Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler (Altan Deliorman)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 11 Aralık 2019, 23:30:13


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler (Altan Deliorman)  (Okunma Sayısı 5444 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 121


« : 20 Şubat 2012, 23:19:27 »

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler Dr.Rıza Nur


Ziya Gökalp’tan sonra Atsız üzerinde etkili olan şahsiyet Dr. Rıza Nur’dur. Rıza Nur, askerî tabip olarak başarılı bir meslek hayatı geçirirken, Osmanlı aydınları için dönemin moda cereyanı olan Jön Türklüğe intisap etmiş, Meşrutiyetin ilânından sonraki seçimlerde milletvekili seçilmiş, ancak İttihad ve Terakki iktidarı ile arası bozulunca muhalefete geçmişti. Mahmud Şevket Paşa’nın suikaste kurban gitmesi üzerine muhalifler tutuklanmaya başlayınca yurt dışına çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı sona erince Türkiye’ye dönen Rıza Nur, Millî Mücadele’ye katılmış, ilk Büyük Millet Meclisi hükûmetinde sağlık bakanı olmuştu. Daha sonra Dış İşleri Bakanlığına vekâlet etmiş ve Millî Eğitim Bakanlığı yapmıştı. Bu arada bazı milletlerarası anlaşmalarda Türkiye’yi delege olarak temsil etmişti. Lozan Antlaşması’na giden Türk heyetinde de ikinci delege olarak yer almıştı. Burada, Yunanistan delegesi Venizelos ile yaptığı şiddetli tartışma ve bu tartışma sonunda Venizelos’un bayılması dönemin batı gazetelerine haber olarak yansımıştı. Ziya Gökalp’ı Diyarbakır’dan davet ederek Telif ve Tercüme Heyeti reisliğine de Rıza Nur getirmiştir. Bu arada 11 ciltlik Türk Tarihi’ni kaleme almış ve Bakanlık neşriyatı arasında yayınlanmasını sağlamıştır. Gazi Mustafa Kemal ve İsmet paşalarla arası açılınca milletvekilliğinden istifa ederek Türkiye’den ayrılarak Paris’e yerleşmiştir. Burada hâtıralarını yazmış, Türkbilik Revüsü adını taşıyan kitap hacminde seri dergiler yayınlamıştır.

Atsız, bir bakıma Dr. Rıza Nur’la meslekdaş sayılabilir. O da, Rıza Nur gibi Askerî Tıbbiye’ye girerek askerî tabip olmak istiyordu. Fakat, bu okuldaki eğitimi yarıda kalmış, üçüncü sınıfta iken disiplinsizlik gerekçesiyle Askerî Tıbbiye’den çıkarılmıştır. Ama, Edebiyat Fakültesi’ne girerek Türkolog olmayı başarmıştı. Dr. Rıza Nur da, akademik eğitim almamakla beraber bu alanda eserler veriyordu.

Atsız’ın, Dr. Rıza Nur’u Türk Tarihi adlı eseri dolayısıyla tanımış olduğu düşünülebi lir. Bu eser 1925’te yayınlanmıştı. Atsız, o sıralar 20 yaşındadır ve Askerî Tıbbiye öğrencisidir. Türk Tarihi’ni almış ve kısa zamanda okumuştur. Bu eserin asıl amacı, Türklere kendi tarihlerini tanıtmak ve sevdirmekti. Bu sebeple biraz hamasî bir üslûpla kaleme alınmıştı. Atsız, bu kitabı pek beğenmiş ve o sırada 15 yaşlarında olan kardeşi Nejdet’e de tavsiye de tavsiye etmişti. Hattâ onunla 11 cildin tamamını okuyup okuyamayacağı üzerine bahse girmişti. Bahsi, ciltlerin tamamını okuyup bitiren Nejdet kazanmıştı.

Atsız daha sonra Edebiyat Fakültesi’ni bitirerek aynı fakültede Fuat Köprülü’nün asistanı olmuştu. Bu arada Dr. Rıza Nur’un, Mısır’da Türkbilik Revüsü’nü yayınladığını öğrenmiş, onu nasıl edineceğini, fakülte arkadaşı Ahmet Caferoğlu’na sormuştu. O da “Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir” diyerek cevaplamış ve Rıza Nur’un adresini vermişti. Dr. Rıza Nur, Atsız’ın mektubunu cevapsız bırakmamış ve ona Türkbilik Revülerini göndermişti. Böylece başlayan tanışıklık kısa zamanda dostluğa ve ağabey-kardeş ilişkisine dönmüştü. Rıza Nur’un hatıratında, kurulmasını düşündüğü bir komisyonda “Nihâl” diyerek onun adını da zikretmesi Atsız’a kısa zamanda güven duyduğuna işarettir.

Atsız’la Dr. Rıza Nur arasındaki yazışmalar uzun zaman devam etmiştir. Atsız’ın, çıkardığı Atsız Mecmua, Orhun gibi dergileri Dr. Rıza Nur’a gönderdiği şüphesizdir. Böylece Atsız’ın fikrî şahsiyeti ve çalışmaları da Rıza Nur tarafından takip edilmiştir. Atsız’ın muhalif tavrı Rıza Nur’u memnun etmiş olmalıdır.

Atatürk’ün ölümünden sonra vapurla yurda dönen Rıza Nur’u, Galata rıhtımında Atsız ve eşi Bedriye Hanım karşılamışlardır. Bu, Atsız’ın, Rıza Nur’u ilk görüşüdür. Bir süre sonra Rıza Nur, Tanrıdağ dergisini yayımlamaya başlar. Haftada bir çıkan bu derginin yazı kadrosunda Atsız da bulunmakta ve ayrıca derginin yayımına yardım etmektedir. Ancak, yalnız yaşayan Rıza Nur, çok geçmeden vefat edecek ve dergi kapanacaktır. Defin işleriyle Atsız meşgul olur. Rıza Nur, Merkezefendi kabristanına defnedilir.

Dr. Rıza Nur’un evlâdı ve başka mirasçısı yoktur. Atsız’ı mânevî evlâdı edinmiştir. Ölümünden sonra yapılmasını istediği işleri de Atsız’a vasiyet etmiştir. Doktorun Sinop’ta bir evi vardır. Atsız, bir süre sonra Sinop’a giderek bu evin hukukî işlemleriyle meşgul olur. Ev, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağışlanır, daha sonra da müze hâline getirilir.

***

Dr. Rıza Nur, Ziya Gökalp’la farklı, Atsız’la benzer bir mizaca sahiptir. Kendince doğru gördüğünü, hatır gönül dinlemeden muhatabının yüzüne karşı, bazen kırıcı ifadelerle söylemekten çekinmez. Polemik yazıları da serttir. Türklüğe olan derin bağlılığı tartışılmaz. Bakanlıkları sırasındaki icraatı da fikirlerine uygun olmuştur. Millî Mücadelede, diğer pek çok arkadaşı gibi yokluklar içinde yaşamış ve bundan şikâyetçi olmamıştır. Mücadelecidir. Yurda döndükten sonra da, birikmiş emekli maaşlarını alınca bunları dergiye sarf etmekten çekinmemiştir. Bu da millet ve memleket davasında fedakâr olduğunu gösterir.

Dobra dobra konuşması, siyasî hayatı boyunca Dr. Rıza Nur’a bir hayli düşman kazandırmıştır. Atatürk’le arasının açılması da bu sebeptendir. O yüzden adı “geçimsiz”e çıkmıştır. İçinde bulunduğu İttihadçılarla, sonra İtilâfçılarla, daha sonra da cumhuriyetin kurucuları ile anlaşmazlığa düşmesi bunu göstermektedir. Atsız’ın rejime karşı tepkili oluşu, bir ölçüde onun Dr. Rıza Nur’la sıkı temasına bağlanabilir. Atsız Beyin, 1950’lerde bana verdiği iki Türkbilik Revüsü kitabında yer alan hâtıra parçaları yenilir yutulur cinsten değildi. Bu ve benzeri hâtıraları Rıza Nur’dan dinlemiş olan Atsız’ın, sevdiği ve güvendiği bu zattan etkiler almasında yadırganacak bir taraf yoktur.

1950 – 1952 arasında çıkmış olan Orkun’un 49. sayısı, ölüm yıldönümü dolayısıyla Dr. Rıza Nur’un hâtırasına özel sayı olarak yayınlanmıştır. Bu sayıda, Atsız’ın ve diğer Türkçülerin Rıza Nur hakkındaki yazıları yer almaktaydı. Aynı sayıdaki bir duyuruda Rıza Nur’un kabrine yapılacak ziyaret için davet yapılıyordu. 1954, 55 ve 56 yıllarında (Orkun artık çıkmadığı için) bu ziyaret işini ben üstlenmiştim. Daveti mektuplarla yapıyordum. Bir defasında Atsız Bey, İsmet Tümtürk ve genç Türkçülerden meydana gelen yaklaşık on kişilik bir grupla ziyarete gitmiş ve mezarı Atsız Beyin gayretiyle, araya araya, zorlukla bulmuştuk. Kabir taşında “Türklük için yaşadı, öldü” yazılıydı. Besbelli ki bu taş Atsız Bey tarafından yaptırılmıştı. Sonra ziyaretler tavsadı, bir-iki kişi kalınca ve son gidişimde mezarı bulamayınca ben de davette bulunmayı bıraktım. Bugün o mezar belki de kayıplara karışmıştır. Ancak dikkatli bir araştırma mezar taşının bulunmasını sağlayabilir.

***

Dr. Rıza Nur, Paris’te yaşarken, hâtıralarını “Hayat ve Hâtıratım” adıyla üç nüsha olarak kaleme almış ve bunları Avrupa kütüphanelerine, 30 yıl açılmamak şartıyla bırakmıştı. Bu süre dolunca, bir yayınevi sahibi Londra’daki British Museum’da bulunan nüshanın fotokopilerini alarak 4 cilt hâlinde İstanbul’da yayımladı. Bu hâtıralarda Atatürk, İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak hakkında pek çok iddialar, isnatlar –bazen galiz şekilde- yer alıyordu. Kitap, Atatürk’ün Hâtırasını Koruma Kanunu’na aykırı bulunduğu için Savcılıkça toplatıldı. Ancak daha sonra gizli olarak yeni baskıları yapıldı ve çok kimsenin eline ulaştı.

Bu hâtıralar, Rıza Nur’a sevgi veya sempati besleyenlerdeki bu duyguları kökünden söküp attı. Çok kimse Rıza Nur’u ruh hastası, megaloman, en azından densiz olarak niteledi. Atsız Bey’de de eski sıcak duygular kalmadı. Ondan sonra artık Rıza Nur adını yazılarında anmadı. Son yıllarında Atatürk’le ilgili düşüncelerindeki olumlu değişimde, Rıza Nur’dan mânen uzaklaşmasının etkisi olmuş olabilir. Ama, şurası bir gerçektir ki, Atsız’ın hayatının en az kırk yıllık bir bölümünde Dr. Rıza Nur’un etkisi azımsanacak gibi değildir. 


Altan Deliorman

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Tip=Makale&Makale_Nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSFO/D//B/WI/GSORPLAUKBPZIIDJBG-FODU*YNYP*-WVJDWIFTBSF
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 121


« Yanıtla #1 : 20 Şubat 2012, 23:19:54 »

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler : Ziya Gökalp (2)


Geçen yazımızda Atsız’la Ziya Gökalp’ın Türkçülük konusunda müşterek oldukları veya farklı göründükleri noktaları belirtmiştik. Bu yazımızda ise iki şahsiyet arasındaki mizaç ayrılıklarını ve bunun Türkçülük hareketine yansımasını ele alacağız.

Ziya Gökalp, kararlı fakat sakin bir yaradılış sahibidir. Hattâ mahcup denilecek ölçüde çekingendir. En azından, fikir hayatının ilk yarısında böyledir. Fakat kader onu kalabalıklara ve siyasete çekmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış, bu cemiyet parti hâline gelip de iktidara geçince yönetici kadronun içinde ve önünde yer almıştır.

Ziya Gökalp’ın ünlü “Turan” şiiri, Selanik’te bulunduğu sırada, Ali Canip (Yöntem) ile bir arkadaşının yönetimindeki Genç Kalemler dergisinde yayınlanmıştı. İlk yayımında şiirin imzası Tevfik Sedat idi. Ali Canip, Turan şiiri eline geçince okuyup heyecanlanmış ve derhal yayınlamaya karar vermişti. Şiiri getiren zat “Bunu Ziya Beyden aldım” demişti. Peki ama, bu Ziya Bey nasıl bir adamdı? Şiir hem edebiyat bakımından hem millî duygular bakımından son derece başarılıydı. Ali Canip, Ziya Beyle mutlaka tanışmak istiyordu. Bu arzusunu açtığı arkadaşı birkaç gün sonra gelmiş “Ziya Bey bu akşam sinemadaki locasında olacak. Seninle birlikte oraya gideceğiz. Böylece tanışırsınız” demişti. Locaya girince Ali Canip’i takdim etmiş, Ziya Gökalp da “Müşerref oldum” gibilerden bir iki kelime söylemişti. Oturmuşlardı. Bir daha hiçbir konuşma olmamıştı. Ziya Gökalp sürekli susuyor, düşüncelere dalmış görünüyordu. Ali Canip sıkılmış, geldiğine geleceğine pişman olmuştu. Nihayet “Efendim, müsaadenizi istirham ediyorum” deyip kalkmıştı. Gökalp sadece “Güle güle” demişti. Çıkınca arkadaşına “Yahu, bu ne hâldir?” diye sitemle sorunca “Ziya Bey öyledir, alınmana gerek yok” cevabıyla karşılaşmıştı. Gerçekten, kısa süre sonra Ali Canip’le Ziya Gökalp çok yakın iki arkadaş olacaklardı. Genç kalemler, ikisinin gayretiyle ve Ömer Seyfettin’in de katılımıyla Türkçülük tarihindeki yerini alacaktı.

Balkan Savaşı’nda Selanik’in kaybı üzerine İstanbul’a geldiği zaman da Ziya Gökalp’ın aynı suskun tavrını devam ettirdiğini görüyoruz. Darülfünûnda içtimaiyat (sosyoloji) kürsüsü kurulmuş, başına da hoca olarak Ziya Gökalp getirilmiştir. O günlerde kendisine yardımcı olacak bir sosyologa ihtiyaç duymaktadır. Ona Necmeddin Sadık (Sadak)’tan bahsederler. Yurt dışındaki eğitimini bitirip yeni dönmüştür. Kabiliyetli bir genç adamdır. “Gelsin, göreyim” der, İttihad ve Terakki merkezinde randevu verir. Necmeddin Sadık, yanında arkadaşları olduğu hâlde o gün randevuya gider. Ziya Gökalp’ın odası büyük bir salondur. Onun oturduğu masayla kapı arasında uzun bir mesafe vardır. Necmeddin Sadık, yüreği çarparak masanın önüne kadar yürür ve kendini tanıtır. Gökalp “Buyurun” deyip yer gösterir. Sonra gözlerini hafifçe kapayıp düşünceye dalar. Uzun bir sessizlik... Tek kelime konuşulm z. Necmeddin Sadık, fuzulî yere geldiğini düşünüp müsaade ister. Kapıdan çıkınca, arkadaşları “Ne oldu? Ne oldu?” diye sorarlar. O da ümitsizce “Anlaşılan beni beğenmedi. Hiçbir şey söylemedi” diye cevap verir. O zaman, gülerek “Haydi hayırlı olsun, seni yardımcılığa almış bile” derler. Kısa zaman sonra da Necmeddin Sadık’ın içtimaiyat kürsüsüne müderris muavini olarak tayini gerçekleşir.

Türk Ocağı’ndaki konferanslarında Ziya Gökalp’ın tavrı biraz farklıdır. Konuşmanın başında yine yavaş, âdeta ürkek bir eda ile söze girer, fakat konu ilerledikçe açılıp iki saat, üç saat konuşur, Türk tarihinden, etnoğrafyasından, halk biliminden, sanatından örnekler verir, dinleyicileri de heyecanlandırır.

Atsız’a gelince: O, Ziya Gökalp gibi suskun değildir. Ziyaretçileriyle ve konuklarıyla konuşup şakalaşmayı sever. Konuşma sırasında bazen heyecanlanır, bazen öfkelenir ve hislerini açığa vurmaktan kaçınmaz. Topluluk karşısında baştan sona kadar çok düzgün ve âhenkli bir ses tonuyla konuşur. Hitabet kudreti, tartışılmayacak kadar yüksektir. Zaten hayatı boyunca ancak birkaç kere konuşma fırsatı verilmiş, daha çok suskun kalması sağlanmıştır. Edebiyat derslerinde de aynı düzgün ve dikkatli konuşma tavrını muhafaza etmiştir.

Ziya Gökalp, Meşrutiyet dönemindeki siyasî hayata aktif olarak katılmış, yönetici kadro içinde yer almıştır. İstiklâl Savaşı’ndan sonraki dönemde de Atatürk’ü ve yeni kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası’nı desteklemiştir. Atsız ise, hayatı boyunca hiçbir siyasî partiye katılmamış, politik hayata fiilen iştirak etmemiştir. Alparslan Türkeş Türkçü olduğu için CKMP’ni ve onun halefi olan MHP’ni yazılarıyla desteklemişse de daha sonra bu partinin Türkçülükten uzaklaştığını görerek ilgisini kesmiş ve ağır eleştirilerde bulunmuştur. Denilebilir ki, Ziya Gökalp, kendi dönemindeki siyasî partileri Türkçülüğün gelişip güçlenmesi için bir araç olarak görmüşken, Atsız bu gibi kuruluşları Türkçülüğe yakın veya uzak olmalarıyla değerlendirmiştir.

İki şahsiyet arasındaki mizaç farkı ülkü konusunda daha açık olarak kendini göstermektedir. Ziya Gökalp, ülkü meselelerinde sakin, temkinli ve soğukkanlıdır, Atsız ise atak, bazen fevrî ve kavgacı bir üslûbun sahibidir. Yazıları, İbnülemin’in deyimiyle “atlıyı atından indirecek derecede” şiddetlidir. Yanlış gördüğü bir şeye karşı çıkmamak onun deyimiyle “taviz vermek” anlamına gelir. Yerin ve zamanın uygun olup olmaması pek de önemli değildir. Sonu nereye varırsa varsın, doğru belleneni söylemek gerekir. Bunun faydası veya zararı ne olur, fazla hesap kitaba girişmez. Böyle davranışları “taktik” sayar ve taktikten nefret eder.

Tarih Kongresi’nde, hocası Zeki Velidî Beyin tenkidleri sert cevaplarla karşılaşınca dönemin Millî Eğitim Bakanına protesto telgrafı çekmesi, onun üniversitedeki asistanlık görevinden alınmasına yol açmıştır. Uzun yılların ardından bakınca, o telgrafın olumlu hiçbir etkisinin olmadığı görülmektedir. Ama, Atsız’ın akademik hayatına mal olmuştur. Atsız, üniversitede kalsaydı, hiç şüphe yok ki dünya çapında bir Türkoloji âlimi olarak çok verimli olacak ve gayet önemli araştırmalara imza atabilecekti. O kadar sıkıntıya, zaman yokluğuna ve mahrumiyetlere rağmen Atsız’ın Türk tarihi, dili, edebiyatı ve Türk dünyası hakkındaki bilgi birikimi şaşılacak derecede kuvvetliydi. Üniversite Atsız’ı kaybetmekle şüphesiz çok şey kaybetmiş demektir.

Üniversiteden alınıp edebiyat hocalığına tayin edilmesi Atsız’la dönemin iktidarı arasına soğukluğun girmesine sebep olmuştur. Çıkardığı Atsız Mecmua ve Orhun dergilerinin, onun muhalif tavrına tahammül gösteremeyen yönetim tarafından kapatılmaları da sürekli yayın yapmasını engellemiştir. Halbuki o dönem, yani 1932 ile 1938 arası, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği yolundaki çalışmalarının hız kazandığı dönemdi. Atsız’ın bu faaliyete muhalif olması için hiçbir sebep yoktu. İktidarın yaptığı ilmî hatalar dahi, Türk toplumuna millî şuur ve benlik kazandırma hedefine yöneldiği için hoş görülebilirdi. Nitekim, Atatürk de yanlış atılan abartılı adımlardan geri dönmeyi tercih edecekti.

Atatürk döneminin son yıllarında devletin resmî milliyetçilik siyaseti yanında bir de sivil milliyetçilik akımı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu akımın öndeki ismi Atsız’dı. Tabii ki tek partili şeflik sistemi böyle bir ikiliği hazmedemezdi. Türk Ocağı’nı, Mason localarını, Kadro dergisini kapatan Atatürk, her akımın devlet denetiminde olmasını öngörüyordu. Buna aykırı davranışlar ise tepki çekiyordu. Atsız’ın bakanlık emrine alınması, Gedikli okuluna tayin edilmesi, hattâ özel liselerde ders vermeye mecbur bırakılması, onun rejim nazarında mimli hâle gelmesinin sonuçlarıydı,
Şimdi bir kıyaslama yapabiliriz: Ziya Gökalp, sakin ve ikna edici tavrıyla İttihad ve Terakki kadrosu üzerinde etkili olmuş, fikirleriyle de bu iktidarın temel politikalarına yön vermeyi başarmıştır. O kadar ki, Turan şiirinin yayınlanmasından, yani 1910’dan sonraki birkaç yıl içinde Türkçülük devlet siyaseti olarak benimsenmiştir. Teşkilât-ı Mahsusa’nın faaliyetleri bu istikamette şekillenmiş, Osmanlı Devleti dışındaki Türk yurtlarına önce ajanlar, sonra silâhlı birlikler gönderilmiş, buralardaki topluluklar ve hükûmetlerle yakın ilişkiler kurulmuştur. O dönemde Turan’ın kurulmak üzere olduğuna gönülden inanan aydınlar, daha çok askerler hiç de az değildi. Savaş kaybedilmeseydi belki de birçok şey daha değişik olabilirdi.

Demek ki Ziya Gökalp’ın mizacı, Türkçülüğün genel gidişatı üzerinde etkili olmuştur. Aynı şey Atsız için de söylenebilir. Ancak, aradaki mizaç farkı, Türkçülüğe de yansımış ve bu ülkü çok ağır ve haksız saldırılara maruz kalmıştır. Atsız, inandığı doğruyu veya gördüğü yanlışı, zaman ve zemin uygunluğuna bakmaksızın ifade etmekten kaçınmazdı. Bu tutumu, yaradılışından ileri geliyordu. Böyle olunca da gereğinden çok hasım kazanıyor, onların iftiralarına maruz kalıyordu. Çok kere bunlara aldırmaz, savunma ihtiyacı da duymazdı. Öyle olunca da, hakkındaki suçlamalar gerçekmiş gibi kabul edilirdi. Türkçülüğün en ön safında yürüdüğü için bu yanlış izlenimler, onunla birlikte Türkçülüğe de mal edilirdi. Açıkça söylemek lâzım gelirse, Türk toplumunda Türkçülüğe bakış açısı hâlâ bu kuşkulu nazarın kırıntılarından kurtulabilmiş değildir.

Ziya Gökalp’ın yazılarındaki ve eserlerindeki ağırlık noktaları daha ziyade ülkü ve toplum konularında yoğunlaşmıştır. Onda hayat, ölüm, ölümden sonraki hayat, insanlık gibi konulara eğilim görülmez. Buna karşılık Atsız bu konuları değişik yazılarında ve şiirlerinde ele almıştır:

“Hayat ve ölüm!.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kânatın sinesinde yatmak... İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.” (Veda, Orkun, 68. sayı, 1952)

“Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır / Bir denize akıyor hepsi yerli yerince/ Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır / Ölü diriye eştir, düşün biraz derince...” (Gel Buyruğu, Yolların Sonu, 1975)

Atsız’a göre, ülkü sahibi olanlar hariç, riyakârlıkla, dalkavuklukla, sahtekârlıkla, bencillikle ve dünya nimetlerine sarılmakla kirlenmiş bir dünyada yaşamaktayız:

“Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim
Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim
Dünya denen mezellete dalsın her isteyen
Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.” (Sona Doğru, Yolların Sonu, 1975)

Ziya Gökalp ile Atsız arasındaki benzerliklerden biri, her ikisinin de şiiri, ülkü için bir araç olarak kullanmalarıdır. Çünkü, manzum eserler insan hâfızasında daha kolay yer edinir ve uzun zaman unutulmazlar. Ziya Gökalp’ın hemen bütün manzumeleri bu amaca yönelmiştir. Atsız ise, ümit, hayâl kırıklığı, aşk, özlem gibi şahsî duygularını da ifade eden şiirler yazmıştır.

Ziya Gökalp’ın Atsız üzerindeki etkisi başlangıçta daha kuvvetlidir. Fakat zamanla Atsız’ın Türkçülüğün bazı alanlarına farklı veya yeni yorumlar getirmesi bu etkinin nispeten azalmasına yol açmıştır. Ancak, Ziya Gökalp’ın Atsız nezdindeki itibarlı mevkii hiçbir zaman azalmamıştır. Atsız, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün birkaç büyük önderinden biri olduğu inancını daima muhafaza etmiştir. (Ziya Gökalp, Orkun, l. Sayı, 1962) 


Altan Deliorman

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Tip=Makale&Makale_Nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSFO/D//B/WI/GSOR/XB/Z,ATFDP*LOSI!P*R/YYLPYDIWDUHL
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Alp
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 121


« Yanıtla #2 : 20 Şubat 2012, 23:20:12 »

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler: 3 ATSIZ ve ZEKİ VELİDÎ TOGAN


Atsız’ı özellikle tarihçilik alanda etkilemiş olan şahsiyetlerin başında Prof. Dr. Zeki Velidî Togan gelmektedir. Zeki Velidî, Başkurdistan’da doğmuş, zamanına göre aydın bir çevre içinde büyümüş, ilk öğrenimini babasının ve dayısının medreselerinde görmüştür. Genç yaşında Arapça, Farsça, Rusça, bunları ilâveten Almanca, hattâ Latince öğrenmiştir. Şaşılacak derecede okuma ve öğrenme tutkusu vardır. Üstelik, bir okuduğunu asla unutmayan hayret verici bir hafızaya sahiptir. Ailesinin yaşadığı çevre bir süre sonra ona dar gelmeye başlamış, babası izin vermediği için evden kaçarak büyük şehirlere yönelmiştir. Oralarda Rus tarihçiliğinin önemli isimleriyle tanışmış, onlarla birlikte çalışma imkânı bulmuştur. Ayrıca, nereye gittiyse oradaki yazma veya basma eski eserleri araştırıp bulmuş, bazılarını satın almış, bazılarını kopya etmiştir. Henüz yirmi yaşındayken de Türk tarihine dair ilk eserini yazmıştır. Bu eser ilgiyle karşılanmış ve Zeki Velidî’ye erken bir şöhret sağlamıştır.

Rusya’daki iç çalkantılar ve bu devletin sınırları içinde kalmış Türk topluluklarındaki millî uyanış belirtileri Zeki Velidî’yi siyasî mücadelenin içine çekmiştir. Başkurt temsilcisi olarak toplantılara katılmış, yazılar yazmış, hareketler örgütlemiştir. 1917 Bolşevik ihtilâlinin çalkantılı yılları içinde Başkurt istiklâlinin temsilcisi olmuş, zamanla daha geniş bir Türk birliğinin gerekli olduğunu görmüştür. Başkurtların düzenli ordusunu kurmuş, harbiye nazırı olarak bu ordunun komutasını üstlenmiş, yerine göre kızıllarla, yerine göre ihtilâl karşıtı beyazlarla çarpışmıştır. Bu arada, Komünist ihtilâlin Lenin, Stalin, Troçki gibi önderleriyle görüşmeleri olmuştur. Ancak, Bolşevikler güçlenip durumlarını kuvvetlendirince Türk topluluklarının bağımsızlık isteklerini görmezden gelmeye başlamışlar, böylece Zeki Velidî’nin onlarla arası açılmıştır. Bunun üzerine merkezî Türkistan’a geçerek, orada Basmacılarla birlikte Ruslara karşı mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele başarısızlıkla sonuçlanınca da Avrupa’ya geçmiştir. Birçok ilim kurul uşu kendisiyle çalışmayı arzulamaktadır. Bu arada Dr. Rıza Nur ve Fuat Köprülü, kendisini ısrarla Türkiye’ye davet etmişlerdir. O da esasen Türkiye’ye gelmeyi eskiden beri istemektedir. Önce Ankara’da bir göreve getirilmiş, kısa süre sonra da İstanbul Darülfünûnu Tarih zümresi müderris muavinliğine (doçentliğe) tayin edilmiştir.

Atsız, yüksek tahsiline, o zaman İstanbul’da bulunan Askerî Tıbbiye’de başlamıştı. Üçüncü sınıfta iken disiplinsizlik suçlamasıyla okuldan çıkarılmış, o da zaten Türkolojiye meyli olduğu için İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ne girmişti. Zeki Velidî ile Atsız’ın kader çizgileri burada kesişmiştir. Atsız, adının henüz Hüseyin Nihâl olduğu dönemde Zeki Velidî’nin öğrencisi olmuştur. Öğrencilik hayatı başarılı geçmiş, kabiliyeti dolayısıyla hocası Fuat Köprülü tarafından takdir edilerek onun asistanlığına getirilmiştir. Bu dönemde ilmî çalışmalarını ilerlettiği anlaşılmaktadır. Zira, “Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar” adlı hacimli eserini l935’te yayınladığına ve böyle bir eserin hazırlanması yıllar alacağına göre l930’ların ilk yılları bu çalışmalara hasredilmiş demektir. Bu sırada, Ankara’da Tarih Kongresi toplanmakta ve burada ünlü Tarih Tezinin kabulü için hazırlık yapılmaktadır. Ancak, Fuat Köprülü ve Zeki Velidî bu tezin bazı taraflarını ilmî bulmamaktadır, Kongrede bu görüşlerini dile getirmek üzere anlaşırlar. Toplantıda Zeki Velidî görüşlerini açıkça ifade eder ve bu yüzden şiddetli hücumlara maruz kalır. Durumu gören Fuat Köprülü ise itirazlarını açıklamaktan vazgeçer. Zeki Velidî’ye yapılan ağır hücumlar karşısında, Atsız, birkaç arkadaşı ile birlikte hocalarını destekleyen bir telgrafı Millî Eğitim Bakanına gönderir. O dönemde Üniversite Bakanlığa bağlı olarak yönetilmektedir. Atsız’ın bu hareketi hoş görülmez ve üniversiteden çıkarılıp ortaokul öğretmenliğine tayin edilir. Zeki Velidî de çareyi yurt dışına gitmekte bulur.
Viyana’da doktorasını tamamlayan Zeki Velidî, Bonn ve Göttingen niversitedeki üniversitelerinde İslam tarihi üzerine dersler verir. 1938’den sonra tekrar Türkiye’ye döner ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde hocalığa başlar. Daha doğrusu, l7 yıl önce bıraktığı yerden devam eder. O sırada İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Türkçü yayınlarda bir hızlanma görülür. Zeki Velidî, Türkçü dergilerin bir kısmında ideolojik olmaktan ziyade ilmî nitelikte makaleler yayınlar. Dr. Hasan Fgerit Cansever’le birlikte tarihî Türk Yurdu dergisini çıkarır. Ancak, bütün bu neşriyat hükûmetin sıkı denetimi altındadır ve zaman zaman engellemelere uğramaktadır. Bu süre içinde Atsız’la Zeki Velidî’nin sık görüştükleri ve dünya Türklüğünün bağımsızlığı yolunda birlikte çalıştıkları anlaşılmaktadır. 1944’teki Türkçülük dâvası sırasında da birlikte tutuklanıp yargılanırlar. Tutuklanmayla karar safhası arasındaki bir buçuk yılları hapishanede geçer. Zeki Velidî, hapishane günlerinde “Türk Tarihine Giriş” adlı büyük eserini tamamlar. Sonuçta Zeki Velidî ve Atsız, diğer sanıklara göre en yüksek hapis cezalarına çarptırılırlar. Ancak, Askerî Yargıtay bu kararları esastan bozar ve yeniden yargılanma sonunda beraat kararları verilir. Zeki Velidî, 1947’de üniversitedeki kürsüsüne döner, Atsız’a ise bir memuriyet verilmez. Ancak 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi uzman memurluğuna tayin edilir. Bir yıl sonra da Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine getirilir. Burada iki yıl görev yaptıktan sonra, 1952’de, bir kısım basının haksız yaygarası üzerine öğretmenlikten alınıp tekrar Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki göreve iade edilir. 1969’da emekli olana kadar da burada vazife yapar.

Atsız, Zeki Velidî’ye ömrünün sonuna kadar saygı ile bağlı kalmıştır. Saygısı, Zeki Velidî’nin önce hocası, sonra büyük bir tarihçi olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, daha gençlik yıllarında Ruslara karşı mücadele etmiş olmasının da hâtıraları henüz çok canlıdır. Fakat, asıl sebep Türkçülük yolundaki bıkıp usanmaz mücadele temposudur. Çeşitli baskılar karşısında eğilip bükülmemiş, dik durmasını bilmiştir. Bir karakter adamı olduğunu göstermiştir, ki Atsız açısından bu çok önemlidir. Zeki Velidî’nin her telefon edişinde kendisini “Ben onbaşı Atsız” diyerek tanıttığını işiten çoktur. Bu, hocası karşısındaki tevazuunu göstermesi bakımından ayrıca dikkate değer.

Atsız’ın Türkçülük anlayışı ile Zeki Velidî’ninki arasında her zaman tam bir mutabakat olmamıştır. Ayrı topluluklardan, ayrı anlayışlardan, farklı mizaçlardan gelerek ülkü yolunda birleşmelerinde bütün bu farklılıkların etkisi kaçınılmazdı. Her ikisi de ayrı ayrı hayat maceralarından geçmişlerdi. Zeki Velidî’nin bakışı daha ziyade Türk dünyasına çevrilmişti. Atsız ise, yalnız Türk dünyası ile değil, Türkiye’nin içiyle de yakından meşguldü. Ancak, bu yan unsurlar Türklüğün ve Türkçülüğün temel konularındaki müşterek tavırlarını gölgelememiştir.

Türk tarihine bakış açısı itibariyle Atsız’ın Zeki Velidî’den etkilendiği söylenebilir. Atsız, Türk tarihinin çok devletli olarak incelenmesini kabul etmiyordu. Ona göre, devlet olarak adlandırılan kuruluşlar, hanedan değişiklikleri sebebiyle ayrı ayrı isimlendirilmekteydiler. Türkler, tarih boyuncu iki büyük devlet kurmuşlardı: Biri, Türkistan’da Doğu Türkeli, diğeri Türkiye’de Batı Türkeli. Türk tarihini de buna göre tasnif ederek yeniden yazmıştı. Ancak, bu eserinin âkıbeti vefatından sonra meçhul kalmıştır.

Zeki Velidî, ilim hayatının başından sonuna kadar Cengiz Han’ın ve kurduğu devletin Türk olduğunu ileri sürmüştü. Atsız da, onun bu tutumunu benimsemiş, Cengizlileri Türk tarihi kadrosu içine almıştır. Atsız’a göre, bunun bir başka sebebi de, tarihin gördüğü en büyük cihangirlerden ve en büyük imparatorluklardan birinin Türk olmasının kazandıracağı şeref ve gurur payıdır. Zeki Velidî ile Atsız’ın bu görüşlerini paylaşan başka Türk tarihçileri pek yoktur.

Atsız, kendisinden beş yıl önce vefat eden Zeki Velidî Togan’ın Beyazıt Camii’ndeki cenaze merasiminde çok müteessirdi. Belki, kardeşi Nejdet Sançar’ın vefatındaki kadar müteessirdi. Büyük tarihçiler de günün birinde çekilip gidiveriyorlar, büyük Türkçüler de. Ve, ne yazık ki onların yerlerini doldurmak mümkün olamıyor.


Altan Deliorman

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Tip=Makale&Makale_Nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSFO/D//B/WI/GSOREA.JS/EOAA/WATDU!BB*FB,ALUISUQOY/!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Alp77
YörükoğluYörük
SOYSUZ BİR PİÇ OLDUĞUNDAN ATILDI
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 990



« Yanıtla #3 : 27 Eylül 2012, 16:53:00 »

Madem 3 tane büyügün adları anılmış, gelin hepimiz 4. sıraya bir ad ekleyelim.
Sizce kim gelir gelebilir 4. sıraya ?

Ben Remzi Oguz Arık diyor, çaktırmadan hemşerimi tutuyorum.

Elbette şaka yaptım :-)


Remzi Oguz Arık öldürülmese idi, bence Atsız ata ile mutlaka iyi dost olurdu AtaTürk'le oldugu gibi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Nihal Atsız Ata'dır, Türkçülüğün kapısı,
O'nun mahiyetinde, çizilmiştir yapısı,

Nihal Atsız atmıştır, davaya son temeli,
Turan Yurt kurulması, O'nun birtek emeli,

Gökbilge'dir davada, bu yüzden Atsız Ata,
Tanrı her doğan Türk'e, O'nun ruhundan kata...


Alp
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #4 : 21 Eylül 2016, 23:30:44 »

Büyük dava adamları.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.064 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.