BİR VELED-İ ZÎNÂNIN HEZEYÂNLARI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Ekim 2019, 13:09:58


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: BİR VELED-İ ZÎNÂNIN HEZEYÂNLARI  (Okunma Sayısı 3416 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kaan Ulas Türk
Ziyaretçi
« : 01 Haziran 2012, 02:55:49 »

Kendisine sataşılmadan bir insan neden başka birine mesnedsizce saldırır bilemiyorum, ama mevcûdunun yüzde 95inin rûh hastası ve psikiyatrik tedâvîye ihtiyâcı olduğu artık bâriz bir şekilde ortaya çıkmış olan Türkiyede bu soruyu sormak bile abes gibime geliyor. Çanakkale Muhârebelerini Türk Ordusunun değil yeşil sarıklı bir hayâletler ordusunun kazandığına, hattâ Muhammedin bir not bırakarak mezârından “Ben Türklere yardıma gidiyorum” dediğine inanılan bir ülkede her şeye inanılır, bir tek şey hâric, gerçek. Türkiyede bugün olup biten her nesne bu marîz hâlet-i rûhiyenin bir tezâhüründen başka bir şey değildir. Çünki kafalar gerçeği araştırmaya, kaynağa inilmeye şartlanmamış, beyinler ona göre eğitilmemiştir. Sağdan soldan işitilenler, dedikodular daha inanılası nesnelerdir, zîrâ daha câziptirler. Şâyet okuması yazması varsa okuduğu her kitabı, her makâleyi mantık süzgecinden geçirmeden gerçek sanan ahmaklar ordusuna aslında acımak gerekir. Fakat bunların arasında günümüzün sosyal medya tâbir edilen Facebook, Twitter gibi programların sağladığı anonimiteye sığınarak, korkak oldukları için hakikî kimliklerini gizleyerek sağa sola saldıran, iftirâ atan, belki de bunu başkalarının kışkırtmasıyla yapan, yâni köpeklik eden haysiyet ve şeref yoksunu yaratıklar var ki asıl nefret edilmesi gerekenler bu aşağılık mahlûklardır.

Yanılıyor olabilirim, ama sanıyorum Şeyh Gâlibindir (hö, o da kim?) hoşuma giden bir beyti vardır:

Hak Teâlâ hamurunu necâsetle yoğurmuş,
Anası sıçacakmış, yanlışlıkla doğurmuş.

İşte bu târife tıpatıp uyan Türkçü geçinen, vâlîde-i nâmuhteremesinin fercine kimin inzâli sonucu ortaya çıktığı belli olmayan nesebi gayrı-sahîh bir veled-i zînâ, ortalıkta fol yok, yumurta yok iken sellemeh üs-selâm bana saldırmaya karar vererek aşağıdaki satırları kaleme almış. Türkçe kelime haznesi 200 kelimeyi geçmediğinden ve imlâ derslerinde muhtemelen okulunun kenefinde sigara içmekle meşgûl olduğundan yanlışlarla dolu olan kısa metni olduğu gibi bıraktım. Aslında benim bu gibi zırvalara cevap bile vermemem gerekirdi. Zîra geçmişte yazdıklarıma ancak şahsıma ve tanımadığı âileme hakâret ederek cevap verebilen bir genci kaale bile almamıştım. Ama burada babam mevzubahs olunca ve annemin adı da zikredilince başka çârem kalmadı. Çünki ortalıkta dolaşan it sürüsü meydanı boş sanıyor. Sükûtumuz ikrârdan değil terbiyemizden geliyor, ama o terbiye sınırları da epeydir zorlanmaya başladı.

Buğra Atsız denilen şahıs abisi Yağmur Atsız ve anneleri Bedriye hanımefendi Atsız'ı tek başına bırakarak Almanya'ya gittiler Atsız niye öldü biliyo musun Atsız ne yorgunluktan ne de davasından dolayı öldü Atsız'ı önce Nejdet Sançatr'ın ölümü yıktı asıl darbeyi de ailesinin onu terketmesiyle yedi Atsız evlatlığını yanında öldü hizmetçisinin einde yani düşün ailesi onu terketti Almanya'ya gitti hadi bunu geçelim ailevi ilişkileri böyleydi diyelim ama Atsız Buğra'nın doktorası için aylarca İstanbul kütüphanelerini dolaştıu durdu o yaşına rağmen Buğra ise ne yaptı biliyor musun Atsız ölmeden birkaç hafta önce mektup yazıyor almanya'ya Buğra'ya bana kanser teşhisi koyuldu ölmem yakındır gelin de son bir defa göreyim sizi cevap yok Atsız'ın son gecesi 10 Aralık 1975 başında 2-3 arkadaşı var diyor ki Buğra'dan cevap geldi mi diyorlar ki belki eline geçmemiştir mektup merak etme sen gelir kesin Atsız o gece ölüyor ertesi gün cenazede Buğra geliyor diyorlar ki baanın mektubunu almadın mı sana mekktup yazdı gelin diye son kez göreyim sizi diyor ki yok olmadım aynı gün Fethi Tevetoğlu'da geliyor Almanya'dan o biliyor Atsız'ın kanser olduğunu diyorlar ki sen nereden duydun Tevetoğlu'da diyor ki bana Buğra söyledi ben ondan öğrendim! görüyor musun Buğra'nın babasına olan durumunu hayırsız evlat budur işte bile bile babasının yanına gelmiyor Atsız yalnızlıktan öldü kimse şu bu demesin Atsız'ı ailesi yalnız bıraktı şimdi kalmışlar babalarını soy ismiyle ün kazanmaya çalışıyorlar Yağmur'un ne olduğu belli Buğra'da başında kovboy şapkası Kanada'dan ahkam kesiyor bence bunlara hemen dava açılmalı soyadlarını değiştirsinler diye onlar Atsız'ın çocuğu değil Atsız'ın çocukları bizleriz

Kaynak olarak gösterdikleri ise Refet Körüklünün nereden aldığını bilmediğim aşağıdaki paragrafı

“Atsız Beğ, biz gelmeden önce evlâtlığı Kâniye'yi postahaneye göndermiş. Kâniye postahaneden dönünce "Almanya'dan mektup var mı? diye sordu. Kâniye mektup yok deyince "Ben Buğra'ya yirmi gün önce mektup yazarak, bende kanser olduğundan şüphelendiklerini yazmıştım, neden mektubuma cevap vermez ki?" derken, çok üzgün ve sinirli idi. Belki eline geçmemiştir, diye teselliye çalıştık."

ve Muzaffer Erişin gene nereden alındığını bilmediğim aşağıdaki paragrafı.

"Bu sırada Kâniye, elinde bir sürü mektupla postahâneden geldi. Hoca: "Buğra'dan mektup var mı?" diye sordu. "Yok" cevâbını alınca çok üzüldü. Başını duvara çevirdi. Bir ay önce Buğra'ya mektup yazmış; doktorun kanserden şüphelendiğini, parça alındığını ve neticenin birkaç güne kadar belli olacağını bildirmiş. Buğra iki gün sonra İstanbul'a geldiğinde, mektubu alıp almadığını sordum. "Almadım" dedi. Hâlbûki onbeş gün sonra Fethi TEVETOĞLU'nu Ankara'da dinlerken, kanser ihtimâline dâir haberi Münih'te, Atsız'ın Buğra'ya yazdığı mektuptan öğrendiğini ve Hoca'ya hemen bir teselli mektubu yazdığını öğrenmiştim. Yazık, Buğra'dan beklediği ilgi, son saatlerinde de yoktu..."


Hani deveye sormuşlar, boynun neden eğri, demiş, nerem doğru ki? Onun için önce Murat denen, her nedense bilmediği olaylara burnunu sokup her boka maydanoz olmaya çalışan herîf-i nâşerîfin karaladıklarından işe başlayalım.

Bizler Atsızı yanlız bırakıp Almanyaya gitmedik. Annem o zamanlar Almanyanın başşehri olan Bonn Büyükelçiliğimize Kültür Ataşesi Muâvini olarak tâyin edildiği için gittik. Ağabeyim Haydarpaşa Lisesini yeni bitirmişti, orada Bonn Üniversitesinde tahsiline devâm etti. Ben de Alman Lisesinin Hazırlık ve 6. sınıflarını bitirmiştim, orada okula giderek Almancamı ilerletmek için götürüldüm. Kısaca burada Atsızı âilesi terk etmiştir diye bir şey yoktur. Bunu iddiâ etmek nâmussuzluk, ahlâksızlık ve şerefsizlikten ibârettir.

Atsız benim doktoram için aylarca Istanbulda kütüphâneleri dolaşmadı. Benim okumakta zorluk çektiğim ve fotokopisini kendisine yolladığım bir metnin kendi el yazısıyla transkripsiyonunu yaparak bana yolladı. O metin 50-60 sayfalık bir metindir ve hâlâ elimdedir. O metni bir diğer yazma ile mukâyese için bir kütüphâneye gittiğini biliyorum. Ama ortada babamı aylarca kütüphâne kütüphâne dolaştıracak bir gerekçe yoktu. Zâten böyle bir şeyi babamdan ben istemezdim. Bu da külliyen yalandır ve bizim millet denen gürûhun âdeti olduğu üzere bire bin katılarak atılmış bir yalandır.

Babam bana yazdığı her mektuba cevap almıştır. Bana kanser teşhisi kondu, hemen gel diye bir mektup da ortada yoktur, çünki böyle bir mektup yazılmamıştır. Kaldı ki babam kanserden değil, kalp krizi geçirerek vefât etmiştir. Bunu Körüklü de Eriş de bilirler, fakat her ne hikmetse gerçekleri yazmak yerine palavrayı tercîh etmişlerdir. Ayrıca kimse benim babama olan sevgimi ölçme ve ona değer biçme kapasitesine sâhib değildir. Buna cür’et etmek en kibar tâbiriyle itliktir. Herkes haddini bilecek. Onunla yıllarca berâber Istanbula giden, aynı evi, aynı sofrayı, aynı dertleri ve sevinçleri paylaşan bendim. Benim dertlerime çâre bulan, beni tesellî eden babamdı. Benimle birlikte içki içen, neşelenen, sohbetiyle güldüren, derslerimde yardımcı olan, öğreten yine babamdı. Erişler, Körüklüler ve diğerleri ziyârete gelir, bir müddet sohbet ederler ve giderlerdi. Onların benim babam için hissettiklerimi bilmelerine imkân yoktu ve olamazdı da. Onun için babam bana gel deseydi hemen gelmemem için zâten bir sebeb yoktu.

Ben kurban bayramı olduğu için babamın ölüm haberini alır almaz değil, ancak ertesi günü, o da Türk Hava Yollarında çalışan bir arkadaşımın yardımı sâyesinde bilet bulup Istanbula gelebildim. Eve geldiğimde ortalıkta ne Körüklü, ne Eriş, ne de Tevetoğlu vardı. Tevetoğlunu da Almanyada babamın ölümünden bir veyâ iki yıl kadar önce Münihte gördüm. Yâni ona babamın mektubundan bahsetmiş olmam mevzubahis olamaz. Bu yalanın da neden uydurulduğu meçhûlumdur. Ama Körüklü hayatında bir câmiye adımını atmamış olan babamın ölmeden evvel îmâna geldiğini iddiâ etmiş bir adamdı. Utanmasa babamın ölürken „Beni peygamber efendimizin yanına gömün“ dediğini de iddiâ edebilirdi, ama bu palavranın pek tutmayacağını o bile anlamış olmalı ki dememiş.

Babamızın soy ismiyle ün kazanmaya çalıştığımız saçmalığına gelince: Ulan geri zekâlı! O zâten bizim soy adımız. Ne yapıyormuşuz ün kazanmak için. Senin gibi bilmediğimiz konularda onun bunun fiştaklamasıyla sağa sola çirkef mi atıyoruz? Kapı kapı dolaşıp şöhret sâhibi kimselere yanaşmalık mı yapıyoruz meşhûr olmak için? Ne dediğinin farkında mısın, öküz? Ama sana öküz demek öküzlere hakâret olur. Öküzler kimseye zararı olmayan faydalı hayvanlardır. Senin içinde olduğun cemiyyete ne faydan var? Ben kafamdaki kovboy şapkası ile Kanadadan ahkâm kesiyormuşum. Benim kafamdaki şapka nerene batıyor senin? Sana ne kafamdaki şapkadan? İster kovboy şapkası takarım, ister fes, ister börk, ister 2. Dünyâ Harbinde Almanların giydikleri miğferi? Sana ne? Bütün mesele senin bunlara sâhib olamaman ve Kanada gibi bir ülkede yaşayamamandan kaynaklanıyor, değil mi? Zâten burada olmamın sebebi senin gibilerle aynı havayı teneffüs etmemek için.

Eriş ile Körüklü hakkında fazla söylemek istemiyorum, ama yazdıkları birbirinin hemen hemen aynı. Ağız birliği ettikleri belli. Bunu Atsızı sevdiklerinden dolayı mı yaptılar, ahmaklıklarından dolayı mı bilmiyorum. Ama yukarıda adı geçen Eriş, Tevetoğlu ve Körüklü artık aramızda olmadıklarından fazla söze gerek görmüyorum. Yalnız bir gerçeği daha belirtmeden geçmek olmaz. Babamın İçerenköy Caddesindeki evinde ben de yıllarca oturdum. Mektupları almak için postahâneye gitmek gerekmiyordu, posta kapıya geliyordu. Bunu aynı evde oturan Körüklünün bilmemesine imkân yok. Yâni hikâyenin neresinden bakılırsa bakılsın kötü kokular yükseliyor.

Bir de demişsin ki, hakkımızda hemen mahkemeye başvurmak ve bizlerin soyadını değiştirmek gerekiyormuş, çünki bizler Atsızın çocukları değilmişiz, Atsızın çocukları sizlermişsiniz, sizler kim iseniz. Ben de diyorum ki daha geçenlerde başka bir rûh hastası beni mahkemeye vererek Atsızla ve dolayısıyla bizler ile olan akrabâlığını tescîl ettirecekti. O hiç olmazsa akrabâlık peşindeydi, sen ise bizim yerimizi alma peşindesin anlaşıldığı kadarıyla. Hemen mahkemeye başvur, yalan yanlış bildiğin 200 kelimeyle dilekçe yazmakta zorlanırsan Mehmet Çalışkana müracaat et, o sana yardımcı olur. Türkçesinin seninkinden kat kat üstün olduğu bilinen bir gerçek. Yalnız hiçbir hâkim Türkiye gibi bir aşîret devletinde bile senin gibileri Atsızın evlâdı yerine koymaz.

Şimdi defol git (bunu başka türlü de okuyabilirsin), benim yapacak daha mühim işlerim var.

Dr. Buğra Atsız

26 Mayıs 2012, Kanada
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATSIZALP
Kurultay Bozkurdu
Türkçü BOZKURT
*****
ileti Sayısı: 8.837


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #1 : 02 Ekim 2017, 07:42:02 »

BİR VELED-İ ZÎNÂNIN HEZEYÂNLARI!!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.054 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.