1933 ÜNİVERSİTE REFORMU, ATATÜRK'ÜN BENZERSİZ DEHASININ BİR BAŞKA ÜRÜNÜDÜR
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 30 Eylül 2014, 18:49:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 12
  Yazdır  
Gönderen Konu: 1933 ÜNİVERSİTE REFORMU, ATATÜRK'ÜN BENZERSİZ DEHASININ BİR BAŞKA ÜRÜNÜDÜR  (Okunma Sayısı 60223 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 01 Kasım 2009, 12:09:09 »

‘1933 Üniversite Reformu Atatürk’ün benzersiz dehasının bir başka ürünüdür’ (1)
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
                                                                                                                                                               Tarihimiz, hatta yakın tarihimizle çok barışık bir toplum olduğumuz söylenemez. Hatta benim gibi ellili yaşlarını çoktan gerilerde bırakmış kimseler bile, eğer özel merakları yok, belli tarihi konularını ilgi alanı olarak seçmemişlerse, en son lise sıralarından veya üniversite eğitimleri sırasında “mecburen” aldıkları inkılap tarihi dersleri ile sınırlı kalır bütün tarih bilgileri.

Son senelerde, İlber Ortaylı, Murat Bardakçı gibi kişilerin özel çabaları ile tarih daha popüler hale getirilmeye başlandı; bunların yanı sıra Prof. Halil İnalcık gibi büyük isimlerin otobiyografileri de yayınlanmaya başlanınca, tarihe olan ilgi ivme kazandı. Tarihi kişiliklerle ilgili ister roman türünden olsun, ister anı kitabı olsun, sayıları hızla artan yayınlar da buna eklenince, pek çok kimse tarihi başka bir gözle, başka ve daha da önemlisi daha akılcı bir yaklaşımla okuyup anlamaya başladılar. Bunun sonucunda da “tarihi yalanlar” diyebileceğimiz bir takım mitler birbiri ardına yıkılmaya başladı.

Benim bu yazı dizisi ile sizlere aktarmak, sizlerle paylaşmak istediğim konu ise oldukça yakın bir tarihle ilgili. Hepsi hepsi üç çeyrek asır kadar geçmişi olan bir konu.

Çocukluğumda, bazıları babamın da dostları olan ve Hitler zulmünden kaçıp Türkiye’ye yerleşen birtakım bilim adamlarının, doktorların isimleri evimizde konuşulurdu. Hatta yakın bir dostumuzun eşi olan bir hanım da, o zamanların Fatih’inde bir tek babamın bir yazı makinesi olduğundan, akşamları bizim eve gelir ve doktora tezini yazardı. Sonraları bu hanımın (Prof. Dr. Saadet Ergene Bayramoğlu), Almanya’dan göçen bilim adamlarından efsane isim Prof. Curt Kosswig’in asistanı olduğunu öğrenecektim. O eski Erika yazı makinesinde yazılan, Saadet Hanım’ın “Türkiye Kuşları” adlı ve bana ithaflı kitabı, hâlâ sıkça başvurduğum bir referans kitabı olarak kitaplığımda durur.

2001 yılı sonunda aktif çalışma hayatımı noktalayıp da emeklilik günlerimi renklendirecek bazı uğraşlar planlarken, o zamanki Alman Başkonsolosu Reiner Moeckelmann’dan aldığım bir telefon, önüme o zamana kadar sadece, az önce de değindiğim bazı küçük tesadüflerin dışına çıkmayan, bu mülteci Alman Bilim Adamları konusunu çıkarttı. O günden beri gerek Türkiye’den, gerekse de yurt dışındaki sahaflardan temin ettiğim bu konu ile ilgili çok sayıda kitap, her seferinde önüme yepyeni ufuklar açtı. Araştırmalar ilerledikçe de karşıma birbirinden değerli, biribirinden ilginç bilgi ve belgeler dökülmeye başladı.

Ulaştığım ilk kaynak, bu yabancı bilim adamlarının en önemlilerinden biri olan Prof. Ernst Hirsch’in “Weimar Cumhuriyeti’nden Atatürk Türkiyesi’ne” alt başlıklı, “Anılar” adlı kitabı oldu. Bu kitabın ilk çevirisi daha 1985 yılında yapılmış ve o tarihte İş Bankası Vakfı tarafından yayınlanmıştı. O zaman kitabın bir kısmını okumuş, bir kenara kaldırmışım. Sonraki senelerde ve bugün hâlâ bu kitap TÜBİTAK Yayınları arasında yer almakta, şimdilerde de 10. baskısını yapmış durumda.

Bir vesile ile, geçtiğimiz günlerde görüştüğüm Ernst Hirsch’in Türkiye’de dünyaya gelen ve babasının bir Türk ismi verdiği oğlu Enver Hirsch; bu kitabının Türkiye’de hâlâ basıldığını, hatta 10. baskıya ulaştığını duyunca, telefonda ağlamaklı bir sesle, kitabın Almanya’da artık ilgi uyandırmadığı için son nüshalarının da kitabı çıkartan yayınevi tarafından hurda kağıt olarak satıldığını söyledi.

Ancak, 2008 yılı içinde, aralarında benim de bulunduğum ve bu büyük ismin, bu büyük adamın tarihin karanlıklarına gömülmesine yürekleri elvermiyen bir avuç Hirsch dostunun gayretleri ile, kitabın, Hirsch’in sadece Türkiye yıllarını anlatan bölümü, Almanya’da tekrar yayınlandı.

Yine Almanya’daki bir sahaftan edindiğim Prof. Fritz Neumark’ın “Boğaziçine Sığınanlar” adlı kitabını da okurken, o insanların hangi koşullar altında bu ülkeye sığındıklarını, neler yaşadıklarını ve de ülkemize neler kazandırdıklarını her seferinde daha büyük bir heyecanla, duygu fırtınaları içine savrularak yaşıyorum.

Bu olayın mimarlarından biri olan patalog Prof. Philipp Schwartz’ın “Kader Birliği” adlı yapıtı da olayın boyutlarını, o tarihlerde yaşanan heyecanı bütün ayrıntıları ile anlatıyor.

Nihayet bütün bu araştırmaların taçlandırılması, diye nitelendireceğim olay da 2006 yılının Ekim ayında yaşandı. Başbakanlık arşivlerinin tozlu raflarında 75 yıllık bir kış uykusuna yatmış olan, tartışmasız asrın en büyük dehası, Prof. Albert Einstein’in Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne yolladığı bir başvuru yazısı elime geçti.

Bundan sonra olaylar çorap söküğü gibi gelişti ve bu yazının 29 Ekim 2006 günü Hürriyet Gazetesi’nde, dostum Murat Bardakçı tarafından yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Amerika Birleşik Devletleri’nden, daha evvel tanımadığım bir araştırmacıdan (Arnold Reisman), Einstein’in mektubuna, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün yolladığı cevap yazısı da elime geçti.

Bu her iki yazı ve içerikleri konusunda biraz sonra daha ayrıntılı bilgi vereceğim. Ama şimdi, kısaca 1933 Üniversite Reformu ve çoğu Yahudi kökenli, tartışmasız çağlarının en önemli bilim adamları konusunda biraz bilgi vereyim.

Atatürk’ün benzersiz dehasının bir başka ürünüdür 1933 Üniversite Reformu.

O tarihlerde, İstanbul’da “Darülfünun” adıyla kurulmuş ve Fransız modelinden esinlenerek oluşturulmuş bir üniversite vardır. Diğer yandan sayıları 300-400 civarında tahmin edilen medrese ile, askeriyeye ait 4 yüksek okul ve nihayet (şimdiki adı ile Mimar Sinan Üniversitesi) Sınai-i Nefise mektebi. Bu sonuncusu güzel sanatlar alanında eğitim vermektedir. Darülfünun da ise klasik bir üniversitenin hemen hemen bütün bölümleri mevcuttur. Ancak Darülfünun üzerinde ciddi bir kontrol mekanizmasının (özellikle din adamları tarafından) olduğu da biliniyor.

Nitekim Darülfunun yaşamı boyunca 10 defa kapatılır. Sonuncu kapatılması, tıp fakültesinde canlı kediler üzerinde deney yapıldığı yolunda bir ihbar üzerine gerçekleşir ve Darülfünun tam bir sene kapalı kalır.

Atatürk bütün bunları biliyor, izliyor ve yakınındaki kişilerle de sık sık tartışıyordur. Atatürk’ün bilim, eğitime ve bilim adamına verdiği değerin örneklerini pek çok sohbetinde, yazılarında; dost ve yakın mesai arkadaşlarının daha sonra yayınladıkları anılarında görmek mümkün.

Nitekim bu olgunun en büyük delillerinden birisi de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı süresince ülkedeki bütün öğretmenleri, üniversite öğretim üyelerini, seferberliğe dahil etmemiş olmasında görülür.

Atatürk, kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanmasından sonra, pek çok konularda yenilikler yapmakta, batının en başarılı örnekleri, genç Cumhuriyet’in kurum ve kuruluşlarına adapte edilmektedir.

İşte bu evrede, zamanın Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip görevlendirilir. Darülfünun ele alınacak, incelenecek ve modern çağın hedef ve beklentilerine göre yeniden şekillendirilecektir. Reşit Galip, İsviçreli pedagog ve üniversite organizasyonlarında deneyimli bir kişi olan Prof. Albert Malche ile temas kurar ve onu ülkeye davete eder.

Malche Türkiye’ye gelir ve bu ilk gelişinde bütün kurum ve yetkilileri ile uzun görüşmeler, incelemelerden sonra ülkesine döner ve kısa bir süre sonra, pek çok öneri içeren 95 sayfalık bir rapor gönderir.

Bu raporun tamamı üzerinde Atatürk’ün el yazısı ile tuttuğu notlar incelendiğinde, Atatürk’ün tartışılmaz dehası, büyüklüğü bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Bu notların içeriği, özellikle üniversite ve bilim adamının bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Öğrencinin sosyal bir katman olarak üniversite yaşamına nasıl entegre edilmesi gerektiğine dair öneriler vardır.

Aynı tarihlerde Almanya’da Hitler iktidarı eline geçirmiştir ve öteden beri hazırladığı ve “Mein Kampf” adlı kitabında da çekinmeden açıkladığı caniyane planlarını da bir bir uygulamaya koymaktadır. Bunlardan birisi de Yahudi asıllı veya eşi Yahudi olan, komünist veya Hitler karşıtı söylem ve davranışları belli olan üniversite öğretim üyelerinin işlerine son vermek. Bu uygulamanın sonucunda, bir gecede işlerinden olan ve sayıları 4000’lere varan bilim adamlarının büyük çoğunluğunun tek kusurları, Yahudi asıllı olmalarıdır. Oysa ki, bu insanların yaptıkları şey bilimdir, bilimi aktarmaktır.

İşte bu evrede, işlerine son verilen bu akademisyenlerin sözcüsü durumunda olan Prof. Philipp Schwartz, dostu Prof. Malche tarafından İsviçre’ye görüşmeye davet edilir.

Görüşmede, Malche, Schwartz’a Türkiye’deki yeni oluşumlardan bahseder ve arkadaşlarının böyle bir oluşumda yer alıp alamayacaklarını sorar. Schwartz’ın listesi yanındadır.

Malche aynı yıl içinde, çantasında Schwartz’ın listesiyle, üçüncü kez Türkiye’ye doğru yola çıkar.

Reşit Galip’le yapılan görüşme sonunda bu ilk grup için ilk 5 yıllık sözleşmeler imzalanır ve hemen hemen akla gelebilecek her daldan bilim adamları 1933 yılı sonbahar aylarında Türkiye’ye doğru yola çıkarlar. Bu ilk grubun büyük çoğunluğunu tıp adamları oluşturur.

Bu kişilere verilecek maaşlar oldukça dolgundur (emsalleri Türk öğretmenlerin 3-4 katı kadar), İstanbul’un iyi semtlerinde oturacaklardır. Ancak bir başka sözleşme maddesi gereği de, 3 sene boyunca derslerini tercüman kullanarak verecekler, ama en geç üç sene sonra Türkçe öğrenip, dersleri Türkçe olarak vereceklerdir.

           
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 01 Kasım 2009, 12:23:14 »

‘1933 Üniversite Reformu, Atatürk’ün benzersiz dehasının bir başka ürünüdür’ -2
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
                                                                                                         1933 sonbaharında Üniversite Reformu ilan edilmiş, pek çok üniversite hocasının anlaşmaları feshedilerek, kendileri emekliye sevkedilmişlerdi. Bunların arasında, Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi devrin önemli isimleri de vardı.

Bu dönem ve takip edilen seneler için şu hususu rahatlıkla iddia edebiliriz. Gerek bu kuruluş evresinde, gerekse de ellili yıllara kadar geçen süre içinde, İstanbul ve Ankara’da hiçbir eğitim kurum ve kuruluşu yoktur ki, bu yabancı bilim adamlarından bir veya birkaçı önemli roller üstlenmemiş olsun.

Bütün bu oluşumlar biterken, sonbahar gelir ve 1933 yılı sonbaharında, Darülfünun kapılarını “İstanbul Üniversitesi” adı ile yeni eğitim yılına açar.

İşte tam da burada Prof. Albert Einstein’in mektubu Ankara’ya ulaşır.

Mektup 17 Eylül 1933’de Paris’ten postaya verilmişti ve üzerindeki zamanın. Başbakanı İsmet İnönü’nün havalesi 9 Ekim 1933 tarihini taşımaktadır.

İnönü, yazıyı ilgili bakana havale ederken “Sıhhat ve...” diye başladı, sonra bunun üzerini çizerek, “Maarif Vekaletine” diye not aldı.

Zira, Bakan Reşit Galip görevden ayrılmış, yeni bakan Hikmet Bayur henüz göreve başlamamış ve Milli Eğitim Bakanlığı’na vekaleten zamanın Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam vekalet etmekteydi.

Bu dönemde hiç şüphe gotürmeyecek bir husus da özellikle eğitim konularında yapılan ciddi devrim atılımları her zaman olumlu karşılanmamaktaydı. Nitekim pek çok diğer bakanlıktan farklı olarak Milli Eğitim Bakanları’nın bu dönemde bazen bir yıl içinde iki defa değiştiklerini gördük. Cumhuriyetin ilk 20 yılı içinde göreve gelen Milli Eğitim Bakanı sayısı 17 idi!

Einstein’ın mektubunda çok önemli ve dahiyane bir ayrıntı dikkati çekmekteydi. Einstein bir takım bilim adamlarının ülkeye geldiklerini ve göreve başladıklarını bilmekteydi. Ancak kırk kişilik bir liste içeren bu teklifine ayrı bir cazibe katmak için mektubun ikinci paragrafında bu kişilerin bir yıl boyunca ücret almadan da çalışabileceklerini söyledi!

Sadece bu notu dahi, bu insanların ne denli büyük bir yaşam korkusu ve tehlikesi içinde olduklarının deliliydi.

Dr. Refik Saydam’a ait olduğunu tahmin ettiğim mektup üzerinde yer alan el yazısı notlardan anlaşılan, Einstein’a olumlu bir cevap verilemediği idi.

Nitekim, yazı dizinin ilk bölümünde bahsettiğim gibi Hürriyet Gazetesi’nde çıkan yazı üzerine ABD’den bana ulaşan Arnold Reisman adındaki bir araştırmacı, İnönü’nün Einstein’a yolladığı cevabi yazıyı da iletti.

Einstein’in müracaatının ekindeki 40 kişilik listeye henüz ulaşamadım; ama büyük bir olasılıkla, 1933’den itibaren Türkiye’ye gelen bu bilim adamlarının sayıları daha sonraki yıllarda birkaç yüzü bulup, hatta aştığına göre, bu listenin de bir kısmının hatta belki de tamamının geldiklerini kabul edebiliriz.

Bu insanların, pek çoğu daha sonraki senelerde, çalıştıkları yerlerdeki olumsuzlukları da görerek, ihtiyaç duydukları teknik adamları, hemşireleri ve diğer destek elemanlarının da Türkiye’ye gelmelerini sağlamışlardı.

Ve denilebilir ki, genç Türkiye Cumhuriyeti, sonuçta sayıları 1000’li rakamları aşan bu insanlara, aileleri de dikkate alındığında, 4000 civarında Yahudi asıllı insana, yaşam hakkı sağlamıştı.

Türkiye’den ayrıldıktan sonra, ününü ABD’de daha da arttıracak olan Operatör Rudolf Nissen, jinekolojinin dünyadaki ilk öncülerinden Wilhelm Liepman, 1957’de öldüğünde cenazesi, tabutu Türk bayrağına sarılarak devlet töreni ile kaldırılmış ve Aşiyan Mezarlığı’na defnedilmiş olan, insülini bulan Dr. Erich Frank, deri hastalıkları uzmanı Alfred Marchionini, göz hastalıkları uzmanı Joseph Igersheimer, bunlardan sadece birkaç tanesi.

Burada yeri gelmişken Prof. Ernst Hirsch’in anılarından bir bölüm aktarmak isterim sizlere. Hirsch Türkiye’ye yeni gelmişti ve bu arada cumhuriyetin onuncu yıl kutlamaları için bir davetiye aldı. Anılarında şöyle der:

“Eşyalarımı taşıyan Amsterdam’dan yola çıkarak İstanbul’a gelecek olan gemi, daha henüz gelmemişti. Kostümlerim, bavullarım ve öteki eşyalarım gemideydi. 26 Ekim’de geminin geldiğini ve eşyanın 27 Ekim’de bir mavnaya yüklenerek Kadıköy Rıhtımı’na çıkarılacağını ve hamallarca evime taşınacağını öğrendim. Keşke bir film makinem olsaydı da tek bir hamalın Kadıköy rıhtımından Mühürdar’daki evime taşıyıp getirdiği koca kuyruklu piyanoyu nasıl bir ihtimamla yere indirdiğini tespit edebilseydim...

29 Ekim akşamı sanki kıyamet kopuyordu. Davet muazzam büyüklükteki taht salonundaydı. 600 metre uzunluğundaki rıhtım ışıl ışıl bezenmişti. Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, başka bir ırka mensup olduğum için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini yurdunu terk edip yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, “Mülteci ben”, bu muhteşem sarayda ülkenin ilk bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesör olarak hazır bulunmaktaydım. Talihin yüzüme güldüğü bu olağanüstü anı yaşama, daha Türkiye’deki yıllarımın başındayken nasip olmuştur bana.”

 Bu yazı dizisini burada noktalarken, gelen bu bilim adamlarının en ünlülerinden biri olan operatör Prof. Nissen’in anılarından bir paragrafı da buraya aktarmak isterim. Nissen de ilk grupla, yani 1933 yılında Türkiye’ye gelmiş, ancak 1939 yılında ciddi bir hastalığa yakalanınca ayrılmak zorunda kalmış ve Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmüştü.

“1933 yılıydı. Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ı tedavi ediyordum. Hastaneye ziyarete geldi. Durumu hakkında benden bilgi aldıktan sonra (Bu arada mükemmel bir Fransızcayla konuşuyordu) bana sordu: Herr Professor, Hitler hakkında ne düşünüyorsunuz? Söylediklerimi gözlerini yere dikmiş bir vaziyette son derece dikkatle dinledi. Sonra elini omzuma koyarak: Biliyor musunuz Herr Professor, dünya tarihi kendini bütün zamanların en yetenekli ve en kahraman kumandanları farz eden, insanların, hatta Hitler gibi çavuşların, insanlığı sürükledikleri felaketlerin örnekleri ile doludur. Hitler de bunlardan farklı değildir ve büyük bir ihtimalle o da toplumunu ve dünyayı büyük bir felaketin içine sürükleyecek ve tarih de onu öyle anacaktır.

Sonra bana teşekkür edip ayrıldı.

Evet bütün dedikleri çıktı. Hitler büyük bir felaketin mimarı olarak tarihe geçti; bir çavuş olmasına rağmen kendisi tasarlayıp diktirdiği özel üniformalarını hayatının sonuna kadar sırtından çıkarmadı.

Atatürk ise, İstiklâl Savaşı’ndan sonra sırtından çıkarttığı üniformasını daha sonraki tarihlerde sadece bir kez, o da İran Şahı’nı karşılarken giydi.”

Modern üniversite tarihimizin kuruluş evresinde büyük çabalar harcamış bu insanlar uzun seneler ülkemizde kaldılar. Ülkemizle bütünleştiler. Burada doğan çocuklarına Türk isimleri verdiler; hatta bazılarını ölüm bile bu topraklardan ayıramadı: tıpkı Aşiyan Mezarlığı’nda yatan Curt Kosswig, Erich Frank; Edirnekapı Şehitliği’nde yatan Mimar Bruno Taut gibi.

Aynen 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudilere kucak açtığı gibi, savaştan yeni çıkmış, genç ama yorgun, olanakları sınırlı Türkiye Cumhuriyeti bu insanlara da kucak açmış, onları kendinden saymıştır. Ama onlar da bu ikinci vatanlarında kendilerini yabancı hissetmemiş, bütün güçleri ile çalışmış, bilgi ve bilimlerini Cumhuriyetin genç kuşaklarına taşımakta kıskanç davranmamışlardı.

Hatta o kadar bizden olmuşlardır ki, ellili senelerde Almanya’ya dönen şehir planlamacısı Ernst Reuter, Berlin’e belediye başkanı olunca, mahalli bir gazete şöyle bir manşet atmıştı: “Ne o yani, şimdi bir Türk bize belediye başkanı mı olacak!”

Bu yazıyla, 20. yüzyılda yaşanmış büyük bir insanlık dramı ve sonuçları, gelişen bir cumhuriyete katkıları hususunda oldukça sınırlı bir ölçüde okuyucuyu bilgilendirmeye, bu olaydan haberi olamayanlara bir ufuk turu yaptırmaya çalıştım.

Söylenip yazılacaklar elbette sadece bunlarla sınırlı değil.

Bizlere, ülkemize ve de bütün insanlığa çok şeyler kazandırmış bu insanları hatırlamak, anılarını yaşatmak, hatıraları önünde saygıyla eğilmek, bir vefa borcu olsa gerek.

 

Başbakan İsmet İnönü’nün Albert Einstein’ın mektubuna cevabı

Ankara, 14 Kasım 1933

Sayın Profesör A. Einstein

“OSE” Cemiyeti Başkanı 4. Rue Roussel, 4 Paris ( XVIIe)

Sayın Profesör,

17 Eylül 1933 tarihli, Almanya’da bilimsel ve tıbbi çalışmalarını, bu ülkede yürürlüğe giren son kanunlar nedeni ile sürdüremeyen kırk profesör ve doktorun Türkiye’ye kabulünü talep eden mektubunuzu aldım.

Aynı şekilde bu Beyefendilerin hükümetimiz emrindeki kurumlarda bir yıl boyunca maddi bir karşılık beklemeksizin çalışmayı kabul ettiklerini de dikkate almış bulunuyorum.

Teklifinizin gayet ilgi çekici olduğunu kabul etmekle birlikte, bu teklifi memleketimizin kural ve kanunları dahilinde kabul etmemin mümkün olmadığını size iletmek durumundayım.

Sayın Profesör bildiğiniz üzere kırktan fazla aynı nitelik ve özelliklere sahip ve birçoğu mektubunuz konusunu teşkil eden politik şartlarda bulunan profesör ve doktoru sözleşme ile istihdam ettik. Bu profesör ve doktorlar memleketimizde çalışmayı bugün yürürlükte olan kanun ve yönetmeliklere uymak kaydı ile kabul etmişlerdir.

Şu sıralar, dilleri, kültürleri, tabiiyetleri açısından çok farklı üyeleri bünyesinde barındıran bir oluşumu meydana getiren hassas yapıyı sağlamak ile meşgul olduğumuzu belirtmek isterim. Bu sebepten ve içinde bulunduğumuz şartları da dikkate alarak bu Beyefendilerin bir çoğunu istihdam edemeyeceğimizi üzülerek belirtmek isterim.

Talebinizi yerine getirememenin üzüntüsü ile, Sayın Profesör en içten dileklerimi kabul etmenizi rica ederim.

(İmza)

                     (ALINTI:Mesut ILGIM)


Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 01 Kasım 2009, 12:25:23 Gönderen: K A L K A N »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 15 Kasım 2009, 09:11:27 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


                              
  Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi


Ankara Üniversitesi'nin fakülte olarak kurulan ilk yükseköğretim kurumu olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Büyük Önderimiz'in adını koyduğu ve özel bir misyon yüklediği bir bilim merkezidir.
Mustafa Kemal Atatürk, fakültenin kurulmasını önerirken, çağdaş Türkiye'nin yapacağı atılımla hem ulusal bilincin gelişmesi, hem de özgür düşünceli bireylerin yetişebilmesi için, Türk dilinin, Türk tarihinin ve Türk kültürünün derinliğine araştırılmasının en başta gelen koşul olduğuna inanıyordu. Türkiye'de sosyal bilimler alanında seçkin bir yeri bulunan fakültenin kuruluş yasası TBMM'ce 14 Haziran 1935'te kabul edilmiş ve karar 22 Haziran 1935 tarih ve 2035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.
1935-1940 yılları arasında Evkaf Apartmanı'nda faaliyetini sürdüren fakültenin bugünkü binasının planı ünlü Alman mimarı Bruno Taut tarafından çizilmiştir.
1936 yılında 195 öğrenci ile öğretime başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 13 Haziran 1946'ya kadar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak faaliyet göstermiş, bu tarihten itibaren 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Ankara Üniversitesi'nin bünyesinde yer almıştır.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk ve Türkiye tarihinin incelenmesine kaynaklık edecek olan Sümerce ve Hititce'den Latince ve Yunanca'ya, antik doğu ve batı dilleri yanında modern diller ile coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi çeşitli sosyal bilimlerin farklı alanlarında eğitim veren bir bilim kurumudur. Fakültede hem temel kaynaklara inen, hem de çağdaş dünyaya ayak uydurmayı hedefleyen 18 bölüm ve 71 anabilim dalı mevcuttur. Bunlardan 17 bölüm ve 65 anabilim dalında eğitim öğretim yapılmaktadır.
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 09 Mayıs 2010, 17:52:46 Gönderen: K A L K A N »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 16 Kasım 2009, 20:53:37 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

                                                                
ATATÜRK’ÜN KÜLTÜR VE EĞİTİM POLİTİKASI










Türkiye Cumhuriyeti M. Kemal’in ileri görüşlülüğü sayesinde eğitim konusuyla çok erken meşgul olmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında yürütülen Milli Mücadele sırasında Atatürk’ün binlerce, onbinlerce Türk çocuğunu kurtaran ve. toplumumuzun geleceğini güvenli hale getiren iki uygulamasından bahsetmek istiyorum. Toplumun yarını demek olan çocuklarla ilgili olarak 10 Haziran 1921 tarihinde Türkiye’deki korunmaya muhtaç çocukların tamamını içeren ve merkezinin Ankara’da olmasını istediği Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açılması direktifini vermiş ve konuyu yakından izlemiştir.

İkinci ve belki de en önemli gelişine ise bundan 15 gün sonra (16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında) Maarif Kongresi’ni toplamış, yurdun her tarafından kadın ve erkek 250’den fazla öğretmenin katılımını sağlamış, cepheden gelerek kongreyi açmış, kongrede çok önemli bir açış konuşması yapmış ve ayrıca teker teker öğretmenlerin elini sıkmıştır. Kongreden Türkiye’nin milli maarifini kurmasını istemiş ve “Şimdiye kadar izlenen tahsil ve terbiye yöntemlerinin milletimizin gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin batıl inançlarından, doğuştan sahip olduğumuz özelliklerle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Şark’tan ve Garp’tan gelebilen bilcümle etkilerden tamamen uzak, milli ve tarihi özelliklerimizle uyumlu bir kültür kastediyorum.”1 demiş, sabır ve metanet tavsiye etmiş, öğretmenleri de kurtuluşun öncüleri olarak nitelemiştir. Kongrede ilkokul programları, ortaöğretim programlan ve köy öğretmenlerinin yetiştirilmesi gibi konular ele alınmıştır.

Atatürk Türk Eğitiminde İkiliği Kaldırmıştır.

“Osmanlı Devleti, Batılılaşma mecburiyetinde kaldıktan sonra kendi eski kurumlarına dokunmadan, onların yanısıra Batılı kurumlan kurup desteklemeye başladı. Bu, hemen her alanda böyle oldu...

Eğitim alanında bu ikilik çok daha çeşitli şekillerle ortaya çıkıyordu. Askeri okullar tarzında kurulan Batı örneğinde eğitim kurumlan iyice yerleştikten sonra, XIX. yüzyılın ortalarına doğru Batı örneğinde ilk sivil okullar kurulmaya başlamıştı. İlk kurulan Batı tipi okullar, Fransız örneğine göre örgütlenen Osmanlı Devlet dairelerine memur yetiştirmeye yönelikti. 1845’ten itibaren de Osmanlı eğitim sistemi, Batı eğitim sistemlerine göre ilk, orta ve yükseköğretim kademeleri olarak örgütlenmeye başlamış; sıbyan okullarını ilköğretim düzeyi kabul edip, orta ve yükseköğretim kademelerini kurma çalışmalarına başlamıştı.”2 Konumuzla ilgili olarak dikkat edilecek olursa Eğitim Sosyologlarından İ. Hakkı Baltacıoğlu ve Prens Sebahattin okullarda; memurun nasıl yetiştirileceği konusuna zaman zaman vurgu yapmaktadırlar.

Sıbyan mektepleri ıslah olmayınca devlet “İbtidai” adlı ilkokulları kurmuş ve bunları modern ders araç ve gereçleri ile donatmaya ve modern öğretim yöntemlerini uygulamaya çalışmıştır.

Hem ortaöğretim hem de yükseköğretim işlevi yerine getiren ve vakıf kuruluşları olan medreselerden devlet desteğini çekmesine rağmen yaşamlarına devam etmişlerdir. Medreseler reform girişimlerini engellemiş ve askerlikten kaçmak için çok sayıda kişi medreselere hücum etmiş ve medreselerin yıkılışı hızlanmıştır. Batı tipi rüşdiye, idadi ve yüksekokullar da görevlerini yapmışlardır. Az-çok birbirine zıt hayat görüşünde insan yetiştirme söz konusu olmuş ve mektepli, medreseli ayrımı ortaya çıkmıştır. Sonra yüksek askeri okullar kendi liselerini (idadi) ve kendi ortaokullarını (rüşdiye) kurmuş olup; Bakanlıklar da kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendi okullarını kurmuşlardır.

Atatürk 1923 Şubatı’nda İzmir’de halkla yaptığı sohbet toplantılarında” medreselerin o zamanki durumundan bahsederek, medreseler ve evkaf konusunda yapılacaklara karşı çıkanların, bunu ne hak ve yetkiyle yaptıklarını soruyor ve şöyle diyordu: Milletimizin, memleketimizin Darülirfanları olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır.”3 diyordu.

Muallime ve Muallimler Derneği’nin düzenlediği eğitim konferanslarından birinde eski Milli Eğitim Bakanlarından Hamdullah Suphi de haklı olarak “Ben bir tek maarif biliyorum; o da Devlet maarifidir... İstikamet bir, hedef bir, maişet ve terakki bir olmalıdır.”4 demiştir.

Öğretim Birliği

Atatürk, “büyük nutkunda 1923’leri anlatırken Cumhuriyet’in, ilanı, Hilafet’in ve Seriye Vekaleti’nin kaldırılması, medreselerin ve tekkelerin kapatılması v.s.. bazı hususların, cahil ve gericilerin bütün milleti kışkırtmalarına yer vermemek için programlara konmadığını, bu sorunları halletmek için münasip bir zamanı beklediğini anlatmıştır.”5.

1 Mart 1924’te TBMM açış konuşmasında öğretimin birleştirilmesi konusunun önemine değinmiş ve 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerini kaldıran yasayı kabul etmiş, Tevhid-i Tedrisat Yasası görüşülmeye başlanmıştır. Yasa tasarısını sunanlar, Tanzimattan beri süregelen, iki eğitim, değişik fikir ve duyguda iki insan problemini çözeceğini, eğitim sisteminin artık bir millet yetiştireceğini söylüyorlardı. Kabul edilen kanunun maddeleri ile eğitim-öğretim ve bu alanın gözetim ve denetimi devletin yani Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğuna geçmiş oluyordu.

Yasanın uygulanması sırasında Milli Eğitim Bakanı olan Vasıf Bey’in verdiği demeçte olduğu gibi artık “Türkiye’de bir tek terbiye, bir tek mektep, bir tek tedris” vardı. Medreseler de dahil olmak üzere bütün mektepler maarife devredildi.

Laik Eğitim

Kendi sıbyan mektepleri ve medreseleri kapatma karan olan Türkiye kendi sınırlan içinde hiçbir mezhep ve dinin propagandasının yapılmasını istemiyordu. Bu noktadan hareketle Fransız okul ve kurumları denetlemeye alınmış, 1924 de Fransa’nın verdiği notaya Laik bir eğitimin dışında işlem yapılamayacağı, bazı okulların dini ayin ve ibadetlere çok yer ayırdığı,

- Yabancı okulların dini öğretim ve özel bir yerde ibadet yaptırabilecekleri, mabetlerin dışında heykel, tasvir ve haç bulundurmanın yasak olduğunu,

- Müslümanların ve başka mezhepten öğrencilerin dini ayinlere katılmalarının Bakanlıkça yasaklandığını6 görmekteyiz. Bunlar ve kadın - erkek herkesin eğitime tabi tutulmasının laik eğitim anlayışının 1937’den çok önceleri başlatıldığını göstermektedir.

Heyet-i İlmiye toplantılarından üçüncüsünde Talim ve Terbiye Dairesi’nin kurulmasının öngörülmesi önem arzetmektedir. Talim ve Terbiye Dairesi (22 Mart 1926) Bakanlık içinde yer almış ve şuralar toplanıncaya kadar önemli bir rol üstlenmiş ve bu rolünü hala etkin bir şekilde oynamaktadır.

Harf İnkılabı ve Millet mekteplerinin yeni harfleri halka öğretmesinin büyük halk kitlelerini hızla okur-yazar yaptığını asla unutmamak gerekir.

İsmet Paşa Millet mektepleri öğretmenlerine gönderilen “Türk Harflerinin Usul-ü Tedrisi” kitapçığının iyice okunmasını istemiş özetle de bu öğretimin yetişkin eğitimi olduğu ve buna göre öğretim yapılması gerektiği üzerinde durmuştur7.

Millet mektepleri her yıl 1 Kasım’da büyük ve eğlenceli törenlerle açılır ve başarılı olanlara diplomaları Mart ayında verilirdi. 1927 Okuma-yazma oranı genel olarak %10 iken bu oran 1935 yılında yani sekiz yıl sonra %20’lere çıkarılmıştır. Görüldüğü gibi artış sekiz yılda % yüzdür.

Dünya tarihinde eşi benzeri görülmeyecek ölçüde Atatürk eğitim konusuyla doğrudan ilgilenmiş eline tebeşiri alarak Başöğretmenlik yapmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk’ün ilke ve İnkılapları doğrultusunda Millet Mektepleri, Halk Okuma Odaları, Gezici ve Sabit Kurslarla örgün ve yaygın eğitim faaliyetlerine etkin bir şekilde devam edilmiştir.

Bugün Türkiye okullaşma oranları itibariyle; okulöncesi eğitimde % 9’lara, ilköğretimin, I.kademesinde %98’lere ikinci kademede %80’lere, ortaöğretimde %70’lere, yükseköğretimde ise %25’lere doğru hızla ilerlemektedir.

Bizim ilköğretim düzeyinde (Zorunlu Eğitimde) okullaşma oranı hedefimiz % 100’dür. Ortaöğretimde ise oranı çekebildiğimiz kadar yukarı çekmektedir. Böylece ülkemiz daha çağdaş bir görüntü yakalayacak, sosyo-ekonomik ve kültürel bakımdan hak ettiği yerde olacaktır. Eğitim yalnız okullarla, örgün eğitim kurumlarıyla sınırlandırılamaz. Eğitim; ailede, okulda, işyerinde, sokakta ve her türlü etkinlikte (sergi, gezi, piknik v.b) devam etmektedir. Bütün bu kavram ve uygulamaların içinde toplu ve aynı standartta olmasa bile öğrenme vardır. Başka bir ifadeyle eğitimde hedef kitle Atatürk’ün uygulama ve direktiflerinden de anlaşılacağı gibi toplumun tamamıdır.

Eğitim Programları

M. Kemal’in büyük zaferini kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya giden kalabalık bir öğretmenler grubu ile Bursa öğretmenlerine Şark Tiyartrosu’ndaki gece toplantısında Atatürk: “Görülüyor ki, en önemli ve feyizli görevlerimiz milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek vücut ve tek düşünce olarak esaslı bir program üzerinde çalışması lazımdır. Bence, bu programın iki esaslı noktası vardır:

1- Sosyal hayatımızın icaplarına uygun olması,

2- Çağın gereklerine uymasıdır8 demek suretiyle nasıl bir eğitim programı sorusuna asırlarca geçerli olacak somut ve açık bir cevap vermiştir.

Atatürk Milli Eğitim Programlarını bizzat incelemiş, düzeltmiş ve üzerinde durmuştur. Programın ve milli eğitim politikasının temel taşının cahilliğin yok edilmesi olduğunu vurgulamıştır. Öğretmenlere ve öğretim üyelerine düşen görevi irdelemiştir.

Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 09 Mayıs 2010, 17:53:20 Gönderen: K A L K A N »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 18 Kasım 2009, 14:57:46 »

                                           Cumhuriyetin Kuruluş Yıllarında Macar Eğitimciler


Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Anadolu’daki yeni yapılanmanın her adımı Macaristan’da coşkuyla karşılanmıştır.Atatürk’ün yarattığı yeni Türkiye, Türk halkının girdiği tarihî yol büyük ilgi uyandırmış, aramızdaki tarihî ve kültürel bağlar bu dönemde iyi ilişkilerin kurulmasını kolaylaştırmıştır. Atatürk ve Macaristan Krallığı Naibi Amiral Horthy, Türk ve Macar milletlerinden söz ederken kardeş diye hitap etmişlerdir. Atatürk ve dönemin ileri gelen devlet adamları ilkönce “kardeş Macar ulusu” ile yapılan sözleşmelerle, sevgi ve güven ile karşılıklı işbirliğine geçmeyi uygun görmüşler; Macar bilim adamları, uzmanlar Türkiye’ye davet edilmişler, diğer alanlarda olduğu gibi bu kişiler Türkiye’nin gelişmesinde yardımcı olmuşlardır.Macar Başbakanı Gömbös’ün deyimi ile “birbirlerine kan ve kardeşlik bağları ile bağlı bulunan iki ulusun ekonomik ve kültürel alanda yapacağı birçok şeyler” uygulama alanına konulmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Macar uzmanların etkisini gördüğümüz alanlardan biri meslekî ve teknik eğitimdir. Bölge Sanat Okullarından İnşaat Usta Okullarına25 Yapı Enstitülerinden, Teknik Öğretim Okullarına kadar pek çok eğitim kurumunda Macar uzmanların çalıştırılması kararlaştırıldığı gibi, üniversite ve yüksek okullarda da bu kişilerden yararlanılmıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında Darülfünun-u Osmanî’de Etnoğrafya ve Macarca dersleri veren, Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar Türkiye’de çalışan Gyula Mesaros30; jeoloji, hayvancılık ve meteoroloji alanlarında Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsün’de hizmet veren Locy Lajos, Wellmann Oszkar, Retly Antal; Atatürk’ün 1935 yılında Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinde Hungaroloji kürsüsünü kurdurduğu Lászlo Rásonyi bunlardan bir kaçıdır.

Ayrıca birçok Türk genci de Macaristan’a öğrenim için gönderilmiştir. İki dünya savaşı arasındaki devirde birçok Türk öğrencisi, öğrenimini Budapeşte Üniversitesi Türkoloji Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Ankara’daki Macar Filolojisi ve Yüksek Ziraat Enstitüsü öğrencileri de Debrecen Yaz Üniversitesinin devamlı misafirleri idiler.

Macaristan’a gönderilen öğrencilerin çoğu tarım alanında Tarım Akademilerinde öğrenim görmüşlerdir. Çünkü Macaristan’da yapılan ziraat Avrupanın en gelişmiş ziraat sistemiydi. Debrecen Akademisinde üç yıllık eğitim görüp Türkiye’ye dönenler, Şeker Şirketi Anonim Ortaklığının kuruluşunda önemli görevler almışlardır. Eskişehir, Uşak Şeker Fabrikalarının bitki yetiştirme, ekim nöbeti, hayvancılık alanlarındaki uygulamaları Macar tarım tekniğine göre yürütülmüştür. Atatürk döneminde Macaristan’a tarım öğrenimi için burslu gönderilen öğrencilerden biri olan ve Macar Kraliyeti József Nador Teknik Üniversitesi Tarım Fakültesi bitiren ve yem bitkileri, çayır-mera dalında Türkiye’de tek uzman olan Fethi Vecdet Erkun’da yurda döndükten sonra Prof. Dr. Ömer Tarman ile birlikte Amerikan yardımıyla başlattıkları, özellikle yem bitkileri ve mera ıslah çalışmalarında köy orta malı meralarının ıslahında Macarların Yeşil Kır (Zöld Mezö) teşkilatının köy meraları ıslahı çalışmalarından yararlanmıştır. 1933 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulduktan sonra, bu okulun fakültelerinden derece ile mezun olan öğrenciler Süreyya Aygün’ün başkanlığında Debrecen’de açılacak kurslara katılmak üzere;Budapeşte-Gödöllö Çiftliğinde açılan arıcılık kurslarına da özellikle ziraat öğretmenlerinden oluşan gruplar Edirne’de açılacak Arıcılık kongresinde bilgi ve görgülerinden yararlanmak üzere gönderilmiştir.

Bu dönemde tarımdan başka hukuk, tıp, edebiyat vb. diğer alanlarda da inceleme yapmak üzere öğrenci ve bilim adamları Macaristan’a gönderilmiştir.

Türkiye’de köy kalkınması sorununa toplumsal ve ekonomik çözümlerle yaklaşımın sonunda ortaya çıkmış ve günün sosyo-politik koşullarına göre geliştirilmiş birer eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kurulmasında emeği geçen İsmail Hakkı Tonguç, Enstitülerin kurulması ile ilgili olarak incelemeler yapmak üzere yirmi gün süre ile Macaristan’a gitmiş, bu gezi sırasında Macar tarım ve sanat okullarında incelemeler yapmışlardır. Köy Enstitülerinin kurulmasında Macar köy okulları sisteminin etkisi olmuştur. Amaçları köyün liderliğini yapacak köylü gençleri köyün ve köylünün isteklerine uygun olarak yetiştirmek olan Köy Enstitüleri, amaçları açısından, Macar Folklor biliminin en büyüklerinden biri olan, Macaristan’a XIII yüzyılda yerleşen Kumanların torunu Istvan Györffy’nin köylü gençler için örgütlemeye başladığı halk öğrenci yurtlarına benzetilebilir. Özellikle Türk halkları arasında araştırmalar yapan Györffy, millî eğitimin herşeyden önce halktan çıkan aydınlara dayanması gerektiği kanısındaydı. Halk öğrenci yurtlarının ülkesel örgütlenmesi Györffy’nin en iyi öğrencilerinden biri tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak birkaç yıl faaliyet gösteren bu yurtlardan Györffy’nin hayallerine uygun olarak halk kökenli bir aydınlar kuşağı çıkmıştır. Kültür derslerinin yanında ziraî ve teknik derslerin pratik olarak öğretildiği Köy Enstitülerinde belirtildiği gibi Macar uzmanlardan yararlanılmıştır. Hasanoğlan Köy Enstitüsünde çalışan ustabaşılarından Macar uyruklu Sili Lajos, Gaspar Anyipal ve Gabel Mihaly’in on sekiz Köy Enstitüsünde çalıştırılmaları, Bakanlar Kurulunca 3/1256 sayı ve 21.7.1944 tarihli kararname ile kabul edilmiştir.

Birer kültür kurumları olan Türk Ocakları ve daha sonra yerlerine kurulan Halkevlerinde Türk ve Macar yetkililer tarafından her iki ülkenin kültürüne dair pek çok konferans ve konserler verilmiş, Halkevleri Macar ressamlarının sergilerine ev sahipliği yaptığı gibi kütüphaneleri de Macar bilim adamlarının eserlerine tanıklık etmiştir.

XIX. yüzyıl sonunda gelişmeye başlayan Macar eğitimi I. Dünya Savaşının getirdiği olumsuz koşullarından etkilenmiş olmasına rağmen, savaş sonrası eğitim alanında önemli bir aşama kaydetmiştir. Macar eğitim sistemindeki bu gelişmeyi gören Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri; Macaristan ile eğitim alanında işbirliğine girmiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında üniversite ve yüksek okullarda olduğu gibi, özellikle meslekî ve teknik eğitim alanında pek çok Macar eğitim uzmanından yararlanılmıştır. Bu uzmanlar, Türk eğitiminin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuşlardır. Birçok Türk genci de, Macaristan’a öğrenim için gönderilmiştir.


alıntı..




            Kardeş Kahraman Macarlar


Akıttılar yine kara toprak üstüne
Kahraman Macarlar şanlı Turan kanını!
Yazdılar yeniden Tarihe en şerefli,
Yiğitlik Destanını!

Yurt için ölümdür, en güzeli ölümün,
Ölümler yaşatır bir ırkın vahtanını.
Arpad'ın Milleti elbet öldürülemez,
Verse de bin canını!

Bataklık Milleti Moskof sürülerine!
Gösterdi Macarlar Turanlılık şanını!
Binlerce öldüler... Ölmek yenilmek değil,
Yüceltmektir Şanını!





(Hüseyin Nihal ATSIZ)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 25 Kasım 2009, 08:06:33 »

Atatürk İstanbul Üniversitesi’nde

Gazinin Geldiği Gün...

İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’ndaki Orta Avlu’da, Atatürk’ün Ziyaretini Bekleyenler...Yıl 1930, Aralık ayının onbeşi, pazartesi, saat onbire yirmi var... Hava kapalı ve oldukça serin...

Darülfünun parkındayım. Gelen bir otomobil sesi. Açık otomobil... Durdu, nerede? Tam, şimdiki Atatürk Anıtı’nın bulunduğu yerde... Gazi Mustafa Kemal ve refakatindekiler: Katib-i Umumi Tevfik Rüsuhi, Seryaver Recep ve Kılıç Ali Beyler, otomobilden indiler.


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Atatürk’ün Darülfünun’u Ziyaretini (15 Aralık 1930) Dr. Mehmet Reşat Uysal Anılarında Şöyle Anlatıyor:

İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’ndaki Orta Avlu’da Atatürk’ün Ziyaretini Bekleyenler Yıl 1930, Aralık ayının onbeşi, pazartesi, saat onbire yirmi var... Hava kapalı ve oldukça serin... Darülfünun parkındayım. Gelen bir otomobil sesi. Açık otomobil... Durdu, nerede? Tam, şimdiki Atatürk Anıtı’nın bulunduğu yerde...

 Gazi Mustafa Kemal ve refakatindekiler: Katib-i Umumi Tevfik Rüsuhi, Seryaver Recep ve Kılıç Ali Beyler, otomobilden indiler. Belli ki, bu geliş ansızın olmuş, önceden bildirilmemişti, öyle ki benden ve olsa olsa bir iki kişiden başka ortalıkta kimse yoktu... Yanlarına koştum. İlk gözüme çarpan Atatürk’ün kumral kızıl saçlarıyla koyu mavi gözleri oldu. Kendisini selamladım. Darülfünun’a girdiler, merdivenlerden çıktılar, birinci katta Hukuk Fakültesi Katib-i umumisi Ethem Akif Bey tarafından karşılandılar. Darülfünun Eminliği’ne girdiler. İçerde kaldıkları yirmi dakikalık sürede, sonradan öğrendiğime göre, Gazi Mustafa Kemal, Ethem Akif Bey’den Darülfünun Fakültelerinin teşkilatını, yerlerini, fakültede bulunan kız ve erkek talebelerin ayrı ayrı sayıları ile son yıllarda Darülfünun’a giren talebe miktarlarını sormuş... Bu arada büyük ziyareti duyan, Darülfünun Emini, Müderris Muammer Raşit ve Hukuk Fakültesi Reisi, Müderris Tahir Beyler gelmişler, kendilerini takdim etmişler, hoşgeldiniz demişlerdir. Gazi Mustafa Kemal’in derslere girme isteğini belirtmesi üzerine kendilerine ders programı sunulmuştur. Programı gözden geçiren Gazi Mustafa Kemal Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfını seçmiş ve oraya gitmişlerdir.

Atatürk, İstanbul Üniversitesi’nde ders dinliyor...




Burada Müderris Tahir Bey’in verdiği dersi bir süre dinlemişler, sonra da hukuk üçüncü sınıfa gitmek üzere ayrılmışlardır. Orada Müderris Mustafa Reşit Bey’in verdiği dersi de bir süre izledikten sonra Darülfünun Eminliği’ne dönmüşlerdir. Kendilerinin burada bulunmadıkları sürede birçok müderris birikmiştir. Bunlar teker teker Gazi Mustafa Kemal’e Emin, Müderris Muammer Raşit Bey tarafından takdim edilmişlerdir. Emin bundan sonra Gazi Mustafa Kemal’e Darülfünun’un çalışmaları ve problemleri üzerine de açıklamalarda bulunmuştur.

Gazi Mustafa Kemal’in arzuları üzerine hukuk üçüncü sınıfa saat yarımda gidilmiş, Müderris Ali Kemal Bey’in verdiği Deniz Ticareti Hukuku dinlenmiştir. Bir süre sonra buradan çıkılmıştır. Gazi Mustafa Kemal koridorda "Darülfünun’un bu sıcak muhitinden insan kolay kolay ayrılamıyor, biraz daha oturalım" demişler ve tekrar eminlik odasına girmişlerdir. Ben de hemen onların arkasından içeri daldım. Müderris Muammer Raşit Bey de: "Onun içindir ki biz de burada ölmek istiyoruz" deyince, Gazi Mustafa Kemal bunu şöyle düzeltti: "Burada ölmek değil, yaşamak isteyiniz! Başarıya ulaşmak için yaşamak, her işte, askerlikte de bir kaidedir."

Atatürk, Profesörlerle...
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


 Atatürk, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Muammer Raşit ve diğer profesörlerle toplantı yapıyor. Talebelerin arkamdan itmesi ile Gazi Mustafa Kemal’in oturduğu koltuğun yanına kadar vardım. Bundan böyle artık toplantı ve konuşmaların ortasındaydım. Gazi Mustafa Kemal’in, Darülfünun’un teşkilatından bilgi edinmek ve müderrislerini tanımak istediğini sezdim. Bu arada Gazi Mustafa Kemal’e zarif bir tepsi ve güzel bir fincanla kahve sunuldu. Kahveyi içerken, Muammer Raşit’e sordu:

Atatürk: Türkiye’de umumi maarif programı nasıl olmalıdır?

Muammer Raşit: Maarif programında nazarı ehemmiyete (önemle bakılacak) alınması lazım iki nokta var, biri talim (öğretim) ötekisi terbiye (eğitim)!...

Atatürk: Talebenin terbiye-i fikriyyesine (öğrencilerin ideal eğitimine) nasıl hizmet edilmelidir?

Muammer Raşit: Anakucağında başlayarak, ilk mekteplerden (ilkokul) Âli tahsile kadar cumhuriyet, demokrasi ve milliyet esasları telkin edilmelidir (aşılanmalıdır).

Atatürk: Peki, ilk mekteplerde öğrencilere cumhuriyet ideali nasıl telkin edilir?

Muammer Raşit: İlk ve orta tahsilde bu vazifenin nasıl ifa edildiğini iyice bilmiyorum. Darülfünun’da talebelerin cumhuriyet, demokrasi ve milliyet esaslarına göre yetiştirilmelerine çalışıyoruz.

Bu kez ikinci öneme aldığı öğretim konusuna gelen;

Atatürk: Darülfünun’un terakkisi (ilerleme ve yükselme) neye mütevakkıftır (bağlıdır) ?

Muammer Raşit bu konuda ve Müderrislerin çalışmaları üzerinde açıklamalar yaptı. Ancak anlatılanların Ata’ya bir kanaat vermediğini sezdim.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarih konularına geçerek müderrislere: "Eti, Ege, Aka... lardan bahsedelim. Bunlar üzerinde kim konuşacak?... Siz, Fuat Köprülü Bey?" dedi.

Müderris Fuat Köprülü: Mazur görmenizi istirham ederim, bendeniz Türk Dili edebiyatı ile meşgulüm.

Atatürk: Ege konusunu konuşalım Ege’nin ilk ahalisi, Ege medeniyetinin sahipleri kimlerdir?

Bir müderris, ikinci sandalyeler dizisinden, sanırım kapıya yakın ikinci sandalyeden, adını sonradan öğrendiğim eski Grek Müderrisi Fadıl Nazmi Bey, sorulan Ege konusu ile ilgili bir efsane (mitoloji) anlattı. Atatürk bunu sonuna kadar dinledikten sonra: Tarih, Arkeolojik, gerçek paleografik ve filolojik bulgulara dayatılmalıdır, efsanelere değil... Bence, Asia’dan (Anadolu’nun ilk adı) Ege adalarına geldiklerini gösteriyor ve gösterecektir... dedi. Atatürk, bir süre tavana bakarak düşünceli ve üzüntülü göründü, sonra: Gençlerimiz bu konulara yöneltilmelidir, buyurdu. Gazi Mustafa Kemal uzağı aşan, derine varan görüşleri ile tarihçilerimizi uyardı... Gazi Mustafa Kemal ayrılmak üzere ayağa kalktığında Muammer Raşit Bey’in sunduğu, Darülfünun Hatıra Defteri’nin ilk sahifesine şunları yazmıştır:

 ’İstanbul Darülfünunu’nda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanıştığıma çok memnun oldum. İlim timsali olan bu yüksek müessesemizin büyük hizmetleri ile iftihar edeceğimize şüphe yoktur.’
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
[/
Gazi daha sonra "Yaşa, Varol, Büyük Başkanımız" sesleri ve alkışları arasında İstanbul Üniversitesi’nden ayrıldı.
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 12 Ocak 2010, 20:13:00 Gönderen: K A L K A N »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #6 : 26 Kasım 2009, 22:29:15 »



“Eğitimde katiyen başarılı olmak lazımdır.Bir milletin kurtuluşu ancak bu yolla olur.”
27.10.1923 Mustafa Kemal Atatürk






Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra başlayan atılımlar; ülkeyi çağdaş, modern, batı medeniyetleriyle her alanda yarışabilecek bir ülke konumuna getirebilmek içindi. Çağdaş medeniyetler seviyesine çıkabilmenin tek yolunun eğitimden geçtiğine inanan Atatürk, Türk eğitim sisteminin tamamen değişmesi gerektiğine inanıyordu. Bir ulusun ilerleyebilmesi, çağdaş medeniyetler düzeyinde yerini alabilmesi, aynı zamanda bağımsızlığını koruyabilmesi, o ulusun bilim dünyasında ne kadar söz sahibi olduğuyla eşdeğer olduğunu düşünen Atatürk, çağdaşlaşma yolunda önemli basamaklardan birinin de üniversiteler olduğunu düşünüyordu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yüksek öğretim kurumları, büyüme döneminde kurulan medreselerdi. Bu dönemde medreseler gerçekten parlak günler yaşamış, devlet adamları İmparatorluğu bilim merkezi haline getirmek için hiçbir özveriden kaçınmamış, İmparatorluk dışından bilim insanlarını ülkelerine davet etmişlerdi. Ancak duraklama ve gerileme dönemlerinden sonra her kurumda olduğu gibi eğitim kurumlarında da bozulmalar başladı. Yükselme döneminde gösterilen tabii bilimler, felsefe ve mantık terk edildi. Böylece medreseler giderek önemini kaybetti, farklı amaçlar güden kişilerin eline geçti ve sonuçta cehaletin merkezi haline geldi. Hikmet Birand, Medreseyi şöyle tanımlamakta: “Medrese bir çeşit Ortaçağ üniversitesiydi. Öğrencilerin yanı sıra hocaların da içinde yaşadıkları bir yatılı okuldu. Medrese, büyük bir alana yayılmış olup, içerisinde hastane, camii, fakirleri doyurmak için aş evi gibi kurumlar da bulunmaktaydı. Hastaneler, yalnızca tedavi için değil aynı zamanda tıp eğitimi için de kullanılıyordu. Camilerde yalnızca ibadet değil konferanslar da düzenleniyordu. Eğitim ve öğretim süresi yıllık 7-8 ay kadardı. Derslerin ağırlık noktasıysa din bilimleriydi. Öğrenciler köy gençliğine bir şeyler öğretmek için, medreseye para yardımı almak için tatillerini köylerde geçirirlerdi. Bunun dışında medreselere vakıf sisteminden de para aktarılmaktaydı.”

ilerleyen yıllarda İmparatorluğun kötüye gitmesiyle birtakım reformlara ihtiyaç duyuldu. Reform ihtiyacının en fazla hissedildiği alansa medreselerin üstüne düşen görevi yapamamasından dolayı yüksek öğrenim sistemiydi. Medreselerden ümidini kesen yöneticiler “Darülfünun” adıyla yeni bir kurumu hizmete soktular. Ancak ilk Darülfünun, binasında meydana gelen yangın üzerine ömrünü iki yılda tamamladı. Bundan sonra dört kez daha Darülfünun girişimi olmuşsa da, İstanbul Darülfünun'u dışındakiler birtakım baskılara dayanamayarak kapandı. İstanbul Darülfünun'u Türkiye Cumhuriyetince çıkarılan yasalarla tüzel kimliğine kavuştu. Ayrıca Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Darülfünun'un gelişmesi ve aksayan yönlerinin ortadan kaldırılması için maddi konularını da kapsayan çalışmalar yapıldı.

Hükümetin sunduğu bu fırsatları ne yazık ki Darülfünun iyi kullanamadı, yeniliklere ayak uyduramayıp, bilim yuvası olarak da kendini istenilen düzeye çıkaramadı. Bu ve buna benzer nedenlerden dolayı artık reform kaçınılmaz hale gelmişti. Öyle ki fakülte ve kurumlar arasında bilimsel çalışma beraberliğini sağlayacak bir bağlantı yoktu ve çoğu fakülte meslek okulu düzeyini aşamamıştı. Öğretim üyelerinin çoğu bilimsel çalışmalarla ilgilenmemekte ve başka işlerle uğraşmaktaydılar. Ayrıca ders kitapları ve araçları yetersizdi.

Darülfünun konusu yalnızca TBMM'de değil, basında da aylar süren tartışmalara yol açtı. Sonuçta bu kurumun yeniliklere ayak uyduramadığı, beklenilen çözümleri üretemeyeceği fikri ağırlık kazandı ve daha köklü çözüm arayışlarına başlandı. Bu doğrultuda 1932’de, Türkiye'ye Cenevre Üniversitesi'nden Prof. Dr. Albert Malche davet edildi. Atatürk'ün direktifleriyle araştırmasına başlayan Malche, 1932 yılının başlarında başladığı raporunu 1 Haziran 1932' de TBMM hükümetine sundu. Malche, raporu hazırlamadan önce siyasetçilerle, Darülfünun hocaları ve öğrencileriyle görüşmüş, derslere girmiş, öğrencilere anketler uygulayarak onların sosyal yaşamları hakkında bilgi sahibi olmuştu. Raporu üç bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm raporun içeriğinden, ikinci bölüm Darülfünun'un var olan yapısından ve üçüncü bölümde yapılması gereken yeniliklerden sözedilmekteydi.

Hazırlanan bu rapor Atatürk'e sunulduğunda, Darülfünun'a yöneltilen eleştirilerin haklılığı ortaya çıkmıştı. Raporu dikkatle okuyan Atatürk,kendi düşündüklerini de rapora ekledi ve Darülfünun yerine İstanbul Üniversitesi adı altında yeni bir üniversite kurulmasına karar verdi. Sonrasında TBMM' de çıkan yasa gereğince Darülfünun'un 31 Temmuz 1933'te kapatılmasına ve 1 Ağustos 1933'te İstanbul Üniversitesi'nin kurulmasına karar verildi.

Atatürk’ün kurmuş olduğu aydınlanmış yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin bürokratları, yeni kurulan bu devletin himayesinde bulunan bir üniversite devrimi gerçekleştirmeye karar verdiklerinde, yaşamın ilginç rastlantılarından biri gerçekleşti. 1933 yılı başlarında iktidara gelen Naziler, ülkedeki Yahudi ve Anti-Nazi insanları sindirmeye yönelik girişimlerde bulunuyorlardı. Bunun üzerine Almanya, tarihindeki en büyük beyin göçü olayıyla karşılaştı. 1933 yılı ile II. Dünya Savaşı’nın başlangıcı arasındaki 6 yılda Almanya’ dan 250.000 - 280.000 insanın yurt dışına kaçtığı ve bunlardan 3.120 kadarının bilim adamı olduğu tahmin ediliyor.

Hitler’in zulmüne maruz kalan Alman bilim insanları ülkelerini terk etmeye zorlandılar ya da böyle bir zorunlulukla karşı karşıya kaldılar. Onlar, bilim insanı oldukları, bilimle uğraştıkları için değil, Nazi ideolojisine uymadıkları, Yahudi oldukları için Hitler Almanyalıyla çeliştiler. Hitlerden kaçan bu bilim insanları için öncelikli sorun bilimle uğraşmak, bilim adına yeni bir şeyler icra etmek değildi. Onlar için en önemli şey yaşamda kalmaktı.

Hitler’in zulümden kaçan bilim insanlarının göç ettiği tek ülke Türkiye olmadı. Örneğin sürgünün ilk sıralarında yer alan A.B.D ve İngiltere, bilimin parayla yapılan bir faaliyet olması ve dolayısıyla İngiliz ve Amerikan üniversitelerinin sahip olduğu kaynaklar göz önüne alındığında bu ülkeleri cazip hale getirdi. Ancak yeni kurulmuş bir devlet olsa da, birçok politik sorun yaşasa da Türkiye de bilim insanlarına cazip geldi. Çünkü bu genç Cumhuriyet farklı kültürleri bir arada yaşatan, gizemli, tarihi geçmişi derin olan bir ülkeydi ve İstanbul’a sahipti.

Tıpkı Nazi zulmünden kaçan bilim adamları gibi ülkeye bu bilim insanlarını davet eden bürokratların da önceliği bilim üretmek değildi. Ülkemizin, o sıralardaki önceliği Osmanlı zihniyetini ortadan kaldıracak yeni devlete yeni bir üniversiteydi. Ülkeye gelecek bilim insanları için aranılan tek kriter alanında isim yapmış olmalarıydı. Daha sonra yapılan antlaşmayla Türkçe öğrenme zorunluluğu da eklendi. Çünkü en büyük sorun, bilim dilini bile bilmeyen öğrencilerin anlatılanları anlamamasıydı. Yalnız Türkçe’yi öğrenip konuşabilen bilim insanı sayısı azınlıkta kaldı.

Bu dönemde birçok yeni kürsü açıldı, laboratuar ve kütüphaneler geliştirildi, Türkiye dünya literatürüyle tanıştı, Avrupa'yı etkileyen birçok fikir akımı bu bilim insanları yoluyla Türkiye'ye girdi. Kısacası Türkiye' deki ortam değişiverdi. Bu bilim insanları kendilerinden sonra Türkiye'nin bilim hayatına yön verecek bilim insanlarına da danışmanlık ettiler.

Üniversite oluşumunda büyük katkıları olan bu bilim insanlarının ülkemizden ayrılışları ağırlıklı olarak 2 dönemde oldu. Bunlardan birincisi otuzlu yılların sonuna (II. Dünya Savaşı öncesinde) rastlar. Bazıları özellikle A.B.D' den aldıkları cazip tekliflerle daha iyi koşullarda çalışmak için bu ülkeye gittiler. Diğer kısmı da, II. Dünya Savaşı sonrası ya kendi ülkelerine döndüler ya da A.B.D' ye yerleştiler. Ama bazıları da ülkemizde kaldı ve hatta Türk vatandaşlığına geçenleri bile oldu.

Sonuçta, Atatürk’ün izlediği kültür politikasının ağırlık noktalarından birini oluşturan Üniversite Reformu, Türkiye’nin koşullarının izin verdiği ölçüde başarılı oldu. Gerek İstanbul, gerek Ankara ve ilerleyen yıllarda diğer illerimizde birbiri ardına açılan üniversiteler, 1933 Üniversite Reformu’nun verdiği ivmeyle Türkiye’nin pencerelerini Batıya açtı ve dünya çapında bilimsel çalışmalar yapıldı. Türkiye’nin kültür birliğini sağlayacak kuruluşları olarak düşünülen üniversiteler, amaçlarını gerçekleştirdiler de. Ayrıca üniversiteler, aydın genç nesiller de yarattı. Bugün gelinen nokta, bu durumu gözler önü seriyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 02 Aralık 2009, 23:10:55 »

                     Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın



CUMHURİYET DÖNEMİNDE BEDEN EĞİTİMİ ve SPOR  ÖĞRETMENLİĞİ

CUMHURİYET DÖNEMİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR
Kurtuluş Savaşı bitip zafer kazanıldıktan sonra sıra, milletin her bakımdan kalkınması için alınacak tedbirlere gelmiştir. Milletin fikren, ruhen ve bedenen kalkınmasında kendisine büyük görev düşen eğitim işi ele alınacaktır. 1921Temmuzunda toplanıp çalışmalarını bitiremeden dağılmış olan Maarif Kongresinin devamı, 15 Temmuz, 1923-15 Ağustos 1923 tarihleri arasında sürdürülmüş ve Birinci Heyet-i İlmiyye (Bilimsel Heyet) adıyla eğitim tarihimize geçmiştir. Millî Eğitim Bakanı İsmail Safa Bey'in başkanlığında toplanan (40) kişilik bu heyette Terbiye-i Bedeniye Muallimi (Beden Eğitimi Öğretmeni) Selim Sırrı (Tarcan) da bulunmaktadır. Bu Heyetin, eğitimi, eğitimin planlanması yolundaki çalışmaları ve uğraşları maddeler halinde sıralanırken, 5'inci madde olarak  İzcilik ve Beden Eğitimi de geçmektedir. İcra Programının tespiti sırasında Darülmuallimîn ve Darülmuallimat (Erkek ve Kız Öğretmen Okulu) Nizamname      ve Programları, Sultani (Lise) İzcilik Teşkilat Esasiyesi, Terbiye-i Bedeniye Darülmuallimîni (Beden Eğitimi Öğretmen Okulu) gibi konular da maddeler halinde kayda geçmiştir. Bu İlmi heyetin çalışmaları sonucunda 14 Ağustos 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısında okunan İcra Vekilleri Heyeti  (Bakanlar  Kurulu)nun Programında Millî eğitimle ilgili bölümde 6'ıncı madde olarak  Ferdin bedenî fikrî kâbiliyetleri gibi ahlâki ve içtimaî kâbiliyetleri de inkişaf ettirilecektir. Bu maksada vusul için bir Terbiye-i Bedeniye Darülmuallimîni (Beden Eğitimi Öğretmeni Okulu) açılacak. İzcilik Teşkilatına tedricen içtimaî esasta tevfik olunacaktır sözleri yer almaktadır. Böylece Selim Sırrı (Tarcan)'ın, Beden Eğitimi Öğretmeni, bir ara İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nun (Yüksek Öğretmen Okulu ile birlikte) Müdürü, Beden Terbiyesi Umumi Müfettişi olarak gösterdiği büyük çabalar sonucu, beden  eğitimi öğretmeni yetiştirilmesi işi bir Hükümet Görevi olarak belirtmiş bulunmaktadır. Buna göre Selim Sırrı (Tarcan) bir yandan Öğretmen Okulundaki öğrencileri hazırlamaktadır. Diğer okullara da beden eğitimini yayma, Kız okullarında, hatta Dinî Tedrisat yapan okullara, Medreselere bile bu işi sokma savaşı vermiş; başarılı da olmuştur.

Beden eğitimi bir kere mekteplerin tedrisatına girdikten sonra yapılacak iş, öğretici hazırlamaktı. Ne Muallim Mektebinden çıkan gençler, ne onların güzideleri Selim Sırrı Bey'i tatmin etmiyordu. Beden eğitimi öğretmenliğini bir meslek olarak kurmak ve o mesleğe liyakatli unsurlar hazırlamak lâzımdır. Cumhuriyetin ilanından sonra ülkemizde okulların açılması her geçen gün artmaktaydı. Avrupa milletlerinin beden eğitimi konusu üzerine takip ettikleri metodları öğrenmek ve memlekete dönüşlerinde beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek amacıyla, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1925 yılında İsveç Stokholmdeki Kraliyet Yüksek Beden Eğitimi Enstitüsü'ne de üç öğrenci (İstanbul Erkek Öğretmen Okulundan Selim Sırrı Tarcan'ın öğrencisi Nizamettin Kırşan, Galatasaray Lisesinden Vildan Aşır Savaşır ve Suat Hayri Ürgüplü) gönderilir. Ancak, Suat Hayri Ürgüplü Fransa'ya giderek başka bir branşta tahsil yapar.

Ülkemizde okullarımızdaki beden eğitimi derslerinin boş geçmemesi ve artan beden eğitimi öğretmeni ihtiyacının karşılanması için 1926 yılında Selim Sırrı Tarcan Bey'in teşebbüsüyle bir beden eğitimi okulunun açılması düşünülür. Böylece beden eğitimi ve spor davası için önce eleman işinin halledilmesine önem verilir. Cumhuriyet idaresi Maarif Vekili Mustafa Necati Bey tarafından İstanbul Çapa'da Kız Öğretmen Okulunun yanında 3000 TL sarfıyla bir beden eğitimi salonunun yapımına başlanır. Salon 1927 yılında tamamlanır. 1927-1928 öğretim yılında kız ve erkeklere mahsus bir yıl teorik ve pratik eğitim yapan Jimnastik Muallimleri Kursu-Beden Eğitimi Öğretmeni Yetiştirme Kursu bu beden eğitimi salonunda açılır. Bu kursun açılış amacı; o zamana kadar beden eğitimi öğretmenliğini herhangi bir şekilde almış şahısları yeni cereyanlardan haberdar etmek ve meslekteki gelişmelerini sağlamaktır. Selim Sırrı Tarcan, bu kursun müdürlüğünü üzerine alır ve bazı derslere de kendisi girer. Ayrıca bu kurslar için İsveç'ten üç beden eğitimi öğretmeni getirilir. Bunlardan biri kız adaylar için bayan İnge Nerman (İsveç'in en tanınmış jimnastik üstadı olan miralay Nerman'ın kızı) diğeri erkek adaylar için Rangar Johnson, üçüncüsü masaj ve tıbbî Jimnastik için Suen Alexanderson'dur. Bu kursa ilk önce vilayetlerden Millî Eğitim Teşkilatınca, bu mesleğe istekli ilkokul öğretmenlerinden kâbiliyetli olanlar davet edilir. Bu adaylardan başka, beden eğitimi öğretmenliğini herhangi bir şekilde almış olanlar (Ordudan, Polisten ve itfaiye Teşkilatından) da bu kurslara çağrılırlar. Adaylar önce meslekî kâbiliyet imtihanına girerler.  Burada imtihanı kazanamayanlar geri gönderilirler. Kazananlar ise üç aylık pratik ve teorik eğitime devam ederler. Üç ay sonra kursiyerler tekrar imtihana girerler. Burada imtihanı kazanamayanlar geri gönderilirler. Kazananlar ise üç aylık pratik ve teorik eğitime devam ederler. Üç ay sonra kursiyerler tekrar imtihana girerler. İmtihan sonunda başarısız sayılarak yeterli olamayanlar geldikleri vilayetlere geri gönderilirler. İmtihanda yeterli sayılanlar ise aylık eğitimlerini bir seneye tamamlayarak mezun olurlar. Bu kurstan yeterlilik belgeli Beden Eğitimi Öğretmeni sıfatıyla mezun olanlar, orta dereceli okullarda görevlendirilirler. Bu ilk kurstan sonra 1928-1929 öğretim yılında ikinci bir kurs daha açılır. Kursa sadece vilayetlerden Milli Eğitim Teşkilatınca gönderilen kâbiliyetli ilkokul öğretmenleri alınır. Bu kurstan bu dönemde de yine bir yıllık mezun verilir. 1929-1930 Öğretim yılında da kurs aynı şekilde sürdürülür.Yurt dışındaki eğitimlerini tamamlayan Nizamettin Kırşan ve Vildan Aşır Savaşır 1929 yılında yurda dönünce bu kursta hoca olarak görev alırlar. Üç yıl mezun veren bu kurslardan, 148 erkek ve 63 kız mezun edilerek orta dereceli okullarda görevlendirilir. Orta dereceli okulların az olması nedeniyle beden eğitimi öğretmenleri yeterli sayılır ve 1930 yılından sonra kurs eğitimi durdurulur. Bu kurs mezunlarından Zehra Alagöz 1930 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından İsveç Stokholm'deki Kraliyet Yüksek Beden Eğitimi Enstitüsü'ne yüksek tahsil için gönderilir.

Selim Sırrı Tarcan'ın 1927 yılında Çapa'da açtığı Beden Eğitimi Kurslarını Amerikalı milyoner Otto Hermann Kahn (d.21.21867 Mannheim-ö.29.3.1934 New York) ziyaret eder ve çok beğenir.Otto Kahn, Selim Sırrı Tarcan'ın adına 2500 TL göndererek yüzde altı faizi olan 150 lirayı her yıl mesailerini takdir ettiği beden eğitimi öğretmenlerine vermesini tavsiye eder. Selim Sırrı Tarcan,1928-1943 yılları arasında Otto Kahn Mükafatını 32 erkek ve 15 bayan beden eğitimi öğretmenine vermiştir.
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 02 Aralık 2009, 23:29:02 Gönderen: K A L K A N »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 02 Aralık 2009, 23:12:45 »

CUMHURİYET DÖNEMİNDE BEDEN EĞİTİMİ ve SPOR  ÖĞRETMENLİĞİ



GAZİ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ BEDEN EĞİTİMİ BÖLÜMÜ

Orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere 1926 yılında Konya'da Orta Muallim Mektebi adıyla kurulan okul, bir sene sonra 1927-1928 öğretim yılında Ankara'ya şimdiki Merkez Bankasının olduğu semtteki eski bir binaya taşınır. O yıl Pedagojik Şubesi de açılarak müessesenin adı Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü olarak değişir.  Bu arada şimdiki Gazi Üniversitesi Rektörlüğü'nün bulunduğu binanın yapımına, Mimar Kemalettin Bey'in bir ön Avrupa gezisi dönüşünden sonra, Muallim Mektebi eski binadan bu yeni binaya taşınır. Bu arada şubeler açılarak eğitim genişletilir. Beden Eğitimi Şubesinin açılabilmesi için bu binanın yanında bir de Beden Eğitimi Salonu ve spor sahasının yapımı faaliyetine başlanır. 1932  yılında salonun ve sahanın  yapımı faaliyetine başlanır. 1932 yılında salonun ve sahanın yapımı biter. 5 Temmuz 1932 tarih ve 105 sayılı Talim ve Terbiye Kurulu kararı ile Gazi Eğitim Enstitüsünde erkekler için üç yıl öğrenim süreli Beden Eğitimi Şubesi 1932-1933 Öğretim yılında açılır. Beden Eğitimi Bölümü ilk yılında eğitime 22 Talebe ile başlar.

Açılan bu bölüme Milli Eğitim Bakanlığınca Almanya'dan uzman beden eğitimi öğretmeni Bay Kurt Dainas getirilerek öğretim kadrosuna alınır. Bu sırada Türk beden eğitimi öğretmenleri yurdun çeşitli yerlerinde beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapıyorlardı. Bunlardan Nizamettin Kırşan, İstanbul Erkek Öğretmen Okulunda, Vildan Aşır Savaşır, Galatasaray Lisesinde ve Zehra Alagöz de yurtdışı tahsilini tamamlayıp gelince, İsmet Paşa Kız Enstitüsü beden eğitimi öğretmenliğinden, Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Şubesi'ne alınarak çalışmaya başlarlar. Ancak, şubede kız öğrenci olmadığı için, Zehra Alagöz nazari derslerde görevlendirilir. 1937 yılına kadar yalnız erkek beden eğitimi öğretmeni yetiştiren bu kurum,1937 yılından itibaren bayan beden eğitimi öğretmeni de yetiştirmeye başlar.Bayan öğrencilerin derslerine girmesi için İstanbul Alman Lisesi, beden eğitimi öğretmeni Bayan Margarete Korge'de bölümün öğretim kadrosuna Bakanlıkça sözleşmeli olarak dahil edilir. Bu sırada 1934-1935 öğretim yılında Enstitünün ilk mezunlarından Mehmet Arkan ve Cemal Alpman Millî Eğitim Bakanlığınca seçilerek Almanya'ya Berlin Üniversitesi Beden Eğitimi Enstitüsüne üç yıllık tahsile gönderilir. Bir yıl sonra 1935-1936 öğretim yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünün ikinci mezunlarından, Hasan Örengil, Cevdet Arun ve Ahmet Yaraman yine Almanya'ya Berlin Devlet Eğitimi Akademisine ûç yıllık yüksek öğretime, yine Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümüne öğretmen yetiştirilmek üzere gönderilir.

Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünde derslere giren Bay Kurt Dainas, II.Cihan Harbinin çıkması nedeniyle Alman Hükümeti tarafından, 1939 yılında çağrılarak memleketine dönmek zorunda kalır. Nizamettin Kırşan ile Vildan Aşır Savaşır da Bakanlık merkez teşkilatında görev alınca Enstitüde zayıflayan öğretmen kadrosunu bir dereceye kadar takviye etmek üzere, boşalan kadroya o zaman Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü hizmetinde atletizm antrenörü olarak çalışan, Macar antrenör Gyula Ratkai atletizm derslerine girmek üzere, bölüme alınır. Margarete Korge'nin de eski görevine dönmesi üzerine Enstitü İlk mezunlarından Pakize Gökay ve Ankara Gazi Lisesi beden eğitimi öğretmeni İlyas Sınal göreve getirilir. Bu arada Almanya'daki eğitimlerini tamamlayıp yurda dönen beden eğitimi öğretmenleri Cevdet Arun ve Hasan Örengil yedek subaylık muvazzaf askerlik hizmetlerini bitirince, 1940 yılı başında ikinci sömestreden itibaren Enstitüde beden eğitimi öğretmeni olarak görevlendirilip çalışmaya başlarlar. Ahmet Yaraman Ankara Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu ve Devlet Konservatuarında öğretmen olarak görevlendirilir. Fakat kısa bir süre çalışmadan sonra sarılık hastalığına yakalanarak çok erken yaşta vefat eder.

Gazi Eğitim Enstitüsünde eğitim ve öğretim ilk yıllarda üç yıldır. Bu uygulama,1937 yılı ortalarında Orta Öğretimdeki beden eğitimi öğretmeni ihtiyacı nedeni ile, şubenin öğretim süresi iki yıla indirilerek değiştirilir. O yıl, üçüncü sınıfta bulunan öğrencilerde yıl yarısından sonra, 2,5 yıllık mezun olarak beden eğitimi öğretmeni olurlar. Ayrıca o yıl öğretmen okulu mezunlarından başka, lise mezunlarından da kız öğrenci alınır. Öğretmen okulu mezunu olma şartı kaldırılır. Bu iki yıllık uygulama,1941 yılına kadar devam eder ve 1942-1943'ten sonra süre tekrar üç yıl olur. Bu arada,1939-1942 yılları arasın da beden eğitimi öğretmenleri için tekamül kursu açılır. Okullarda günden güne artan beden eğitimi öğretmeni ihtiyacını karşılamak üzere açılan bu kurslardan birisi, 1942 yılında İstanbul Çapa da Üniversite veya Lise mezunu kız ve erkeklere, ayrı ayrı olmak üzere kısa dönemli üç aylık yardımcı beden eğitimi öğretmenliği kursu olarak değiştirilir. Bu kurstan,18 kız ve 32 erkek yardımcı beden eğitimi öğretmeni mezun edilir.Yine 1942-1943 öğretim yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesinde, beden eğitimi öğretmenlerinin bilgilerini yenilemek amacıyla, öğretmenlerin tatil aylarında kız ve erkek öğretmenlere ayrı ayrı tekâmül kursları açılır.

Gazi Eğitim Enstitüsünde üç yıl devam eden beden eğitimi bölümü, beden eğitimi öğretmeni ihtiyacı dolayısı ile tekrar iki yıla indirilir. İkinci ve üçüncü sınıfta olan öğrenciler, aynı yıl mezun olurlar. Bu iki yıllık uygulama 1949-1950 yılına kadar devam eder. Gazi Eğitim Enstitüsünün yanında, yaptırılan binada üç yıl öğrenim süresi olan, Beden Terbiyesi Yüksek Enstitüsü açılır. Bu Enstitünün amacı, orduya ve çeşitli kurumlara yüksek vasıflı beden eğitimi öğretmenleri ile antrenör, monitör (antrenör yardımcısı) yetiştirmek, beden eğitimi ve sporun sağlık, teknik kurallarını belirlemek, sporcuların sağlık, işlerini düzene koymaktır. Hasan Ali Yücel, Tahsin Banguoğlu, Vildan Aşır Savaşır  ve Nizamettin Kırşan bu okulun açılması için çalışmış olan kişilerdir. Fakat, açılan bu okulun bütün ihtiyaçları, öğretmenleri ve öğrencileri Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü tarafından karşılanan bir müessese şekline dönüşür. Beden Terbiyesi Yüksek Enstitüsünde eğitim ve öğretim iki yıl devam eder. 1951 yılının sonunda, bu okul kapatılır.

Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü 1980 yılında Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Beden Eğitimi Bölümü adını alır. 1980 yılında Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Beden Eğitimi Bölümü adını alarak, dört yıl eğitim ve öğretim süreli bir bölüm haline gelir. 2547 sayılı yüksek öğretim kanununa göre, 20 Temmuz 1982 tarihli resmi gazete yayınlanan 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile, beden eğitimi ve spor eğitimi veren kuruluşlarımızın, üniversite çatısı altında birleştirilmesine karar verilir. Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Gazi Eğitim Fakültesi bünyesindeki Beden Eğitimi Bölümü ile birleştirilerek, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümü haline getirilir. Bu bölüm 1992 yılında Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu olarak en son adını alır.

Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulunun günümüzdeki mevcut yapılanması üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü, Antrenörlük Eğitimi Bölümü ve Spor Yöneticiliği Bölümüdür.

EDİRNE BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMEN OKULU

Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümündeki statüye göre, 1944 Ekiminin sonlarına doğru, 1944-1945 öğretim yılında Edirne de beden eğitimi öğretmeni yetiştirilmesi için bir “ Beden Eğitimi Öğretmen Okulu” açılır. Öğretim kadrosuna da Cevat Tiniç, Faik Gökay ve Pakize Gökay getirilir. Ancak, okul ikinci yıl kapatılır. Ancak okul ikinci yıl kapatılır. Ankara gazi eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümüne taşınır. İkinci sınıfa geçen öğrenciler ve ikmale kalanlar eğitim ve öğretimlerine gazi eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümünde devam ederler. Gazi eğitim enstitüsü öğretmeni iken Edirne deki okulda görevlendirilen Pakize Gökay ile eşi
Faik Gökay da bu öğrencilerle birlikte Ankara dakti öğretim kadrosunda yer alırlar.

ÇAPA EĞİTİM ENSTİTÜSÜ BEDEN EĞİTİMİ BÖLÜMÜ

Ülkemizdeki beden eğitimi öğretmeni ihtiyacını karşılamak için 1947-1948 öğretim yılında, çapa eğitim enstitüsünde iki yıl eğitim süreli olan bir beden eğitimi bölümü açılır. İki yıl eğitim yapıldıktan sonra, 1949 yılı sonunda bu okul kapatılarak gazi eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümüne nakledilir. Bu bölümün ikinci sınıf öğrencilerinden Haziran döneminde başarılı olanlar mezun olurlar. Bütünlemeye kalanlar ve 1. sınıftan 2. sınıfa geçen öğrencilerse, gazi eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümünde eğitimlerine devam ederler.

İSTANBUL EĞİTİM ENSTİTÜSÜ BEDEN EĞİTİMİ BÖLÜMÜ

İstanbul çapa eğitim enstitüsü uzun yıllar eğitim ve öğretim vermişti. Daha önceleri, beden eğitimi bölümü açılmış ve kapanmıştı. Daha sonraları ise, beden eğitimi; Fen ve Edebiyat Bölümlerinde yardımcı branş olarak okutulur. 14 Haziran 1966 da çapa eğitim enstitüsü, fikirtepe de yapılan yeni binalara taşınır ve adı İstanbul eğitim Enstitüsü olur. 20 Temmuz 1982 tarihinde 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile 4 yıl eğitim ve öğretim süresi olan bu okulun adı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor bölümü olur. 1992 yılında ise adı Marmara Üniversitesi beden eğitimi ve spor yüksek okulu olur.

DİYARBAKIR VE İZMİR EĞİTİM ENSTİTÜSÜ BEDEN EĞİTİM BÖLÜMLERİ

İstanbul eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümünün açılmasından bir yıl sonra, 1968-1969 öğretim yılında İzmir Bornova yüksek öğretmen okulu ve Diyarbakır eğitim enstitüsünde üç yıl eğitim süreli olmak üzere beden eğitimi bölümleri açılır. Ancak, Diyarbakır eğitim enstitüsündeki beden eğitimi bölümü bir yıl eğitim yaptıktan sonra, 1970 yılında kapatılır ve Ankara gazi eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümüne nakledilir.

Nisan 1978 de Diyarbakır eğitim enstitüsüne bağlı olarak beden eğitimi bölümü tekrar açılır. Bölüm ilk açıldığında 60 öğrenci alır. Bunun 30 u yatılı 30 u gündüzlü olarak öğrenim görmüşlerdir. Bölüm ilk yıl dört öğretmenle eğitime başlamıştır ve daha sonraki yıllarda öğretmen açığı bir türlü tamamlanamadığı için 1980 yılından itibaren bölüme öğrenci alınmaz. Bölüm aldığı öğrencileri mezun ettikten sonra kapanır.

İzmir Bornova yüksek öğretmen okulu beden eğitimi bölümü iki yıllık eğitimden sonra, 1970-1971 öğretim yılında İzmir buca eğitim enstitüsüne taşınır ve ismi buca eğitim enstitüsü beden eğitimi bölümü olur. Daha sonra ismi buca yüksek öğretmen okulu beden eğitimi bölümü olur. Eğitim ve öğretim 1982  yılına kadar devam eder. 1982 yılında 9 eylül üniversitesine bağlanır.

EGE ÜNİVERSİTESİ BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR YÜKSEK OKULU

1977-1978 öğretim yılında Ege üniversitesinde dört yıllık eğitim ve öğretim süresi olan Beden Eğitimi ve Spor yüksek okulu açılır. Okulun amacı; üniversite öğretimi düzeyinde beden eğitimi ve sporun her dalında eğitici, öğretici elemanlar yetiştirerek çağdaş sporu yurt düzeyine yaymak bu alanda araştırmalar yapmak, ülke sporu ile ilgili resmi ve özel kuruluşlarla işbirliği yapmak, meslekle ilgili hizmetiçi eleman yetiştirmek için her türlü eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak, ege üniversitesindeki öğrencilerin boş zamanlarını sporla değerlendirmeye yardımcı olmaktadır.

Bu okul ilk mezununu 1981 yılında verir. Daha sonra 20 temmuz 1982 tarihinde, 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile, Manisa Gençlik ve Spor Akademisi, Buca yüksek öğretmen okulu beden eğitimi bölümü ve ege üniversitesi beden eğitimi ve spor yüksek okulu birleşerek, eğitim ve öğretim süresi dört yıl olan dokuz eylül üniversitesi eğitim fakültesi beden eğitimi ve spor bölümü haline getirilir. 1992 yılında ege üniversitesi beden eğitimi ve spor yüksek okulu ismini alır.

GENÇLİK VE SPOR AKADEMİLERİ

Ülkemizde görüldüğü gibi beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek amacıyla birçok okul açılmış ve bu okulların çoğunda verilen eğitim yetersiz olmuş, bazılarında da istikrarlı eğitim sürdürülmüştür.

Bu okullardan bazılarının kapatılmasından sonra, 1739 sayılı milli eğitim temel kanununa göre Türk sporuna bilimselliği getirmek ve ihtiyaç duyulan beden eğitimi ve spor teknik elemanlarını yetiştirmek amacıyla, dört yıl eğitim ve öğretim süreli olmak üzere 1974-1975 öğretim yılında Ankara da, Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi, 1975-1976 öğretim yılında da İstanbul da Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi, ve Manisa da; Manisa Gençlik ve Spor Akademisi; adıyla Gençlik ve Spor Bakanlığı na bağlı olarak açılır.

Akademiler açılırken, batı ülkelerinde kurulan öğretim kurumlarının ülkemizdeki benzerleri olması amaçlanır. Yedi yıl faaliyette bulunan gençlik ve spor akademilerinin amacı: 3530 sayılı beden terbiyesi kanununun öngördüğü monitör ve antrenör ile gençlik lideri, yönetici ve uzman yetiştirmek; sürekli eğitim anlayışı içinde, mevcut elemanların yetiştirilmesi ile birlikte her türlü yaygın eğitim programları düzenlemek ve uygulamak; gençlik sorunları ile beden eğitimi ve sporun bütün alanlarında ve spor sağlığı konularında bilimsel inceleme ve araştırmalarla, planlama çalışmaları yapmak ve yayınlarda bulunmaktı.

Türk sporuna üstün kabiliyetli elemanlar yetiştirmek, bilimsel araştırmalar yapmak ve sporla bilim dalları arasında bir köprü kurma görevini üstlenmelerinin yanı sıra, Türk sporu ve spor teşkilatı için büyük bir anlam ifade eden gençlik ve spor akademilerinden yetişen gençlerin, Türk sporunun yönlendiricileri olmaları amaçlanmıştır. Akademilerde eğitim ve öğretim dört yıl sürerken, milli eğitim bakanlığınca, beden eğitimi öğretmen ihtiyacını karşılamak için kurulan eğitim enstitülerinin beden eğitimi bölümleri, akademik örgütlenmeyi geliştirmediği için, ilmin ışığında araştırmalar yapan meslek kadroları ve araştırmacılar yetiştirilememiş ve bilimsel özerkliği olan yüksek öğretim düzeyine ulaşması ve bilimsel rütbelerin yerlerini dolduracak gençlik ve spor akademileri statüsü belirlenmediğinden kapatılmak zorunda kalınır.

1982’DEN SONRA BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR OKULLARI

2547 sayılı yüksek öğretim kanununa göre, 20 temmuz 1982 tarihli resmi gazetede yayınlanan 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile, beden eğitimi ve spor eğitimi veren kuruluşlarımızın, üniversite çatışı altında birleştirilmesine karar verilir. Daha önce de açıkladığımız gibi gençlik ve spor akademileri bağlı bulundukları illerdeki üniversitelerin eğitim fakültesi bünyesindeki beden eğitimi bölümleri ile birleştirilerek beden eğitimi ve spor bölümleri haline getirilir. Bu uygulama 1992 yılına kadar devam eder. 1992 yılında ise büyük bir çoğunluğu beden eğitimi ve spor yüksek okuluna dönüştürülür.

Üniversiteler vasıtası ile beden eğitimi öğretmeni yetiştiren okul sayısı, 1983 yılına kadar üç tane iken, bu sayı daha sonraki yıllarda artmıştır. Üniversitelere bağlı olarak 1992 yılına kadar açılan beden eğitim ve spor bölümleri şunlardır: orta doğu teknik üniversitesi eğitim fakültesi beden eğitimi ve spor bölümü (1983-1984), Bursa Uludağ üniversitesi eğitim fakültesi beden eğitimi ve spor bölümü (1985-1986), Konya Selçuk üniversitesi eğitim fakültesi beden eğitimi ve spor bölümü (1987-1988), Adana Çukurova üniversitesi eğitim fakültesi beden eğitimi ve spor bölümü (1987-1988) ve Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Spor ve Teknolojisi Bölümüdür (1989).

1992 yılında beden eğitimi ve spor bölümlerinin bir çoğu beden eğitimi ve spor yüksek okuluna dönüştürülmüştür. Şu anda Türkiye de beden eğitimi ve spor yüksek okulu ve bölümlerinin sayısı 35 i aşmış olup, yeni kurulan üniversitelerle beraber bu sayının aratabileceğini düşünmekteyiz.

SONUÇ

Beden Eğitimi ve Spor bölümleri/yüksek okulları, ülkemizde orta dereceli okullardaki beden eğitimi öğretmeni, spor yönetici ve antrenör ihtiyacını karşılamak, Türk sporuna hizmet etmek gayesi ile kurulmuşlardır. Bugün Türkiye de Beden Eğitimi ve Spor Okullarının tam anlamıyla çağdaş çizgiye yakalayabilmeleri için, imkanlar ve ekonomi gerektiren bir yapıya da sahip olması gerekmektedir. Beden Eğitimi ve Spor okullarından mezun olanlar, bir spor dalında uzmanlaşmış beden eğitimi öğretmeni olup istihdam edilirken, Antrenörlük Eğitimi Bölümü ve Spor Yöneticiliği Bölümü mezunlarının istihdam durumları netleşmemiştir. Bu konuda öncelikle yapılması gereken, yetkililerin ve sorumluların bilinçlendirilmesi, Beden Eğitimi ve Spor Okullarının sıkıntılarını çözmeye yönelik destek sağlanmasıdır. Bu çalışma ile, Türkiye de Cumhuriyet döneminde beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek amacıyla açılan okulların eğitimini hazırlayıcı çalışmalar tespit edilerek incelenmiştir.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 09 Aralık 2009, 23:23:09 »

Atatürk ve Cumhuriyet Eğitimi
Birinci Dünya Savaşı sonunda batılı devletler, askerî, siyasî ve ekonomik olarak bitmiş zannıyla, altı yüzyıllık Osmanlı Devletini paylaşmanın çok kolay olacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, yeni bir kimlikle ortaya çıkmak isteyen Türk ordusu, başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı'ndan galip çıksa bile, tahrip olmuş hiçbir kurumunu yeniden inşa edemezdi. Ancak, batılı devletlerin görmezden geldiği bir lider vardı. O da Mustafa Kemal'di. Türk ulusu, büyük önderi sayesinde olağanüstü gayretlerle bağımsızlığını kazanmış, yeniden yapılanma yolunda inkılâpları hızla uygulamaya koymuştur.

   O Büyük Önder ki, savaş meydanlarından sonra asıl kazanılması gereken savaşların, ekonomik zaferler olduğunu, aksi takdirde çok büyük zaferlerin bile kısa bir sürede unutulacağını biliyor; bunun için de Kurtuluş Savaşı bitiminde İzmir'den Ankara'ya dönüşünde:"Küçük savaş bitti. Asıl büyük savaş yeni başlıyor. Büyük savaş cehaletle yapılacak olan savaştır. Bunun tek yolu da millî bir eğitim politikası oluşturmaktır." diyordu. Hedef, Türk milletinin geri kalmasına sebep olan bazı kurumların yerine, toplum hayatında çağdaş gelişmeyi sağlayacak modern kurumlar oluşturmak ve kalkınmadaki temel atılımları bir an önce gerçekleştirmekti. Bunun yolu eğitimden geçmekteydi. Atatürk'e göre: "Eğitim, bir milleti ya hür müstakil, şanlı yüksek bir cemiyet hâlinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder." İşte bütün bunları gerçekleştirmenin en etkili yolu eğitimde yapılacak köklü devrimler ve değişikliklerdi. Atatürk, eğitimin millî, lâik, akılcı, gerçekçi ve ihtiyaca cevap veren bir öze sahip olması için gerekli tedbirleri alarak, dil, tarih, hukuk ve yazı alanlarında yapılan köklü değişikliklerle çağdaş gelişmenin önünü açmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerinde kurulması için özellikle millî eğitim işlerinde başarıya ulaşılması gerekiyordu. Bu yüzden Atatürk, gittiği her yerde ve katıldığı bütün toplantılarda, cehaletin ve yoksulluğun ancak eğitim yoluyla ortadan kaldırılacağını önemle belirterek gerçekleri açıklamıştır.

    Türk ulusu, eğitim kadrosunu oluşturmak için bütün güçlerini seferber ederek öğretmenler yetiştirmiş ve bu eğitim ordusunu yurdun dört bir tarafına dağıtmıştır. Artık cehaletle savaş başlamıştır. Bu savaş, aynı zamanda tarih boyunca aleyhimize kullanılan bütün olumsuzluklara karşı yapılan bir savaştı. Bu savaş ile bütün dünya, hayretler içerisinde Türkiye'deki değişimleri izleme durumunda bırakılmıştır. Yıkıntılar üzerinde genç, dinamik ve modern bir devletin filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu durum için: "Az zamanda büyük işler başardık." diyordu Büyük Önder. Gerçektende kısa süre içerisinde, eğitim-öğretimdeki kurumlar yaygınlaştıkça yeni kadrolar yetişmiş, bu kadroların çalışmaları ihtiyaca cevap verdikçe, kalkınmada büyük gelişmeler sağlanmıştı. Köy enstitüleri, diğer yüksek okul ve üniversitelerin açılmasıyla çok önemli şahsiyetler yetişmiş ve bu şahsiyetler herkesi gururlandıracak işler yapmışlardır.Atatürk bir sözünde,"Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla pes edip, taviz vermediğimizi, aklı ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Bundan dolayıdır ki ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır." diyerek bizlerin daha çok çalışmamızı ve müreffeh bir toplum olmamızı şiddetle istemiştir. Yine bir konuşmasında,"Zaman sür'atle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." demiştir.Her konuda olduğu gibi eğitim ve öğretime Atatürk kadar önem veren kaç lider var, doğrusu merak ediyorum. "Erkek ve kız çocuklarınızın, aynı surette bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin âmeli olması mühimdir. Memleket evlâdı her tahsil derecesindeki iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak şekilde teçhiz olmalıdır." diyen Atatürk bunun için de, "Öğretmenlerin çok iyi yetişerek Türkiye Muallimler Birliğinin bütün memlekette taazzuvuna, Konya'yı olduğu gibi Van'ı ve Hakkâri'yi de teşkilâtı dahiline almasına ve her köyde âzaya mâlik bulunmasına derin bir alâka ile intizar edeceğim.

    Muallimler, Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli, bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir." diyerek en fazla öğretmenleri önemsemiştir. Bu sebeple Atatürk'ün manevî mirasına en fazla sahip çıkması gereken kesim, öğretmenlerdir. Tabiî ki öğretmen yetiştiren kurumların da kaliteli bir eğitimi gerçekleştirebilecek şekilde teknolojik araç ve gereçlerle donanmaları şarttır. Sadece bu şekilde sağlıklı düşünen, çalışkan, üreten ve milletini seven nesiller yetiştirebiliriz. Buna da çok ihtiyacımız var. Çünkü, bu ülkenin kişilikli, bilgili ve çalışkan insanlara ihtiyacı var. Gerçekten de artık, sanayicisiyle, işçisiyle, köylüsüyle, esnafı, memuru ve öğretmeniyle Atatürk'ün belirttiği gibi çağdaş eğitim sistemimizi yerine oturtmamız gerekir. Huzurlu, mutlu ve zengin bir ülke olmanın yolu buna bağlı demeye gerek var mı acaba?!...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
Sayfa: [1] 2 3 ... 12
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.088 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.