H.N. ATSIZ'IN VASİYETİNDEKİ DÜŞMANLARIN TÜMÜ (ÜyelerdenToplu Makaleler)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 12:30:42


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: H.N. ATSIZ'IN VASİYETİNDEKİ DÜŞMANLARIN TÜMÜ (ÜyelerdenToplu Makaleler)  (Okunma Sayısı 50686 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
NoYaN-oLCay
Ziyaretçi
« Yanıtla #20 : 02 Mart 2011, 21:25:34 »

İÇERİDEKİ DÜŞMANLARIMIZ ARNAVUTLAR...

         Bize bırakılan kutsal vasiyette içerideki düşmanlar sınıfında yer alan birbirinden tehlikeli düşmanların en sinsisi olan Arnavutlar’dır… Öyleki Türklere dost gibi görünebilecek, Türkleri din kardeşliği masalıyla en kolay kandırabilecek, tarihi en iyi değiştirebilecek ve saptırabilecek topluluktur… Nereden nasıl Kosova ve bugün Arnavutluk diye adlandırılan yere geldikleri belli olmayan Arnavutlar, kendilerini Türklerin en yakın dostları olarak gösterebilecek sinsiliğe sahiptir… Slav akrabası olan bu sarı çiyanların bir çok tarihçiye göre Müslüman sırp diye adlandırıldığı görülmektedir…

          Türk tarihinde isimlerini Osmanlı sayesinde duyuran Arnavutlar, balkan fetihleriyle komşu pozisyonunu almış, sinsiliklerini din değiştirip dost gibi görünmeyle sürdürmüş, Osmanlı sarayında ve yönetiminde sıkça yer bulmuştur… Öyledir ki bu  sıklık Osmanlı tarihinde büyük bir yere sahiptir… Osmanlı’daki sadrazamların %6O’ı bu millete aittir…

          Biz Türkler gibi Milliyetçilik fikrini tarihinden almadıkları için yıllarca besleme olarak yaşayan bu millet Fransız ihtilali ile ‘’aaa biz bir milletiz’’ tepkisi vererek ‘’bir devletimiz olmalı’’ düşüncesiyle yıllardır topraklarını kullanıp ekmeklerini yedikleri Osmanlı’ya akrabaları Sırplar ve Boşnaklar gibi isyan etmekten utanmamışlardır… Balkan savaşında yapılan bu isyan girişimi Osmanlıyla toprak bağı olmadığı için başarıyla sonuçlanmış bu sinsi varlıklar dün ve bugün kendilerine büyük katliamlar yapan Sırplarla birlikte olmaktan hiçbir utanç duymamış ve din kardeşi, büyük babası Osmanlı’ya ihanet etmişlerdir… Balkan savaşında yapılan bu topyekün ihanet Osmanlı’nın savaşı kaybetmesiyle sonuçlanmış ve Osmanlı balkanlardaki en büyük yarayı bu sinsiler sayesinde almıştır…  

          Bir diğer büyük ihanetse yine Balkan Savaşında Selanik’i müdafaa etmek için görevli 4O.OOO kişilik kolordunun kumandanı Arnavut Tahsin paşa tarafından gerçekleşmiştir… Orduyu ve şehri yunanlara teslim eden Tahsin paşa bugün birçok Arnavut tarafından kahraman olarak görülmekte ve bu hainliği dillendirilmemektedir…

          İhanetlerle dolu Arnavut yakınlığının en büyük resmi  bahsolduğu gibi Balkan harplerinde çizilmiştir… Buna bir diğer örnekte 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıdır… Bu savaş için efelerden oluşan özel bir Zeybek Alayı kurulmuştur… Bu gün Türkülerimize kahramanlıkları konu olan Çakıcı Mehmet Efe’nin babası Çakırcalı Ahmet Efe’de bu Alayda savaşa katılmıştır… Bu birlik İstanbul’da bir süre eğitildikten ve gösterdikleri kahramanlıklardan sonra Karadağ savaşındada denenmiştir… Bu savaşlar sırasında Arnavutların çok hainliklerini gören Zeynekler, bundan sonra Arnavut milletine karşı amansız bir hasım haline gelmişlerdir… Bu hasımlığı bu gün Aydın’daki Arnavut köylerinde çok rahat görebilirsiniz… Adım atsanız Yörük köyüne rastlayacağınız Aydın’da bulunan Arnavut köylerinde Arnavutlar rahatlıkla hareket edememekte Yörüklerin kıskacı altında yaşamaya çalıştıklarını görebilirsiniz…

          Bir diğer Efe-Arnavut düşmanlığıda şu olayla bilinmektedir… Manisa ve Aydın dağlarında Çakırcalı Efe’nin adını kullanarak, dağlarda yaşayan köylüleri ve Yörükleri soyan, kızlara saldıran, hayvanları ve paraları çalan, bölgede çok rezilce hareketleri olan 9 kişilik Arnavut kör bayram çetesini Çakırcalı Mehmet Efe yakalatıp diri diri yaktırmıştır… Bu ola Çakırcalı Mehmet Efe hakkında unutulmayan olaylardan birisi olarak anlatılır ve Arnavut düşmanı sayılmasında münferit örneklerinden birisi olarak gösterilir…

          Atsız Ata'mız 44 savunmasında suçlandığı Irkçılık fikriyatınada kanıt olarak sunmuştur Çakırcalı ve arnavut kavgasını... Ve şu şekilde söz etmiştir; ''Asırlardan beri içimizdeki yabancılardan gördüğümüz ihanetler Türk halkında aksülamel ve öfke doğurmuş, Aydın illerinde bir millet kahramanı gibi hâlâ anılan ve adına kitaplar çıkarılan Çakırcalı Efe, bu kahraman dağ şövalyesi, Arnavut ve Çerkez mezarlığı yapmaya and içmiş ve andını yerine getirmişti.''

          Görüldüğü gibi hainlik, sinsilik, ahlaksızlık,  hırsızlık, ihanet ve bu kelimelerin eş anlamlarıyla süsleyerek isimlerini kullanacağınız ARNAVUTLARIN biz Türk’lerin tarihinde ve Atsız Ata’mızın vesiyetindeki yeri bunlardır… Osmanlı padişahı İkinci Selim, cinsî hayatta kadın rolü oynayarak Türk halkının ahlâkını bozuyorlar diye Anadolu’ya girişlerini yasakladığı Arnavutların bize olabilecekleri yakınlık sadece bu kadar olmalıdır… Devleti olan milletlerin yurtlarına sürülmeleri konusunda tavissiz görüşleri olan Türkçülerin, yarın fırsat bulduklarında bu tarihi ihanetlerin hesabını soracağı kesin bilinmelidir… Ve bu yazıyı okuyan her Türk soylunun bu milliyetsiz millete karşı bakış açısını bu yönde şekillendirmelidir…


Esenlikle…
Türk Tanrı’yı Korusun…



O2 Mart 11
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkcuturanci.com


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Batur Alp
Ziyaretçi
« Yanıtla #21 : 03 Mart 2011, 00:51:55 »

                                                 YENİ DÜŞMANIMIZ: ALMANLAR


Aslında Almanlarla olan tanışıklığımız Kavimler Göçü'ne kadar uzanır. Asya'dan başlatılan büyük göçlerin Cermen kavimlerini yerlerinden oynattığını ve tüm Avrupa'nın siyasi şeklinin bütünüyle değiştiğini biliyoruz. Bununla beraber, tarihi bilgilerin yetersizliği o zamanlara ait olayları tamamen gün ışığına çıkarabilecek nitelikte değildir.

Haçlı Seferlerinde de Almanları görüyoruz. Anadolu'dan Türkleri temizlemek ve kutsal yerleri Hıristiyan dünyasına kazandırabilmek için kurulan haçlı birliklerinde bulunan kavimlerden birisiydiler.

İleriki zamanlarda batı Türklerinin Osmanlı bünyesinde bütünleşmesiyle Avrupa'ya yönelik Türk akınları başladı. Osmanlı’nın gücüne direnemeyen Avrupa toplulukları son çare olarak temelini Almanların oluşturduğu Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuna bel bağladılar. Fakat, Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana önlerine gelmesi Almanları ve tüm Avrupa'yı dehşete düşürdü. Avusturya Arşüdük'ü Ferdinand selameti kaçmakta buldu.



1.Dünya Savaşı

Tarihin birçok evresinde karşı karşıya gelmiş olan Türkler ve Almanların yolu bu kez de 1.Dünya Savaşı’nda kesişti. Bu sefer düşman değil, dost olarak yer alır gibi görünüyorlardı. Fakat, Almanların Türkler üzerinden güttüğü çeşitli emeller olayın farklı boyutlarını göz önüne seriyordu. Almanlar İngiliz sömürgelerine göz dikmişti. İngiliz sömürgelerine giden yolun Türk topraklarından geçmesi Almanya’nın Osmanlı’yı çıkarları doğrultusunda yönlendirmesine neden teşkil etti. Savaşa Almanya'nın yanında girip birçok cephede yüklerini hafifletmiş olmamıza ek olarak demiryolu projeleriyle de Osmanlı’dan ekonomik anlamda faydalanmayı bildiler.



2.Dünya Savaşı

2.Dünya Savaşı esnasında da Almanya’nın Türkler ile ilgili politikalarında değişim olmadı. Birçok devlete savaş ilan eden Almanya Sovyet Rusya’nın tehdidi altında bulunan Türk Devletine yakınlaşmaya çalıştı. Esasında Türk hükümeti de Almanlarla ittifak yaparak Sovyet esaretinde bulunan Türklerle birleşme seçeneğini masada tutuyordu. Türkiye Cumhuriyeti Mihver devletlerinin yanında savaşa dahil olmak için Almanların kesin başarısı beklemekteydi. Bu aşamada görüşmeler gizliden gizliye yürütülüyordu. Ancak, Almanlar olası bir Türk yayılmacılığına karşı önlemlerini almaya başladı. Weorman’ın Hitlere sunduğu Alman gizli belgelerinde yer alan değerlendirme şöyleydi:

''Türkiye'ye bağlı yeni Türk devletlerinin kurulması hususuna değişik açılardan bakılmalıdır. Bu arada Turancılık düşüncesinde yer alan, örneğin petrol bölgesi Musul, Batum ve Bakü ile Trans-Kafkasya bölgesinin alınması gibi Türkiye topraklarının gerçekten genişletilmesine yönelik planları bir kenara bırakıyorum. Türklerin Musul bölgesini yeniden kazanmaları bizim petrol çıkarlarımız nedeniyle elbette desteklenemez, fakat belki katlanılabilir. Ama Batum ve Bakü bölgelerinin Türklere bırakılması kesinlikle söz konusu olamaz.''



Pkk ve Almanya

Pkk’nın kurulmasından sonra ona en büyük desteği veren ülkelerden birisi Almanya olmuştur. 1992 yılında Kuzey Irak’ta Almanlar ve Öcalan arasında yapılan görüşme sonrası; Pkk’nın yurt dışı yapılanmasına Almanların tam destek vereceği, örgüt yöneticilerine 15’er bin Mark ve buna ek olarak da silah yardımı yapacağı kararlaştırıldı.

Görüldüğü gibi Türk milletinin aleyhine gerçekleşen her olayın alt yapısında Alman etkisi bulunmaktadır. Geçmişten bugüne karşımıza kimi zaman kaçak dövüşen, kimi zaman da dost görünümlü bir düşman olarak çıkan Almanya Türk düşmanlarının arasında başı çeken ülkelerdendir.





Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Adana
Ziyaretçi
« Yanıtla #22 : 03 Mart 2011, 12:46:34 »

Bütün Milletlerin Tabii Düşmanları: Yahudiler



   Gündelik siyasette çıkar kaygısı asla bir ülkünün seviyesine erişemeyecek aşağılıkta bulunan bir duygunun adıdır. Siyaset, kendi özünde vuku bulan anlık durumları kurtarma manevralarına göre şekillenebilirken; ülküler ilmi kaideler ve akli gerçekliklerden beslenirler. Bu, hele ki, bir milletin en doğal hakkı olan yükselme ve özünü korma ülküsü ise ve hele ki Türk Milleti gibi mazisi yükselmelere çok alışkın olan bir milletin ülküsü ise asla siyaset manevraları ile kirletilmemelidir. Saf tutulmalı, özenle işlenmelidir. Bu ülkünün savunucuları da öncelikle çok cesur, sonra da apaçık gerçeklikleri çarpıtmayacak ve herkesçe kabul görülenleri politik malzeme yapamayacak kadar samimi olmalıdırlar.

   İşte, Nihal Atsız Ata böyle bir ülkü abidesidir. Onun karakterini ve milliyet sevdasını anlamak için sadece kutlu vasiyetnamesine bakmak bile yeterlidir. Onun vaadettikleri ve öngördükleri Tanrı’nın ulu yargıcı Tarih’in şahitliğinde teker teker gerçekleşmektedir. Vasiyetnamesinde oğlu Yağmur Beğ’in şahsında, tüm Türk Milleti’ne en samimi ve dürüst haliyle hala geçeriliğini koruyan bir reçete ve perhiz ortaya koymuştur. Tarih, bugün hükmünü koymuş, zamanında bunları onaylayıp da sonradan geçici hayatın nimetlerine kanan bedbahtlar yerine bugün onun saygıyla anılmasına karar vermiştir.

   Atsız Ata vasiyetnamesinde İsrail Devleti kurulmadan önce çok önemli bir tarihi hakikati miletine açıklamıştır. ‘’Yahudiler, bütün milletlerin gizli düşmanlarıdırlar!’’ Yahudi’yi tarihsel süreç, çektiği eziyetler, inandığı kutsal öğreti bütün milletlerin düşmanı yapmış; tüm Yahudi soyu bu psikolojiyle yetiştiğinden bir nev’i kalıtsal bir ihanet potansiyeli doğmuştur. Onları bu psikolojiye iten fıtri etken yine kendileri tarafından değiştirilen İlahi buyruğa göre ‘’Diğer insanlardan üstün varolundukları.’’ Sanrısı ve ‘’Dünya’Nın çok yerinin kendilerine vaadedildiği’’ düşüncesidir.

   Bu tehlikeli düşünceler elbette Türk Milli varlığı ve Devleti için de tehlike oluşturmaktadır. Yahudi inancı, aynı zamanda devlet politikası ve milli ülküsü de olan Siyonizm onlara adına ‘’Büyük Siyon’’ dedikleri ve içine yurdumuzun bir kısmını da alan bir devleti vaadetmektedir.

   Hal böyle iken, ‘’Biz Yahudilerle düşman olamayız. Çünkü onlarla hiç savaşmadık!’’ demek ya büyük bir gafletin ya da fena bir cehaletin eseri olabilir. Yahudinin fikriyatını anlamak için Yahudi tarihine değinmek hem bu fikrimize bir destek oluşturacak, hem de umuyorum ‘’Neden Nihal Atsız’ın vasiyetnamesinin Türk Milli Güvenlik siyasetinin bir parçası olması gerektiği’’ sorumuza da yanıt oluşturabilecektir.

   Dini- mitolojik kaynaklarda adlarına sıkça rastlanılan Yahudiler, Tanrı’nın bir zamanlar üstün kılmakla öğündüğü (Kur’an, Bakara, 122) Sami soyköküne bağlı bir kavimdir. Araplarla yakın akraba olan Yahudilere İbrani denilmesinin tek sebebi kullandıkları dilin adının İbranice oluşudur. Tarih boyunca ve şu anda bile pek çok Yahdu’nin dışında yaşadığı Y-İsra’el şehrinin yakınındaki Hebran Dağı ilk varoldukları yer kabul edilir. Mazisi Peygamberlere ya da direkt Tanrı’nın kendisine olan ihanetleriyle sık sık kesilen Ben-i İsrail, hayatının çok büyük kısmını sürgünde geçirmiştir.

   Tevrat (Eski Antlaşma) ve İncil (Yeni Antlaşma) özünde Tanrı’nın Yahudiler’le yapmağa çalıştığı antlaşmaların adıdır. Kutsal metne göre, her gün gökten sırf onlar için yağan bıldırcın eti ve helvanın yanında ‘’Neden sarmısak yok?’’ diye soracak karakterde olan Yahudiler, inançlarına göre baş melek olan Mikail’in kendi soylarından olanları korumak için var olduğunu savunurlar. Yine kutsal metinler kendilerine gönderilen peygamberin kırk defa öldürülüp geri diriltildiğini de yazar.

   Tanrı’nın ikinci ahdi olan İncil ile eski düzenlerini yitiren ve İsa Yalvaç ile rahatları kaçan Yahudi önderleri yönetiminde bulundukları Bizans’ı kışkırtarak onun çarmıha gerilmesini (İsevi Öğretisi) sağlayınca, hayatlarının hatasını yaptıklarını anlayarak Dünya’nın dört bir yanına sürülürler. Romalılar pek çoğunu katleder, kalanları da eziyet içinde yurtlarından sürer.

   Çoğu Avrupa’ya sürülen Yahudiler buralarda diaspora adı ile örgütlenirler. Gittikleri her yerde Tanrı’nın nefret ettiği kavimdir, diyerek işkenceler ve yer yer katliamlara maruz kalırlar. Bu noktada din önderleri kutsal öğretiyi tekrar değiştirerek Siyonist ideolojinin temelerini ortaya atarlar. Acı çekmenin öz yurda dönüşün yolu olduğunu, bu acıdan yılanların azap çekeceği, asla milli hedeften vazgeçilmemesi gerektiği yönünde telkinler ortaya atılır.

   Bu noktada artık su götürmez bir gerçektir ki, kişinin sonsuz huzuru, her yerde refahı, eşitliği ve en önemlisi barış kavramları birer Yahudi oyuncağıdır. Siyonizmin güçsüz durumda iken başarılı olmasını sağlamak için tüm Dünya bu ve benzeri düşüncelerle uyutulmuş; Yahudi ise savaşa ve yiğitliğe yeteneki olmadığından el altından siyaset, örgütlenme ve silah yatırımı yapmştır. Yahudi din öğretisi Exodus, açıkça ‘’Başka ırktan insanlara faizle para verilebileceğini, ancak kardeşlere karşılıksız ve faizsiz para verilmesi gerektiğini’ belirtmektedir. Bu sözler bize tanıdık gelmemiş midir? Kendisi de bir Yahdui olan Marx’ın komünizminin hain kardeşi sosyalizmin de yasası böyle işlememekte midir? Marx, Yahudi aleyhtarı gibi görünse de, aslında bu kirli düşünceleriyle Siyonizmin istediği Dünya düşüncesini yaratmıştır.

   Bir terim olarak Siyonizm, Yahudi milli ereğinin adıdır. Sosyalist bir çerçevede, İbrani dili ve kültürü altında, bütün Yahudiler’in içinde yaşayacağı vaaddilen ülkede yaşamak, demektir. Theodor Herzl adlı Yahudi tarafından ortaya atılan fikrin destekçisi hep İngilizler olmuştur. Yahudi, İngiliz’e; ekonomi ve ticaret yaratma sözü vermiş, İngiliz de kendine ait olmayan bir toprakla bunu takas etmiştir. Son dönemde ise durum tamamen değişmiştir.

   Artık Avrupa Devletleri ve ABD’nin ekonomisini ele geçiren Yahudi şirketleri sayesinde ağababa rolü değişmiş, yerine Yahudi’nin tasmalı köpeği haline gelmişlerdir. Bugün ABD’de bulunan 3 milyon Yahudi, endüstri ve ticaretteki etkin rolü ile bunun en büyük kanıtıdır.

   Acı çekmenin hedefe yaklaştıracağı inancı Yahudi’nin soy ve kültürünün bitmesiin en büyük engeli olmuştur. Nazi Almanyası tarafından yaklaşık 8,5 Milyondan 6 milyonu öldürüldüğünde de bu sayede ayakta kalıp dirilmişlerdir. Tarih, Yahudi’yi tam bir ihanet makinesi haline sokmuştur.

   Peki İsrail Devleti’nin kurulması Siyonizm’i bitirmiş midir? Yahudiler şu anda ne yapmaktadırlar?

   Yahudiler, yurt birliği şartını sağlayamadıklarından bir milet de olamamışlardır. Bu yüzden kendilerine önderlerince ve dolaylı olarak ağababalarınca biçilen görevi yapmaktadırlar. Yahudiler bugün önce İngilizlerin sonra da ABD’nin gayr-ı resmi bankası statüsündedirler. Tarih boyunca vatansız yaşadıklarından sürekli zanaate, ekonomiye, ticarete yönlendirlern Yahudiler, çoğu büyük devletin önemli kademelerine yerleşmişlerdir. Hala da adı değişik şekilerde anılan dernek ve gruplarda bulunarak buralarda örgütlenmektedirler.

   Yahudi tarih ve düşünüşüne kısaca değindikten sonra gelelim Türkçülük, Nihal Atsız Ata ve Yahudiler meselesine.

   20,YY’ın başları, Yahudilere biçilen son görevin başladığı tarihlere denk düşer. Şimdiye değin Anti-Semist ve muhafazakar bir görüntü sergileyen Yahudiler’in, artık başkalaştırılması kararı bu tarihlerde artık tasmalı köpekleri olmuş eski ağababaları tarafından verilir.

   Sultan 2. Abdülhamit’in, Tehodor Herzl’i reddettmesinden önce de; şehit kanı taşıyan toprak olan Filistin’e Aliyahlar (Göç) olmuştu.  1880’lerde araplardan alınan topraklarla başlayan hareket ile Dünya Siyonist örgütü (WZO) öncülüğünde küçük İsrail Devleti kurulabilecekti.

Peki bu kadar mıydı?

   Yahudi, elbette bununla yetinmeyecekti. Çünkü atalarından gelen kanda şeytan özü vardı. Tanrı’nın ıslah etmekten bıkmadığı bu kavim nedense tamamen Filistin’e yerleşmeğe yanaşmıyordu. Sebebi, acaba; artık ekonomik ve siyasi yönden tüm Ortadoğu’yu, hatta Dünya’yı egemenlik altına almak olarak değiştirilen  yeni Siyonist hareket miydi?

   Bölgede yaptıkları, milli politikalarının bilinişi ve Yahudi dönmelerinin sinsice ve sessizce varlığı bu tedirginliğin ve Türk Milleti’ndeki Yahudi aleyhtarlığının en haklı sebepleridir. Çünkü Yahudiler, kendi katkılarıyla İmparatorluk Türkiye’si batarken, 17, YY.’da çok büyük ve zengin cematlerde yaşamaktaydılar. ‘’Dönemin şartları gereği’’ Sabetay Sevi ile başlayan dönmeler hareketi bu durumu halk nazarında haklı gösterme gayretiydi.

   Gemi batarken, Cumhuriyet’e kadar sarayla bağlarını kopararak kırallar gibi yaşayan Yahudiler, Lozan’la yabancı uyruklu vatandaş olma olma haklarını istemeyerek güya İspanya’dan kaçırıldıklarından beri süren ‘’’500 yıllık kardeşliği yaşa ve yaşat’’ kampanyasına girişiyorlardı.

   Ancak Türk Milleti buna kanmamamış, Türkçülük cereyanının açtığı gözler tüm tarihin baki düşmanı olan Yahudiler’e 1934, 1942, 1955’te boykot ve eylemlere Türk vicdanı ile girişmişlerdir!

   Bugün, yine ne yaptığını bilmeyen başka bir kesim, dış teşvikle yapıldığı gün gibi açık olan bir garip hareketle o dönemdeki hareketleri haksız çıkarmaya çalışmakta hatta Yahudi’yi mazlum göstermeye uğraşmaktadır. Yahudi’nin var olduğundan beri olan ve varlığından kaynaklanan tahriki ve kanlı elleri kimsenin gözüne görünmemektedir.

   Tarih bize bir gerçek öğretmiştir ki, Yahudi’nin fıtratında bütün milletlere düşmanlık, Türk toprağına göz dikme, insanlığı sinsice egemenlik altına almak düşüncesi vardır. Ayrıca son ilahi buyruk da, son büyük savaşta Yahudilerin Fırat’a hakim olanlarca son bulacağını işaret etmektedir. Yahudi kim bilir bu tarihi erkene almaya ne der? İlahi buyruk ne gösterirse göstersin, bugün Yahudi,en büyük düşman olarak Türk’ü bellemiş, buna göre hazırlanmaktadır.

   Evet, belki onlar Yahudilerle hiç savaşmamıştır. Ancak gelecek bir Türk-Yahudi savaşına gebedir, çünkü Türk’ün ve Türkçü’nün tarihi Yahudi  ve uşaklarıyla yapılan savaşlarla dolu bir ibret sahnesidir.    


Tanrı Türk’ünü Koruyacaktır!

Tanrıöğen Erlik
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Adana
Ziyaretçi
« Yanıtla #23 : 03 Mart 2011, 15:04:25 »




           Üç politik dönem, Dört fikir cereyanı, alıntılarla bir etnik azınlığın anatomisi: Pomaklar

   Bir varlığın kökünü ve aslını değiştiremezsiniz, inkar da edemezsiniz. Hele bahsettiğiniz bir insanın kökü ise kesinlikle keyfi yorumlarınızı ya da siyasi düşüncelerinizi bir kenara bırakmanız gerekmektedir. Yoksa ya ilmin şerefi karşısında küçülür, ufaık kalırsınız ya da gülünç duruma düşersiniz.

   Kişiye bir öz arama ya da bir kimlik kılıfı giydirme işi bu sebeplerden ne siyasi ne de değişken olabilir. Bunu başarmağa çalışırken arzularınızı ve hatta inançlarınızı bile bir kenara bırakmalısınız. Kişi, eğer soy ve öz berlirlemek gibi kutsal bir işi vazife edinmişse kişiüstü davranmalı, doğru bildiğinden asla şaşmamalıdır.

   Siyaset bir maskaralık alemi olduğundan ona karışmadığımızdan; Türkçülük de varlık üstü bir ülkü olduğundan siyaseti işimize karıştırmadığımızdan bizim doğrularımızı geçerli saymamalarını tabii görüyoruz. Ancak bu asla bizi bu doğruları millet için savunmakta vazgeçiremiyor.

   Siyasi dönemlerle soy tasnifleri yapılığından şimdiye değin yapılanların pek çoğu gözümüzde yok hükmündedir. Türkiye Tarihi’nde İhtilal dönemi, Kızıl Dönem ve Türk İslam dönemi adı altında üç soy tasnif döneminden söz edebiliriz. Şimdiye değin başarılanların şüphesiz en iyisi olan Atsız Ata’nın vasiyetnamesi, teessür ki, bunlardan birincisini kaçırmış, ikincisine de yetişmesi genel kanıyı değiştirmesini engellemiştir. Şimdi ise millet, belki en tehlikelisiyle karşı karşıya bir haldedir. Pomakların şimdiye dek yapılan çoğu adlandırılması bugünkü karmaşayı oluşturacak derecede yanlış yapılmış, her gelen kendi ideolojisine göre Pomaklar’ı bir noktaya yerleştirmeye çalışmıştır.

   Peki, kimdir bu Pomaklar?

   Pomakların soyu meselesinde en doğru yönlendirmelerden biri önemli bir Profesörümüzden gelmiştir. Ona göre ‘’Balkanlar’daki Türk Hakimiyeti sonucunda Boşnaklar ile Arnavudlar’ın çoğu ve Bulgarlar’dan bir topluluk (Pomaklar) Müslüman olmuşlardır. Fakat Türkleşememişlerdir ki, bunun en büyük sebebi aralarına yeterince Türk’ün girmemiş olmasıdır(*1)’’ Pomaklar Slav asılı bir topluluktur. Bazı yerlerde iddia edildiği gibi (*2) aralarına Slavların karıştığı Kuman (Kıpçak) Türkleri değillerdir. Bunu kanıtlamak için sadece dillerine ve renklerine bakmak bile yeterlidir. Pomaklar Avrupalılar’ın Balkan kışkırtması esnasında derme çatma milletleştirdikleri müslüman Balkan halkıdır. Bölgede nüfusları artmaya başlamış ve bölge siyasetindeki yerleri gün geçtikçe önem kazanmıştır.(*3)
Hal böyle iken bir haber kafaları karıştırmıyor değil.

‘’CIA’nin bir raporu, 2050 yılında Kırcaali bölgesinin özerk konumuna geleceğini tahmininde bulunuyor.’’ Hemen sanal alemdeki Pomak sitelerinde altına yorum düşülmüş :’’Kültürel özerkliğe ulaşılması çerçevesinde 20 yılda nereye varıldığını tespit ettiğimizde gelecek 40 ılda nereye varılabileceğinin göstergesini de bulabiliriz.’’

   Bundan bize ne demeğe hakkımız yok çünkü ülkemizde 150.000’in üzerinde Pomak yaşamaktadır.(*4) Siyasi çıkarlardan esen yeller acaba ne zaman Pomaklar’a da değecek de, yeni bir açılıma denk düşeceğiz?

   İşe farklı açıdan bakanlar da var, yalnız birkaç satırbaşı alıntısı yetecektir sanıyorum:

‘’…. Saf, katışıksız milliyetçilik açısından baktığımızda, vasiyetinde Nihal Atsız’ın Pomaklardan ‘hiç güvenilmemesi gereken iç düşman’ diye söz edilmesi hiç te şaşırtıcı gelmiyor.
Bu tür milliyetçiliği siz isterseniz “Irk milliyetçiliği” olarak okuyun, isterseniz bugünlerde popüler bir gözboyama olan “üst kimlik” söylemi olarak…..
sonuç aynı: Pomakların, varlıklarını ve özelliklerini saymaları bile grotesk, ofansif görülüyor.
Tabii böyle bir ortamda “ulusalcılık” histerisine kapılmış bir çok ‘etnik’ vatandaşımız da bir güreş panayırında yağlı vücutlu, iri kıyım, kıspetli Pomak pehlivanları görünce heyecandan hop hop hoplayan sahne sanatçıları gibi ‘Türkten daha da Türk olma’ yarışına giriyor.
Nitekim ‘üst kimliği yeni yeni keşfeden Türkiye Cumhuriyetinin Balkan politikasını yaymaya devam eden müftüler hala Pomaklara aslında Türkten daha Türk olduklarını söylemeye devam ediyor… Zaten Balkanlarda kart kurt sesleri insanın kulağına ‘Pamuk, Pomak’ olarak gelir!…

…..1930 yılında İçişileri Bakanlığı tarafından yayınlanan gizli bir genelye gözatmak gerekmektedir.
İskana Tabi Tutulanların Türkleştirilmesi isimli bu genelge 7 maddeden oluşmakta ve en can alıcı maddesi olan 7.maddesinde şunlar bulunmaktadır:
”Yabancı lehçeyle konuşanların kıyafetlerini,şarkılarını,oyunlarını,düğün ve diğer geleneklerini kötü göstermek,bu kişilerin ve ailelerinin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek,onları hiçbir zaman, Boşnak,Tatar,Çerkez,Laz,Pomak vs. diye adlandırmamak,köylerin o lehçedeki isimlerini değistirmek ve evlerinde ve aralarında Türkçe konuşmaya zorlayarak onlara yürekten”Türküm” dedirtmek.***”
Diğer taraftan “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası ile farklılığının son çizgileri de ütülenen, ve hatta Trakya olaylarında Yahudileri kovup mallarını yağmalamakla, Sabahattin Ali’nin kafasını ezmekle Türklüğe hizmet ettiğini sanan Pomaklar ile Batak kasabasında Bulgar kardeşlerini boğan Pomak ve başıbozuk’lara -varsa- aradaki farkı anlatın….

…Yine de kulağa hoş gelen, yürekleri ısıtacak bir ‘end-note’ bir seda ile bitirelim: Bir Rus söylencesi der ki: Ozanın biri cenazeye gider, düğün Türküleri çığırır, düğüne gider orada da cenaze ağıtlar yakar!! ve her gittiği yerde temiz bir sopa yermiş.
Sopadan kurtulmak için güzel bir haber; Trakya’da, Pomakçanın hala tamamen silinmediği yörelerde gençler dillerini, kültürlerini yaşatmak için hatırı sayılır bir hamle içindeler. Hemen her gün emaillerimiz, facebook adresimize yeni video kayıtları, Pomakça sözlük girişimleri, gramer çalışmaları, hatta fonetik çalışmaları akıyor. Pomak forumları, tartışma siteleri açılıyor…
AB esintisi, ülkemizin demokratikleşme çabaları ve çağdaş ‘klik’noloji dozu gittikçe artan bir şekilde kültürel ortamı Pomakların dahi lehine çeviriyor. Ayni 1876’da başlayan ve daha sonra Batak katliamına yol açan Bulgar Kuprifştitsa Kültürel açılımı gibi Pomaklar da dillerine sahip çıkmaya başladı, yeter ki geçen zaman içinde Batak kurutulmuş olsun! ….
’’(*5)


   Tamamını okumanızı bir Türkçü olarak asla önermediğim bu düşüncesizlik yazısı yeni dönemin belki de yapısını belirleyecek olan düşünce. Bu aklı evveller güya, hem bozuk Türk-İslam zihniyeinin ‘’Haa, o mu? O da Türk!’’ düşüncesine çamur atıp, hem de etnik hareketi açıkça destekliyorlar. Pomaklar bağıra bağıra ‘’Türk olmadıklarını’’ ilan ederklerken, şimdi bu demkratlar (!) aksi yönde koşuyorlar.

            İşte, Türk yapamadığınız Pomaklar’dan size bir isyan!

‘’Pomaklara Saldırının Yeni Adresi ‘BASAM’

Gün geçmiyorki bir etkinlikle balkanlardaki Pomak halkı Türkleştirilmek istenmesin.
Gülen cemaatinin balkanlardaki maşası olan BASAM(Balkan Staretejik Araştırmalar Merkezi) ve başkanı Rifat Sait,Balkanlarda ardına aldığı mali destekle geziler düzenleyip Pomakların ve özellikle Türkçe bilmeyen Pomakların yaşadıkları yerlerde Türklük propogandası yaparak Pomak diye bir halkın olmadığını.Pomak Türkleri denilen ucube bir isimlendirmeyle Pomak hakını tanımladığı görülmektedir.
En son Bulgaristanın en büyük Pomak yerleşimlerinden olan Smolyan bölgesindeki ve yine bu ile bağlı olan tamamı Pomak halkından oluşan(13bin Pomak yaşıyor)  Madan belediyesine giderek ordaki kesimlerin Türk olduklarını Pomak halkı diye birşeyin olmadığı ve burdaki kişilere acilen Türkçe öğretilmesi gektiği yönünde ajitasyon ve propogandalarına devam etmektedir.
Bulgaristanda bu yıl yapılacak olan nüfus sayımı yaklaştıkça Pomaklar üzerinde oyunlar oynamak isteyenlerin Balkanlara ziyaretleri sıklaşmaktadır.Sayım esnasında sorulacak etnik kimlik ve ana dil sorularına Türk ve (Türkçe bilmedikleri halde) Türkçe ana dil diye cevap vermeleri yönünde yoğun çabalar harcanmakta.Bu çalışmalara Türkiyedeki Balkan kökenli belediyelerde alet edilerek maddi güçleri  öne çıkartılarak  Pomak halkına daha büyük hakaret edilerek satın alınabileceği düşünülmeltedir.
Pomak halkı satılık değildir.
Rodoplarda Pomak halkı kendi kimliğine ve diline sahip çıkacaktır.
Herkezin kirli ellerini Pomaklar üzerinden çekmesi gerekmektedir.
’’



                 Pomaklar diyor ki;
- Yıllarca bizi Türk ve Müslüman etmek için çaba gösterdiniz. Bizse bunu istemiyoruz. Biz Pomak'ız, Pomak Kültürünü yaşamak ve CIA'nın bize biçtiğini giymek istiyoruz.

                 Bizim Türk-İslam kalesi liberal aydınlar diyor ki;
-Siz Türksünüz, bizdensiniz. Hele şöyle durun, belki bir gün kullanırız sizi...

Ne dersiniz, Pomaklar'ın bu isyanı diğer etnik azınlıklara da atlasa, kimin ne olduğunu bilsek, fena mı olur?

TTK.

Kaynakça:
--------
*1: Prof. Dr. F. Sümer, oğuzlar, s,12
*2: Dr. İlker Alp: Bulgar Mezalimi, Trakya Üniversitesi yayınları
*3: Tarihçi F. Kanitz
*4: 1965, Almanya Tübingen Enstitüsü
*5: İbrahim Kenar, Hikmet Pala

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
BALTAR
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 472



« Yanıtla #24 : 03 Mart 2011, 18:14:40 »

LEZGİ'LER                     

 LEZGİLERİ NE KADAR TANIYORUZ?
 Çoğunluğu Dağıstan'ın güneyinde ve Azerbaycan'ın kuzeyinde yaşayan halktır. Konuştukları dil Lezgicedir. Kafkas dilleri ailesine bağlıdır. Nüfusları 2007 yılına göre sadece Dağıstan'da 350 bindir. Azerbaycan'da daha da fazlası yaşamaktadır.Şu anda Lezgiler daha 11 yakın akraba etnik gruptan oluşmaktadır.

Lezgiler'in büyük çoğunluğu Azerbaycan'ın kuzeyinde, Kusar, Kuba, Haçmaz rayonları toprağında toplu bir halde, Bakü, Gence, Sumgayıt ve Mingeçevir şehirlerinde, Kebele, İsmayıllı, Göyçay rayonlarında yaşarlar ve Türkiye'de de Lezgiler bulunmaktadır. Lezgice'yi hala günlük yaşamda konuşurlar ve genelenek, göreneklerini hala sürdürmektedirler. Bulundukları şehirler Balıkesir'in merkez ilçesi ve şehrin bazı köyleriyle (Ortaca Köyü, Yaylaköy) İzmir'in merkezi ve bazı köylerinde (Dağıstan Köyü) Lezgiler yaşamaktadırlar.


 
Azerbaycan'daki Lezgi nüfusunun çok olması sebebiyle her yönden anlaşmazlıklar yaşanmaktadır. Hatta 1990 yılında Lezgiler Azerbaycan yönetimine karşı başkaldırmıştır.

Bu halk müthiş Türk düşmanıdır. Türkiye'yi kürtler nasıl bölmek istiyorlarsa, bunlar da Azerbaycan'a karşı aynı planı yürütmektedirler.
 Kendilerine ait radyo ve gazeteleri bile vardır. Aynı kürtler gibi. Azerbaycanlı kandaşlarımızın başına bela olmuş bir millettir.
 Lezgiler, Türkiye'de kendilerince köy bile kurmuşlardır. İşte bunlardan birkaçı;
 
Kirne (ortaca)Köyü Balıkesir İl Merkezine bağlı, 13 km. mesafede ve ilin kuzey tarafında şu anda yaklaşık 70 hanesi olan küçük ve şirin bir köydür. Kirne köyü Şeyh Şamil’in ruslara Teslim olmasından sonra kafkasyadan ayrılarak Osmanlıya sığınan Şu anki Dağıstan ve azerbaycan bölgelerinden gelen lezgi ’ lerin Balıkesir de kurduğu ikinci köyleridir.ilk olarak dümberez köyünün kurulduğunu ve oradaki iklimi beğenmeyen ailelerin daha düz bir yerde bulunan ozamanlar ormanlık olan şu anki köy sınırlarında bulunan köyün karşı dediği yere kurulduğu söylenmektedir.
 



Dağıstan Köyü, Kafkasya - Dağıstan yöresinden 1877 yılında göç eden Dağıstan halklarından “Lezgi”ler tarafından kurulmuş. Kuruluşta 42 hane ve 202 nüfusu olan bu köye 'Mecidiye Köyü' deniyormuş. Daha sonra Ata Vatanlarının ismi olan “Dağıstan” ismini resmen almışlar. 15-20 Yıl kadar sonra Dağıstan'dan göç eden 20 hane daha bu köye yerleşmiş.
 Lezgiler en az diğer etnik döküntüler kadar tehlikelidir. Bizim yapmamız gereken ise Türk gençlerine bunlar ve bunlar gibi etniklerin yapmış olduğu hainlikleri anlatmaktır. Umarım Tanrı bu etnik döküntüleri bir an önce Türk'ün başından def eder. Biz bunlara göz yumdukça, bunlar ülkeyi ele geçirmeye çalışıyorlar.
 
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN!!!
 Manisalı Bozkurt                            02.03.2011
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Mermiler sıkılır devlet için
Giderse can boşuna değil vatan için..
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #25 : 04 Mart 2011, 14:50:17 »

O GÜNÜN YARINI ARTIK BUGÜN OLDU: AMERİKA

Dünyanın başına buyruk ülkesi ABD, aslında tarih sahnesine yeni çıkmış bir devlettir. Kıtanın tarihi de ABD tarihi kadar yenidir. Bağımsızlık savaşları sonucunda bir devlet hüviyetine kavuşan ABD’nin dünya siyasetine etkisi “nedense” yeni bir devlet oluşuna bakılmaksızın pek çabuk olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’na kurşun atmadan meşhur Wilson Prensipleri ile dâhil olan ABD, dönemin başkanının açıklamalarıyla savaşa müdahil olmuştur.
Nobel ödülünü almasını sağlayan bu prensiplerin Türklerle ilgili kısmı şu 12. maddedir:

“Bugünkü Osmanlı Devleti'ndeki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Osmanlı yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.”

Peki, 8 Ocak 1918’de ortaya konan bu ilkelerden sonra ne olmuştur?
Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros’u, Almanya da 28 Haziran 1919’da Versay’ı imzalamıştır.
Mondros’u herkes az çok biliyordur. Versay ise pek bilinmeyen bir anlaşmadır.
Alman İmparatorluğu’nun fiilen çöküşünün imzalandığı anlaşma olan Versay, birçok Almanın nefretle baktığı bir anlaşmadır. Devletin topraklarının çoğu elden çıkmıştır. Adolf Hitler’in de Kavgam’da fazlasıyla eleştirdiği bu anlaşma, kimi tarihçilere göre Nazilerin iktidara gelişinin baş sorumludur.
Türk topraklarında ise İtilaf Devletleri Mondros ile yetinmemiş ve işi Sevr’e yani Türklerin tamamen esaret altına alınmasını öngören anlaşmaya kadar götürmüşlerdir.
Wilson’un Türk egemenliğinden kastının İç Anadolu’dan ibaret olduğu, “diğer ulusların özerkliği” ile de kastının “Kürtlere ve Ermenilere özeklik vaadi” olduğu Türkler tarafından geç anlaşılmıştır. Bu süre içinde, daha sonra milli mücadeleye destek veren isimlerde Amerikan mandasına girmenin tek kurtuluş şansı olduğunu iddia edenler olmuş ama bu iddialar ve talepler “tam bağımsızlık” yolundan dönmeyen Mustafa Kemal Paşa tarafından reddedilmiştir.
Aşağıda vereceğim mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra milli mücadeleye katılacak olan İsmet İnönü, Kazım Karabekir’e şöyle diyordu:

“Eğer Amerika’nın gelmesi suya düşerse, İngilizler için bugünkü taksim vaziyetini tevsik etmekten başka yapılacak bir iş yok gibidir ki, İngilizlerle diğerleri bu hususta muavenet edecekler muhalefet etmeyeceklerdir.”
“Bugün memleketi parçalamadan Amerika’nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir.”

Bütün bu olumsuz bakış açılarına rağmen Amerika’ya karşı dolaylı olarak yapılan savaşın galibinin Türkiye olduğunu da hepimiz biliyoruz. Atatürk önderliğindeki Türkiye’nin emperyalizmi kendisine amentü edinmiş Amerika’ya karşı dik duruşunu, bugün vatansever görüşe sahip herkes hayırla anmaktadır.
Atatürk’ten sonra devlet idaresine sahip olan liderlerde ise Amerika’ya karşı aynı duruşu göremiyoruz. “Sovyet korkusu” bahanesiyle yapılan Amerika’ya sığınış hareketleri söylenti olarak nitelendirilmesine karşın, bazı Amerikan belgeleri ile açığa çıkabilmektedir. Cüneyt Arcayürek’in “Şeytan Üçgeninde Türkiye” adlı kitabında açıkladığı Amerika belgelerinde, Türkiye’nin eksikleri teker teker sıralanıyor ve bunların sağlanması için yetkililer aracılığıyla bağlantı kurulmasını ve yardım edilmesi gerektiği söyleniyordu.
Kendi çıkarları ve Sovyet düşmanlığı için, Türkiye’ye yardımı “zevkle” yapan ABD, Rusların sıcak denize inme politikasının baş hedefinin Türkiye olduğunu elbette biliyordu. Türkiye ile ilgili düşünceleri o dönem yalnızca bu eksende yoğunlaşmıştı.
1941 yılında askeri malzeme gönderimi de yapan ABD, bu malzemelerin giderini Türkiye’den istiyordu. Bu gider başta maddi olarak karşılandı. Sonra sıra kanla ödenen giderlere de gelecekti.
23 Şubat 1945’te “Karşılıklı Yardım Anlaşması” adıyla ilk anlaşmasını yapan Türkiye, bu anlaşmaların bir türlü önünü kesemeyecekti. Ardı sıra gelen kredi anlaşmaları ileride hava üsleri dağıtmaya kadar gidecekti.
1954’te “ortak kullanım” amaçlı açılan daha sonra izinsiz şekilde Türk askerinin giremediği her seferinde yalanlansa da herkesçe bilinen İncirlik Üssü bunun en açık örneğidir.
İncirlik inşası başlamadan önce NATO’ya girmek için her yolu deneyen ama girmenin en kolay yolunun Amerika’yla yakınlaşmak olduğunu bilen Menderes hükümeti, kendisiyle hiç ilgisi olmayan Kore coğrafyasına asker göndermiş, savaşta Amerika’nın yanında askerlerimiz savaşmış ve 700ün üzerinde şehit ve binlerce gazimiz Türkiye’nin NATO’ya girmesi uğruna feda edilmiştir.
Türk – Amerikan ilişkileri ele alınacaksa Kore Savaşı unutulmaması gereken bir olay olarak tarih sayfasında yerini bulacaktır.
1960lı yıllara geldiğimizde ülkemizde yaşanan sorunların uzak kaynağında Amerika’yı görürüz. Kıbrıs’ta soydaşlarımız öldürülürken sessiz kalmamayı ve müdahale etmeyi düşünen Türkiye, yine bir ABD yaptırımıyla karşı karşıya kalmış; Amerika adeta “Sen Kıbrıs’ta benim sana sattığım silahları kullanamazsın” demiştir.
İşte Amerika’nın Türk dostluğu…
Kıbrıs Harekâtı’nı geç de olsa akıl edilen “Kendi uçağını kendin yap” düşüncesi sayesinde 1974’te ancak yapabilen Türkiye, adada öldürülen Kıbrıs Türklerinin hesabını Yunanistan’dan soracağı kadar Amerika’dan da sormalıydı. İkisine de soramadı… Çünkü kolu kanadı ABD sermayesi tarafından yenmişti.
Bu dönemde Nihal Atsız, yaptığı değerlendirmelerle adeta Amerika’yı özetlemiştir:

“Milletleri büyük yapan erdemlerden hiçbirisi Amerika'da yoktur.”
“Amerika bir gergedandır. Gergedan gibi kuvvetli ve ahmaktır. Fakat bir fil veya çevik bir pars onu her an öldürebilir. Ancak, buna lüzum kalmayacaktır. Çünkü o, hakikî gergedanların başına sık sık geldiği gibi, hamakatı dolayısıyla er-geç bir batağa saplanıp boğularak ölecektir. Batağın kıyısında olduğunu son davranışlarıyla göstermiştir.”
“Amerika bir mendeburdur. Köksüz bir haydut topluluğudur. Belâsını bulacaktır. Biz ise 30 yüzyıllık tarihin hâsılası olan ve birçok insanî erdemleri bulunan bir millet olarak bu aşağılıklarla her türlü ilişiğimizi kesmeliyiz.”

Aynı dönemlerde bazı “üstatlar” ise, Amerika’ya karşı “nazlı bir sevgili muamelesi görmekten” bahsediyordu. İşte aradaki fark…
1980’de yapılan sözde Atatürkçü askeri darbe de seneler sonra açıklanan “Bizim çocuklar başardı” sözüyle de, darbeden sonra yapılan faaliyetlerle de görülebiliyordu ki bir Amerikan müdahalesiydi ve sonuç alınıştı. Türkiye; Atatürk’ten uzak, yapay ve soğuk bir Atatürkçülük adıyla Evrenist bir rejime mahkûm edilmişti. Bu rejimin ürünü de Turgut Özal olacaktı. Turgut Özal’ın politikalarının “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyerek oy toplayan Demokrat Parti politikalarından bir farkı yoktu. Yine Amerika’nın stratejik ortağı olma hevesleri, her tuzluğum var diyene hıyarla koşan adam misali ABD’nin girdiği her savaşta yanında yer almak isteği… Bu arada Amerika’nın PKK terörüne doğrudan ve dolaylı desteği, teröristlerde ABD’ye ait silahların görülmesi vesaire…
Bu oyun 1 Mart 2003’te bozulur gibi oldu. Yıllar yılı ABD’ye biat sözcüklerinin döküldüğü Meclis kürsüsünden bu kez ABD’ye karşı çıkış sözleri duyuluyordu. ABD askerine “düşman” diyebilenlerin sayesinde Türkiye, ABD’nin yanına Irak Savaşı’na girmedi. Savaşa girmek olumlu ve hayalci düşünülürse yararlı gibi görünebilirdi ama Irak’a girmenin oradaki Türkmenleri korumak amacıyla olmadığı, yalnızca Amerikan kanlarından dökülecek damlaları azaltma amacı taşıdığı gerçekçi bakış ile anlaşılabilirdi.
Amerikan askerlerinin sağ salim dönmesi için dua eden, Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı olmak ile bir dönem iftihar eden bir başbakanın koltuğunda yüzde elliye yakın bir oranla durduğunu gördüğümüz sürece, başına çuval geçirilen subaylarını sadece izleyen ve Amerika’ya tek kelime söyleyemeyen bir Genelkurmayımız olduğu sürece Amerika bağımlılığından kurtulduğumuzu kimse söyleyemez.

Diplomatik Amerikan bağımlılığını bir kenara bırakıp kültürel anlamda düşündüğümüzde ise, Amerikan kültürünün ülkemizi adeta istila ettiğini görürüz.
İngilizce konuşmak için çırpınmalar, Amerikan dizilerine bağımlılık, “Amerika ne yaparsa iyidir” düşüncesi ile bayağı Amerikan filmlerini başyapıt misali hayran hayran izlememiz, Hamburger zincirlerine verilen inanılmaz taviz, dükkân ve AVM isimlerine verilen zoraki Amerikan isimleri…
Daha sayayım mı?
Şüphe yok ki uyutuluyoruz, şüphe yok ki cephe dışında her alanda Amerika ile karşı karşıyayız. Amerika artık yarınki değil bugünkü düşmandır. Çünkü o günün yarını artık bugün olmuştur.
Geçmişten bugünü görenler ne kadar haklıdır, dün “yarınki düşman” olanlar artık bugünkü düşmandır.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #26 : 05 Mart 2011, 00:27:14 »

Hirvatlar

Hirvatlarin halen günümüze kadar hangi soydan geldikleri belli degil , bazi arastirmacilara göre
kökleri slavlara dayaniyor bazi arastirmacilar tarafindan ise  hirvatlarin Türk asilli oldugunu söyleniyor ! 
Bu iddaayi ortaya atan Osman Karatay adinda bir tarihci , 2000 yilinda cikardigi " Kayip Kabilenin İzine " kitapinda
acikca dile getirmisti hirvatlarin Türk olduklarini  , ama bu Osman denen adam kürtlerinde Türk asilli oldugunu idda
ettiginden dolayi fazla ciddiye alinacak biri olmadigni gösterir . Tarihinde tek "kravati" bulmus baska  birsey basaramamiz
milletin Türk olmasina zataen imkan yoktur .  Atsizin hirvatlari  düsman olarak görmesi hirvatlarin  Türk olma ihtimalinide sifira düsürüyor.
Hirvatlar fasit bir millettir , bunlarin birde  Osmanli hakimeyeti altinda yasamisliklari oldugundan Türkleri hic sevmezler  .

1991 de Hirvatistan kuruldugunda bagimsizligini taniyan ilk Ülkelerden biriyiz .  AB müzakere sürecinde
hirvatlarla ayni zaman icinde baslayip düzenli bir sekilde  ziyarette bulunup birbirimizden destek görmüsüz .
Yakin zamanda iki hükümetin iyi anlasmalara bozulabilir diye  düsünüyorum , neden ise hirvatlarin bosnaya olan tutumu ,
bosnanin 3/1 hirvatlardan olusuyor hirvatistanda sinirini genisletip bosnanin bir bölümünü kendi topraklarina almaya calisabilir .
Türkiyede yasayan milyonlarca bosnaklara yaranmak icin baris elcisi oynama geregi duyulabili hükümetimiz .
Sirplardan rumlardan ermenilerden farklari yoktur , cografi olarak bizden uzak olduklari icin  ve sayilari az oldugundan göze batmiyorlar . 
Simdilik bize siyasi yönden dost gibi görünselerde gecmisin intikami olarak  her an bizi sirtimizdan vurabilecek potansiyele sahipler . 

Adriyatikten çin settine kadar Türklüğün borusu ötecek dediğimizde karşımıza çıkacak olan unsurların başında gelen Hırvatları dikkate almak mecburiyetindeyiz, Hırvatların Sırplarla iç içe geçen hayatları onların  da Sırplar gibi vahşi ve kalleş olmalarını sağlamıştır. Hırvatlar sessiz sakin yerlerinde dursalarda ne zaman ne yapabileceklerini anlamak güçtür. Güvenilmez dost görünümünde bulunan hervatlar ile Türklerin yollarının kesişmesi bundan yaklaşık bin dörtyüz yıl kadar önceleri olmasına karşın şu ana kadar onlar ile münasebetlerimizde bir karşıtlık olmadıysa bu onların bize düşman olmayacaklarından değil, kendilerine güvenememelerindendir, Balkan savaşı sırasında yunanlıların emri altında Osmanlıya iken yaptıklarını gelecekte Türkiye ye karşı yapmayacaklarının garantiside yoktur. Varna da, Mohaç ta, Kosova da Macarların yanında yer alan, Balkanlar da yunanlılarla birliktelik yaparak Türk’e karşı savaşan Hırvat’ın ilerde önümüze çıkacak olan diğerleri ilede işbirliğine gireceğini düşünmek hiç te hayal kurmak olmamalıdır. Türkün Türkten başka dostu yoktur

NE MUTLU TÜRK DOĞANA!

OnbasiPars  04Mart 2011  Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #27 : 05 Mart 2011, 02:59:36 »

İTALYANLAR!

Önce başbuğumuzun hayatında italya ile ilgili bir olayı aktarayım Atatürk’ün yakın arkadaşı Münir Hayri Egeli’dir.Egeli’nin ağzından naklediliyorum: Habeşistan Savaşı başlamadan önce İtalya’nın Rodos’a askeri harekatta bulunduğu günlerdi…Bir akşam Atatürk’ün sofrasına davet edilenler onu balkonda gezinirken buldular.Atatürk:”Tevfik Rüştü” nerde?” Diye sordu.Ankara Palas’da bazı sefirlere ziyaret veriyorlar,dediler. Daha sonra hep birlikte davetin verildiği Ankara Palas’a gidildi. Atatürk Arnavutluk Elçisi Asaf Bey’in yakınında giriş ve çıkış kapısını iyi görebileceği bir yere oturdu. Atatürk:
”Asaf Bey,gazetelerde bir takım resimler görüyorum.Arnavutluk’da operet mi oynanıyor?”.
Bu sözleri ile Kral Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlayan elçi şaşırıyor…Atatürk devam ediyor: -
“Cumhuriyet’de ne zarar görüldü ki,krallık ilan edildi.Hem takip edilen politika tehlikelidir.İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması muhtemeldir.”

Müdahaleye kalkan İtalyan sefirine Ata:

“Haber aldığımıza göre Roma’da bazı öğrenciler elçilik önünde gösteri yaparak Antalya’tı istemişler.Antalya sigara paketi midir ki sefir cebinden çıkarıp versin.Antalya buradadır.Buyurun alın.Hem benim bir teklifim var.Hakikaten böyle bir şey düşünüyorsa,Musolini’ye müdahale edelim.Antalya’ya asker çıkarsın.Bütün ihracaat tamam olunca harp ederiz.Mağlup eden hakkına razı olur.”

Bu sözleri duyan İtalyan elçisi atılıyor:”Bu bir harp ilanı mıdır?”

Atatürk:
”Hayır ben burada bir fert olarak konuşuyorum.Türkiye de harp ancak Türkiye Büyük Millet Meclis’nin yetkileri içindedir.”
Bu durum üzerine Başbakan İsmet Paşa’ya haber verilir telefonla.Ve Ankara Palas’a çağrılır. Atatürk bunu haber alınca:
“Hükümet geliyor,biz gidelim” der. Çankaya’ya döndüğü zaman şunları söyler:
“İtalya ile harp tehlikesi yoktur.Rodos’a yapılan hareket Habeşistan’a yönelecektir.”

O yıllarda İtalya’daki faşist yönetim kendine yeni sömürgeler arıyordu.Avrupa gazetelerinde zaman zaman İtalya’nın Rodos Adası’na yakın Anadolu topraklarını işgale hazırlandığına ilişkin haberler yayınlanıyordu.Türk hükümeti de her ihtimale karşı bütün tedbiri almıştı.Ancak Atatürk’ün söylediği yine gerçekleşti ve İtalya Türkiye yerine Habeşistan’a saldırdı.

gelelim italyanlara

1) Italyanlar oyle bilindigi gibi sadik falan degil komplekslidir. Komplekslerinden dolayi kizlarini 1 dakika bile birakmazlar.
2) Her milletle dost olmaya çalışan sonrası hainlikle sonuçlananbir millet
3) Cimridirler ve gurursuz bir sekilde senin surekli ismarlamini kar sayar.
4) Romantizm daha cok miymiylik noktasindadir yani gercek aski ve sadakati hice sayarlar.
5) Igrenc bir sekilde dedikoducudurlar buna en yakin italyan arkadaslarinizda dahildir. (maalesef bir nevi kultur)
6) Buyuk paradokslar yasarlar mesela Amerikan karsitidirlar ama tamamen Amerikali gibi yasamaya calisirlar.
7) Servisin en rezalet oldugu ulkedir
Cool Egoisttirler. Yardimlerini sov niteliginde yaparlar ve zaten onlarin yardimlarini herkes duyar.
9) Bankaciligi icat eden bir ulke olmasina ragmen bankaciliktan hicbirsey anlamazlar.
10) Pratik zekalari yoktur yada yok denecek kadar azdir.
11) Yaya gecidinde yayaya cok saygi duydugu icin durmaz tek korkusu polise verecegi cezadir.
12) Uyusturucu onlar icin bir yasam tarzidir ve uyusturucu kullanmayan veya kullanmamis bir Italyan yoktur
14) Insan ayrimi yaparlar ki bu komiktir zaten irk olarak Italyan diye bir kavram yoktur. Italyanlar orta avrupalilar, Kuzey afrikalilar, Ispanyollar, Yunanlilar ve Turklerden olusan bir irk karmasasidir. 80 yil oncesine kadar 5 krallik vardi burada.
15) Gorgusuzdurler yani bugun Amerikali siyah irk Amerikada nasil ise Italya da Avrupa da oyledir.
16) Cogu pistir. Yani Fransizlar gibi banyoya usenirler.
17) Tek guzel olan yani Italyanlar tuvaletlerin de taalet muslugu kullanan tek hristiyan toplumdur ama nedense sadece evlerde. Restoran, hava alani yada disrida asla bulamazsiniz
18) Universite okuyan arkadaslar rahat olsun Italya da egitim yaklasik 10 yilda bitirilir. Yani 32 yasinda 3. sinifa giden biriyle her 20 dakikada bir tanismaniz mumkunzannediyordurThy bugun ogrenci/genclik indirimini 25 yas ile sinirlamistir ama Alitalia(Italya devlet ucak firmasi yani THY nin Italya versiyonu) bu yas sinirini 33 ile sinirlamistir. ben 32 yasinda bir ogrenciyim derler
19) Brokrasi rezalet durumdadir Mesela derler ki A kagidini alman icin B kagidini getirmen lazim ki B kagidi alman icin zaten A kagidigina ihtiyacin vardir. Yani Italya da sakin odediginiz bir faturayi ve almis oldugunuz dokumani kaybetmeyin. Hatt yabancilar ortada kaliyor yani adam ne ulkesine gidebiliyor ne de Italya da kalip calisabiliyor. .


 Karaçay Türk  Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #28 : 05 Mart 2011, 19:50:03 »

İçerideki düşmanlarımız: Çerkezler

Türklüğün mevcudiyetini idame ettirmek ve de Türk'ün mazisine yaraşır geleceğini inşaa etmenin gayesinde olan Türkçüler ve kutlu ideolojileri, ulvi amaç yolunda ilerlerken ayaklarına bastıkları kişiler tarafından eleştirilmekte, kimi zaman da bilinçsiz bir şekilde karalamala maruz kalmaktadır.

Kimi zaman aslı astarı olmayacak şekilde Aryan ırkçılığı temeline dayanan ve ''Benden olmayanın yaşama şansı yok'' gibi psikopat düşüncenin egemen olduğu Nazizm ve Faşizm ile bir tutulup imalarda bulunulduğu gibi, kimi zamanda Türkçülüğün yolbaşlarının tarihi gerçeklerin süzgecinden geçmiş değerlendirmelerini sebeplerine inmeden karalamak suretiyle  toplumdan koparmaya çalışmaktadırlar.

Bu karalamalardan en çok nasibini alanlardan birisi hiç şüphe yok ki Türkçülüğün uluğ bilgesi Atsız'ın 1941 yılında yazmış olduğu 1944 Türkçülük-Turancılık davasına konu olmuş vasiyetidir. Türk tarihine son derece hakim olan, tahmin edildiği kadarıyla en az 10 bin kitabı elinden geçirip incelemiş Atsız'ın son derece sağlam temellere dayanan vasiyetini çarpıtmak için çırpınanlar daha da ileri giderek  ''Paranoya'' tabirini kullanmaktadırlar. Halbuki Atsız, vasiyetinde yer verdiği milletlerin tarih boyunca Türk milleti ile münasebetleri ile milli gayelerinin ileri de Türklüğün varlığına kastetmesi ihtimalinin değerlendirmesinin özetini çıkartmıştır.

Örneğin Atsız'ın vasiyetinde ''İçerideki düşmanlarımız'' olarak geçen Çerkezlerin tarih boyunca Türklük ile münasebetleri ele alındığında şüphesiz Atsız'ın vasiyetinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır.

17 asırda başlayıp Rusların kafkasya'yı işgal etmesi ile birlikte 18 yüzyıl'da Rus zulmünden kaçan Çerkezlere kapılarını açıp, yer-yurt tahsis eden Osmanlı ve daha sonrasında Türklük, bir kaç iyi hizmete karşılık onlarca ibret vesikası olacak ihanet yaşamıştır.

Devletin güçlü olduğu dönemlerinde kendi menfaatleri için sadık bir tebaa olan Çerkezler, devletin güçsüz düştüğü zamanlarda devletin varlığına kasteder hüviyete bürünmüşlerdir.

Her ne kadar II. Mahmut Mahmut yeni kurduğu Türk ordusunda, zekâlarının azlığından dolayı Çerkeslerin miralaylıktan daha yukarı terfi etmemeleri için ferman çıkartmış olsa da, her zaman fırsat arayıp, daha sonrasında fırsatı yakalayınca misafir olduğu Türk'ün vatanına göz diken Çerkezler'in zekalarının o kadar da az olduğunu söylemek mümkün değildir.

İlk göç ile birlikte kızlarını paşalara ve saray erkânına odalık vermek suretiyle saraya kapaklanmış Çerkezler, daha sonrasında odalık olan kızlarının yardımları vasıtasıyla en tepe noktalara kadar ulaşmışlardır. Keza, adlarını daha sonra sayacağımız Çerkezler en zor zamanlarda bulundukları mevkiileri hangi amaçlar için kullandıklarını görmek gerekir. Ki, Türk çocukları neyin ne olduğunu ve de Atsız'ın vasiyetinin esasında neleri ihtiva ettiğini bilsinler.

Kurtuluş Savaşı'nda Türkler, Yunan ile mücadele ettiği kadar, Çerkezler ile de uğraşmıştır. Çerkez Anzavur Ahmet'in Yunan ordusuna direnmeye çalışan Türk ordusunun üzerine yürümesi ve de Çerkez kongresi düzenleyerek Yunanlara tabiiyet bildiren Çerkezlerin ihaneti şüphesiz ki bir kaç paragraf ile açıklanamayacak kadar uzundur.

Kurtuluş savaşı boyunca vatana ihanet suçunu işlemiş düşmanla işbirliği yapmış 600 kişinin tespit edilerek vatandaşlıktan çıkartılması amacı, Lozan'da bu listenin 150 kişi ile sınırlandırılması kabul edilerek vatana ihanet ile özdeşleşmiş meşhur ''150'likler'' listesi oluşturulmuş ve yurtdışına sürülmüşlerdir. 600 kiişilik listenin tamamı açıklanmamış olsa da, ''150'likler''in %70-80'inin Çerkezlerden oluşması, Çerkezlerin Türklüğün en zor zamanında nasıl bir tavır takındığını görebilmek için manidardır. Atatürk'ün önderliğinde ve de bilgisi dahilinde oluşturulan bu listeyi Atsız'ın vasiyetine sarfedilen ''Paranoya'' sözü ile açıklamak tabii ki mümkün değildir.

Sadece Yunan ile işbirliğiyle yetinmeyip, işgal ordularının hepsi ile ihanet boyutunda yakın ilişkiler kurmuş olan Çerkezlerin sahiplerine olan hizmetleri, 600 kişilik listenin Lozan'da 150 kişi sınırlandırılmasının göstergesidir. Lozan'da İngilizlere hizmet edenlerin daha fazla mağdur olmamaları için bastıran İngilizlerin, liste dışında tutulan 450 kişinin kendi hizmetlerinde olduğunu Lord Curzon'un Lozan heyetine ve Ankara hükümetine verdiği şu yanıttan anlamak mümkündür:

''Böyle bir davranış, Türkiye bakımından akıllıca bir davranış mıdır? Böyle bir tutum, Türk Hükümeti'nin kendi uyruğu olup ta savaş sırasında müttefiklere bir takım hizmetlerde bulunmuş olanlara karşı misilleme tedbirleri uygulamak isteğinde olduğu sanısını uyandırmaktadır. Bu şu demek oluyor: Türkiye'den kaçmış olan birtakım azınlıklardan olanlar memleketlerine dönmekten ya korkacaklardır ya da misilleme tehdidi altında yaşayıp çalışma zorunda kalacaklardır. Örneğin Kuzey Anadolu'da Bursa'yı da içine almak üzere, bu şehrin Batısı'nda dağınık olarak yaşayan Çerkesler, savaş sırasında yaşadıkları yerler yüzünden müttefik devletlerle sıkı temasta bulunmuşlardır. Bugün bunlar Türkiye dışında her yana dağılmış bir durumdadırlar...

Bunların sürekli olarak yakınmalarına yol açacak tutumlarla karşılaşmaksızın yaşayabilecekleri koşullar altında yurda dönmeleri kuşkusuz, Türklerin de çıkarlarına uygun düşecektir.'' 


Bugüne kadar Türk milletine Çerkez ihaneti sadece Çerkez Ethem'den ibaretmiş gösterilip, Çerkezlerin kurtuluş savaşında Türklerin topyekün yanında olduğu yönünde gösterilmiştir. Fakat, görüldüğü gibi Lord Curzon'un ifadesi bunu yalanlamaktadır.

İngilizlerin baskısı ile 150 kişiye inen liste, Batı Anadolu'da Yunan himayesinde Çerkez devleti kurmak için çalışmalar yürütenlerin çoğunlukta olduğu listedir. Bu listenin içerisine dahil edilen 22 kişi  Şark-ı Karîb (Yakın Doğu) Çerkesleri Te’min- i Hukuk Cemiyeti'ni kurup, Yunan ordusu ve hükümetine iltica ettiklerini ilan etmiş kişilerdir. Yayınladıkları o beyannamede dikkat  çeken satırlar aynen şu şekildedir:

”Çerkesler asr-ı hâzırın (çağımızın) medeniyet-i âliyesini (yüksek medeniyetini) tesis eden ırk-ı beyazın ve "ârilerin" mümtaz ailesinden oldukları İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve Yunan müverrihlerinin (tarihçilerinin) tarihî eserleriyle sabittir.” diyerek Rus zulmünden kaçtıkları zaman kendilerine yer yurt veren Türkleri unutmuş, Yunanlılar ile ırk kardeşliklerinden dem vurmuşlar, ”on üç sene evvel meşrutiyet idaresinin ilanı üzerine rüşd-ü siyasiden (siyasî olgunluktan) mahrum ve ancak Türkçülük ve Turancılık hissiyatıyla mesbu (doymuş) olan ve tarihte misli görülmemiş bir surette anasır-ı saire-i Osmaniye’yi (Osmanlı’nın diğer unsurlarını) tedhiş (şiddet) politikasıyla Türkleştirmek siyaset-i sakimesini (yanlış politikasını) takip eden Türk zimamdaranının (idarecilerinin) siyaseti Türk olmayan bilcümle anasırın emniyet-i hayatiye ve milliyelerini selb etmekle (zorla almakla)

Çerkesler’de de "sarf-ı amel-i tahaffuz" (korunma tatbiki) ile bir hiss-i şikayet ve iftirak (ayrılık) uyandırmış ve bil-netice Çerkesler bu mezalim-i mütevaliyeden (sürekli eziyetlerden) istihlas maksad- i aliyesiyle (bir şey edinmek gayesiyle) bir gaye-i millî (millî amaç) takibine ve millîcilerin alenen Çerkes milletini mahva kıyam etmesinden (kalkmasından) nasi onlar da silahla müdafaa ve mübarezeye (savaşa) mecbur kalmışlardır. Bu yüzden Çerkesler binlerce değerli evladını ebediyen kaybetti. Emval ü hayvanatı (malları ve hayvanları) ve köyleri ihrak edildi (yakıldı). Velhasıl Çerkeslik telafisi gayr-i kabil (mümkün olmayan) maddî ve manevî hasarat (hasarlar) ve zayiat-ı müdhiseye (korkunç kayıplara) giriftar olmakla beraber bu mücahedesinde (savaşında) nakabil tezelzül (sarsılmaz) bir azim ile sebat etmiş ve elyevm (hâlen) etmekte bulunmuşlardır.”


Sözleri ile Çerkezlerin Kurtuluş savaşı veren Türk ordusuna karşı silahlı direnişlerini meşruu gösterebilmek için iftira atmışladır. Bağımsız Çerkez devleti kurabilmek için hazırladıkları altyapının akabinde yeni efendilerine biat ettiklerini de şu sözlerle bitirmişlerdir:

”Bilhassa Çerkesler, makam-ı hilafete merbutiyet-i maneviyeleri (hilafet makamına manevî bağlılıkları) bâkî olduğu halde Bâb-ı âli’nin Kemalistlerle birleştiğini ve bunca fedakârlığa rağmen Çerkesliği tamamen ihmal ettiğini saklamaya lüzum görmedikten sonra Çerkeslik muhakkak ve tabiî bir kararla kendisine halâs (kurtuluş) ve necat (selamet) vaat eden ve bunu menatik-i işgaliyesinde (işgal bölgesinde) fiilen ispat eden Yunan ordusuna iltihak etmeyi (katılmayı) menafi-i hayatiye ve milliyesi iktizasından addetmiştir (hayatî ve millî menfaatlerinin gereği olarak kabul etmiştir).''

Görülüyor ki; sadece buzdağının görünen yüzü Ethem'den başka olarak Çerkezler hem İngilizler ile işbirliğine girmişler, hem de işgalci ırk kardeşleri Yunan ordusunun postallarına methiyeler düzüp, Yunan ordusuna  iltihak etmişlerdir.

Hele ki Yunan ve İngilizlerin bağımsız devlet vaadinden dolayı düşman saflarına katılan Çerkezlerden başka olarak silahlı eylemde de bulunan Ethem'in kardeşi Reşit Bey'in şu sözleri gerçekleri idrak etme açısından çok manidardır:

''Anadolu savaşlarına katıldıgımıza hata etmisiz. Bu yüzden bizim yüzbinlerce liralık ciftliklerimiz, servet ve samanımız düsman yanında kaldı. Zaten vatan ne kelimedir ki! Vatan adına bana iran da birdir, Turan da. Ben, nerede olsa pekala yasayabilirim. Paşa! paşa! (M.Kemal'e sesleniyor) daha açık söyleyeyim: Ben Venizelos'la(Yunanista'nın eski başbakanı) da pekala diz dize oturabilir adamım...''

Ne yazık ki günümüzde dahi bu güruh fırsat kollamakta; Türklerin en zayıf oldukları anı beklemektedirler. Bugün yurt çapında 60 civarı dernek vasıtası ile Çerkez milliyetçiliği empoze edip, vatan haini Ethem ve avanesine haksızlık yapıldığına dair sayısız kitap ve broşürü dağıtmak suretiyle olası bir kara günde Türklüğün üzerine karabasan gibi çökmek için Çerkez psikolojisini diri tutmaktadırlar. Bugün sadece sağa sola molotof atmadıkları için dikkat çekmeyen Çerkez tehlikesine karşı Türk milleti uyanık olmazsa; olası bir kötü durumda Kurtuluş Savaşındaki kadar şanslı olmayabilir, çok kötü durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Zira, yurdumuzda son dönemde moda olup hastalık haline gelene açılımlara ayak uydurup, ''Anadilde eğitim'', ''Anayasa'da etnik tanım'' taleplerini dillendiren Çerkez dernekleri, ders alınmazsa tarihin tekerrür edeceğinin göstergesidir.

Türk milleti Anadolu'ya geldiğinden bu yana bir çok dara düşmüş olsa da, varolmak ya da yokolmak arasında ki yol ayrımı olan Kurtuluş Savaşı'nda, Rus zulmünden kurtarmak için yer yurt verdiği tebaası eğer canına kastetmiş düşmanı ile birlikte hareket edip, varlığına kastediyorsa;  bunu ''İçimizdeki Düşmanlar'' olarak nitelemek tarihe düşülen en doğru tespittir.

Batılı bilimadamlarının bir bölümü tarafından ''Beyaz Çingene'' diye tabir edilip soyları Mısır'ın kıptilerine dayandırılan, Evliya Çelebi gibi pek etliye sütlüye karışmayan seyyah tarafından dahi ''Çocuklarını satan'', ''At hırsızı'' diye nitelenen Çerkezler, dikkat edilmediği takdir de Atsız'ın dediği gibi tehlikeli ''İçerideki düşmanlarımız''dandır.

Türk tarihine son derece hakim olan Atsız tarihi gerçeklerin süzgecinden geçirdiği çıkarımlarının özetini vasiyetine yazmıştır. Tarihin sayfalarında olan gerçeklerin dile getirilmesini ''Paranoya'' olarak niteleyip Atsız'a ve dolayısıyla Türklüğün zinde ve uyanık olması gereken bilinci Türkçülüğe hücum edenler, soyları çingeneye dayanan at hırsızlarından başka bir şey değildir!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Adana
Ziyaretçi
« Yanıtla #29 : 06 Mart 2011, 18:55:54 »

Çeçen propagandası kime hizmet ediyor?

          Bir ülkede, kurucu yani asıl unsurun diğer unsurlarla olan ilişkileri çeşitli şekillerde görülebilir. Bireylerin her etnik unsura bakışı genellikle aynı olmaz. Ortak mazi, yanlış yönlendirmeler ya da kültürel mirasın kesişim noktaları bazen yakınlık hissine yol açabilir, hatta soyköklerinin kaynağı konusunda insanları yanlış düşündürebilir. Yakın tarihimizde bunun en güzel kanıtı, Çeçenlerle olan ilişkiler ve milletimizin Çeçenler'e bakış açısıdır. Tıpkı Çerkesler gibi, Çeçenler'in de Kafkas kökenli bir kavim olması ve tıpkı onlar gibi İslamlaşmış olması yalnız bir tesadüf olabilir. İkisinin de Sovyetlerden eziyet görmüş olması da garip bir benzerliğe delalet olabilir. Ancak, ikisinin de aynı kaynaklarca Türkmüş gibi gösterilmesi korkarım bir dalaletin izidir.

         Bir topluluğun tamamının dindar olduğu cihan tarihinde acaba görülmüş müdür? Hiç Çeçenya denen dağlık bölgeyi ziyarete şansımız olmadı, yalnız oradan gelen görüntülerle ve haberlerle neler olduğunu izleyebildik. Acaba her şey bize gelen görüntülerdeki gibi miydi? İslam'ı bitimeye çalışan, ezan bile okutmayan Ruslar ve karşılarında direnen kahraman Çeçenler! Kurulan dernekler ve akıtılan tonla para başka bir bahsin mevzusu. Ancak, Türkiye'deki Çeçen propagandası başka türlü işliyor ve birilerinin fena halde işine geliyor.

         Son dönemin moda Irkçı (!) söylemi artık çokluğun birliği yönünde işliyor. Geçmişte birliğin çokluğu kafasıyla illa herkesi Türk ilan etme çabasına girişen Türk İslam düşüncesi demokratlaşınca bambaşkalaştı işte. Bölgede dillerini ve kültürlerini hakim kılmak çabasında olduklarını her fırsatta dile getiren bir halk hareketini niteliğini taşıyan Çeçen Ulusçuları haklıdırlar. Bu onların tabii ve milli bir haklarıdır. Peki ya işin bize yansıyan yönü böyle midir?  Neden Çeçen Ulusal Hareketi’nin bir Türkiye yönü var? İhanet edenlerden, redd-i mirası ilan ettiğimiz 80 senedir bilinmiyor mu?

           İşin din boyutu ve milletin acıma duygusu olmasa çoktan ‘’Biz Çeçen değiliz, onlar Türk değil. Bize ne kardeşim?’’ raddesine gelinmişti. Millete yapılan muamele, düne kadar Türk olan, bugün değil seviyesindeyken ancak sarsa sarsa az miktarda afyonlanarak bu hale geldi. Peki işin aslı neydi? Çeçenler Türk müydü?

            Çeçenler İnguş kökenli bir Kafkas halkıdır. 2 Milyon kadar nüfusunun çok kısmı ya Avrupa'da ya Türkiye'de yaşar. Türkiye'de yaşamak Türk ırkından olmayı gerektirmediğinden bu ilmi (!) yolla Çeçenler'in Türk ilan edildiğini düşünmüyorum. (Aslında düşününce... Neyse.) Çok milliyetperver Çeçenler soylarını Urartular'a dayandırırlar. Aslında bu da bir işaret olabilir. Çünkü Türkler'i de Hitiler'e dayandırmışlardı. Zaten o dönem karmaşık, çeçenlerle bağ kurmak istiyorsan işte bir yöntem!

             Ancak ilmi ve tarihi hakikatler başkadır. Çeçenlerin konuştukları dilden kültürel ögelerine kadar çoğu işaret ezeli Kafkas halklarıdan olduklarını gösterir. Kafkas Türklüğü elbette Azerbaycan ve Karaçay ile sınırlandırılamaz. Ancak, bu kadar geniş de tutulamaz. Çeçenlerin sürdürdüğü mücadelenin özünde haklılığı Türkiye Türklüğü için bağlayıcı bir etknen olamaz.

             Gelelim aslı meselemize, yani vasiyetnamemizde Çeçenler'in de yer alış nedenine.
             Türkçülük'ün soycu boyutu bize her zaman önlem alabilme yeteneği kazandırmıştır. Nasıl ki ktulu vasiyetname yazıldığında bu denli aşırı bir Etnik Kürt Terörü yok idiyse, şu anda da Çeçen hareketinin olmayışı gelecekte de olmayacağını göstermez. Ayrılıkçılık farklı kanda olmanın ruhunda vardır ve genelde kendini ortaya koyar.

İsterseniz bir alıntı ile devam edelim... Kaynağımız Kafkas Vakfı:

ÇEÇEN TÜRK DEĞİLDİR


Çeçenler Kuzey-Doğu Kafkasya halklarındandır. Kendilerine Nokhçi, Nakhçi veya Nohçuo, Nahçuo yaygın olarak Nokhçuoy (Nohçoy) derler. Komşuları onları çok değişik adlarla tanımlarlar. Örneğin Kumuklar Miçikis, Avarlar (Tavlılar) Burtel, Kabardeyler Şaşan, Ruslar ise Çeçentsamı derler. Çeçenler, İnguşlar ve Tuşlarla birlikte Vaynakh grubunu oluştururlar. Bu grubun diğer iki üyesinden İnguşlar kendilerine Galgay, Tuşlar ise Batsoy der. Çeçen, İnguş ve Tuşların oluşturduğu dil grubunu dil bilimcileri "Nakh" diye adlarıdırır. Son zamanlara kadar Çeçenlerin hangi kökten geldikleri bilinmiyordu. Rus bilgini Krupnov, Nakh geçmişinin Gargarlara dayandığını ifade etmiş; Berkok ise, Şerametta'dan yola çıkıp Sarınatlar'dan geldiğini belirtmiştir. Arkeologlar ve dilbilimcileri Nakhların kolu oları Nakhçi Nokhço (Nahçi Nohçolar)ların, MÖ VII. beş bin yıllarında Kafkasya'da bulunduklarını, kendilerinden önce burada başka kavimlerin yaşamadığını doğrulamaktadır. Hatta Nakhların Önasya'da Kafkasya'ya gelip yerleştiklerini ortaya koymaktadır.

Varlığı bilinen, ama tarihi açıkça aydınlanamayan İber Kavkaz Devleti'nin asıl üyesinin, şimdiki Çeçenlerin ataları olduğu reddedilmemektedir. Onomastik, toponomik ve hidrostik adlar bunu onaylamaktadır. Tarihte anıları Gargarlar, Duvaylar, Dzurdzuklar, Alaroidler, Cacaniler (tsatsani) Ganariler, Pşavvalar, Khavurlar, Tuşlar, Mohevclar (Mohevtsler) günümüz Çeçenlerinin değişik kabilelerinin adları olarak kabul edilmektedir. Hatta, Kharsur, Pşava ve Tuşların Gürcüleşmiş Çeçen oldukları bilinmektedir.

Nakhçi veya Kiti, Kistü (Gürcülerin Çeçenlere verdikleri ad) adının ilk kez VII. yüzyılda Ermeni tarihçisi M. Kagan-katvatsi, Argvani Tarihi adlı eserinde anılmıştır; aynı tarihçi Çeçenlerin atalarının Ura adlı bir babanın soyu olan Utaoy'dan Sadoy'dan, Gergaroy'dan çıktığını belirtmiştir.

Günümüzde Urartologlar, Çeçenlerin Urartularla akraba olduğunu reddetmemektedirler, hatta Önasya'da devlet kuran Urartuların yukarıda adı geçen Ura'dan neşet ettiğinde de gerçek payı vardır.

Hurri- Urartu- Çeçence ilişkisini inceleyenlerce tasdik görmektedir.

Bundan şu sonuç çıkmaktadır. Çeçenler Urartulardır. Urartular, Çeçenlerin Önasya'da kalan kolu olmaktadır. Gerçekten, yapısı, gramer özellikleri, bütünlüğü ve gramatikal sınıflarıdırıcıları vs. ile Urartuca ile Çeçence birbirine benzemektedir.

Çeçenler Urartu kökenlidir!


               Bu tekerrüre biz 30 defa şahit olduk! Atsız Ata'dan yeni yeni yansıyan ışık, teessür ki, yalnız Türkçüler'in yolunu aydınlatmakta. İşe yaramamaktadır, fayda göstermemektedir. Türkçüler'in örnek alınmadığı kimlik çalışmaları böyle hüsrana uğramaktadır.
Bu etnik ayrımları kullanıp Irkçı olmayan (!) siyasetçiler kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Ermeniler’e Türkler’den daha yakın akraba olan bu azınlığı Türk kabul etmeye milli vicdan ne diyecektir?

                      Durumu anlamak için arif olmaya gerek yok. Ağabeğlik oyunu BOP çerçevesinde tıkır tıkır zaten işlemekteydi. Hem güncel siyasetin, hem çizilen yeni Orta Doğu haritalarının bir piyonu olan Çeçenler bizi akraba olarak istemeseler de, aslen Türk soylu olan Şamil’in öyküleri geleceğe bir altyapı hazırlıyor. Yarın, bölgede biraz güçlenirlerse ne olacağını kim kesirebilir? Hazır atalarımız da Hitiken… Unutmamalı, 400 sene önce ne sadık milletler, ne necip kavimler vardı.
Devran dönüyor!

TTK!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.08 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.