk defa Manastır Askerî İdadisinde
öğrenci iken okuduğum 'Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur' mısrasıyla
başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı
bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu
çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra
Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu.
Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve
Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusunu kaptırmadım.
Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı,
Hayfa'da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve
piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap
gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolulu kıt'a çavuşları olan
Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş,
Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim
yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk.
Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli
görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına
gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe
bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış
hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe
davranışlarına yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten
kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten
sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım
komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan
çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri
fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu millî onurunu ağır
şekilde hançerleyen '...Türk!' sözleriyle azarlamaya başlamıştı. 'Sen nasıl
olur da kavmi necibi Arap'a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek
soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini
kırarsın? Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin...'
gibi gittikçe manasızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet
alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabîleşiyordu. Ben dikkatle çavuşun
yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının
içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri
gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi olan her Türk
askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından
dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak
bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu. Ben,
bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir
yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum: 'O
erin bağlı olduğu kavim, birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun,
yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavmin de tarihleri şerefle dolduran
büyük ve asil bir millet olduğu da bir an şüphe
götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise doğrudan
doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde
şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp
nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek,
Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak
gerekmektedir' dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin
inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim."5
Bu sözlere eklenebilecek çok az şey var. Ancak, ATATÜRK'ün
çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği çevre ile kendisini etkileyen fikir
akımlarından bahsetmekte yarar bulunmaktadır.
Selanik'te dünyaya gelen ATATÜRK, çocukluğunu ve gençliğinin
önemli bir bölümünü Makedonya'da geçirmiştir. Özellikle Selanik çeşitli
milletlerden oluşan karışık yapısı ile çeşitli fikirlerin ve ayrılıkçı
ayaklanmaların yer aldığı bir merkezdi. ATATÜRK bu fikirlerden ve
ayaklanmalardan çok etkilenmiştir. O dönemden itibaren devletin düştüğü
durumun nedenleri ve kurtuluş çareleri hakkında düşünmeye başlamıştır.
Makedonya ve Balkanlar'da yaşayan Türkler, XVII. yüzyıla değin
Viyana'ya kadar ilerleyen muhteşem Osmanlı Devleti'nin evlâdı fatihanları
yani fatihlerin çocukları olarak gururlu bir hayat sürdürmüşlerdir. Bu
yüzyıldan sonra bozulmaya başlayan Osmanlı Devleti'nin durumu en çok
buraları etkilemiştir. Uzun savaşlar sonucu toprak kaybedilmiş, Osmanlı
Devleti'nin Balkan toprakları ya başka ülkelere verilmiş ya da yeni devletlere
bırakılmıştır. XIX. yüzyıl sonlarına doğru artık iyiden iyiye zayıflayan Osmanlı
Devleti'nin en zayıf yeri yine Balkanlar olmuştur. Balkanlar'da elde kalan
topraklar üzerinde de emelleri olan ülkeler Rusya, Avusturya-Macaristan,
Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan kendilerine hak iddia etmekteydiler.
Osmanlı Devleti'ne sınırı olmayan, Osmanlı topraklarını kendi topraklarına
katma şansı olmayan büyük devletler de buralarda kendilerine bağlı küçük
devletçikler oluşturmak amacıyla ayrılıkçı ayaklanmaları destekliyorlardı.
Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri dağlarda serbestçe gezerken Türkler
kaybedilen yerlerden ezik bir şekilde geri çekiliyorlardı. Balkanlar sürekli
korku içindeydi. İşte ATATÜRK çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir
bölümünü bu ortamdaki Balkanlar'da geçirmiştir.6
Selanik ise Makedonya'nın en gelişmiş şehri idi. Çeşitli din mezhep ve
ırk bir arada yaşamakta idi. Deniz ve demir yolu bağlantısı bulunması, ticaret
merkezi olması, renkli etnik yapısı şehirde batı tesirlerine açık çeşitli fikir
akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştı. Dolayısıyla Mustafa
Kemal çok genç yaşta her türlü yeni fikirle tanışma olanağı bulmuştur.
Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisinde öğrenci olduğu sırada
gerçekleşen 1897 Türk-Yunan Savaşı'ndan oldukça etkilenmiştir. Türk
ordusunun savaş meydanında zafer kazanmasına rağmen büyük devletlerin
baskısı karşısında barış masasında zararlı çıkması onu derinden
yaralamıştır. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal'de coşkun
bir yurt sevgisi uyandırmıştır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak
için girişimde bulunmuşsa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını
bulamamıştır. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan sonra
Mustafa Kemal'in en belirgin özelliklerinden biri olarak kendini göstermiştir.
ATATÜRK'Ü bu denli etkileyen 1897 Türk Yunan Savaşı Türklerde
millî birlik duygusunun gelişmesinde önemli bir etken olmuştur. Bu ortamda
Mehmet Emin (Yurdakul) adında genç bir ozan "Türkçe Şiirler" adlı bir şiir
kitabı yayınlamıştır. Mehmet Emin, Osmanlı divan şairlerinin resmî dilini ve
aruz veznini terk ederek sade halk Türkçesiyle ve halk şiirlerinde kullanılan
hece vezniyle yazmıştır. Daha da dikkati çekici olarak günlük Türkçede
kaba, cahil köylü anlamında kullanılan bir sözcüğü benimsemiş ve kendinin
bir Türk olduğunu "Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur" "Biz Türk'üz, bu
kanla ve bu adla yaşarız" mısralarıyla gurur duyarak ilân etmiştir.
Rusya'da yaşayan ve millî haklarına kavuşabilmek için çaba harcayan
Türkler arasında millî bilinç daha erken dönemlerde ortaya çıkmıştı. Buradan
gelen Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet ve Hüseyinzade Ali gibi göçmenler
aracılığıyla Pantürkist görüşler Osmanlı Devleti'nde yayılmaya başlamıştır.
Daha sonra Ziya Gökalp, sosyolojik değerleri de katarak Osmanlıda
gelişmeye başlayan Türk milliyetçiliğini yeni ve pozitivist bir aşamaya
gelmesini sağladı.
Ancak Osmanlı Devleti'ndeki bu Pantürkist milliyetçilik anlayışı, belli bir
vatan ile sınırlı olmayıp Turancı ve yayılmacı amaçlar güttüğünden
uygulanabilirliği olanaklı olmayan bir anlayıştı. ATATÜRK'ün belirttiği gibi
yapamayacağı şeyleri yapacakmış gibi söylüyordu ve büyük devletlerden
tepki alıyordu. Ayrıca aydınlar arasında ve İttihat ve Terakki Partisinde
gelişen bu fikirler, halk için bir anlam taşımıyordu. Halk, hâlâ kendilerini bir
arada tutan en önemli değer olarak dini görüyordu. Ümmet bilinci her konuda
egemendi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #13 : 12 Nisan 2010, 21:26:09 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK'ün Millî Mücadele Dönemindeki Çalışmaları
 Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ile bir parçalanma dönemine
girmiş, Türk milleti son dayanağı olan Anadolu'dan da atılmak isteniyordu.
Anadolu parsellenmiş ve uydurma bahanelerle uydu devletçiklere
bölünmekte idi. ATATÜRK için tek kurtuluş yolu, Türk insanının millî
haklarına sahip çıkıp topyekûn bir kalkışma ile kendi kaderini kendi eline
almasında idi. Bunun için de Anadolu'ya geçer geçmez halkın millî
duygularını harekete geçirmek amacıyla çalışmalarına başlamıştır.
İzmir'in Yunan işgaline uğraması Anadolu'da büyük bir tepki
uyandırmıştır. Yahya Kemal 1922 yılında "Tevhidi Efkâr" gazetesinde çıkan
yazısında İzmir'in işgalinin yarattığı acının büyüklüğünü anlattıktan sonra bu
olayın bir yönüyle de hayırlı olduğunu belirtmiş, "yoksa istiklâlsizliği kızgın
demirden tadacağımıza, morfin gibi uyuşturucu, bayıltıcı bir usulde tatsaydık
çok fena olurdu" demiştir.
Mondros sonrası işgallerin başlaması, özellikle Yunan işgali ve Doğu
Anadolu'nun Ermenilere verileceği haberleri Türk milletini derinden
sarsmıştır. Bu ortam, ATATÜRK'ün milletin desteğini almasında ve birlik ve
beraberlik içinde başarıya ulaşılmasında önemli etken olmuştur.
"Milletin esaretten kurtarılması, hâkim ve bağımsız olarak
topraklarımızda yaşayabilmesi ancak azimkar ve namuslu ellerin milleti kısa
ve doğru yoldan hukukunu ve bağımsızlığını müdafaaya yöneltmesiyle
mümkün olacaktır."sözleri ile mücadeleye başlayan ATATÜRK, Amasya
Tamimi'nde "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
ifadesi ile artık Türk milletinin kendi geleceğini kurtarmak için harekete
geçtiğini belirtmiştir. Aynı tamimde bütün vilâyetlerin her livasından milletin
güvenini kazanmış üç delegenin Sivas'ta toplanacak kongreye gelmeleri
istenmiştir. Bu yönleri ile Amasya Tamimi, Anadolu'da millî ihtilâlin başlangıcı
ve bildirgesi sayılabilecek öneme sahiptir. Bunu Erzurum ve Sivas
kongrelerinde millî bilinci harekete geçirme çabaları izlemiştir.
ATATÜRK bu arada bizzat kendi hazırlamış olduğu Misakımillî ile Türk
milliyetçiliği fikrini sınırları belli bir vatan kavramı ile birleştirmiştir.Bu vatan,
Millî Mücadele'nin bir amacı olarak millî düşüncenin daha güçlenmesini
sağlamıştır.
Büyük Millet Meclisinin açılışı ise egemenliğin millete geçmesi
yönünde atılmış en önemli adımdır. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,
düsturu doğrultusunda atılan bu adım ile Türk milleti kendi kararlarını kendi
vermenin hazzını yaşamaya başlamıştır. Bu adımın doğal sonucu olarak
saltanat kaldırılmış ardından Cumhuriyet rejimine geçilmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #14 : 12 Nisan 2010, 21:26:18 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK'ün Milliyetçilik Anlayışının Özellikleri ve Amaçları
 ATATÜRK'ün milliyetçilik anlayışını Millî Mücadele dönemi ve sonrası
olarak iki aşamada değerlendirmek mümkündür.
Millî Mücadele döneminde, batılı emperyalist devletlerce bölüşülmeye
çalışılan Türkiye'de milliyetçilik emperyalizme karşı direnmenin bayraklığını
yapmıştır. Ümmet bilincinden millet bilincine geçiş Türk toplumuna
emperyalizme karşı direnme gücü aşılamıştır. Millî Mücadele'nin başarıya
ulaşmasında en önemli etken olmuştur.
Yayılmacı düşman yurttan atıldıktan sonra ise ATATÜRK milliyetçiliği,
tam bağımsızlık, lâiklik, çağdaşlık ve bilim temellerine oturtularak
uygulanmıştır. Bunda amaç saldırgan batıyı vatan topraklarından kovduktan
sonra batılılaşmaktır. Çünkü anlaşılmıştır ki, batı kendi gibi olmayan ülkelere
sömürülecek ülke gözüyle bakmaktadır.
ATATÜRK, Türk milletini oluşturan tarihî gerçekleri "siyasî varlıkta
birlik", "dil birliği", "yurt birliği", "ırk ve menşe birliği", "tarihî yakınlık" ve "ahlâkî
yakınlık" olarak sıraladıktan sonra Türk milletinin oluşumunda yer alan bu
şartların diğer milletlerin çoğunda olmadığını belirtmiştir.Bu kadar birlik
noktasının olmasına rağmen Türk insanının millî bilince ulaşmakta gecikmiş
olmasının zararlarını gördüğünü belirterek şunları söylemiştir:
"Biz, milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş
bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki,
milliyet kuramını, milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan kuramların
dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar,
hadiseler ve gözlemler insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim
olduğunu göstermiştir ve milliyet ilkesi aleyhindeki büyük ölçüde fiilî
tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle
yaşadığı görülmektedir."
Böyle düşünen ATATÜRK, temellerini attığı yeni Türk Devleti'nde
gerçekleştirdiği tüm devrimleri iki temel üzerine inşa etmiştir. Bunlar
milliyetçilik ve lâikliktir. Bunların ikisinin bir arada olduğu toplumların
bağımsız ve çağdaş bir yapı kazanması en doğal sonuçtur. ATATÜRK'ün
amacı da budur.
Millî Mücadele ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti'nin
milletler topluluğu görünümünden sıyrılmış ve Türklerden oluşan bir millî
devlet hüviyetine kavuşmuştur. Yapılan nüfus mübadelesi ile bu yapı daha
da pekiştirilmiştir. Böyle bir ülke kuran ATATÜRK "Diyarbakırlı, Vanlı,
Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın
evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır."sözleri ile bu özelliği dile
getirmiştir.
Irkçılığı ve dinî farklılıkları reddeden ATATÜRK milliyetçiliği millî birlik
ve beraberliği sağlayıcı bir anlayışa sahiptir. ATATÜRK, Türkiye'yi
parçalamak için din ve milliyet gibi farklar ileri sürülerek yapılan
propagandaların millet fertleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yapmadığını
belirterek milletin bu fertlerinin de ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka
sahip olduklarını, geleceklerini ve talihlerini Türk milleti ile birlikte gören
insanlara ayırım yapılamayacağını belirtmiştir.
ATATÜRK millî birlik ve beraberlik konusunu "Bir yurdun en değerli
varlığı, yurttaşlar arasında millî birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve
kabiliyetlerinin olgunluğudur. Millet varlığını ve yurt erginliğini korumak için
bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş
olmak, bir milletin en yenilmez silâhı ve koruma vasıtasıdır. Bu sebeple, Türk
milletinin idaresinde ve korunmasında millî birlik, millî duygu, millî kültür en
yüksekte göz diktiğimiz idealdir."şeklinde anlatmıştır.
Lâiklik anlayışı da, devletin bütün din ve mezheplere aynı mesafe ile
yaklaşmasını sağlayarak, fertlerin devleti benimsemelerine yardımcı olmuş,
millî birlik ve beraberliğin oluşmasında önemli rol oynamıştır.
Ortak kültürü geliştirme ve toplum fertlerinin kendi geçmişleri ile
övünüp geleceği güvenle bakması da ATATÜRK için önemli bir amaç idi. Bu
amaçla Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kültür kurumlarını
oluşturarak, bunlar aracılığı ile millet olmanın iki önemli faktörü dil ve tarih
konularında bilimsel çalışmalar yaptırmıştır. Bu çalışmalarla Türk insanının
millî bilince kavuşması yolunda önemli adımlar atılmış olmasının yanı sıra
tarihî gerçekleri göz ardı ederek Türklere karşı yapılan haksız saldırılara da
cevaplar verilmiş ve Türk milletinin ve yarattığı uygarlıkların gerçek değerleri
ortaya konmuştur.
ATATÜRK'ün milliyetçiliğinde belli bir vatan anlayışı vardır. Bunu
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir."sözü ile
ifade etmiştir. Kendinden öncekilerin uygulamaya çalıştığı gibi
yapılamayacak işlerin peşinden koşan bir hayalperest gibi davranmamıştır.
"Hiçbir hudut tanımayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet
hâlinde birleştirmek, erişilmesi imkânsız bir hedeftir. Bu, asırların ve asırlarca
yaşamış olan insanların çok acı, çok kanlı hâdiseler ile meydana koyduğu bir
hakikattir." demiştir.
ATATÜRK milliyetçiliği "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine bağlı barışçı
ve insancıl bir anlayışa sahiptir. Türk insanı önce kendi milletinin ilerlemesi
ve mutluluğu için çalışacak fakat başka milletlerin iyiliğini de düşünecektir.
Bencil olmayacaktır. ATATÜRK bu düşüncesini de şöyle dile getirmiştir.
"Dünyanın filân yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne? dememeliyiz. Böyle bir
rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alâkadar olmalıyız.
...Bencillik şahsî olsun, millî olsun daima, fena sayılmalıdır." "Vatandaşların,
bir milletin bireyleri olmak itibarıyla millete, onun devlet ve hükümetine ve
mensup olduğu milletin medenî insanlığın bir ailesi olması açısından da
bütün insanlığa karşı birtakım görevleri vardır."
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #15 : 12 Nisan 2010, 21:36:12 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavramlar


ATATÜRK milliyetçiliği, yok olmak üzere olan bir milleti yeniden var
etmiş, onun dünya milletler ailesi içinde saygın yerini almasını sağlamıştır.
Ancak bu işleri yapan ATATÜRK, gerçekleştiremeyeceği işlerin peşinde
koşarak milletini macera peşinde sürüklememiştir. Bunu şu sözleri ile ifade
etmiştir: "Büyük hayaller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar
gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayalî şeyleri yapmadan
yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini,
kinini bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz Panislâmizm yapmadık;
belki 'Yapıyoruz, yapacağız!' dedik. Düşmanlar da 'Yaptırmamak için bir an
evvel öldürelim!' dediler. Panturanizm yapmadık, 'Yaparız, yapıyoruz!' dedik,
'Yapacağız!' dedik ve yine 'Öldürelim!' dediler. Bütün dava bundan ibarettir.
Bütün dünyaya korku ve telâş veren kavram bundan ibarettir. Biz böyle,
yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak
düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını artırmaktan ise tabiî
duruma, meşru duruma dönelim; haddimizi bilelim. Biz yaşama ve
bağımsızlık isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı
esirgemeden veririz!"
ATATÜRK'ün bu milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin bağımsız, mutlu,
zengin ve çağdaş bir şekilde yaşamasını amaçlayan ancak bunu yaparken
de millî çıkarlarına bir saldırı olmazsa diğer milletlerle uyum içinde çalışan,
diğer milletlerin haklarına saygı gösteren bir milliyetçilik anlayışıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #16 : 13 Nisan 2010, 19:13:19 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK’ÜN DEVLET ADAMLIĞI VE GELECEĞİ ÖNGÖRÜSÜ
 Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasî bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu varlığa devlet denir. Devlet adamı ise, ileriyi görebilen, çağdaş, zeki, dürüst, azimli, dirayetli, vatanını milletini seven, milli kültürüne sahip çıkabilen, engin bir tarih bilgisi ve şuuruna vâkıf olan kişidir. Bütün bu özellikleri haiz Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin çağdaş toplumlar seviyesine yükselmesi için, başta lâiklik olmak üzere her alanda köklü ve radikal değişiklikleri hayata geçirmiştir. Özellikle Türk dilini, tarihini, kültürünü öğretmek ve Türk gençliğinin milli şuurunu güçlendirmek üzere yaptığı yenilikler, bu köklü değişikliklerin ana nüvesini oluşturmuştur. Onun takip ettiği eğitim-öğretim ve kültür politikası, Türk tarihinin bölünmez bütünlüğü fikrini genç kuşaklara aşılamış ve yaptığı yeniliklerle Türk milletinin çağdaş dünyada hak ettiği yeri almasının yolunu açmıştır. Şu halde bize düşen görev, eşsiz devlet adamı Atatürk’ün açtığı yoldan sapmadan yürümektir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #17 : 13 Nisan 2010, 19:21:17 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


BÜYÜK DEVLET ADAMI ATATÜRK
     Atatürk, Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biridir. O, tarihî görevini tamamlayan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında baş mimarlık görevini üstlenmiştir. Atatürk, her şeyden önce Türk vatanını düşman işgâlinden kurtaran bir millî kahramandır. Meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nden ise O’nun Mete Han, Bilge Kağan, İlteriş Kağan, Selçuk Bey, Osman Bey gibi devlet kurucusu vasfını taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca devleti kurduktan sonra, onu çağdaş devletler seviyesine ulaştırmak, modern, güçlü ve dinamik yapıya kavuşturmak için bir dizi ıslahat ve inkılâbı gerçekleştirmiştir. Özgüveni sarsılmış ve içtimaî yapısı zedelenmiş milletle, yanmış, yıkılmış, tahrip edilmiş ülkede, bu ıslahatlarla inkılâpların başlatılıp gerçekleştirilmesi oldukça zordur. Bunun için, uygun bir ortamın sağlanması lâzımdı. Yani mükemmel iç politikanın uygulanması ve tavizsiz bir dış politikanın takip edilerek barış döneminin yaşatılmasına ihtiyaç duyuluyordu. Bu ise, dirayetli devlet adamı niteliğine sahip olmakla, ileri görüşlülüğe, yüksek teşkilâtçılığa ve ince diplomasiye dayalı, kararlı, şahsiyetli iç ve dış siyasetin uygulanmasıyla mümkündü. Atatürk bu konuya değinirken:
“... Haricî siyaset bir heyet-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) teşekkül-i dâhilisi (iç oluşumu - iç kuruluşları) ile sıkı surette alâkadardır. Çünkü teşekkülü dâhiliye istinat etmiyen (dayanmayan) haricî siyasetler daima mahkûm kalırlar. Bir heyet-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) teşekkül-i daimisi (devamlı oluşumu) ne kadar kuvvetli, metin (sağlam) olursa, siyaset-i hariciyesi (dış siyaseti) de o nispette kavi (güçlü) ve rasîn (dayanıklı) olur.”
“... Siyaset-i hariciye (dış siyaset), teşkilât-ı dâhiliye (iç teşkilâtlanma) ve siyaset-i dâhiliyeye (iç siyasete) istinat ettirilmek (dayandırılmak) zaruretindedir (mecburiyetindedir), yani teşkilât-ı dâhiliyesinin tahammül edemeyeceği derece-i vüs’atte (genişlik derecesinde) olmamalıdır. Yoksa hayalî, haricî siyasetler peşinde dolaşanlar, nokta-i istinatlarını (dayanak noktalarını) kendiliğinden kaybederler.”demek suretiyle iç politikayla dış politikanın bir bütünün ayrılmaz parçaları olduklarını, dış politikadaki başarının ise iç yapılanma ve iç politikaya bağlı bulunduğunu belirtmiştir. Böylece, akılcı ve gerçekçi olan Gazi Mustafa Kemal, dışa yönelik hedeflerin hayalî ve devlet gücünün üzerinde olmaması gerektiğini, aksi hâlde bu teşebbüslerin dayanağı bulunmadığından başarısızlıkla sonuçlanacağını hatırlatmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #18 : 13 Nisan 2010, 19:57:50 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKİYE CUMHURİYETİ
    Türk İstiklâl Harbi’nin kazanılmasından sonra, Atatürk’ün kararlı tutumu sonucunda, 29 Ekim 1923 günü saat 20:30’da, TBMM, yeni Türk Devleti’nin bir Cumhuriyet olmasına karar vermiştir. Aynı tarihte Gazi Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile yeni Türk Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın devlet adamlığı bu yüce görevle başlamamıştır. O, Harp Akademisi öğreniminden sonra, 1905’ten 1923 yılına kadar önemli mevkilerde görev yapmıştır. Örneğin Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde, Merkezi Şam’da olan 5. Ordu kıtalarında, Selânik’teki 3. Ordu Kurmay Heyeti’nde, katıldığı Trablusgarp Harbi’nde, Sofya ateşemiliterliği gibi diplomatik görevlerde, I. Dünya Savaşı’ndaki cephelerde, olağanüstü yetkilerle donatılmış 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmesiyle birlikte başlayan Millî Mücadele döneminin ağır şartları içinde, Erzurum ve Sivas kongreleri başkanlıkları, TBMM Başkanlığı gibi görevlerde yetişerek tecrübe kazanmıştır. Demek ki, daha önceki ortam ve siyasî şartlar, Atatürk’ün bir devlet adamı olarak yetişmesinde başlıca etkenler olmuştur. Atatürk’ün büyük devlet adamlığı, O’nun Türkiye’nin meselelerine bakış açısıyla ve bunların çözümüne dair yaklaşım tarzıyla görülmektedir. Bu durum devletimizin çağdaş bir yapıya ulaşması için köklü değişikliklerin yapılması ile Türk milletinin mutluluk ve refahına yönelik alanlarda direktifler vermesiyle daha açık bir tarzda belirmektedir. Atatürk’ün devlet kuruculuğu ve devlet adamlığı vasfı O’nun askerî yönünden ayrı değişik bir özelliğidir. Hele O’nun profesyonel alanda askerliği seçmiş oluşu göz önünde bulundurulduğunda, “devlet adamlığı” yönünün önemi daha fazla artmaktadır.
Devlet adamlarında bulunması gereken vasıfların en önemlilerinden biri, yapılması düşünülen işlerin, önceden hazırlanacak plân ve programa göre yürütülmesidir. Ayrıca alınacak tedbirlerin öncelikle halkın acil ihtiyaçlarına çare bulacak tarzda olmasıdır. Atatürk, buna uygun bir liderdir. Devlet işlerini plân ve program dâhilinde yapmaktaydı ve öncelikle halkın menfaatlerini düşünmekteydi. Henüz cumhuriyetin kurulmasından önce, 6 Aralık 1922’de Ankara’da, gazetecilerle yaptığı bir konuşmada, bu görüşünü şu şekilde ifade etmektedir:
“Çalışmalarımız, senelerce takip ve tatbik edilecek bir programa dayanmadıkça başarısızlığa mahkûmdur. Objektif olduğu kadar, milletimizin acil ihtiyaçlarına çare bulacak bir programa dayanmayan ıslahat teşebbüsleri, şahsî ve keyfî olmaktan kurtulamaz. Herhangi bir programın uzun bir çalışma devresine rehber olması için, memlekette bütün vatanseverlerin ona yardımcı olmaları gerekir.”
 Atatürk, milletimizi çağdaş toplumların, ülkemizi de gelişmiş devletlerin düzeyine çıkarmayı temel hedef olarak tespit etmiştir. Söz konusu hedefe en kısa zamanda ulaşmak amacıyla ise yoğun bir faaliyete başlayarak siyasî, idarî, sosyo-kültürel, iktisadî, hukukî ve diğer alanlarda köklü değişiklikler yapmıştır. Bu çerçevede, geleneksel Türk devlet idare etme tarzına uygun olan “lâiklik” ilkesini benimsemiştir. Bunun sonucunda 5 Şubat 1937 tarihinde, (3115 Sayılı Kanun ile) Anayasamızın ikinci maddesine “Türk Devleti’nin lâik olduğu” ifadesi eklenerek bu ilke resmileştirilmiştir. Bu suretle lâiklik ilkesi, anayasamıza Türk İnkılâbı’nın temel taşı olarak girmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin idarî yapısını belirleyen ana unsurlar arasında yer almıştır. Böylece devlet yönetimi ile dinî işler kanunlarla birbirinden ayrılmıştır. Halkımız da kendi dinî inanışlarını uygulamada serbest bırakılmıştır. Fakat son yıllarda olduğu gibi, Atatürk döneminde de kökleri dışarıda bulunan bazı aşırı dinî unsurlar, ateistler veya Marksist Leninistler gibi yabancı ideoloji mensupları, “lâikliğin dinsizlik olduğu”(!) imajını vererek konuyu istismar etmeye çabalamışlardır. Bu yüzden Atatürk, çeşitli tarihlerde, farklı yerlerde yaptığı konuşmalarla lâiklik anlayışıyla din konusuna açıklık getirmeye, yanlış anlamaları gidermeye ve tahriklere sed çekmeye çalışmıştır. 1923 ile 1930 yılları arasında din ile lâikliğe dair yaptığı konuşma ve açıklamalardan bazıları şöyledir:
 “Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”
“Lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, hakiki dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, terakkinin (gelişmenin) ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış şark kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.”
“Din vardır ve lâzımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’nde, her reşid dinini intihabda (seçmekte) hür olduğu gibi, muayyen (belirli) bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ayin hürriyeti masundur (koruma altındadır). Tabiatı ile ayinler, asayiş ve umumî adaba mugayir (aykırı) olamaz; siyasî nümayiş (gösteri) şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere, artık Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez.”
“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes, vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve tefekküre (düşünce ve düşünmeye) muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyor, kaste ve fiile dayanan taassupkâr (tutucu) hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermiyeceğiz.”
  “Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne icbar edebilir (zorlayabilir). Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
Yukarıdaki ifadelerden de görüldüğü gibi Atatürk, lâikliğin bilimsel ve çağdaş tanımını yaparak konuyu millet ve devlet açısından ele almıştır. O’nun anlayışına göre lâiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve vatandaşların din, vicdan ve ibadet özgürlüğüne sahip olmasıdır. Lâiklik asla dinsizlik değildir. Tam tersine gerçek dindarlığın gelişmesine, bireylerin özgürce din seçebilmesine ve halkın dinî ibadet ile merasimlerini yerine getirmesine imkân vermektedir. Hatta dinsiz milletlerin varlıklarını sürdürmekte zorluklarla karşılaşacaklarını, dolayısıyla dinin gerekli bir müessese olduğunu da belirtmektedir.
Ancak din ve mezheplerin; hiç bir zaman siyasî vasıta olarak kullanılmalarına, istismar edilmelerine, gerici faaliyetlere zemin teşkil etmelerine, ibadetlerin de genel asayiş ve ahlâk kurallarına aykırı olmalarına veya siyasî gösteri şeklinde yapılmalarına izin verilmeyeceğini belirtmektedir. Özetle millet ve devlete zarar verecek nitelik kazanmalarına, diğer bir ifade ile “dinin siyasallaştırılmasına” müsaade edilmeyeceğini kararlı bir tarzda vurgulamaktadır.
Memleketimizdeki kıyafet kargaşalığına son vermek ve Batı medeniyetindeki gelişmeleri bir bütün olarak ülkemize aktarılabilmek için, çağdaş toplumların kullandığı medenî kıyafeti de benimsemek gerekliydi. Bu amaçla Ulu Önder, Kıyafet Kararnâmesi’ni yürürlüğe koymuş ve Kıyafet İnkılâbı’nı gerçekleştirerek bugünkü modern giyime öncü olmuştur. Türklerin taktığı fes, Avrupalılar tarafından bir başlıktan ziyade Osmanlıların ve değişmez doğu zihniyetinin bir sembolü olarak kabul edilmekteydi. Bu yüzden Ulu Önder, öncelikle fesin değiştirilmesine dair talimat vermiştir. Zaten Atatürk, 25 Ağustos 1925’te Kastamonu ve 27 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde halkı başı açık ve elinde şapkayla selâmlamıştır. Böylece şapka inkılâbının ilk işaretini kamuoyuna vermiştir.
Büyük Kurtarıcı, 27 Ağustos 1925 tarihinde, İnebolu’da, söylemiş olduğu nutukta, giyilmesi uygun olan kıyafet ve şapkaya dair fikrini şöyle ifade etmiştir:
“Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye (canlandırmaya) mahal (gerek) yoktur. Medenî ve beynelmilel (milletlerarası) kıyafet bizim için çok cevherli (değerli), milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve tabii bunların tamamlayıcısı olmak üzere siperli serpûş (başlık), bunu açık söylemek isterim, bu serpûşun ismine şapka denir.”
25 Kasım 1925’te “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun” çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra şapka ve kasket, Türk milletinin başlıkları olmuştur. Bu yenilik ve medenî kıyafet değişimi halk arasında kısa bir zaman içinde benimsenmiştir. Bundan sonra cübbe, sarık ve fesin giyilmesi de yasaklanmıştır.
30 Kasım 1925 tarihinde (677 Sayılı Kanun’la) tekke, zaviye, türbe ve benzerleri kapatılmış, bunlarla ilgili ünvanların kullanılması yasaklanmıştır. Aynı şekilde milletin inancının istismarının önlenmesi için bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek, murada kavuşturmak maksadıyla muskacılık gibi ünvan ile sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili elbiselerin giyilmesi engellenmiştir.
Bu arada kadınların çarşaf ve peçeyi atarak modern bir kıyafete geçmeleri, inkılâpların genel gelişimi içinde ve halkı zorlamadan olmuştur. Kadınlarımız, haklarına kavuştukça, ortaçağ kıyafetini atmışlardır. Modern ve rahat edebilecekleri biçimde giyinerek ülkenin kalkınması ve toplum yapısının gelişmesi için yürütülen çabalarda erkeklerin yanındaki yerlerini almışlardır. Bu da Türk İnkılâbı’nın akılcı, gerçekçi ve modern yönünü gösteren başka bir somut örnektir.
3 Aralık 1934 tarihli kanunla, din adamlarının, dinî kıyafetlerini yalnız ibadet yerlerinde ve dinî törenlerde giyebilecekleri belirtilmiştir. Bu kanuna istinaden İslâm, Hıristiyan ya da Musevî din adamları, dinî kıyafetlerini her günkü hayatta kullanamayacaklardı. Yalnız her dinin en yüksek dinî temsilcisi, örneğin Diyanet İşleri Başkanı veya Patrik, dinlerinin kıyafeti ile dolaşabilecekti. Böylece lâik devlet anlayışıyla, hem dine karşı olan saygı gösterilmiş, hem de kıyafet kargaşası kesin biçimde sona erdirilmiştir.
Büyük Önder Atatürk’ün direktifiyle, milletlerarası ilişkilerde zorluklara yol açan, iktisadî ve ticarî işlemlerde uyumsuzluk yaratan uzunluk ve ağırlık ölçüleri, tarih ve saat birimleri de değiştirilmiştir. Yerlerine gelişmiş devletler tarafından kullanılan ve milletlerarası ilişkilerde benimsenen esaslar getirilmiştir. Örneğin:
26 Aralık 1925 tarihinde kabul edilen kanunlarla, Hicrî ve Rumî takvimler kaldırılarak Milâdî takvim getirilmiş ve alaturka saat yerine milletlerarası saat usulü uygulanmıştır. Ayrıca 1 Haziran 1935’te yürürlüğe giren bir kanunla hafta sonu tatili Perşembe ve Cuma’dan, Cumartesi ve Pazar’a alınmıştır.
20 Mayıs 1928’de Arap rakamları terkedilerek milletlerarası ilişkilerde kullanılan rakamlar kabul edilmiştir.
1 Nisan 1931 tarihinde eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiştir. Öyle ki; arşın, okka, endaze, dönüm, kantar, çeki, batman, kile gibi belirli olmayan ve bölgeden bölgeye farklılık gösteren eski birimler kaldırılmıştır. Çağdaş ölçü birimleri olan ve onlu usule göre düzenlenmiş metre ile kilo esası kabul edilmiştir. Böylece hem ülke dâhilinde ağırlık ve uzunluk ölçülerinde tek bir sistemin uygulanması sağlanmış, hem de milletlerarası ilişkilerde ticarî ve iktisadî işlemlerde mevcut olan zorluklar ortadan kaldırılmıştır.
Milletimizin gelişmesi ile çağdaşlaşması, elbette ki yalnız ağırlık ve uzunluk ölçüleri gibi bazı birimlerin alınması veya dış görünüş ve kıyafet değişikliğiyle gerçekleşemezdi. Esas itibarla kültür ve bilgi düzeyinin yükseltilmesi gerekiyordu. Bu ise ancak Türk dilinin, Türk tarihinin, Türk kültürünün öğrenilmesi ve millî şuurun güçlenmesiyle mümkündü. Atatürk bu yönde köklü çalışmaların yapılması için talimat vererek 15 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu)’ni ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdurmuştur. Ancak bugün olduğu gibi, o dönemde de, sosyal alanlardaki çalışmaların, özellikle dil ve tarihin, milletimiz ve memleketimiz için önemini anlayamayacak seviyede bulunanlar vardı. Aynı şekilde millet ile devletimize zarar vermeyi hedefleyenler, yüksek bilgi düzeyinin, gelişmiş millî şuurun, güçlü millî birlik ve beraberliğin, kendi art niyetli emellerine engel teşkil ettiğini düşünerek karşı gelmişlerdir. Bunların yersiz tenkitleri üzerine, Gazi Mustafa Kemal 29 Ekim 1933 tarihinde, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nde yaptığı bir konuşmada Türk dili ve tarihiyle meşgul olmasındaki amacını şöyle açıklamıştır:
“İşitiyorum, benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli vatandaşlar, ‘Paşa’nın işi yok, dil ile, tarih ile uğraşmaya başladı.’ Diyorlarmış ... Yağma yok ... Benim işim başımdan aşkın... Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.”
Mustafa Kemal; din, coğrafî bölge, rejim veya hanedana bağlı olan tarih anlayışının kaldırılmasını, bunun yerine ilmî esaslara dayalı ve Türk milletini temel alan millî tarih bakış açısının getirilmesini sağlamıştır. Bu çerçevede Türk tarihinin, anavatanımız olan Orta Asya’dan başlatılarak, Büyük Hun İmparatorluğu, Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular, Osmanlılar, Türkiye Cumhuriyeti paralelinde, bir bütünlük içinde, ele alınmasının gerektiğini şöyle vurgulamıştır:
“Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüzyıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine müsavi olan büyük Türk devletlerine kavuşturur.”
Atatürk, atalarımızın tarih boyunca kurdukları devletleri ve yarattıkları büyük medeniyetleri tetkik ederek Türklüğe ve dünyaya bildirmenin bir borç olduğuna işaret etmiştir. Çocuklarımızın zengin tarihî geçmişimizi ve ecdâdımızın başarılarını öğrendikçe gelecekte daha büyük işler yapmak için kendilerinde manevî kuvvet bulacaklarını da belirtmiştir. Ayrıca “Türk’ün unutulmuş büyük medenî vasfı ve kabiliyeti”nin bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir medeniyet güneşi gibi doğacağını şu sözlerle dile getirmiştir:
 “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümûllü medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır.”
“Asla şüphem yoktur ki, Türk’ün unutulmuş büyük medenî vasfı ve kabiliyeti bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır… Ne mutlu Türküm diyene.”
Yukarıdaki ifadelerden de Atatürk’ün takip ettiği kültür politikasının, “Türk milletinin, Türk tarihinin ve Türk kültürünün Türklerin tarih sahnesine çıktıkları günden itibaren günümüze kadar bölünmez bir bütünü” teşkil ettikleri temeline dayandığı açıkça görülmektedir. Nitekim bu görüşünü ebedileştirmek amacıyla, tarihte kurulan Türk devletlerinin sembolü olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun yürürlüğe girmesini emretmiştir. 1934 yılında kanunlaşan bu forsta tarihte kurulan Türk devletleri (Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Akhun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Avar İmparatorluğu, Hazar İmparatorluğu, Uygur Devleti, Karahanlılar Devleti, Gazneliler Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Harezmşahlar Devleti, Altınordu Devleti, Büyük Timur İmparatorluğu, Babür İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu) 16 yıldızla ve Türkiye Cumhuriyeti güneşle gösterilmişlerdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #19 : 13 Nisan 2010, 20:03:25 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


YENİ TÜRK DEVLETİ-TÜRKÇE EĞİTİM
 Atatürk’ün talimatıyla, eğitimle öğretimin kolaylaştırılması ve yaygınlaştırılması için, 23 Mayıs 1928’de Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde bir “dil encümeni” kurulmuştur. Bu bilim heyeti, Türkçe’nin özellikleri ile ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran incelemeler yapmıştır. Sonuçta kullanımı zor olan ve Arap harflerinden meydana getirilen Osmanlıca’nın yerine, yeni bir Türk Alfabesi hazırlanmıştır. Türkçe’nin yazılıp okunması için daha elverişli olan bu Türk Alfabesi, Latin esasına dayalı olmakla birlikte, Türk dilinin özelliklerini karşılayan harf ve işaretleri de içermiştir. Böylece 1 Kasım 1928’de (1353 Sayılı Kanun’un TBMM’de kabul edilmesiyle) yeni Türk Harfleri Hakkındaki Kanun yürürlüğe girerek Harf İnkılâbı gerçekleşmiştir. Kanun uyarınca bütün devlet yazışmaları 1 Ocak 1929’dan itibaren yeni Türk harfleri ile yapılacak ve 1929 Haziran ayından sonra da ülkemizde Arap harfleri kullanılmayacaktı. Böylece büyük başarılar elde edilen okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Ocak 1929’da açılan (16-45 yaş arası herkesin katılabileceği) Millet Mektepleri sayesinde bir milyona yakın vatandaşımız aynı yıl içerisinde okuma yazma öğrenmiştir. Türk harflerinin kabulü, büyük inkılâbımızın en önemli gelişmelerinden birisidir. Türkçe’nin zenginleşmesi, okuma-yazma kolaylığının sağlanması, basılan kitap sayısının birden bire artması hep bu inkılâbın sayesindedir.
Türkçe’nin sesli yapısına uygun bir şekilde hazırlanan yeni Türk Alfabesi, dilimizdeki yabancı kelimelerin arındırılmasında da etkili olmuştur. Millî tarih anlayışıyla birlikte, kültürümüzün temelini, meydana getiren, ifade ve düşünce tarzını oluşturan dilin de millîleştirilmesi zorunluydu. Dildeki millîleşme, inkılâp anlayışına da güç kazandıracaktı. Bu yüzden dil inkılâbı, Türk İnkılâbı’nın temel prensiplerine de uygundur. Gazi Mustafa Kemal, dilimizi büyük ölçüde etkileyen ve halkımız tarafından benimsenmeyen Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen kelimelerin yerine, Türkçe karşılıklarının kullanılması taraftarıdır. Çünkü O’na göre, Türkçe en zengin dillerden biridir. Her çeşit ilmî metin Türkçe’nin üstün ifade gücü ve akıcı üslûbuyla yazılabilir. Ayrıca dilin millî ve zengin olması millî duyguların gelişmesini de sağlamaktadır. Bu çerçevede, Türk milletine, dilini bütün yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasına dair talimat vermiştir. Böylece 1932 yılında gerçekleştirilen dil inkılâbı ile millî bir dil politikası takip edilmeye başlanmıştır. Bu konuda, Gazi M. Kemal imzasını taşıyan ve Atamızın kendi el yazısı ile kaleme aldığı (Sadri Maksudî Arsal’ın “Türk Dili İçin” başlıklı çalışmasına dâhil edilen) 2 Eylül 1930 tarihli görüş ve direktifleri şöyledir:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında (gelişmesinde) başlıca müessirdir (etkendir). Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesinin yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Gazi M. Kemal”
Atatürk, dildeki bağımsızlığın, bilim ve kültürün gelişmesini sağladığını, bu gelişmenin ise siyasî bağımsızlığı pekiştirdiğini bilmektedir. Dolayısıyla dilde yapılacak inkılâpla, tam bağımsızlığa kavuşmanın mümkün olacağı kanaatindedir. Bu yüzden 1 Kasım 1932 tarihinde TBMM’nin “Dördüncü Dönem İkinci Toplanma Yılını Açarken” yaptığı konuşmada:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.” şeklinde verdiği talimatla, anadilimizin yabancı kelimelerden arındırılarak aslındaki güzelliği ile zenginliğine kavuşturulması için, yasama ve yürütme organları dâhil olmak üzere, bütün kamu kurum ve kuruluşlarını görevlendirmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 6
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.068 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.